ÖNSÖZ. 5

A. Îbn Kayyım El-Cevziyye'nin Yaşadığı Dönem: 6

B. İbn Kayyim'in Hayatı, Yetişmesi Ve Hocaları: 6

C. Âlimlerin ve Öğrencilerinin Dilinden İbn Kayyım: 7

D. Öğrencileri: 8

E. Eserleri: 8

BİRİNCİ KİTAP GİRİŞ. 10

BİRİNCİ BÖLÜM.. 10

HZ. PEYGAMBERİN (S.A.) SEÇİLMESİ 10

A) ALLAH TEÂLÂ'NIN SEÇMESİ 10

B) YARATIKLARINDAN SEÇMESİ 14

1— Göklerden Seçmesi: 14

  Cennetlerden Seçmesi: 14

  Meleklerden Seçmesi: 14

4— Peygamberlerden Seçmesi: 15

5— Âdemoğullanndan Seçmesi: 15

6— Ashabtan Seçmesi: 15

7— Ümmetlerden Seçmesi: 15

8— Beldelerden Seçmesi: 16

9— Günlerden ve Aylardan Seçmesi: 19

C) PEYGAMBERLERE  OLAN   İHTİYAÇ.. 24

İKİNCİ BÖLÜM ÖRNEK İNSAN HZ. PEYGAMBER (S.A.) 24

A) HZ. PEYGAMBER'İN (S.A.) NESEBİ 24

1— Doğumu ve Yetişmesi: 26

2— Sünnet Olması: 28

3— Süt Anneleri: 29

  Dadıları: 29

5— Peygamber Oluşu ve İlk Vahiy: 29

6-  İsimleri: 30

7__ İsimlerinin Açıklanması: 31

8— Birinci ve İkinci Hicret: 34

9— Çocukları: 36

10—  Amcaları: 37

11—  Halaları: 37

B) HZ. PEYGAMBER İN (S.A.) HUSUSÎ VE RESMΠ  ÇEVRESİ 37

1— Hanımları: 37

2— Cariyeleri: 41

3— Köleleri: 41

4— Hizmetçileri: 42

5— Kâtipleri: 42

6— İslâm Hukuku Konularındaki Mektupları 42

7— Hükümdarlara Gönderdiği Mektupları ve Elçileri: 42

8— Müezzinleri: 44

9— Komutanları ve Valileri: 44

II—  Şairleri ve Hatipleri: 45

12— Gazaları ve Seriyeleri: 45

13— Silahlan ve Eşyaları: 46

14— Hayvanları: 46

C) HZ. PEYGAMBER’İN (S.A) BEŞERİ TAVIRLARI 47

1) Giyinişi: 47

  Yemek Yeyişî: 51

3— Ailesiyle Hoş Geçimi: 52

4— Uyuması ve Uyanışı: 54

5— Hayvana Binişi: 55

6— Aliş-verişi ve Bazı Muameleleri: 55

7— Muamelelerin deki Tutumu: 58

8— Yalnız Başına ve Arkadaşlarıyla Birlikte Yürüyüşü: 59

9— Oturuşu ve Yaslamşi: 60

10— Tuvalet Adabı: 60

11- Fıtrat ve İlgili Konulardaki Tutumları: 61

12— Bıyıklan Kısaltmadaki Tutumları: 63

13— Konuşması, Susması, Gülüşü, Ağlayışı: 64

14— Hutbelerindeki Tavırları: 65

İKİNCİ KİTAP. 67

HZ. PEYGAMBER'İN (S.A.) İBADETLER.. 67

TUTUMLARI 67

BİRİNCİ BÖLÜM NAMAZ. 67

A) ABDEST ALIŞI 67

I— Abdest Alışı: 67

2— Mestler Üzerine Meshedişi: 70

3— Teyemmüm Konusundaki Tutumu: 70

B) NAMAZ KILIŞI 71

1— Namaza Başlaması: 71

2--Kıraati: 73

3— Zammı Sûre Kıraati: 74

4— Namazı Uzatması veya Kısa Tutması: 76

5— Rükû Edişi: 77

6— Secde Edişi: 79

7— Kıyam mı Secde mi Daha Faziletlidir: 83

8— Teşehhüde Oturuşu: 84

9 - Son Teşehhüddeki Teverrük Şekli: 88

10— Namazda Dua Ettiği Yerler: 90

11— Namazdan Çıkış Selâmı: 90

12— Namaz İçindeki Duaları: 92

13— Namaz İçindeki Bazı Tutumları: 93

C) KUNUT OKUMASI 94

1— Sabah Namazında Kunut Okuması: 94

2— Felâket Zamanlarında Kunut Okuması: 95

3— Kunut Hadisi Üzerindeki Tartışma: 96

4— Tartışmanın Çözümü: 97

5— Vitir Namazında ki Kunut: 99

6— Sahabenin Kunutu: 100

D) YANILMA < = SEHİV) SECDESİ 100

1— Hz. Peygamber'in (s.a.) Yaptığı Sehiv Secdeleri: 101

2— Namazda Şüphe: 102

3— Namazda Gözleri Kapama: 103

E) NAMAZDAN SONRAKİ TUTUMLARI' 103

1— Namazdan Sonra Okuduğu Dualar: 103

2— Farz Namazların Sonunda Âyet el-Kürsî Okuması: 105

3— Sütre Yapması: 106

F) KÂTİBE SÜNNETLERİ 107

1— Vitir mi, Sabahın Sünneti mi Daha Üstündür?. 110

2— Sabahın Sünnetinden Sonra Yatması; 111

G) ÜZ. PEYGAMBER'IN (S.A.) GECE NAMAZI 112

1— Hz. Peygamber'in (S.A.) Gece Namazı İle Vitir Namazı: 114

2— Hz. Peygamber'in (s.a.) Vitirde Kunut Okuması: 116

3— Hz.Peygamber'in (s.a.) Kur'an Okuyuşu: 118

4— Hayvan Üzerinde Nafile Namaz Kılması: 119

H) KUŞLUK NAMAZI KONUSUNDAKİ TUTUMU.. 119

1— Alimlerin İhtilâfı: 121

2— Bu Konudaki Uydurma Hadisler: 125

I) ŞÜKÜR SECDESİ 125

1-Hz. Peygamber'in (s.a.) Şükür Secdesi: 125

2— Kur'an Secdeleri: 126

İ) HZ. PEYGAMBERİN (S.A.) CUMA KONUSUNDAKİ TUTUMLARI 127

1— Cuma Gününün Üstünlüğü: 127

2— İlk Cuma Namazı: 130

3— Hz. Peygamber'in (s.a.) İlk Hutbesi: 130

4— Cumanın Özellikleri : 131

1. Cuma Günleri Sabah Namazında Secde ve Dehr Sûrelerini Okun. 131

2-  Hz. Peygamber'e (s.a.) Çokça Salavat Getirmek: 131

3- Cuma Namazı ve Müslümanların Toplanması: 132

4. Cuma Günü Gusletmek: 132

5.   Güzel Koku Sürünmek: 132

6.  Misvak Kullanmak: 132

7.  Namaza Erken Gitmek: 132

8.   Hutbeye Kadar îbadtle Meşgul Olmak: 132

9.   Hutbe Okunurken Susmak: 132

10.  Cuma Günü Kehf Sûresini Okumak: 133

11. Zeval Vaktinde Namaz: 133

12. Cuma Namazında Okunan Sureler: 134

13- Cuma Bayram Günüdür; 134

14.  Cuma Günü Güzel Giyinmek: 134

15- Camiyi Tüisülemek: 134

16- Cuma günü Yolculuğa Çıkmak: 135

17- Namaza Yürüyerek Gitmek: 136

18. Cuma Günü Günahlara Keffarettir: 136

19. Diğer Günlerde Cehennem Kızıştırılır: 136

20. İcabet Saati: 137

21- Cuma Namazı: 140

22.  Hutbe: 140

23.   Cuma Gününü İbadete Ayırmak: 141

24.   Cuma Günü Erkenden Camiye Gitmek: 141

25. Cuma Günü Sadaka  Vermek: 144

26. Meztd Günü: 144

27.   "Şahid" Cuma Günüdür: 146

28. Kıyametin Kopacağı Gün: 146

29. Allah'ın Bu Ümmete Sakladığı Gün: 147

30. Allah'ın Seçtiği Gün; 147

31. Ruhların Bedenlerle Buluştuğu Gün: 147

32.  Cuma Orucu: 148

33. insanların Bir Araya Geldiği Gün: 150

5— Hz. Peygamber'in (s.a.) Hutbelerinin Özellikleri: 151

6— Hz.  Peygamber'in (s.a.) Hutbe Esnasındaki Tavırları: 152

7— Cuma Namazından Önce Sünnet Namaz Yoktur: 154

Cumadan önce Sünnet Namazın Varlığını Söyleyenlerin Delilleri ve Münakaşası: 154

8— Cumadan Sonraki Sünnet Namaz: 157

J) HZ. PEYGAMBERİN (S.A.) BAYRAM NAMAZLARI 157

1— Bayram Namazlarını Musallada Kıldırması: 157

2— Bayram Namazına Çıkışı: 158

3— Bayram Namazını Kıldırışı: 158

4— Bayram Hutbesi: 159

5— Namaza Değişik Yollardan Gidip Gelmesi: 160

6— Teşrik Tekbirleri: 160

K) HZ.PEYGAMBER'IN GÜNEŞ TUTULMASINDA KILDIĞI 161

1— Hz. Peygamber'in (s.a.) Küsuf Namazı Kılması: 161

2— Küsuf Namazındaki Hutbesi: 161

3— Diğer Rivayetler: 162

L) HZ. PEYGAMBER'İN (S.A.) YAĞMUR DUASINDAKİ TUTUMLARI 163

I— Hz. Peygamber'in (s.a.) Yağmur Duaları: 163

M) HZ. PEYGAMBER'IN (S.A.) YOLCULUKLARI VE YOLCULUK ESNASINDAKİ İBADETLERİ 165

1- Hz. Peygamber'ın (s.a.) Yolculukları: 165

2— Yolculuk Duaları: 166

3— Yolculukta Namazı  Kısaltması: 166

4— Yolculukta Nafile Namaz Kılması: 169

5— Hayvan Üstünde Namaz Kılması: 170

6— İki Namazı Birleştirmesi: 171

N) HZ. PEYGAMBERİN (S.A.) KUR'AN OKUYUŞU VE DİNLEYİŞİ 173

1— Hz. Peygamber'!n Kur'an Okuyuşu ve Dinleyişi: 173

2— Kur'an'ı Nağmeli Okuma Konusundaki Görüş Ayrılıkları: 174

3— Caiz Görenlerin Delilleri: 174

4— Karşı Çıkanların Delilleri: 176

5— Tartışmanın Çözümü: 177

O) HZ. PEYGAMBERİN (S.A.) HASTA ZİYARETLERİ 177

1— Hz. Peygamber'in (s.a.) Hasta ile İlgili Tavırları: 177

2— Okuyarak Tedavi Yapması: 178

Ö) HZ. PEYGAMBER'İN (S.A.) CENAZE KONUSUNDAKİ TUTUMLARI 179

1— Hz. Peygamber'in (s.a.)  Cenazeyle İlgili Tavırları: 179

  Cenazenin Hazırlanması: 180

  Cenaze Namazının Mescidde Kılınması: 180

4— Cenazenin Yıkanması ve Kefenlenmesi: 181

5_ Cenaze Namazını Kılışı: 181

6— Cenaze Duaları: 182

7— Cenaze Tekbirleri: 182

8— Selâm Vermesi: 183

9— Kabir Üzerinde Namaz: 184

10— Çocuğun Cenaze Namazını Kılması: 185

11— Cenaze Namazı Kılınanlar ve Kılınmayanlar: 185

12— Namazdan Sonra Cenazeyi Takibi: 186

13— Gıyabî Cenaze Namazı: 187

14— Cenaze İçin Ayağa Kalkmak: 188

15— Gömme Vakti ve Telkin: 188

16— Mezarlarla İlgili Yasakları: 189

17— Hz. Peygamber'in (s.a.) Mezar Ziyareti: 189

18— Yas ve Taziye: 190

19—  Ölünün Ailesine Ziyafet: 190

20—  Ölüm İlânı: 190

P) HZ PEYGAMBERİN (S.A.) KORKU NAMAZINDAKİ TUTUMLARI 190

1— Korku Namazının Çeşitli Kılınış Şekilleri: 191

 

ÖNSÖZ

 

Hamd, Allah'a... O'na hamdeder* O'ndan yardım ve bağışlanma dile­riz. Nefislerimizin şerlerinden ve kötü amellerimizden Allah'a sığınırız. Al­lah'ın doğru yola ilettiğini saptıracak, saptırdığını da doğru yola iletecek yoktur. Şehadet ederim ki, Allah'tan başka tanrı yoktur ve O'nun hiçbir ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki, Hz. Muhammed (s.a.) O'nun kulu ve rasûlüdür.

Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.) peygamberlerin sonuncusu, ra-sullerin önderi ve Allah'ın bütün insanlara karşı hüccetidir. Allah Teâlâ, onu en mükemmel bir din ve dosdoğru bir yolla göndermiş ve kıyamete kadar bütün insanlara peygamber kılmıştır.

Allah, onunla eğri yolu doğrulttu; onun getirdiği hidayetle kör gözle­ri, sağır kulakları ve paslanmış kalpleri açtı. Onunla, yolunu şaşırmış in­sanlığı en doğru, en berrak ve en güzel yola iletti.

Allah Teâlâ, kullara, ona itaati, ona saygı ve sevgiyi, onun hareket tarzını takip etmeyi ve sünnetine uymayı farz kıldı. İzzet, kuvvet, zafer, hükümranlık ve yeryüzünde otorite kurmayı, onun hidayetine uyanlara ve onun adımlarını takip edenlere; zillet, küçüklük, perişanlık, bedbahtlık, zayıflık ve aşağılığı da ona karşı gelip isyan edenlere verdi.

Allah Teâlâ'ya nasıl ibadet edileceğini bilmek ve O'nun dünya ve ahi-rette kulların iyi halde olmaları için indirdiği dinle amel etmenin gerçekleş­mesi, ancak Allah Rasûlü'nün (s.a.) kendisine gelen ilk vahiyden Allah Teâlâ'nın bu dini tamama erdirinceye kadar geçen süre içinde Allah'ın şe­riatını pratik olarak açıklayış tarzını ve onun tutumlarını bilmeye bağlıdır.

Hadis, meğâzi, tarih ve şemail kitapları Hz. Peygamber'in (s.a.) çocukluk çağından Allah'ın onu kendi yanına tercih edip almasına kadar ge­çen sürede —özellikle peygamberlik görevini sürdürdüğü dönemde— söyle­diği sözleri, yaptığı fiilleri ve onun şahsi özelliklerini toplamış; onun küçük-büyük demeden hiçbir işini ve hiçbir durumunu bırakmaksızın derleyip top­lamıştır. Öyle ki, bu kitaplarda Hz. Peygamber'in (s.a.) oturup kalkması­nı, uyuyup uyanmasını, gülme ve tebessüm tarzım, gece ve gündüz yaptığı ibadetlerini, nasıl banyo yaptığını, nasıl yiyip içtiğini, ne giydiğini, insan­larla karşılaştığında onlara nasıl davrandığını, hangi renkleri sevdiğini, dış görünümünün ve vücut yapısının nasıl olduğunu ve ne gibi huylara sahip olduğunu bulmak mümkündür.

Tarih, peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed (s.a.)'in hayatının ayrıntılarından sözettiği kadar, dünyada yaşamış hiçbir büyük kişinin ha­yatından bahsetmemiştir dersek, gerçeği söylemiş oluruz.

Bu konudaki en geniş kitaplardan biri, feyizli kalem, geniş bilgi ve doğru görüş sahibi, İslâm ilimlerinin gerek usul, gerekse furuunun büyüğünde-küçüğünde derin bilgisi bulunan İmam Şemsuddin Ebu Abdil-lah Muhammed b. Ebi Bekr b. Eyyûb b. Sa'd ez-Zer'î ed-Dımeşkî'nin Zâdu'l-Meâd Fî Hedyi Hayri'l-îböd adlı eseridir.

İbn Kayyım, bu kitabında Hz. Peygamber'in (s.a.) genel ve özel işle­rindeki tutumlarını bir araya getirdi. O'nun, her müslümanm bilmesi ve araştırması gereken tavırlarından, karşılaştığı olaylardan ve ele aldığı işler­den ayrıntılı bir şekilde sözetti. Merhum bütün eserlerinde güzellik ve sağ­lamlık bakımından bir tek stilde ve konuyu, kendisinden sonra gelen bir araştırıcıya söyleyecek herhangi bir şey bırakmayacak kadar çepeçevre bü­tün boyutlarıyla kuşatarak ele alır.

İbn Kayyim'in eserlerini dikkat ve titizlikle okuyan herkes, merhumun gerek ezber, gerekse anlayış yönünden kendisinden önce yahut sonra yaşa­mış pek çok âlimde benzerini göremeyeceğimiz ölçüde Kur'art ve sünnet ilimlerini şahsında toplamış; selefin sözlerini, mezheplerin söz ve görüşleri­ni ihata etmiş bir âlim olduğunu hakkıyla anlar.

İbn Kayyım el-Cevziyye, Hz. Peygamber'den (s.a.) sağlam jyolla gelen hadislere son derece önem veren, onları alıp gerekleriyle amel etmeye ve bunlar dışında kalanları bırakmaya çok özen gösteren ve aynı zamanda hadislere muhalefet eden yahut onları olmayacak şekilde yorumlayan kim olursa olsun onun sözüne değer vermeyen bir âlimdi. Her ne kadar üstadı Şeyhülislâm İbn Teymiye'nin (r.h.) yolunda yürümüş ve onun pek çok ferfilî ictihadlarını kabul etmişse de üstadına göre muhaliflere karşı daha yu­muşak, daha mutedildir.

Müellifin, bu kıymetli eseri yolculuk esnasında yazmış olması, gerçek­ten hayreti mucibdir. Daha da şaşırtıcı olan yanı, bu eserde yer alan binler­ce kavlî ve fiilî sünnet ve hadis, sahabe sözleri ve sair rivayetlerin kaynağı olan hiçbir eserin onun yanında bulunmamasıdır. Oysa bu rivayetler, Sa­hih, Sünen, Müsned, Mu'cem ve Siyer adlarını taşıyan eserlerde yer almak­tadır. Bu durum, İbn Kayyim'in hadisleri mfzetmedeki maharet ve derece­sini gösterir. O'nun, Ahmed b. Hanbeî'in otuz binin üstünde hadisi ihtiva eden Müsned'ım ezbere bildiğini de ilâve etmeliyiz. [1]

 

 

A. Îbn Kayyım El-Cevziyye'nin Yaşadığı Dönem:

 

İbn Kayyim 7. hicri asrın sonlan ile 8. hicri asrın ilk yarısında yaşa­mıştır. O dönemde İslâm ülkelerinin siyasî durumu içler açışıydı. İslâm devleti paramparça idi, hepsi de Acem ve Memlûk hükümdarlarının hü­küm sürdükleri küçük memleketler halinde idi. O devirde İslâm hilâfetinin yalnız ismi ve şekli kalmıştı. Pratikteki liderlik Acem ve Memlûk sultanla­rına aitti. Dilediklerini görevden alıyorlar, dilediklerini görevlendiriyorlardı.

el-Bidaye ve'n-Nihaye adlı eserin sahibi İbn Kesîr, 737 h./1336 m. senesinin önemli olaylarım anlatırken şu olayı kaydediyor: Sultan Nasır Muhammed b. Kalavun, Halife el-Müstekfibillah'ı tevkif ettirip, insanlarla buluşmasını engelledi. Sonra onu serbest bıraktı. Ancak çok geçmeden Sultan onu, ailesi ve çoluk-çocuğu ile birlikte Mısır'daki Said eyaletinin bir şehri olan Kus'a sürgün etti. Halife vefatına kadar orada kaldı.

Kral Nasır, ölümüne kadar bu şekilde tek otorite olarak istibdadını sürdürdü. Sonra 742 h./1341 m. senesinde oğlu Seyfeddin Mansur'a biat edildi. İşte bu sultan, el-Müstekfibillah'ın oğlu Halife Ebu'l-Kasım Ah-med'e babasının hilâfet veliahtı olarak biat etti ve halife, sultanla birlikte bir tahta oturdu.

O dönemde İslâm devletinin zayıflayışı Batı'nın gözünü İslâm âlemine çevirdi. Pusu kurup İslâm dünyasını avlamak için harekete geçtiler. Birbi­rini takip eden baskınlar düzenlediler. Bunlara ortaçağda "Haçlı seferleri" adı verildi. Öte yandan İslâm âlemi kuzeyden Moğolların istilâlarına ma­ruz kaldı. Moğollar Bağdat'ı düşürüp kütüphaneleri yıktılar, kitapları Dic­le nehrine attılar. Aynı şekilde Beytü'l-Makdis'e girip orayı da harabeye çevirdiler. Böylece bir taraftan haçlılarla, diğer taraftan da Moğollarla sa­vaşlar alevlendi.

Sosyal hayat da pek iyi değildi. Öyle ki, 695 h./1295 m. senesinde Mısır kıtlığa maruz kaldı. Öldürücü bir pahalılık dalgası İslâm ülkelerinin hepsini kasıp kavurdu. İnsanlar köpeklen, eşekleri, atları ve katırları ye­mek zorunda kaldılar.

Bu sıkıntılar ve felâketler hüküm sürerken akıllar boşaldı, anlayışlar kıtlaşti ve zihinler donup kaldı. Bir insanın fıkhı hükümlerde ictihad etme­si zorlaştı ve insanlar inanç konularında geçmişleri taklidle yetindiler. İnanç esaslarında Ebu'l-Hasan el-Eş'arî'nin mezhebine sarıldılar. Fıkıhta dört mez­hepten başkasına uymak haram sayıldı. Bu asırda âlimler selef-i salihe uyup eser vermede onların metoduyla hareket etmeye yöneldiler.

İşte böyle bir ortamda, bir ilim ve fazilet adamı olarak İbn Kayyım ortaya çıktı. [2]

 

B. İbn Kayyim'in Hayatı, Yetişmesi Ve Hocaları:              

 

Adı: Muhammed b. Ebu Bekr b.Eyyûb b. Sa'd b. Harîz ez-Zer'î ed-Dımeşkî. Lâkabı: Şemsuddin. Künyesi: Ebu Abdillah. Meşhur olduğu adı: îbn Kayyim el-Cevziyye ( = Cevziye Medresesi kayyımının oğlu). Çünkü ba­bası, Muhyiddin Ebu'I-Mehasin Yusuf b. Abdurrahrnan'in (v.656 h./1258 m.) inşa ettirdiği Cevziye Medresesinde kayyımlık görevi yapmıştır. Bu is­mi daha da kısaltılarak îbn Kayyim şeklinde yaygın kullanım kazanmıştır.

İbn Kayyim tefsir, usul, kelâm, fıkıh ve nahiv ilimlerinde derin bilgisi olan araştırmacı, tetkikçi ve bol eser veren, keskin zekâlı mutlak müctehid büyük bir İslâm âlimidir.  751 h. senesinde vefat etmiştir.

İbn Kayyim, 691 h. senesi Safer ayının yedinci günü ( = 29 Ocak 1292 m. Pazartesi günü) Şam'a 55 mil uzaklıkta ve bu şehrin güneydoğusunda bulunan Havran kasabasının Zer' köyünde bir ilim ve irfan ocağında dün­yaya geldi. Şam'a gitti. Orada bir grup âlime öğrencilik yaptı.

Babasından feraiz ilmini okudu. Babası bu ilimde ileri gelen şahsiyet­lerdendi. Hafız îbn Hacer, ed-Dürerü'I-Kâmine'âe (1/472) onu çok ibadet eden ve pek tekellüf göstermeyen biri olarak nitelemiş ve 723 h./1323 m. senesinde vefat ettiğini yazmıştır.

Şihab en-Nâbulusî, Kadı Takıyüddin b. Süleyman, Ebu Bekr b. Abdüddaim, İsa el-Mut'im, İsmail b. Mektum, Fatıma bt. Cevher ve başka muhaddislerden hadis tahsil etti.

Arapçayı İbn Ebu'l-Feth el-Ba'lî'den tahsil etti. Ondan Ebu'l-Beka'nın el-Mülahhas'ım, el-Cürcaniyye''yi, İbn Mâlik'in Elfiye'sini, el-Kâfiyetü'ş-Şâftye'nin büyük bölümünü ve et-TeshîV'm. bir kısmını okudu. Ayrıca Şeyh Mecdüddin et-Tunusî'den İbn Usfur'un el-Mukarrab'ından bir bölüm okudu.

Fıkıh ve usul-i fıkhı Şeyh Safiyüddin el-Hindî, Şeyhülislâm îbn Tey-miye ve Şeyh ismail b. Muhammed el-Harranî'den tahsil etti. Onlardan, İbn Kudame el-Makdisî'nin er-Ravza'sım, el-Amidî'nin el-îhkâm'mı, Fah-reddin er-Razî'nin el-Muhassal> el-Mahsul, el-Erbaîn adlı eserlerini ve Mec-düddîn İbn Teymiye'nin el-Muharraf'mı okudu.

Şeyhülislâm İbn Teymiye'nin 712 h./1312 m. senesinde Mısır'dan dö­nüşünden 728 h./1327 m. senesinde ölümüne kadar îbn Kayyim, bu ho­casının derslerine tam bir devamlılık gösterdi. O zamanlar imamımız genç­liğinin baharında, kuvvetinin zirvesinde ve anlayışının en yüksek noktasın­da idi. Onun geniş ilminin feyzinden kana kana içti. Olgun ve doğru fikir­lerine kulak verdi. Hocasının sevgisi onu sardı. Hocasının ictihadlarmın çoğunluğunu kabullenip onları savundu. Bu ictihadların doğruluklarının ve aykırı olanların zayıflıklarının delillerim geniş geniş anlattı. Hocasının kitaplarını düzenleyip onun ilmini neşretti.

Ondan en çok yararlandığı konuların başhcaları: Allah Teâlâ'nm kita­bına ve Peygamberinin sahih sünnetine uymaya ve bağlanmaya, onları selef-i salihin anladığı şekilde anlamaya, Kitap ve sünnete aykırı olanları bırak­maya, doğru dinin öğretilerinden kaybolup gidenleri yenilemeye; müslü-manların geçen asırlarda, gerileme, donukluk ve kör taklid devirlerinde kendi kendilerine çıkardıkları çürük metodları ayıklamaya ve müslümanla-rı, islâm düşüncesine sinen tasavvufî hurafelerden, Yunan mantığından ve Hind zühdünden sakmdırmaya çağrı.

Çeşitli konulardaki pek çok eserinde, ısrarla Allah Teâlâ'nın kitabına eğilmiş, devamlı surette onu araştırıp incelemiş, âyetlerini ve manalarını düşünme suretiyle bu yüce kitabın hakkını vermiştir. Sahih sünnetin kıy­metini açıklayıp onu yükseltmiş, Kur'ân-ı beyân ile mücmelini tafsil eden, manâlarını vuzuha kavuşturan, O'nun hakikatlerini destekleyen, insanları ellerinden tutup, taklid ve donukluk şaibelerinden arınmış sahîh ilme ulaş­tıran dosdoğru yolun öğretilerini kendilerine açıklayan sünnete gerekli öne­mi vermiştir. Bütün bunlar, hocası İbn Teymiye'nin, onun üzerindeki bü­yük tesirini gösterir. İbn Kayyim, eserlerine dağılmış fikirleriyle, çağdaşlarmin ve onlardan sonra günümüze kadar gelenlerin akıllarını aydınlatan ve kalblerini nurlandıran; kalblerine bulaşan şüphe ve donukluk pasını açan, zihinlerindeki sapıklık ve şüphe düğümlerini çözen ıslahatçı düşünürler züm-resindendir. [3]

 

C. Âlimlerin ve Öğrencilerinin Dilinden İbn Kayyım:

 

Öğrencisi Hafız İbn Receb anlatıyor:

"Üstadımız 691 h. senesinde dünyaya geldi. Şihab en-Nâbulusî vs. mu-haddislerden hadis dinledi. Hanbelî mezhebi fıkhını öğrendi ve bu sahada uzmanlaştı. Fetva verdi. Şeyh Takiyüddîn'in derslerine devam etti, ondan tahsil gördü. İslâmî ilimlerin her branşında bilgi sahibi oldu. Bildiği ilim­ler: 1- Tefsir: Bu konuda onunla yarış edilemezdi. 2- Akaid: Doruk nokta­sındaydı. 3- Hadis: Hadisin anlamları ondan çıkacak fıkhı hükümler ve ha­disten hüküm elde etme incelikleri konularında ona ulaşılamazdı. 4, 5, 6- Fıkıh, usul-i fıkıh ve arapça sahasında geniş bilgisi vardı. 7- Kelâm ilmi, 8- îlm-i Sülûk'de âlim bir zat olup tasavvuf ehlinin sözlerini, işaretlerini, metinlerini ve bazı büyüklerini iyi bilir, tanırdı."

Yine aynı öğrencisi diyor ki:

"Allah rahmet etsin, üstadımız ibadete düşkün, gece namazlarına kal­kan, namazı oldukça uzun kılan bir zattı. Kendini ibadete verdi. Zikre çok düşkündü. Gönlü Allah aşkıyla yanıp tutuşmaktaydı. Sürekli tevbe eder, Allah'a yalvarıp yakarır, O'na boyun büker ve O'nun önünde kullu­ğunu sergilerdi. Bu hususta onun gibisini görmedim. Ondan daha geniş bilgisi olan, Kur'an'ın ve Sünnet'in manalarını, iman hakikatlerini ondan daha iyi bilen birini görmedim. O, masum değil; ama bu manada onun gibisini görmedim. Başından pek çok imtihan geçti, defalarca eziyet gördü. Son defasında Şeyh Takiyyüddin ile birlikte ondan ayrı olarak kaleye hap­sedildi. Hapisten ancak Şeyh'in ölümünden sonra kurtuldu. Hapis müdde-tince Kur'an okumakla, tefekkürle, düşünmekle meşgul oldu."

öğrencisi ve arkadaşı İbn Kesir de şöyle anlatıyor:

"Hadis dinledi ve ilimle meşgul oldu. Pek çok İlimde bilhassa tefsir, hadis, usul-i fıkıh ve akaid ilimlerinde uzmanlaştı. Şeyh Takiyyüddin İbn Teymiye 712 h. senesinde Mısır'dan dönünce onun derslerine üstadın ölü­müne kadar devam etti. Daha önce öğrendikleri yanında İbn Teymiye'den çok ilim öğrendi. Gece-gündüz çokça araştırması ve çok ibadetle meşgul olması yanında pek çok branşta sahasında tek adam oldu. Güzel Kur'an okurdu. Güzel ahlâklıydı. Başkalarını çok severdi. Hiç kimseye haset et­mez, eziyet vermezdi. Hiç kimsenin kusurunu araştırmaz ve hiç kimseye kin duymazdı. Onunla en çok düşüp kalkan ve onun en çok sevdiği insan bendim. Zamanımızda bu dünyada ondan daha çok ibadet eden birini ta­nımıyorum. Kendine has bir namaz kılışı vardı; namazı oldukça uzatırdı. Namazda secde ve rükûu uzatır ve (bu yüzden) bazı zamanlar çok arkadaşı onu kınar; ama o, bundan vazgeçmezdi. Allah rahmet eylesin.

Cenazesinde tıklım tıklım dolu bir kalabalık vardı. Kadılar, ileri gelen­ler, sarihler ve halk cenazeye katılmış naşını taşımak için insanlar izdiham oluşturmuşlardı. Vefat ettiğinde 60 yaşındaydı. Allah rahmet eylesin."

Hafız Zehebî diyor ki: "Hadis ilmine, hadis metinlerine ve bazı râvile-rine özen gösterdi. Fıkıhla uğraşır ve fıkhı iyi açıklardı. Nahivle uğraşır, öğretirdi. Usul-i Fıkıh ve akaidle de meşgul olurdu. İlimle meşgul olmayı her işin önüne geçirdi ve ilim neşretti."

İbn Nasır ed-Dımeşkî anlatıyor: "İlmin pek çok branşında bilhassa tefsirde ve usulün mantûk ve mefhumunda bilgi sahibiydi. Ebu Bekr Mu-hammed b. el-Muhib diyor ki: Üstadımız el-Mizzî'nin huzurunda, İbn Kay-yim, İbn Huzeyme derecesinde midir? diye sordum. O bu zamanda, kendi zamanında İbn Huzeyme neyse odur, cevabını verdi."

Kadı Burhaneddin ez-Zer'î diyor ki: "Gökkubbe altında ondan daha geniş bilgi sahibi kimse yoktur. Sadriye Medresesinde ders verdi, Cevziye'-de imamlık yaptı. Kendi el yazısıyla, anlatılamayacak derecede çok şey yazdı. Gerçekten muhtelif ilimlerde pek çok eserler verdi. İlmi yazmayı, okumayı, kitap haline getirmeyi ve ilim kitapları edinmeyi çok severdi. Başkalarının elde edemeyeceği kadar çok kitap elde etmişti."

Feîhu 'I-Bârî adh eserinde, ismini gerek zikrederek, gerek atlayarak İbn Kayyim'in Zâdu'l-Meâd vs. eserlerinden çokça alıntılar yapan Hafız îbn Hacer, onu şu kelimelerle anlatıyor: "Cesur kalpli, geniş bilgi sahibi, hilaf ilmini ve selefin görüşlerini bilen bir zattı."

İmam Şevkânî, îbn Kayyim'in şu özelliklerine dikkat çeker: "Sahih delillere bağlı, onlarla amel etmekten hoşlanır, şahsi görüşe dayanmaz, hakkı aşikâre söyler ve bu konuda hiç kimseden çekinmezdi." [4]

 

D. Öğrencileri:

 

Daha hocası hayatta iken pek çok büyük âlim İbn KayyinJ'den vefatına kadar tahsil gördü ve ondan yararlandı. Bazı öğrencilerini sayacak olursak:

1-  Hafız Zeynüddîn Ebu'l-Ferec Abdurrahman b. Ahmed b. Receb el-Bağdadî ed-Dımeşkî el-Hanbelî: Âlim, zahid, örnek, sika bir şahıstır. Hadis, fıkıh ve tarih konularında pek çok faydalı eser vermiştir. Hocası İbn Kayyim ölünceye kadar derslerine devam etmiştir. îbn Receb el-Hanbelî diye meşhur olan bu âlim 795 h./1392 m. senesinde vefat etmiştir.

2- Hafız îmadüddin İsmail b. Ömer b. Kesir el-Basrî ed-Dımeşkî: Şam'­da yetişti ve Şam'ın ileri gelen âlimlerinden ders aldı. Özellikle hadis ilmine yöneldi ve hadis metinleri ile râvileri hakkında pek çok şey okudu. Pek çok eseri olan bu âlimin, İbn Kesir Tefsiri diye şöhret yapan tefsiri ve bir tarih kitabı olan eî-Bidaye ve'n-Nihaye'si oldukça meşhur iki eseridir. Zehebî, Mu'cem'mde onu İmam, müfti, muhaddis, mahir, fakih, çok dal­da uzman ve işini iyi yapan, müfessir biri olarak nitelemektedir. 774 h./I372 m. senesinde vefat etmiştir.

3-  Hafız Şemsüddin Ebu Abdillah Muhammed b. Ahmed el-Makdisî el-Cemaîlî es-Salihî: Hadis ve hadis türlerine, râvilere ve hadislerin illetleri­ne özen gösterdi. Fıkıh öğrendi, fetva verdi, ders okuttu, bilgi devşirdi, kitap yazdı. İlmin-çeşitli dallarıyla uğraştı ve çeşitli branşlarda eserler ver­di. Zehebî: "Onunla her buluşmamda mutlaka ondan bir şey öğrenmişim-dir." diyor. 744 h./1343 m. senesinde vefat etmiştir.

4-  Şemsüddin Ebu Abdillah Muhammed b. Abdülkadir en-Nâbulusî el-Hanbelî: Nâbulus'da doğdu ve orada Abdullah b. Muhammed b. Yu­suf dan ders gördü. Hafız el-Alâî, Şeyh İbrahim gibi sayılamayacak kadar çok âlimden okudu. îbn Kayyim'le arkadaşlık kurdu, ondan fıkıh öğren­di ve eserlerinin ekserisini kendisinden okudu. Pek çok ilim bildiği için kendine "Cennet11 denirdi. Çünkü cennette herkesin istediği vardır. Onda da her talebenin istediği bulunmaktaydı. 797 h./1394 m. vefat etmiştir.

5-  Oğlu İbrahim: Zehebî, Mu'cem'inde: "Babasından fıkıh öğrendi, Arapçayla meşgul oldu, hadis dinledi, ilim okudu ve ilimle meşgul oldu." diyor. îbn Kesir ise "Nahiv ve fıkıhda babasının metodu üzere ileri derece­de bilgi sahibi bir zattı." diyor. 767 h./1365 m. senesinde vefat etmiştir.

6-  Oğlu Şerefüddin Abdullah: Babasının yerine geçip Sadriye Medre­sesinde ders verdi.   [5]                                            

 

E. Eserleri:                                                   

 

îbn Kayyim büyük bir ilmî servet bırakmıştır. 'Hocasından elde ettiği bilgileri kendi görüşlerini de ekleyerek ustalıkla ve büyük bir hoşgörü için­de kitaplaştırmıştır. Eserlerine baktığımızda hocası İbn Teymiye'nin eserle­rinde görülen cedel ve münakaşa üslubu pek görülmez. İncelediği konulan iki zıt kutup açısından ele alır ve mutedil bir görüşe varmaya çalışır. O eserlerini sakin ve mutmain bir tavırla yazar. Eserleri derin düşüncenin, geniş ufkun ve sağlam bir himmetin ürünüdür. Tertipleri ve bölümlere ay­rılışları son derece güzeldir. Fikirler bir uyum içinde birbirini takip etmekte ve tatlı bir üslubla okuyuculara sunulmaktadır. Onun eserlerinde selefin nuru ve geçmiş büyüklerin hikmeti göze çarpar. Kur'an ve sünnet ışığı al­tında ele aldığı tasavvufî görüşlerini selef-i sâlihin —Sahabe ve tabiînin— sözlerini aktararak zenginleştirir. Çoğu basılmış olan eserlerinin başlıcalan şunlardır:

Tefsir:

1-  Şerhu Esmâi'I-Kitabi'l-Azîz.

2-  Emsâlu'l-Kur'an.

3-  et-Tibyân fi Aksami'l-Kur'an (Eymanü'l-Kur'an).

Hadis ve Siyer:

4-  Zâdu'1-Meâd fi Hedyi Hayri'1-İbâd. (Tercümesini sunduğu eseridir).

5-  Tehzîbu Sünen-i Ebî Davud (İzahu îlelihi ve Müşkilâtih

6-  Zâdu'l-Müsafirin ila Menâzili's-Süada fi Hedyi Hatemi'I-I

Fıkıh ve Usûlü:

7-  İ'lamu'l-Muvakkıîn an Rabbi'l-ÂIemin.

8-  et-Turuku'1-Hükmiyye fi's-Siyâseti'ş-Şer'iyye.

9-  Tuhfetu'l-Mevdûd fi Ahkâmi'l-Mevlûd.

10-  İğâsetü'l-Lehfân fi Talâkı'I-Gadbân.

11-  Beyânu'd-Delîl alâ İstiğnâi'l-Müsabaka ani't-Tahlîl.

12-  Ahkâmu Ehli'z-Zimme.

13-  el-Furûsiyye.

14-  Hükmü Târiki's-Salât.

15-  Nikâhu'l-Muhrim.

16-  Ref'ul-Yedeyn fi's-Salât.

17-  Hükmü îğmâmi Hilali Ramazan.

18-  et-Tahrîr fimâ Yehillu ve Yahrimu min Libasi'l-Harîr.

Kelâm ve Akâid:

19- eş-Şâfiyetü'1-Kâfiye fi'1-İntisar U'l-Fırkati'n-Nâciye.

20-  es-Savâıku'l-Mürsele ale'l-Cehmiyye ve'I-Muattala.

21-  Şifâu'1-Alîl fi Mesâili'1-Kazâ ve'1-Kader ve'I-Hikmeti ve't-Ta'lîl.

22-  Hidâyetü'l-Hayârâ mine'l-Yehudi ve'n-Nasârâ.                       

23-  Hâdi'l-Ervâh ila Bilâdi'l-Efrâh ( = Kitabu Sıfati'I-Cennet).    

24-  Kitabu'r-Rûh.                                                                             

25-  İctimau'l-Cuyûşi'l-İslâmiyye alâ Gazvi'l-Fırkati'l-Cehmiyye.  

26-  Cevâbatu Âbidi's-Suiban ve inne Mâhüm Aleyhi Dinü'ş-Şeytân.

27-  Kitabu'l-Kebâir.

Ahlâk, Tasavvuf, İrşad ve Diğer İlimler:

28-  Medâricü's-Sâlikîn.

29-  Uddetü's-Sabirîn ve Zahîretü'ş-Şâkirîn.

30-  Seferu'l-Hicreteyn ve Bâbu's-Saadeteyn.

31- Merâhilü's-Sâirîn Beyne Menâzili İyyâke Na'büdü ve İyyâke Nestaîn

32-   Akdü  Muhkemi'I-Ahkâd  Beyne'l-Kelimi't-Tayyib   ve'I-Ameli's Salihi'l-Merfû ile 's-Semâ.                                                                     

33-  Tarîku'l-Hicreteyn ve Bâbü's-Seadeteyn.                                 

34-  Miftâhü Dâri's-Saade.                                                               

35-  Nuru'l-Mü'min ve Hayatüh.

36-  İğâsetü'I-Lehfân min Mekâyidi's-Şeytan.

37-  Nüzhetü'I-Müştâkîn ve Ravzatu'l-Muhibbîn.

38-  ed-Dâu ve'd-Devâ.

39-  Mesâyidü'ş-Şeytan.

40-  Tafdîlu Mekke alâ Medine.

41-  Fazlu'1-îlmi.

42-  el-Fark Beyne'l-Hulleti ve'I-Mahabbeti ve Münazaratü'l-Halil li-Kavmihi.

43-  el-Fethu'I-Kudsi -ve't-Tuhfetü'1-Mekkiyye.              

44-  Şerhu Esmâi'l-Hüsnâ.                                              

45-  Kitabu't-Tâun.                                                                 

46-  es-Sıratü'I-Müstakîm fi Ahkâmı Ehli'l-Cahîm.                   

47-  el-Mesâilu't-Trablûsiyye.

48-  Bedâiu'l-Fevâid.

49-  el-Fevâid.

50-  Cilâu'l-Efhâm fi's-Salât ve's-Selâm ala Hayri'I-Enâm.

51-  Butlânu'l-Kimya min Erbaîne Veçhen.

52-  el-Kelâmu't-Tayyib ve'I-Ameli's-Salih.

53-  Nakdu'l-Menkûl ve'1-Mihakku'l-Mümeyyiz beyne'l-Merdûd vj'l-Makbûl.

54- el-Cevâbü'1-Kâfi li-men Seele ani'd-Devâi'ş-Şâfî.

İslâm'ın, dünya gündeminin —gerek entellektüel, gerek siyasi, gerekse daha başka yönlerden— önemli bir bölümünü oluşturduğu günümüzde el­bet bu dinin peygamberinin etraflıca tanınması, O'nun gerçekleştirdiği mü­kemmel toplum yapısını anlamanın en kestirme yoludur. İslâm O'nun şah­sında temsil edilmiş ve O'nun önderliğinde kendini insanlığa sunmuş bir sistemdir.

O'nun hayatı ve yaşayış tarzı incelendiğinde görülecektir ki, hayata yaklaşımı tek boyutlu değildir. Hayatın her yönünü kuşatır. Peygamberdir, devlet başkanıdır, ordu komutanıdır, hâkimdir, kılıcını çekip Allah düş­manlarıyla savaşan bir mücahiddir, tüccardır. Namaz kılan, oruç tutan, hac yapan, gece namazlarına kalkan, devamlı zikir ve tefekkürle meşgul olan bir âbiddir. Hayatı iman, aşk ve cihaddır. Evlenir, alış-veriş yapar, hastaları tedavi eder, elbisesinin söküğünü diker, ayakkabısını tamir eder, çocuklarla şakalaşır, pehlivanlarla güreşir, hanımıyla koşu yarışı yapar. Hayat dolu mükemmel bir insandır O. Kısacası Allah'ın bütün insanlara sunduğu en güzel örnektir, O. Hz. Peygamber'in (s.a.) hayatının her yönünü ele alan ve kendisine has tatlı bir üslupla anlatan İbn Kayyim'in, sahasında ilk ve en orijinal eseri Zâdu'l-Meâd1 in Türkçeye kazandırılması, bu örnek insanı izlemek du­rumunda olan müslümanlar ve O'nu en doğru, en güvenilir kaynaklardan öğrenmek isteyenler için kaçınılmaz bir zaruretti. Okuyanlara yeni ufuklar açacağına inandığftnız bu eserin tercümesinde esas aldığımız Arapça aslı, Şuayb el-Arnaûd ve Abdülkadir el-Arnaûd adlı iki değerli araştırıcının tah­kikiyle 1985'de ikinci baskısını yapan beş ciltlik baskısıdır. Bu iki araştırı­cının dipnotlarından yararlanmakla birlikte biz de bir takım dipnotlar ek­ledik. Ayrıca Buharı hadislerinin kitap ve bab numaraları tarafımızdan tes-bit edilmiştir. Hadislerin senedleri arasındaki tahdis sigaları rivayet tekniği sayılabileceği için zikredilmemiş, onlar yerine (-) işareti konmuştur. Konu­lar arasına uygun yerlerde zaman zaman tarafımızdan başlıklar konulmuştur.

İlmî çalışmalarımda bana yol gösteren sayın hocam Doç.Dr. Hayred-din Karaman'a saygı ve şükranlarımı sunar, eseri yayınlamayı üstlenen İk­lim Yayınlarına teşekkürlerimi arzederim.

Hatalarımıza muttali olan kardeşlerimizin bizi haberdar etmesini eder, Cenab-ı Hak'dan okuyanlara fayda vermesini temenni ederi;

Gayret bizden, başarı Aüah'dan.

Şükrü Özej Üsküdar,  1988[6]

 

KAYNAKLAR:

 

Şuayb el-Arnaûd ve Abdülkadir el-Arnaûd, Zâdu'l-Meâd neş­rine yazdıkları mukaddime, Beyrut,  1985.

îbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, C. 14, s. 234-35, Beyrut, 1982.

Muhammed   Ebu   Zehra,   tbn   Teymiye   —Hayatuhu   ve Asrııhu—, Kahire,  1977.

Dr. Seyyid el-Cemîlî, İbnü'l-Kayyim'in er-Rûh adlı eserine yazdığı tanıtım yazısı, Beyrut,  1986.

lbnu'1-İmâd el-hanbelî, Şezerâtu'z-Zeheb fi Ahbari Men Ze-fıeb, Dâru İhyâi'ı-Türâsi'l-Arabiyye, Beyrut, ts. [7]

 

BİRİNCİ KİTAP GİRİŞ

BİRİNCİ BÖLÜM                  

HZ. PEYGAMBERİN (S.A.) SEÇİLMESİ

 

A) ALLAH TEÂLÂ'NIN SEÇMESİ

 

Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a.... Sonuç inananların. Düşmanlık, yalnız zalimlere... Allah'tan başka tapılacak yoktur. O, öncekilerin ve sonrakile­rin tanrısı, göklerin ve yerlerin idarecisi, din gününün sahibidir. Kurtuluş, O'na itaattedir. Üstünlük O'nun azametine boyun eğmek; zenginlik, O'-nun rahmetine ihtiyaç duymaktır. Doğru yol, ancak O'nun nuruyla aranır­sa bulunur. Hayat, O'nun hoşnutluğunu elde etmekle mümkündür. Cennet nimetleri ancak O'na yakınlıkla sağlanır. Kalbin olgunlaşması ve kurtuluşa ermesi yalnızca O'na karşı ihlaslı olmak ve O'nu sevgide birlemekle elde edilir. O, kendisine itaat edildiğinde karşılığını verir; isyan edildiğinde tev-bekârın tevbesini kabul eder, bağışlar; dua edildiğinde duaları kabul kendisi için bir davranışta bulunulduğunda mükâfatlandırır.

Hamd, Allah'a... Bütün yaratıkları O'nun'Rab olduğuna tanıklık et? miş, bütün sanatsal yapıtları tanrılığını kabullenmiş onlara nakşettiği hay­ranlık uyandıran sanatları ve harika eserleriyle O'nun, kendisinden başka tanrı bulunmayan Allah olduğuna tanıklık etmişlerdir. Allah her türlü ek­sik ve noksandan münezzehtir. Yaratıkları sayısınca, kendi hoşnutluğunca, -Arş* inin ağırlığınca ve kelimelerinin mürekkebi çokiuğunca O'na hamd... Tanrı yalnızca Allah'tır. Rabliğinde ortağı bulunmadığı gibi tanrılığında da ortağı yoktur. O'nun ne zatında (öz varlığında) ne fiillerinde, ne de sıfatlarında bir benzeri vardır. Allah yüceler yücesidir. Allah'a çokça hamd ü senalar... Sabah-akşam Allah'ı her türlü eksiklikten tenzih ederim. Gökg ler ile gökteki melekler; yıldızlar ile yörüngeleri; yeryüzü ve sakinleri; di nizler ile içindeki balıklar; yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar, tepelei ovalar; her yaş ve kuru; her ölü ve diri O'nu teşbih eder. "Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar O'nu teşbih eder. O'na hamdederek tesbin etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların teşbihlerini anlamazsınız. Doğrusu o halimdir, bağışlayandır.'[8]

''Tanıklık ederim ki, tanrı yalnız Allah'tır. O'nun ortağı yoktur. " sö­züyle yer ve gökler ayakta durmaktadır. Bütün yaratıklar bunun için yara­tılmışlardır. Bunun için Allah Teâlâ peygamberlerini gönderdi, kitaplarını indirdi ve kanunlarını koydu. Bundan dolayı mizanlar kurulur, divanlar tertiplenir; cennet ve cehennem pazarı kurulur. Bu söz ile insanlar mü'min-kâfir, iyi-kötü ayrımına tâbi tutulur, bu söz, yaratma ve emrin, sevap ve azabın kaynağıdır. İnsanların yaratılma sebebi olan hak işte budur. Sorgu ve hesap ondan ve onun hukukundan olacaktır. Sevap ve azap ona göre verilecektir. Kıble, onun üzerine kurulmuş, dinin temeli yine onun üzerine atılmıştır. Allah'ın bütün kullar üzerindeki hukuku olan cihadın kılıçları bu söz için kınından sıyrılmıştır. İslâm sözü ve kurtuluş yurdunun anahtarı işte bu sözdür; öncekiler ve sonrakiler ondan sorguya çekilecektir. Şu iki soru sorulmadan kulun ayakları Allah'ın huzurundan ayrılmayacak: 1) Ne­ye kulluk ediyordunuz? 2) Peygamberlere ne cevap verdiniz?

Birincinin cevabı; bilgi, kabullenme ve davranış açısından "Allah'tan başka tanrı yoktur" gerçeğini tasdik etmek,

İkincinin cevabı; bilgi, kabullenme, boyun eğme ve itaat açısından "Hz. Muhammed şüphesiz Allah'ın rasûlüdür" gerçeğini tasdik etmektir.

Tanıklık ederim ki, Hz. Muhammed şüphesiz O'nun kulu ve rasûlü­dür; vahyini güvenip teslim ettiği, yaratıkları arasından seçtiği, kendisi ile kullan arasında elçisidir; sağlam bir din ve dosdoğru bir yol ile gönderil­miştir. Allah onu âlemlere bir rahmet, Allah'tan korkanlara bir lider ve bütün insanlara bir hüccet olarak göndermiştir. Peygamberlerin ardı arkası kesildiği bir vakitte (fetret devrinde) onu peygamber olarak göndermiş ve en doğru yolu, en aydınlık caddeyi ona göstermiş; insanlara ona itaat ve yardım etmelerini, saygı göstermelerini, onu sevmelerini, onun haklarını gözetmelerini farz kılmış; cennetinin önündeki yolları kapamış ve artık onun yolundan gelmeyen hiç kimseye yolların açılmayacağını belirtmiştir. Allah, onun gönlünü açmış, şanını yükseltmiş ve (belini büken) yükünü üzerinden indirmiş, küçülme ve alçalmayı onun emrine karşı gelenlere yüklemiştir.

Müsned'de Ebu Münîb el-Curaşî yoluyla Abdullah b. Ömer'den (r.a.) ri­vayet edilen bir hadise göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmaktadır: "Kı­yamet öncesinde yalnızca ortağı bulunmayan tek Allah'a ibadet edilinceye kadar kılıçla (mücadele vermek için) gönderildim. Rızkım mızrağımın göl­gesi altına konulmuştur. Küçülme ve alçalma ise benim emrime karşı ge­lenlere yüklenmiştir. Kim bir kavme benzerse o da onlardandır.[9]. Alçal­ma onun emrine karşı gelenlere yüklenmişse de şeref ve üstünlük ona itaat edip uyanlarındır. Allah Teâlâ buyuruyor ki:

"Gevşemeyin, üzülmeyin; inanmışsamz mutlaka en üstün olan sizler-siniz.[10]

"Şeref ve üstünlük Allah'ın, Peygamberinin ve inananlarındır."[11]

"Sizler daha üstün olduğunuz halde (düşman karşısında) gevşeyip de barış istemek durumunda kalmayın. Allah sizinle beraberdir.[12]

"Ey Peygamber! Allah sana ve sana uyan mü'minlere yeter. "[13] Yani Allah tek başına hem sana hern de sana uyanlara yeter. Artık P'nun yanın­da başka hiç kimseye ihtiyaç duymazsınız.                         

Bu son âyette iki olasılık vardır:                                   

1-  bağlacının kelimesini mecrûr kef harfine bağlamış ol­ması. Tercih edilen görüşe göre mecrur zamire, harf-i cer iade edilmeksizin atıf yapılması caizdir. Bunun örnekleri çoktur. Olamayacağı yolundaki şüp­heler çürüktür.

2-  bağlacının "yanında" anlamına gelen olması ve kelimesinin, mahal üzerine atfedilerek nasb mahallinde bulunması da mümkündür. Çünsana kâfidir" anlamındadır. Ya­ni Allah sana yeter ve sana uyanlara yeter. Nitekim Araplar der ki: "Sana ve Zeyd'e bir dirhem yeter." Şâir diyor ki:j"Harb çıkıp birlik bozulduğunda artık sana ve Dahhâk'e bir keskin Hind kılıcı yeter."

Bu ikisi, en doğru olasılıklardır.

3-  Üçüncü bir olasılık daha vardır: kelimesinin mübteda ol­mak üzere merfû bulunması. O zaman mana şöyle olur: "Sana uyan mü'-minlere de Allah yeter."

4-  Dördüncü bir olasılık daha vardır ki, anlam yönünden hatalıdır: kelimesinin merfû mahalde olup "Allah" ismine atfedilmiş olma­sı. O zaman ise mana şöyle olur: "Sana, Allah ile sana uyanlar yeter." Her ne kadar bazı insanlar âyetin bu anlamda olduğunu söylemişlerse de bu,  apaçık bir hatadır;  âyeti bu  anlama almak  caiz değildir.  Çünkü "yeterlilik" ve "kifayet" tevekkül, takva ve ibadette olduğu gibi yalnızca Allah'a ait kavramlardır. Allah Teâlâ buyuruyor ki: "Seni aldatmak ister­lerse bil ki, şüphesiz Allah sana yeter. Seni yardımıyla ve inananlarla des­tekleyen O*dur.[14]

Görüldüğü gibi Allah, yeterlilik ile destekleme arasını ayırmakta; ye-terii olmayı yalnız kendisine ait bir husus, desteklemeyi ise hem kendi yar­dımına, hem de kullarına ait bir husus olarak kullanmaktadır.

Allah Teâlâ, yalnız kendisinin yeterli olduğunu söyleyen tevhid ve te­vekkül sahibi kullarını öğmektedir. Buyuruyor ki: "insanlar onlara: '(Düş­manınız olan) İnsanlar size karşı bir ordu topladılar; onlardan korkun' dediklerinde bu onların imanını artırdı da: 'Allah bize yeter; O ne güzel vekildir' dediler.'[15] "Allah ve Rasûlü bize yeter" demediler. Öyleyse on­lar bu sözü söylemişler ve Rab Teâlâ bu sözlerinden dolayı onları öğmüşse Allah nasıl peygamberine: "Sana, Allah ve sana uyanlar yeter" demiş ola­bilir? Hz. Peygamber'e uyanlar, yalnız Rab Teâlâ'nın yeterli olduğunu söylemis ve bu konuda O'nunla Peygamberini ortak tutmamışlarsa nasıl olur da Allah onlarla kendisini Peygamberine yeterli olmada ortak tutmuş oia-bilir? Bu en imkânsız ve en olmaz şeydir.

Bu konuda bir başka örnek de şu âyettir:                       

"Şayet onlar, Allah ve Peygamberinin kendilerine verdiği şeylere razı olsalar ve: 'Allah bize yeter. O ve Peygamberi bol nimetinden bize verecek­tir. Biz gerçekten Allah'a gönül bağlayanlardanız' deselerdi...[16]

"Peygamber size ne verirse onu alın."[17] âyetinde de görüldüğü gibi Allah (örnek olarak aldığımız bu âyette) nasıl verme işini Allah ve Rasûlü-ne, yeterli olmayı ise yalnızca kendisine ait saymış, düşünün. "Allah ve Rasûlü bize yeter, deselerdi..." demeyip bunu yalnızca kendi hakkı say­mıştır. Nitekim "Biz gerçekten Allah'a gönül bağlayanlardanız." demiş, "Ve peygamberine" dememiş; gönül bağlamayı yalnızca kendine ait bir hak saymıştır. Nitekim bir âyette: "Öyleyse bir işi bitirdiğinde diğerine giriş. Ve yalnızca Rabbine gönül bağla.[18] Şu halde gönül bağlama, te­vekkül, inâbe (tövbe), yeterlilik kavramları tıpkı ibadet, takva ve secde gibi yalnız Allah'a ait kavramlardır. Adak ve yemin yalnız Allah Teâlâ adına yapılır.

Bir diğer örnek olarak da şu âyeti verebiliriz: "Allah, kuluna yeterli değil mi?'[19] kâfi, yeterli anlamındadır. Allah Teâlâ, tek bası­na kendisinin kuluna yeterli olduğunu haber vermektedir. Şu halde bu ye­terlilik işinde "Ona uyanlar" nasıl Allah'la beraber sayılabilir!? Bu sakat yorumun asılsızlığını gösteren deliller burada anlatılamayacak kadar çoktur.

Sözün özü; hidayet, felah ve kurtuluş nasıl ki Peygambere uyma dere­cesine göre elde edilir; tıpkı bunun gibi izzet ve şeref, kifayet (imdada ye­tişmek) ve zafer de ona uyma derecesine göre kazanılır. Allah Teâlâ iki cihan saadetini ona uymaya ve iki cihan bedbahtlığını da ona karşı gelme­ye bağladı. Artık hidayet-emniyet, felah ve izzet; kifayet ve zafer, yakınlık ve destek, dünya ve ahirette iyi yaşam onun yolundan gidenlerin; zillet ve alçaklık, korku ve sapıklık, hem dünyada hem ahirette rüsvâyhk ve bedbahtlık ona karşı gelenlerindir. Hz. Peygamber (s.a.) yemin ederek: "Herhangi biriniz beni çocuğundan, babasından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olmaz." buyurmuştur."[20] Allah Teâiâ da onu, baş­kasıyla aralarında çekiştikleri her konuda hakem tutup, sonra onun verdiği hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe ve onun hükmüne boyun eğmedikçe bir kimsenin inanmış olmayacağını yeminle söy­lemektedir .[21] Bir âyette de buyuruyor ki:

"Allah ve Peygamberi bir şeye hükmettiği zaman, inanan erkek ve kadına artık işlerinde başka yolu seçmek yaraşmaz.'[22]

Görüldüğü gibi Allah Teâlâ, kendisinin ve Peygamberinin verdiği hü­kümden sonra artık seçeneğin kalmadığını kesin oiarak belirtmektedir. Ar­tık Hz. Peygamber'in (s.a.) hükmünden sonra herhangi bir inanmış kimse­nin bir tercihte bulunması sözkonusu değildir. O emir verince, emir kesin­dir. Seçenek yalnızca O'ndan başkasının sözünde sözkonusudur. Tabiî ki, bu durumda O'nun emri gizli kalacak ve bu başka kimse O'nun emrini ve sünnetini bilen ilim adamlarından olacaktır. îşte bu şartlarla O'ndan başkasının sözü uyulabilir —uyulması zorunlu değil— olmaktadır. Hiç kim­senin O'ndan başka herhangi bir kimsenin sözüne uyması vacib (farz, zo­runlu) değildir; olsa olsa uyması caiz olur. O'ndan başkasının sözüne uy­masa ne Allah'a ne de Peygamberine âsi olmuş olur. Bütün mükelleflerin kendisine uymaları vacib, karşı gelmeleri haram ve herkesin sözünü O'nun sözünden dolayı terketmeleri vacib olan kişi nerde, şu nerde?! O'nun hük­mü yanında hiç kimsenin hükmü, O'nun sözü yanında hiç kimsenin sözü geçerli değildir. Nitekim O'nun kanun koyuculuğu yanında da hiç kimse­nin kanun koyucu olması düşünülemez .O'nun dışındaki herkesin O'nun emir ve yasaklarına uyması, emrettiği şeyleri yapıp yasakladığı şeylerden kaçınması vacibtir. Diğer kimseler yâlnızca tebliğci ve haberci olabilirler;

yeniden hüküm icad edici ve kanun koyucu olamazlar. Şu halde bir kimse kendi anlayış ve yorumlayışı çerçevesinde görüşler ileri sürer, kaideler orta­ya koyarsa ümmetin bunlara uyması ve davalarını bunlar çerçevesinde hal­letmeye çalışması vacib olmaz, ne zaman ki bunlar Peygamber'in getirdik­leriyle karşılaştırılır, aralarında mutabakat ve uyum bulunur ve Peygambe­rin getirdiği esaslar bu görüşlerin doğruluğuna tanıklık ederlerse o zaman kabul görürler; aralarında çelişki bulunursa bu görüşlerin reddedilmeleri ve bir kenara bırakılmaları vacib olur. Bunlar hakkında bu iki durumdan biri belirginleşmezse, çekimser kalınır. En iyisi ise bunlarla hüküm ve fetva verip vermemenin caiz olmasıdır. Vacip olması ve kesinleşmesi mümkün değil, olamaz.

Şüphesiz Allah Teâlâ, yaratma ve yaratıklar arasından beğenip seçme ( = ihtiyar) konularında tektir. O şöyle buyurmaktadır:

"Rabbin dilediğini yaratır ve seçer.>[23]

Buradaki "seçme" sözü ile anlatılmak istenen, keîamcıların "Allah, fâtl-i muhtardır" sözlerinde işaret ettikleri "irade" değildir. Evet, Allah Subhanehu öyledir. Ancak buradaki "seçme" sözü ile anlatılmak istenen bu anlam değildir. Bu anlamdaki "seçme", âyetin "dilediğini yaratır" kıs­mında vardır. Çünkü Allah, ancak seçerek —ki bu "dilediğini" sözünde vardır— yaratır. Zira dilemek, seçme demektir. Buradaki "seçme" kelime­si ile anlatılmak istenen halis ve seçkin olanı seçme, tercih etmedir. Şu halde bu, yaratmadan sonraki bir seçimdir, seçmedir. Genel anlamdaki se­çim yaratmadan önceki seçim olup, en genel anlamlı ve en öncedir. Bura­daki ise daha özel anlamlı ve sonra olup yaratıklar arasından yapılan seç-medir. Birincisi yaratma için seçimdir.

İki görüşün en doğrusu "ve seçer" sözünde tam vakıf yapmaktır (dur­maktır). Bu durumda âyetin devamındaki şu kısım:olum­suzluk ifade eder. O zaman mana şu olur: "Onlar için bu seçim hakk yoktur." Bu yalnızca yaratana has bir iştir. Yalnız yaratan O olduğu gib yaratıklar arasından seçimde bulunan da yalnızca O'dur. O'ndan başkî hiç kimsenin yaratma ve seçme hakkı yoktur. Çünkü Allah Teâlâ yapacağı tercihin lâyık olduğu yerleri, rızasının bulunduğu mahalleri ve neyin seçil­meye lâyık olduğunu, neyin olmadığım en iyi bilendir. Bu konuda başkala­rı hiçbir yönden O'na ortak olamaz.

İşin gerçeğini bilmeyen tahsilsiz kimseler âyetin kıs­mındaki  nın ism-i mevsûl olup "seçer" fiilinin tümleci olduğunu savunmuşlardır ki, o zaman anlam şu olur: "Allah onlar için seçme hakkı bulunanı seçer." Bu birkaç yönden bâtıldır:

1- Bu durumda sıla cümlesi, âid zamiri içermez. Çünkü keli­mesi, nakıs fiilinin ismi olup merfû ve  de haberdir. O za­man anlam şöyle olur: "Onlar için seçme olan şeyi seçer." Böyle bir cümle kuruluşu söylemek imkânsızdır.

Soru: Âid zamirini mahzuf kabul ederek cümlenin tashihi mümkün­dür. Cümle şu şekilde düşünülebilir:

Bu durumda anlam şu olur: "Seçiminde onlar için seçme nan şeyi seçer.'

Cevap: Bu 3a bir başka yönden bozuktur .Çünkü bu âid zamirinin hazfi caiz olan yerlerden değildir. Zira âid zamiri, ancak anlam aynı kal­mak şartıyla, misliyle ism-i mevsûlün mecrur olduğu bir harf-i cer ile mec-rur olduğu zaman mecrur şekliyle hazfedilir. Meselâ şu âyet ve benzerlerin­de bu şartlar var olduğu için hazfedilmiştir:[24]

Arapça gramer açısından şöyle demek caiz olmaz:

2- Şayet bu anlam kastedilseydi  kelimesi mansub kılınır, sıla cümlesindeki fiil, ism-i mevsûle dönen bir zamirle iştigal edilirdi ve sanki şöyle demiş olurdu: "Onlar için seçim hakkı olan şeyin aynını seçer". An­cak böyle okuyan hiçbir kıraat imamı yoktur. Bu şekli varsayarak sözün tevcih edildiği de unutulmamalı.

3- Allah Teâlâ kâfirlerin seçim önerilerini ve kendileri için seçim hak­kının bulunmasını istemelerini hikaye ediyor, kendisinin tek olduğunu açık­lıyor. Nitekim başka bir yerde böyle buyuruyor:

"Bu Kur'an, iki şehrin birindeki bir büyük adama indirilmeli değil iniydi? dediler. Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Dünya ha­yatında onların geçimliklerini aralarında Biz taksim ettik. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık, Rabbinin rahme­ti, onların biriktirdikleri şeylerden daha iyidir.[25]

Görüldüğü üzere Allah Teâlâ, onların kendisine karşı seçimde bulun­malarını tanımamış ve haber vermiştir ki, onlar için böyle bir hak yoktur. Bu hak yalnızca onların aralarında nzik ve ecel müddetlerini de kapsayan geçimlerini taksim edene aittir. Yine aynı şekilde O, yapacağı seçimin (uy­gun) yerlerini ve kimin buna lâyık olup olmadığını da kendi bilgisine göre ayarlayarak lütuf ve ihsanını fazilet ehli arasında taksim edecektir. İnsan­ları birbirine göre dereceler bakımından üstün kılan, aralarında geçimlikle­rini ve tercih derecelerini taksim eden de O'dur. Bunları taksim eden baş­kası değil, yalnızca O'dur. İşte bu ayet de aynı şekilde yaratan ve tercihte bulunanın yalnızca Allah olduğunu ve O'nun yapacağı tercihin (uygun) yer­lerini en iyi bildiğini açıklamıştır. Nitekim bir âyette buyuruyor ki: "Onla­ra bir âyet geldiği zaman: 'Allah'ın peygamberlerine verilen bize de veril­medikçe inanmayız' derler. Allah, elçilik görevini nereye (kime) vereceğini daha iyi bilir. '[26] Yani Allah, peygamberlik ve elçilik vazifesi için hangi mahallin seçilmesi, yükseltilmesi ve tahsis edilmesinin diğerlerine göre daha uygun olacağını en iyi bilir.

4- Allah Teâlâ, onların ortak olmalarından doğacak teklif ve tercih etme haklarından kendisini uzak tutmuş ve: "Onlar için seçim hakkı yok­tur. Allah, onların koştukları ortaklardan münezzehtir ve yücedir. "[27] bu­yurmuştur. Onların ortak koşmaları, O'ndan başka bir yaratıcı kabullen­meyi gerektirmeli ki, Allah kendisini bundan uzak tutsun. Bunu iyi düşün. Çünkü son derece ince bir mesele.

5- Bu âyetin benzerleri:

a) Allah Teâlâ "Sizlerin Allah'ı bırakıp taptıklarınız gelseler, bir sinek bile yaratamayacaklardır. Sinek onlardan bir şey kapsa o şeyi ondan kurtaramazlar. İsteyen de, istenen de âciz! Allah'ı gereği gibi takdir edemediler. Şüphesiz Allah, kuvvetli ve güçlüdür." buyuruyor; ar­dından da: "Allah, meleklerden ve insanlardan elçiler seçer. Doğrusu, Al­lah işitir ve görür. O, geçmişlerini ve geleceklerini bilir. Bütün işler sonun­da yalnız Allah'a dönecektir.[28] diyor.

b)   "Rabbin  gönüllerinin  gizlediklerini  de,   açığa  vurduklarını bilir.'[29]

c) "Allah, elçilik görevini nereye (kime) vereceğini daha iyi bilir. "[30]

Bütün bu âyetlerde Allah Teâlâ, kendisinin tercih ettiği mahalleri {ah-sis etmesi anlamını taşıyan bilgisi ile o yerleri tahsis ettiğini, çünkü yalnızca o yerlerin tahsise uygunluğunu bildiğini haber vermektedir. Bu âyetlerde sözün akışını düşünürsen bu anlamı kendi anlamına ek olarak ihtiva ettiği­ni göreceksin. En iyi bilen Allah'tır.

6- Bu âyet (Kasas: 28/68), şu âyetin peşinde verilmiştir: "O gün Allah onlara (müşriklere) seslenir: Peygamberlere ne cevap verdiniz? der. O gün, haberler onlara görünmez olur, verilecek cevapları kalmaz; artık birbirleri­ne de soramazlar. Fakat kim tevbe eder, inanır, yararlı işler yaparsa, kur­tuluşa erenler arasında olması umulur, Rabbin dilediğini yaratır ve se­çer. [31] Onları yaratan yalnızca Allah Teâlâ olduğu gibi, onlar arasın­dan tevbe eden, inanan ve yararlı iş yapanları da O seçer. Böylece onlar, Allah'ın hoş kullan, hayırlı yaratıkları olurlar. Bu seçim lâyık olanlar için olup, Allah Teâlâ'nın ilim ve hikmetine dayanır; yoksa o müşriklerin seçim ve önerilerine değil. Allah, müşriklerin ortak tuttuklarından münezzehtir, yücedir. [32]

 

B) YARATIKLARINDAN SEÇMESİ

 

Şu yaratıkların hallerini düşünürsen, onlar arasındaki bu seçim ve tah­sisin Allah Teâlâ'nın Rabhğını, birliğini, hikmet, ilim ve kudretinin son­suzluğunu, O'nun yalnızca kendisinden başka bir tanrı bulunmayan Allah olduğunu, O'nun ortağı bulunmadığını, istediği gibi yarattığını, istediği gi­bi seçtiğini, istediği gibi idare ettiğini gösteren bir delil olduğunu görürsün. Eseri şu âlemde görülen bu seçim, bu idare ve tahsis O'nun Rab olduğu­nun en muazzam delillerinden; birliğini, kemal sıfatlarını ve peygamberle­rinin doğruluğunu gösteren en büyük şahitlerdendir. Şimdi ateşine karşı daha uyarıcı ve daha başkalarına götürücü olması için bunların birazına işaret etmeye çalışacağız: [33]

 

1— Göklerden Seçmesi:

 

Allah, göğü yedi kat yarattı. Bunlar arasından en yücesini seçti/ Orası­nı mukarrab meleklerinin karargâhı yaptı. Kürsî'sine ve Arş'ına yakın seçti ve yaratıklarından dilediğini oraya yerleştirdi. Şu halde bu gök katının di­ğer göklere göre bir meziyet ve üstünlüğü vardır. Hiçbir şey olmasa Allah Teâlâ'ya yakınlığı yeter.

Göklerin maddesinin eşitliği yanında bu üstün kılma ve tahsis, O'nun kudret ve hikmetinin sonsuzluğunu, dilediğini yaratıp seçtiğini gösjeren en açık delillerdendir. [34]

 

  Cennetlerden Seçmesi:

 

Allah Teâlâ'nin Firdevs Cennetini diğer cennetlerden üstün kılması ve onu Arşı'nın tavanı yaparak tahsis etmesi de bunlardan biridir.[35] Âsâr'-ın birinde denilmektedir ki: "Firdevs cennetinin fidanlarını Allah Teâlâ kendi eliyle dikti ve orasını hayırlı halkı için seçti." [36]

 

  Meleklerden Seçmesi:

 

Cebrail, Mikâil ve İsrafil gibi seçkin melekleri diğerleri arasından seç­mesi de bu kabildendir. Hz. Peygamber (s.a.) şöyle dua ederdi:

"Cebrail, Mikâîİ ve İsrafil'in Rabbi, göklerin ve yerin yaratıcısı, gizli­yi, aşikârı bilen Allah'ım! Ayrılığa düştükleri konularda kulların arasında Sen hükmedersin. İzninle hak yolunda ayrılığa düşüldüğünde beni doğruya ulaştır. Şüphesiz Sen dilediğini doğru yola eriştirensin. [37]

Melekler arasından bu üçünü, onların kamilen seçkin özel yerleri ve Allah'a yakınlıkları bulunduğu için anmıştır. Oysa göklerde onlardan baş­ka nice melekler vardır; ama bu üçten başkasının adını anmamıştır. Cebra­il, kalblerin ve ruhların sayesinde hayat bulduğu vahyi getiren melektir. Mikâil, yeryüzünün, hayvanların ve bitkilerin hayatı olan yağmuru yağdı­ran melektir. İsrafil, Sûr'a üfleyecek melektir; Sûr'a üfleyince onun üfle­mesi Allah'ın izniyle ölüleri diriltecek ve onları kabirlerinden çıkartacaktır. [38]

 

4— Peygamberlerden Seçmesi:

 

Ahmed'in, Müsned'de ve İbn Hibbân'in Sahih'dc Ebu Zer'den aktar­dıkları bir hadise göre Hz. Âdem'in (a.s.) soyundan sayıları yüz yirmi dört bin olan nebîleri ve onlar arasından da sayıları üç yüz on üç olan rasûlleri seçmesi de bu kabildendir. [39]Ayrıca bu rasûller arasından ülulazm diye adlandırılan, Ahzâb ve Şûra sûrelerinde geçen şu beş peygamberi seçmesi de böyledir:

"Hani peygamberlerden söz almıştık. Ey Muhammedi Senden, Nuh'-dan, İbrahim'den, Musa'dan ve Meryem oğlu İsa'dan sağlam bir söz almı­şızdır. [40]

"Allah, Nuh'a buyurduğu şeyleri size de din olarak buyurmuştur. Sa­na vahyetük; İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya da buyurduk ki: 'Dini ayakta tutun, onda ayrılığa düşmeyin'.[41]

Allah bu ülulazm peygamberlerden de iki dostu İbrahim ve Muham-med'i seçti. Allah onlara ve ailelerine salat ve selâm eylesin. [42]

 

5— Âdemoğullanndan Seçmesi:

 

Âdemoğulları soyundan îsmail soyunu seçmiştir. Onlar arasından da Huzeyme'den olan Kinane oğullarından Kureyş'i. Kureyş'ten Hâşijnoğullarını, HâşimoğuHarından da Âdemoğullannın efendisi Hz. Muhammed'i (s.a.)

seçti.[43]

 

6— Ashabtan Seçmesi:

 

Yine Allah, âlemler içinde Hz. Muhammed'in (s.a.) arkadaşlarım (as­habını), onlar içinden ilk önce iman edenleri, onlar arasından Bedir savaşı­na katılanları ve Rıdvan bey'atında bulunanları seçmiştir. Onlar için en mükemmel dini, en üstün şeriatı ve en temiz en hoş en pak huylan seçmiştir. [44]

 

7— Ümmetlerden Seçmesi:

 

Hz.Muhammed'in (s.a.) ümmetini diğer ümmetlere tercih etmiştir. Ni­tekim İmam Ahmed'in Müsned'mâç ve diğer hadis kitaplarında Behz b. Hakim b. Muaviye b. Hayde —babası— dedesi yoluyla aktarıldığı üzere, Allah Rasûlü (s.a.) buyurdular ki: "Siz yetmiş ümmete bedelsiniz. Siz, Al­lah katında onların en hayırlı ve en değerlisisiniz".[45] Ali b. el-Medinî ve Ahmed: "Behz b. Hakim'in babası ve dedesi aracılığıyla aktardığı hadis sahihtir." demişlerdir.

Bu seçimin eseri, onların davranışlarında, ahlâklarında, tevhid inanç­larında, cennetteki konak yerlerinde ve kalacakları makamlarında ortaya çıkmaktadır. Zira bu ümmet diğer insanlardan daha yukarıda, daha üstte bir tepe üzerinde olacak ve onlara o tepeden bakacaktır. Tirmizî'de Bürey-de b. Husayb el-Eslemî'den rivayet edildiğine göre Allah Rasûlü (s.a.): "Cennet halkı, yüz yirmi sıradır. Sekseni bu ümmetten, kırkı da diğer üm­metlerdendir." buyurdu.[46]Tirmizî: "Bu hadis hasendir." diyor. Sahih-i Müslim'de Cehenneme gönderilenler konusunda Ebu Saîd el-Hudrî'den ge­len bir hadiste Hz.Peygamber (s.a.):  "Canım elinde olan Allah'a yemin

ederim, gerçekten ben sizin cennet halkının yarısı olmanızı çok ümit ediyo­rum." buyurdu[47] ve bundan fazlasını söylemedi. Ya bu hadis daha sa­hihtir demeli, ya da Hz. Peygamber (s.a.) ümmetinin cennet halkının yarısı olmasını istedi, bunun üzerine Rabbi ona ümmetinin yüz yirmi saflık cen­net halkının seksen safını oluşturacağını bildirdi .[48] Şu halde iki hadis ara­sında bir çelişki yoktur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'dır.

Allah'ın bu ümmete, başka ümmetlere bağışlamadığı ilim ve hilimi (yumuşak huyluluk) bağışlamış olması da bu ümmeti, Cenab-ı Hakk'ın üs­tün ve seçkin kıldığını gösterir. Bezzar'ın Müsned'indç ve diğer bazı hadis kitaplarında rivayet edildiğine göre Ebu'd-Derda diyor ki: Ebu'l-Kasim'ın (s.a.) şu hâdiseyi anlattığını işittim: "Allah Teâlâ, Meryem oğlu İsa'ya: Ben, senden sonra bir ümmet göndereceğim. Onlar başlarına sevdikleri bir-şey gelse hamdedip şükrederler. Başlarına hoşlanmadıkları birşey gelse — hilim ve ilim bulunmadığı halde— sevabını benden bekleyip sabrederler, buyurdu. İsa: Rabbim! Hilim ve ilim bulunmadığı halde bu nasıl mümkün olabilir? diye sordu. Allah Teâlâ; Ben onlara kendi hilim ve ilmimden ve­receğim, buyurdu.[49]

 

8— Beldelerden Seçmesi:

 

Mekânların, beldelerin en hayırlısı ve en şereflisi Haram ke)'yi tercih edip seçmesi de bu cümledendir.

a) Zira Allah Teâlâ, bu şehri Peygamber'i (s.a.) için seçmiş ve kullan için ibadet yeri yapmış, uzak-yakın her yandan oraya gelmelerini farz kıl­mış ve oraya ancak mütevazı alçak gönüllü, niyaz ederek, yalvarıp yakara-rak, başlarını açarak ve dünya ehlinin elbiselerinden soyunarak (kefeni an­dıran ihrama bürünerek-Ş.Ö.) girebilirler. Allah bu beldeyi güvenli ve kut­lu (=Harem) bir bölge kılmıştır. Orada kan dökülmez, ağaç kesilmez, av kovalanmaz, yeşil ot kopanlmaz ve bulunan bir mal mülk edinmek için alınmaz; alınırsa yalnız ve yalnız ilan etmek için alınır.

b)  Oraya gitmeye niyetlenmek, geçmiş günahları örtbas eden, suçlan silen ve hataları gideren bir sebep kılınmıştır. Nitekim Sahihayn'da. Ebu Hureyre'den rivayet edilen bir hadiste Allah Rasûlü (s.a.): "Bir kimse Bey-tullah 'a gelir ve hac esnasında fena sözler söylemez, günah işlemezse gü­nahlarından arınarak annesinden doğduğu gibi hacdan döner." buyurmuş­tur.[50] Allah oraya niyetlenen kimse için cennetten öte bir şeye razı olma­mıştır. Sünen'de Abdullah b. Mes'ûd'dan (r.a.) rivayet edilen bir hadiste Allah Rasûlü {s.a.): "Hac ve umreyi ardarda yapın (yani haccettiğinizde umre yapın; umre yaptığınızda hac da yapın). Çünkü hac ve umre fakirliği ve günahları tıpkı körüğün demir, altın ve gümüşün cürufunu temizlediği gibi temizler. Kusursuz ifâ edilen makbul (=mebrûr) bir haccın cennetten öte bir sevabı yoktur." buyurmuştur.[51] Sahihayn'âa Ebu Hureyre'den nakledilen bir hadiste ise Allah Rasûlü (s.a.) buyuruyor ki: "Bir umreden diğer umreye kadar bu arada işlenen günahlara (son umre) keffarettir. Ku­sursuz ifâ edilen makbul bir haccın mükâfatı ise ancak cennettir.)[52]

Şayet Emin Belde (Mekke), Allah'ın en hayırlı beldesi onun en sevdiği şehri ve beldeler arasından seçtiği belde olmasaydı oranın arazisini kulları için ibadetgâh yapmazdı. Oysa oraya niyetlenmeyi kullarına farz kılmış, bu ibadeti İslâm'ın en güçlü farzlarından saymış ve yüce Kitabının iki ye­rinde bu belde adına yemin etmiştir: 1- "Ve şu Emin Belde'ye yemin olsun ki..."[53] 2- "Hayır, hayır. Şu beldeye yemin ederim ki...'[54] Yeryüzün­de, her gücü yetenin kendisinde bulunan bir eve koşması ve orasını tavaf etmesi farz olan bir mıntıka daha yoktur. Yine yeryüzünde, Hacer-i Esved ve Rükn-i Yemani dışında öpülmesi ve selâmlanması meşru olan, günahla­rın ve hataların silindiği başka bir yer yoktur.

c)   Hz.Peygamber'den (s.a.) gelen sağlam bir rivayete göre Mescid-i Haram'da kılınan bir namaz, diğer yerlerde kılman yüz bin namaza bedel­dir. Sünen-i Nesâî i!e Müsned'de sahih isnâdla Abdullah b. Zübeyr'den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.): "Şu mescidimde kılman bir namaz, —Mescid-i Haram dışında— diğer mescidlerde kılınan bin namaz­dan daha faziletlidir. Mescid-i Haram'da kılınan bir namaz ise şu mesci­dimde kılınan namazdan yüz kat daha faziletlidir. " buyurmuştur[55]. Ha­disi İbn Hibbân da Sahihimde rivayet etmiştir. Bu hadis de açıkça gösteri­yor ki, Mescid-i Haram genel olarak bütün yeryüzünün en üstün bölgesi­dir. Bu yüzden hazırlık yapıp ona doğru yola çıkmak farz olduğu haide, diğerleri için yola çıkmak müstehabtır, farz değildir. Müsned, Tirmizî ve Nesâî'de rivayet edildiğine göre Abdullah b. Adiy b. el-Hamra, Allah Ra-sûlü'nün (s.a.) Mekke'nin Hazvera semtinde devesi üzerinde: "Vallahi, şüp­hesiz sen (ey Mekke), Allah'ın arzının en hayırlısısın ve Allah'ın arzının, Allah katında en sevimlisisin. Senden çıkartılmasaydım gerçekten çıkmaz­dım." dediğini işitmiştir. Tirmizî: "Bu hadis, hasen, sahihtir." diyor.[56]

d)  Hatta bütün yeryüzü halkının kıblesi olması da onun hususiyetle-rindendir. Yeryüzünde ondan başka bir kıble yoktur.

e)  Yine tuvalet yaparken oraya doğru arkayı ve önü çevirmenin haram olması da onun özelliklerinden biridir; yeryüzünün diğer bölgeleri için böy­le bir şey sözkonusu değildir. Bu meseledeki en doğru görüşe göre, başka yerde zikredilen on küsur delilden dolayı açık olanla bina içinde olma ara­sında bu konuda bir fark yoktur.

0 Mescid-i Haram'm yeryüzünde ilk inşa edilen mescid olması da Mek­ke'nin bir diğer hususiyetidir. Nitekim Sahihayn (Buharî ve Müslim'in Sa­hih adlı hadis kitapların)'da rivayet edildiğine göre Ebu Zer diyor ki: "Al­lah Rasûlü'ne (s.a.) yeryüzünde ilk inşa edilen mescidi sordum: 'Mescid-i Haram'dır', cevabım verdi. 'Sonra hangisi?'diye sordum; 'Mescid-i Aksa'dır' karşılığını verdi. 'Aralarında ne kadar vardır?' şeklindeki sorumu da: 'Kırk sene' diye cevapladı.[57]

Ne kastedildiğini anlamayanlara bu hadis bir mesele oldu. Dediler ki:  

"Malum, Mescid-i Aksâ'yı yapan Hz. Davud'un oğlu Hz. Süleyman'ındır. Onunla Hz. İbrahim arasında ise bin seneden daha fazla zaman farkı var­dır." Bu sözler, söyleyenin cehaletini gösteriyor. Zira Hz. Süleyman, Mescid-i Aksa'yı yalnızca yenilemiştir, baştan kurmuş değildir. Hz. İbrahim'in Ka­be'yi yapmasından bu kadar zaman geçtikten sonra onu kuran, tesis eden Hz. İshak'ın oğlu Hz. Yakub'tur. Allah her ikisine ve ailelerine salât ü selâm eylesin.

g) Mekke'nin üstünlüğünü gösteren delillerden birisi de şudur: Allah bu şehrin, ümmü'l-kurâ- şehirlerin anası olduğunu haber vermiştir[58]. Bü­tün şehirler ona tâbi ve onun bir uzantısıdır. O, şehirlerin kökenidir. Bu yüzden şehirler içinde ona denk bulunmaması gerekir. Nasıl ki Hz. Pey­gamber (s.a.), Fatiha'nm Ümtnü'l-Kur'an^Kur'an'ın anası olduğunu ha­ber vermiştir' [59]bu yüzden diğer ilâhî kitaplarda ona denk olacak bir sû­re yoktur.

h) İhtiyaçları sürekli yenilenenler dışındaki kimselerin oraya ihramsız girmelerinin caiz olmaması da bir diğer hususiyetidir. Hiçbir şehir bu mezi­yette ona ortak olamaz. Bu meseleyi insanlar İbn Abbas'tan (r.a.) almış­lardır. Merfû hadis olmaya elverişli olmayan bir senedle İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre: "Hiç kimse Mekke'ye —ister ora halkından olsun, isler olmasın— ihramsız giremez." Bu rivayeti Ebu Ahmed b. Adiy kay­detmiştir. Ancak seneddeki Haccac b. Ertât ve ondan önceki diğer bir râvi zayıf râvilerdendir.

Bu konuda fakihlerin üç görüşü vardır:

1.  Olumsuz (hiç kimse ihramsız Mekke'ye giremez),

2.   Olumlu (İhramsız Mekke'ye girilebilir),

3.   Mîkatlar[60] içinde olanlarla, mîkatlar gerisinde kalanlar arasında

fark gözetilir: Mîkatlar ötesinde kalanlar oraları ihramsız geçemezler; taraflarda olanlar ise, Mekke halkı hükmündedirler. Bu görüş Ebu Hanî-J fe'nindir.  İlk iki görüş ise Şafiî ve Ahmed'e aittir.

i) Mekke'de günah işlemeyi kafada tasarlayıp kuran kimse, tasarladı-! ğını yapmasa da cezalandırılır. Allah Teâlâ buyuruyor ki:

"Kim orada (Mescid-i Haram'da) hak yoldan saparak zulmetmek -l terse (yani tasarlarsa) can yakan bir azabdan ona tattırırız.[61] Burada! isteme (irade) fiili nasıl bâ edatı ile geçişli yapıldı, bir düşün. 1 "Şöyle yapmak istedim." dendiğinde bu cümle mutlaka  "tasarlajj di, kafasında kurdu' fiilinin anlamını taşıdığından "şöyle yapj mayı tasarladım" denilir. Görüldüğü gibi Allah Teâlâ, orada zulmetmeyi tasarlayan kimseyi, can yakan azabı tattırmakla tehdit etmektedir.       

Orada işlenen günahların niceliklerinin değil de miktarlarının kat kal artırılması da bundandır. Zira işlenen bir kötülüğün karşılığı bir günahi ancak büyük bir günahtır. Cezası da ona denktir. Küçük günahın cezasjj da kendisine denktir. O halde Allah'ın Harem'inde, beldesinde ve arzı üzejjj rinde işlenen bir günah, yeryüzünün diğer taraflarından birinde işlenen güj nahtan daha kuvvetli ve daha büyüktür. Bu yüzdendir ki, hükümdara, hat] kim olduğu ülkede isyan eden kimse, ona yurdundan ve ülkesinden uzak; bir yerde isyan eden kimse gibi değildir. İşte günahların katlanması konu| sundaki tartışmanın çözümü budur. En iyi bilen Allah'tır.

Bu üstün kılma ve seçimin sırrı, gönüllerin bu Emin Belde'nin cazib sine kapılmasında, kalblerin onu arzulamasında, ona meyletmesinde ve mu| habbet göstermesinde ortaya çıkmaktadır. Bu beldenin kalbleri çekimi, mık| natısın demiri çekiminden daha muazzamdır. Şairin şu beytine en uygui düşen odur:

"Onun güzellikleri, her türlü güzelliğin ilk maddesi ve erkeklerin gö nüllerinin mıknatısıdır."

Bundan dolayı Allah Teâlâ onun insanlar için bir toplanma yeri o ğunu haber vermiştir. Yani ardı arkası kesilmeksizin her sene her ülkeden gelen insan, orada toplanır, ama bir daha arzulamayacak şekilde gönülleri­nin susuzluğunu gidermiş olmazlar. Aksine ne kadar çok ziyaret etseler, o kadar çok iştiyakları artar.

"Görünce göz onu, bakmaktan vazgeçmez. Yeniden döner ona müştak olarak göz."

Onun yolunda öldürülen, çılgına dönen, yaralanan niceleri vardır. Onun sevgisi uğrunda nice mallar, nice canlar feda edilmiştir. Âşık, önündeki türlü türlü korkulu yerleri, tehlikeleri, sarp engelleri ve zorlukları karşısına alarak ciğerparelerinden, ailesinden, dostlarından, vatanından ayrılmaya razı olmuş; bunların hepsinden zevk alıyor; lezzet duyuyor; kalblerinde muhab­bet sultanı taht kursa bütün bunları tatlı, lüks ve lezzetli nimetlerden daha hoş buluyor.

"Sevgilisi hoşnut olduğu halde, onun verdiği sıkıntıyı azap sayan âşık değildir."

İşte bütün bunlar, "evimi temiz tut" âyetinde[62] Allah Teâlâ'nın onu kendisine izafe etmesinin sırrıdır. Bu özel izafet, şu tazim, saygı ve muhab­betten icap ettiği kadarını icap ettirmiştir. Nitekim kulunu ve Rasülünü de kendisine izafe etmesi de bunlardan icap ettirdiği kadarını icap ettirmiş­tir. Yine aynı şekilde mü'min kullarını kendisine nisbet etmesi de onlara haşmet, muhabbet ve ağırbaşlılıktan giydireceğini giydirmiştir. Rab Teâlâ'­nın kendisine izafe ettiği herşeyin başkalarına karşı —seçip ayırmayı icap ettiren— bir üstünlüğü ve ayrıcalığı vardır. Sonra Allah, ona bu izafet sayesinde başka bir üstünlük ve izafetten önce var olana ilave olarak bir tahsis ve bir azamet giydirir. Asıl maddeler, davranışlar, zamanlar ve me­kânlar arasında eşitlik görenler bu manayı anlamaya muvaffak olamadılar ve hiçbir şeyin diğer birşeyden üstün -olamayacağını ve bunun tercih edici bulunmaksızın yapılan kuru bir tercih olacağını iddia etmişlerdir. Bu gö­rüş, buranın dışında başka bir yerde kaydettiğim kırkı aşkın sebepten dola­yı bâtıldır. Bu bâtıl görüşü şöyle bir zihinde düşünmek bile onun saçmalı­ğını anlamaya yeter. Bu görüş ki, zorunlu neticesi şudur: Peygamberlerin zatları hakikaten düşmanlarının zatları gibidir. Üstünlük olsa olsa başka­sında bulunmayan meziyet ve sıfatlara bakarak zatların seçimini ilgilendir­meyen bir durumdan dolayıdır. Aynı şekilde mevkilerin kendileri de zat itibariyle birdir; birinin diğerine asla üstünlüğü yoktur. Üstünlük yalnızca orada yapılan salih amellerden dolayıdır. O halde Beytullah'm Mescid-i Harâm'ın, Minâ'nın, Arafat'ın ve Meş'ar-ı Haram'ın mevkilerinin yeryü­zünün adım saydığımız herhangi bir bölgesine üstünlüğü yoktur. Üstün tut­mada yalnızca bölge dışında ve ne ona, ne de orada bulunan bir vasfa ait olmayan bir durum gözönüne alınır...

Allah Teâlâ, bu bâtıl görüşü şu âyetle reddetmiştir: "Onlara bir âyet geldiği zaman: Allah'ın peygamberlerine verilen bize de verilmedikçe inan­mayız, derler. Allah, elçilik görevini nereye (kime) vereceğini daha iyi bi-lir. [63] Yani herkes, O'nun elçiliğini yüklenmeye ehil ve uygun değildir. Aksine bu işin özel mahalleri vard.r, ancak oralara lâyık olur ve ancak oralara uygun düşer. Allah bu mahalleri sizden daha iyi bilir... Şayet bun­ların dediği gibi varlıkların zatları birbirine eşit olsalardı burada onlara bir reddiye sözkonusu olmazdı. Aynı şekilde şu âyetle de Allah Teâlâ bu görüşü reddetmektedir: "İşte böylece: Allah aramızdan bunlara mı iyilikte bulundu? demeleri için onları birbiriyle sınadık. Allah şükredenleri en iyi bilen değil midir?[64]Yani Allah Teâlâ verdiği nimete şükredeni daha iyi bilir ve onu şükretmeyenden ayırarak ona hassaten ihsanda bulunur ve iyilik eder. Her mahal, O'nun şükrün karşılığını vermesine, yapacağı ihsa­nı yüklenmeye ve hâsseten ikramda bulunmasına uygun değildir.

Allah'ın seçip ayırdığı asıl maddeler, mekânlar, şahıslar vs.'nin zatları kendileriyle var olan ve başkalarında bulunmayan birtakım sıfatlara ve du­rumlara sahiptirler; Allah onları bunlardan dolayı süzüp ayırmıştır. Bu sı­fatlarla onları üstün kılan ve seçim yapmakla onlara özel bir kıymet veren Allah Teâlâ'nın kendisidir. İşte yaratması ve işte seçim! "Rabbin dilediğini yaratır ve seçer.[65] Bir görüş ki; Beytullah,'ın yerinin diğer mekânlara, Hacer-i Esved'in zatının diğer taşlara, Allah Resulünün (s.a.) zatının diğer insanların zatlarına eşit olduğunu, bu şeylerdeki üstünlüğün yalnızca zatla­rı dışındaki birtakım durumlarda ve onlarla var olan sıfatlarda bulunduğu­nu ileri sürüyor... Bâtıl olduğuna bundan daha açık delil mi olur! Bu ve benzeri görüşler kelâmciların şeriata karşı işledikleri ve şeriat bundan ma­sum iken ona nisbet ettikleri cinayetlerdendir. Zatların genel bir durumda müşterek olmalarından daha fazla tutunabilecekleri bir delilleri yoktur. Bu da öz itibariyle ( = hakikat'te) eşit olmalarını gerektirmez. Çünkü muhtelif şeyler, özlerine ait sıfatlarda ayrılmakla birlikte genel bir durumda birleşe-bilirler. Allah Teâlâ asla, misk'in zatı ile idrarın zatını, suyun zatı ile ateşin zatını birbirine eşit yaratmamıştır. Şerefli mekânlarla zıtları ve üstün zat­larla zıtları arasındaki bu açık fark, buradaki farktan çok daha muazzam­dır. Hz. Musa'nın (a.s.) zatı ile Firavun'un zatı arasındaki fark misk ile dışkı arasmdakinden daha büyüktür. Aynı şekilde Kabe'nin kendisi ile sul­tanın sarayı arasındaki fark da buradaki farktan çok daha muazzamdır. O halde orada yapılan ibadetlere, çekilen zikirlere, edilen dualara bakarak iki yer, nasıl özde ve üstünlükte eşit tutulabilir?!

Burada biz bu rezîl ve çürütülmüş görüşü etraflıca çürütmeyi kastet­medik. Amacımız, onu tasvir etmekti. Karar vermek akıllı, zeki ve âdil kimseye kalmış. Allah ve O'nun kulları başka hiçbir şeye kıymet vermez. Allah Teâlâ, seçmeyi ve üstün kılmayı gerektiren bir mana olmaksızın hiç­bir şeyi seçmez. Üstün kılmaz ve tercih etmez. Evet, bu tercih sebebini veren, bağışlayan O'dur. Onu yaratan, yarattıktan sonra seçen de O'dur. Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. [66]

 

9— Günlerden ve Aylardan Seçmesi:

 

Günleri ve ayları birbirine üstün kılması da Allah'ın seçim yaptığım gösteren bir delildir.

a) Allah katında en hayırlı gün kurban günü ( = kurban bayramının ilk günü)dür. Bu gün en büyük hac günüdür. Nitekim Sünen* de rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.): "Allah katında en faziletli gün kurban günüdür; sonra (kurbanın ikinci günü olan) yevmü'l-karr'dtr." bu-yurmuştur[67]. Arefe gününün ondan daha faziletli olduğu söylenmiştir ki, Şâfiîlerce tanınan görüş budur. Diyorlar ki: "Zira bu gün en büyük hac

günüdür. Bu günde tutulan oruç iki senelik günaha keffaret olur[68]. Al­lah, kullarını arefe gününde cehennemden âzâd ettiği kadar, başka hiçbir günde —o kadar çok— âzâd etmemiştir'[69]'. Çünkü o gün Allah kullarına yaklaşır, sonra meleklerine mevkıf ehli (Arafat'ta vakfe yapanlar) ile Övü­nür." Doğrusu birinci görüştür. Zira bunun delili olan hadisle çelişen ona karşı koyabilecek hiçbir hadis yoktur. Doğrusu şu âyetten dolayı en büyük hac günü, kurban günüdür. "En büyük hac günü, Allah ve Peygamber'! insanlara Allah ve Rasûlünün müşriklerden uzak olduğunu ilan eder-ler.[70]. Sahihayn'daki bir hadiste sabittir ki, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ali —Allah onlardan razı olsun— bu ilanı arefe günü değil, kurban günü yap-tılar[71]. Ebu Davud'un Sünen'inde en sahih senedle rivayet edildiğine gö­re Allah Rasûlü (s.a.): "En büyük hac günü, kurban günüdür." buyur-muştur[72]. Ebu Hureyre ve bir gurup sahabî de aynı şeyi söylemişlerdir.

Arefe günü, kurban gününün öncesinde, onun bir mukaddimesi niteliğinde­dir. O gün Arafat'ta vakfe yapılır. Allah'a yalvarıp niyaz edilir, tevbe edi­lir, yakarılır, af dilenir. Ondan sonra gelen kurban günü ise huzura çıkılıp, ziyaret yapılır. Bundan dolayı o gün yapılan tavafa "ziyaret tavafı" adı verilmiştir. Çünkü hacılar, arefe günü günahlarından temizlenmiş oldukla­rından Rableri onlara kurban günü kendisini ziyaret ve evinde huzuruna çıkma izni vermiştir. Kurban kesimi, baş tıraşı, şeytan taşlama ve hac fiil­lerinin büyük bir bölümü bu sebeple o günde yapılır. Arefe günü yapılan­lar ise bu gün öncesinde yapılan temizlenme ve yıkanma gibidir.

b) Zilhicce ayının (ilk) on gününün diğer günlere üstün kılınması da böyledir. Zira bu günler Allah katında en faziletli günlerdir. Sahih-i Buha-rî'de İbn Abbas'tan —Allah ondan ve babasından razı olsun— rivayet edil­mektedir ki: "Allah Rasûlü (s.a.); Salih amelin Allah katında bu on gün­den daha sevimli olduğu günler yoktur, buyurdu. Allah yolunda cihad da mı? diye sordular. Evet, Allah yolunda cihad da. Ancak bir adam ki, canı­nı malını ortaya koyup cihada çıkıyor, sonra bunlardan hiçbir şeyle geri dönmüyor. İşte bu müstesna, karşılığını verdi."[73]. Allah'ın kitabında: "Tan yerinin ağarmasına ve on geceye and olsun. .."[74] diyerek adlarına yemin ettiği on gün işte bunlardır. Bu sebeple o günlerde bol bol tekbir getirmek "Lâ ilahe illallah" ve "Elhamdülillah" demek müstehabtır. Ni­tekim Hz. Peygamber (s.a.): "O günlerde bol bol tekbir getirin; Lâ ilahe illallah ve Elhamdülillah deyin." buyurmuştur.[75] Bu günlerin diğer gün­lere nisbeti, hac vazifesinin ifâ edildiği yerlerin diğer mevkilere nisbeti gibidir.

c) Ramazan ayının diğer aylara ve bu ayın son on gecesinin diğer gece­lere; kadir gecesinin bin geceye üstün kılınması da böyledir.

Soru: Hangi on gün —Zilhicce'nin (ilk) on günü mü, yoksa Rama-zan'ın son on günü mü— daha faziletlidir? Kadir gecesi mi yoksa İsrâ (ve Mİrac) gecesi mi, daha faziletlidir?

Cevap: Birinci soruyu-ele alalım. Bu konuda "Ramazan'm son on gecesi Zilhicce'nin (ilk) on gecesinden; Zilhicce'nin on günü, Ramazan'm on gününden daha faziletlidir." demek doğru olur. Bu açıklama sayesinde problem ortadan kalkar. Bunu gösteren delil de şudur: Ramazan'm on gecesi gecelerden biri olan Kadir gecesi itibariyle üstün kılınmıştır. Zilhic­ce'nin on günü ise günleri itibariyle üstün kılınmıştır. Çünkü kurban günü,

arefe günü ve tevriye günü[76] bu günler arasındadır.

İkinci soruya gelince; Şeyhülislâm İbn Teymiye'ye —Allah ona rah­met etsin— sordular: Adamın biri: "İsra gecesi, Kadir gecesinden daha faziletlidir" diyor, bir diğeri de: "Hayır, Kadir gecesi daha faziletlidir" diyor. Şimdi hangisi isabetlidir?

Cevaben dedi ki: Allah'a hamdoîsun. "İsra gecesi, Kadir gecesinden daha faziletlidir" diyen bu sözüyle Hz. Peygamber'ın (s.a.) isrâ buyurul­duğu (Allah tarafından bir gece Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya gö­türüldüğü) gece ve her sene bu güne rastlayan geceler Hz. Muhammed (s.a.) ümmeti için Kadir gecesinden daha faziletli olup bu yüzden bu gece­de kılınacak namaz ve yapılacak dua Kadir gecesindekinden daha faziletli­dir, demek istemişse bu bâtıldır, bunu hiçbir müslüman söylememiş ve bu­nun çürüklüğü İslâm dininde baştan beri yaygın ve muttasıl olarak bilin­mektedir. İsra gecesi muayyen olduğunda durum böyle. Oysa ne hangi ay­da, rie hangi on günde ne de belli hangi günde olduğunu gösterir bilinen bir delil vardır, ya bu durumda ne demeli?! Bu konuda aktarılan rivayetler (sened itibariyle) munkatı-kesik ve (metin itibariyle) çelişkilidir. Araların­da kesin olan bir rivayet yoktur. Hem —Kadir gecesinin aksine— İsrâ ge­cesi zannedilen geceyi namaz vs. ibadetlere ayırma müslümanlara meşru da kılınmış değildir. Oysa Sahihayn'da. var olan bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.): "Kadir gecesini Ramazan'ın son on gecesinde arayınız" buyurmuş-tur[77]. Yine Sahihayn'daki bir hadiste ise: "Kadir gecesini inanarak ve se­vabını Allah'tan umarak ibadetle geçiren kimsenin geçmiş günahları bağış­lanır. " buyurmuştur'[78]. Allah Teâlâ da Kur'an-ı Kerim'de Kadir gecesi­nin bin aydan daha hayırlı olduğunu ve Kur'an'ın o gece indirildiğini ha­ber vermiştir.

Şayet bu sözüyle, namaz ve ibadetle tahsis meşru sayılmaksızın Hz. Peygamber'ın (s.a.) isrâ buyurulduğu ve başka gecelerde eline geçmeyen şeylerin geçtiği belli gecenin (üstünlüğünü) kasdetmişse bu doğrudur. Allah, Peygamberine (s.a.) bir mekân yahut zamanda bir fazilet verdiği va­kit, bu zaman ve mekânın, bütün zaman ve mekânlardan faziletli olması gerekmez. Tabii, Allah Teâlâ'nm Peygamberine Isrâ gecesinde yaptığı ih­sanın, Kadir gecesinde Kur'an'ın indirilmesi gibi ona sunduğu nimetlerden daha muazzam olduğuna bir delil varsa!

Böyle konularda konuşmak için hem işlerin gerçek yüzlerim ve hem de vahiy olmadan kendileri hakkında bilgi edinilmeyecek nimetlerin mik­tarlarını bilmeye ihtiyaç vardır. Bu konularda hiç kimsenin ilimsiz konuş­ması caiz değildir. Ne müslümanlardan herhangi birinin, İsrâ gecesinin di­ğer gecelere, bilhassa Kadir gecesine bir üstünlüğü olduğunu söylediği, ne de sahabe ile onlara güzellikle uyan tabiînin tsrâ gecesini herhangi bir şeyle tahsise niyetlendikleri bilinmektedir. Hatta adını bile anmazlardı. Bu yüz­den her ne kadar İsrâ hâdisesi Hz. Peygamber'in (s.a.) en muazzam fazi­letlerinden ise de hangi gece olduğu bilinmemektedir. Maamafih, özellikle ne o zamanda, ne de o mekânda şer'î bir ibadette bulunmak meşru kılın­mıştır. Hatta vahyin ilk gelmeye başladığı ve Hz. Peygamber'in (s.a.) pey­gamberlikten önce vaktini geçirdiği Hirâ mağarasına —peygamberlikten sonra Mekke'de kaldığı süre içinde— ne kendisi, ne de ashabından biri teveccüh etmiş, ne de vahyin'geldiği günde bir ibadet vs. yapmayı belirle­miş ve ne de vahyin ilk gelmeye başladığı zaman ve mekânı bir şey yapma­ya tahsis etmiştir. Kim kendi kendine bu ve benzeri sebeplerden dolayı özel zaman ve mekânlarda ibadet etmeyi çıkarırsa, Hz. İsa'nın doğum gü­nü, çarmıha gerilme günü... gibi başına gelen çeşitli olayların geçtiği za­manları tören ve ibadet günü yapan Ehl-i Kitap (Hıristiyanlar) gibi olur. Hz. Ömer Îbnü'l-Hattâb —Allah ondan razı olsun— bir grup insanın bir yerde namaz kılmak için yarıştıklarını gördü ve "Bu nedir?'* diye sordu. "Allah Rasûlü'nün (s.a.) namaz kıldığı bir yerdir." cevabını alınca: ''Pey­gamberlerinizin bıraktığı eserleri mescid mi yapmak istiyorsunuz?! Sizden öncekiler ancak bu yüzden helak oldu. Namaz vakti kendisine burada eri­şen namazım kılsın, yoksa yoluna devam etsin." dedi[79].

Bazıları da diyorlar ki: tsrâ gecesi Hz. Peygamber (s.a.) hakkında Ka­dir gecesinden daha faziletlidir. Kadir gecesi, ümmete nisbetle İsrâ gecesin­den daha faziletlidir. O halde bu gece ümmet hakkında onlar için daha faziletli, îsrâ gecesi de Allah Rasülü (s.a.) hakkında kendisi için daha fazi­letlidir.

Soru: Cuma günü mü, yoksa arefe günü mü, hangisi daha faziletlidir? İbn Hibbân Sahih'inde Ebu Hureyre'den naklen Allah Rasûlü'nün (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Cuma gününden daha faziletli bir gün üzerine güneş ne doğar, ne balar.>[80]. Yine aynı kaynakta Evs b. Evs'ten rivayet edilen bir hadiste: "Üzerine güneşin doğduğu en hayırlı gün, cuma günüdür." Duyurulmaktadır[81].                                                      

Cevap: Bazı âlimler bu hadisi delil göstererek, cuma gününün airefe gününden daha faziletli olduğu görüşünü savunmuşlardır. Kadı Ebu Ya'Iâ cuma gecesinin Kadir gecesinden daha faziletli olduğu yolunda İmam Ah-med b. Hanbel'den bir rivayet aktarmaktadır. Doğrusu, cuma günü hafta­nın en faziletli günü; arefe ve kurban günleri de senenin en faziletli günle­ridir. Kadir gecesi ve cuma gecesi de böyledir (yani Kadir gecesi senenin en faziletli gecesi, cuma gecesi de haftanın en faziletli gecesidir. -Ş.Ö.) Bu yüzden cumaya rastlayan arefe gününde yapılan vakfenin diğer günlere göre pek çok yönden bir üstünlüğü vardır:

1-  Günlerin en faziletlileri olan iki günün çakışması.

2-  Yapılan duanın muhakkak kabul edileceği saatin bulunduğu gün­dür. Çoğunlukta olan görüşe göre bu saat, ikindiden sonraki en son saat­tir[82]. O vakitte mevkıftakilerin hepsi dua ve tazarru için bekleşmekte, vak­fe yapmaktadırlar.                                                                  

3-  Allah Rasûlünün (s.a.) vakfe yaptığı güne rastlaması,  

4-  O gün yeryüzünün her yanında insanlar hutbe ve cuma namazı için toplanırlar. Bu da hacıların arefe günü Arafat'ta toplanmalarına rastlar. Böylece müslümanların camilerde ve mevkıfta toplanmalarından ortaya başka hiçbir günde görülmeyen dua ve yakarışlar çıkar.

5-  Cuma günü bayram günüdür. Arefe günü ise, Arafat'takilerin bay­ram günüdür. Bu yüzden Arafat'taki kimsenin oruç tutması mekruh sayıl­mıştır. Nesâî'nin rivayetine göre Ebu Hureyre diyor ki: "Allah Rasûlîi (s.a.) arefe günü Arafat'ta oruç tutmayı yasakladı.[83]. Bu hadisin isnadı biraz şüphelidir. Çünkü senedinde geçen Mehdî b. Harb el-Abedî'nin kimliği bi­linmiyor. Senedin eksenini de o teşkil ediyor. Ancak Sahih'de kaydedilen bir hadise göre insanlar arefe günü Ümmü'l-Fazl'm yanında Allah Rasû-lü'nün (s.a.) oruçlu olup olmadığını tartışırlar. Kimisi "Oruçludur" der, kimisi "Oruçlu değildir" der. Bunun üzerine Ümmü'I-Fazl, Hz. Peygam-ber'e (s.a.) bir bardak süt gönderir. Bu sırada Hz. Peygamber (s.a.), Ara­fat'ta devesi üzerinde vakfe yapmaktadır. Bardağı ahr, içer.[84]

Arefe günü Arafat'ta oruç tutmamanın müstehab oluşunun hikmeti konusunda farklı görüşler ileri sürülmüş; el-Hırakî ve bir grup âlim duada güçlü olmak için derken, diğerleri de —Şeyhülislâm İbn Teymiye bunlar­dan- biridir— diyorlar ki: Bunun hikmeti, bu günün Arafat'takilerin bayra­mı olmasıdır. Bu sebeple o gün oruç tutmaları müstehap olmaz. Delili ise Sünen'de rivayet edilen şu hadistir: Hz. Peygamber (s.a.) buyuruyor ki: "Arefe günü, kurban günü ve Minâ günleri biz müslümanların bayra­mıdır.[85]

Üstadımız diyor ki: Arefe günü yalnızca Arafat'takiler için bayram olur. Çünkü orada toplanmaktadırlar. Diğer şehirlerde bulunanlar için du­rum farklıdır. Zira kurban günü toplanırlar. Dolayısıyla o gün onlar için bayram olur. Sözün özü, arefe günü cuma gününe rastlarsa iki bayram birleşmiş olur.

6-  Allah Teâlâ'nın, dinini mü'min kulları için ikmal ettiği ve onlara nimetlerini tamamladığı güne rastlamaktadır. Nitekim Sahih-i BuharFde Târik b. Şihâb'dan rivayet edildiğine göre: Bir yahudi Hz. Ömer İbnü'l-Hattâb'a geldi ve:  "Ey mü'minlerin emiri!  Kitabınızda okuduğunuz bir âyet var ki, biz yahudilere inmiş olsaydı ve âyetin indiği günü bilseydik o günü bayram yapardık." dedi. Hz. Ömer: "Hangi âyet?" diye sordu. Yahudi: "Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize olan nimetimi tamam­ladım ve din olarak sizin için İslâm'ı beğenip seçtim." âyetini[86] okudu. Bunun üzerine Hz. Ömer İbnü'l-Hattâb: "Doğrusu ben, bu âyetin hangi gün indiğini ve nerede indiğini kesinlikle biliyorum. Allah Rasûlüne (s.a.) cuma   günü   Arafat'ta,   biz  onunla  birlikte   Arafat'ta  vakfe   yaparken indi.[87]

7- Kıyametteki en büyük toplantı ve en muazzam beklenti gününe rast­lamaktadır. Çünkü kıyamet, cuma günü kopacaktır. Hz. Peygamber (s.a.) buyuruyor ki:  "Üzerine güneşin doğduğu en hayırlı gün cuma günüdür. Hz. Âdem o gün yaratıldı. O gün cennete konuldu. O gün oradan çıkartıl­dı. Kıyamet o gün kopacaktır. O günde bir saat vardır ki, bir müslüman kul namaz kıldığı halde o saate rastlar da Allah'tan bir hayır dilerse mutla­ka Allah onun dileğini yerine getirir. "[88]

Bundan dolayı Aliah Teâlâ kullan için, toplanıp bir araya gelecekleri ve yaratılış, yeniden diriltiliş, cennet, cehennem konularından söz edecekle­ri bir günü meşrûlaştırmıştır. Aliah Teâlâ bu ümmet için cuma gününü saklamıştır. Çünkü yaratılış bu günde vuku bulmuş ve yeniden diriltiliş de bu günde vuku bulacaktır. Bu sebeple Hz. Peygamber (s.a.) cuma günü sabah namazında Hz. Âdem'in yaratılışı, ilk yaratılış ve yeniden diriliş, cennet ve cehenneme giriş gibi bu günde olmuş ve olacak olayları içerdikle­ri için Secde ve Dehr (= İnsan) sûrelerini okur[89], ümmete cuma günü, bu günde olmuş ve olacak olayları hatırlatırdı.

Aynı şekilde insan, dünyadaki bu en büyük bekleyiş yer ve zamanında —ki bu arefe günüdür— aynen Rab Teâlâ'nm huzurundaki en muazzam durak yerini ve cennetlikler yerlerine, cehennemlikler de kendi yerlerine yerleşinceye kadar adaletin tamamen yerini bulmuş olmayacağı günü dü­şünür.

8-  Müslümanlar cuma günü ve cuma gecesi diğer günlere oranla daha çok itaatkâr olurlar, daha çok ibadet ederler. Hatta günahlar içinde yüzen­lerin çoğunluğu cuma günü ve gecesine hürmet ederler ve bu günde Allah'a (c.c.) karşı günah işlemeye cüret edenleri, Allah'ın mühlet vermeden derhal cezalandıracağını düşünürler. Bu, onlarda yerleşmiş ve çeşitli deneyimlerle bildikleri birşey haline gelmiştir. Tabii ki bütün bunlar bu günün Allah katında yüce ve şerefli olmasının, Allah Teâlâ'nın onu diğer günler arasın­dan süzüp seçmesinin neticesidir. Şüphesiz o günde yapılan vakfenin diğer günlere oranla bir ayrıcalığı vardır.

9- Cennetteki mezîd gününe rastlamaktadır. Bu mezîd gününde cennet halkı geniş bir vadide toplanır, onlar için misk tepecikleri üzerine gümüş minberler, akın minberler, zeberced ve yakut minberler dikilir. Yüce Rab-lerine bakarlar. Rableri onlara tecelli eder, O'nu gözleriyle ayan beyan gö­rürler[90]. Onların işi en hızlı görüleni (cuma gününde) camiye en erken gidenleri olacaktır. Allah'a-en yakınları da imama en yakın namaz kılanla­rı olacaktır. Cennet halkı mezid gününe —o günde pek çok ihsanlara nail oldukları için— hasret ve sevgi doludurlar. Mezîd günü, cuma günüdür. Bir de arefe gününe rastlarsa o zaman başka günlerde bulunmayan fazlaca bir üstünlük, ayrıcalık ve fazilete sahip olur.

10- Yüce Rab, arefe günü akşamı mevkıfta bekleşenlere yaklaşır; son­ra onlarla meleklere övünür ve der ki: "Bunlar ne istiyor? Sizi şahit tutu­yorum, ben bunları bağışladım. [91] Allah Teâlâ'nın onlara yaklaşmasın-

dan, herhangi bir hayır İsteyenin dileğinin geri çevrilmeyeceği saat olan icabet saati hasıl olur. Bu saatte dua ve tazarru ile Allah'a yaklaşırlar; Allah Teâlâ da onlara iki türlü yaklaşır:

1. O saatte yapılacak duanın mutlaka kabul görüp gerçekleşmesi ya-ıkınlığı,

2. Allah'ın Arafat'ta vakfe yapanlara has yakınlaşması ve onlarla me­leklerine Övünmesi. îman ehli kişilerin kalbleri bu durumları farkeder, güç­lerine güç katılır; neşe, sevinç ve mutlulukları, Rablerinin ihsan ve keremi­ne olan ümitleri kat kat artar. Bunlar ve diğer bazı sebeplerden ötürü cu­ma günü yapılan vakfe diğer günlerde yapılanlardan faziletli kılınmıştır.

Halkın dilinde dolaşan "Bu (arefenin cumaya rastladığı zamanda ya­pılan hac -Ş.Ö.) yetmiş iki hacca bedeldir" sözü bâtıldır, aslı yoktur, ne Allah Rasûlünden (s.a.) ne de sahabe ve tabiînin herhangi birinden bu ko­nuda bir rivayet vardır. En iyi bilen Allah'tır.

Sözün özü, Allah Teâlâ yaratıkların her cinsinden, —başkasını değil— en hoş ve temiz olanını seçmiş, onu kendisine has kılmış ve ondan hoşnut olmuştur. Çünkü Allah Teâlâ, hoştur; ancak hoş olanı sever. Amelin, sö­zün ve sadakanın yalnız hoş ve temiz olanını kabul eder. O halde herşeyin hoş olanı Allah Teâlâ'nın seçtiği demektir.

Allah Teâlâ'nın yaratması ise her iki türü de kapsar. Kulun mutluluk yurduna mı, yoksa bedbahtlık yurduna mı gideceği bununla bilinir. Çünkü hoş ve temiz olan kişi, ancak hoş olana uyum sağlar. Ancak ondan hoşnut kalır, yalnız onda teskin olur ve kalbi yalnızca onunla tatmin olur. Öyle hoş ve güzel sözler söyler ki, zaten yalnız o sözler Allah Teâlâ'ya yükselir. Ve çok çirkin söz söylemekten; diline âdi çirkin ve kötü sözleri almaktan; yalan, dedikodu, koğuculuk, iftira, yalan yere şahitlik... ve her türlü pis sözlerden nefret eder.

Aynı şekilde davranış ve fiillerin de ancak en hoş olanlarına yatkın ve alışık olur. Bunlar ise güzellikleri konusunda temiz fıtratların peygam­berlere gelen şeriatlarla birlik sağladıkları, sağlam akılların övdüğüme gü-

zelliklerinde şeriatın, aklın ve fıtratın ittifak ettikleri fiil ve davranışlardır. Meselâ, kişinin yalnız tek Allah'a tapması, O'na hiçbir şeyi ortak tutma­ması, O'nun rızasını kendi heva ve arzusuna tercih etmesi, bütün olanca varlığı ile O'nu sevmeye çalışıp çabalaması, gücü yettiği kadarıyla O'nun yaratıklarına iyilik etmesi, kendisine ne yapmalarından, nasıl davranmala­rından hoşnut oluyorsa onlara da öylece davranması, kendisine yapmaları­nı istemediği şeyleri onlara da yapmaması, kendisine öğütlediği şeyleri on­lara da öğütlemesi; yine kendisine hükmedilmesini istediği gibi onlar hak­kında yargıda bulunması, onlardan gelecek eza ve cefaya tahammül göster­mesi, fakat kendisinin onlara eziyet etmemesi, onların ırzlarına, namusları­na dil uzatmaması, kendi şerefine karşı dil uzattıklarında ise aynı şekilde karşılık vermemesi, bir iyiliklerini görürse anlatıp yayması, kötülüklerini görürse gizlemesi; şerîati ibtal etmeyecek ve Allah'ın bir emir ve yasağı ile çatışmayacaksa mümkün olduğu kadarıyla özür ve kabahatlarını doğru anlama çekmeye çalışması böyledir.

Yine hoş ve temiz (yaratılışlı) kişi; hih'm (yumuşak huyluluk), vakar, ağırbaşlılık, merhamet, sabır, vefa, kolaylık göstermek, uysallık, doğru­luk; gönlün aldatma, düşmanlık, kin ve hasetten (çekememezlikten) pak olması; tevazu (alçakgönüllülük); iman ve izzet sahiplerine kanat germek, Allah'ın düşmanlarına sert davranmak, Allah'tan başkasına yüz suyu dök­mekten ve kendini alçaltmaktan kaçınmak, iffet, şecaat, cömertlik, insan­lık gibi, güzelliklerinde şeriatların, fıtratların ve akılların ittifak ettikleri bütün güzel huylara sahiptir.

Yiyeceklerin de ancak en hoş ve temiz olanlarını seçer. Bu yiyecekler ise, yenildiklerinde kişinin kötü sonuçlarla karşılaşması tehlikesinden uzak, beden ve ruhun en güzel biçimde gıdalarını almasını sağlayan helâl, leziz ve hazmı kolay faydalı yiyeceklerdir.

Yine aynı şekilde nikâhlanacağı zaman kadınların en hoş, en temiz olanlarını, koku sürüneceği zaman en hoş, en temiz kokuları; arkadaş ve dostların da hoş ve iyi karakterli olanlarım seçer. Ruhu hoş, bedeni hoş, huyu hoş, işi hoş, sözü hoş, yiyeceği hoş, içeceği hoş, giyeceği hoş, nikâh­lanacağı hanım hoş, girdiği yer hoş, çıktığı yer hoş, döndüğü yer hoş, kal­dığı yer hoş, hepsi hoş! İşte böyle olan kişi Allah Teâlâ'nın haklarında: "Melekler onların canını temizlenmiş olarak alırken: 'Selâm size; yaptıkla­rınıza karşılık girin cennete, derler, [92] buyurduğu ve cennet bekçilerinin kendilerine:  "Selâm size, tertemiz ve hoşsunuz. Girin, temelli kalacağın bu yere.[93] dedikleri kimselerdendir. Bu ikinci âyette geçen ed ti nedensellik anlamını icabettirir. Buna göre âyet, tertemiz ve hoş olduğ nuzdan dolayı girin buraya, anlamına gelir. Allah Teâlâ buyuruyor ki: "Kö ü kadınlar, kötü erkeklere; kötü erkekler, kötü kadınlara yakışırlar. İyi k r-dınlar, iyi erkeklere; iyi erkekler, iyi kadınlara yakışırlar.[94] (Arapç^Ca dişilik alâmeti taşıyan kelimelerin cansız varlıklar ve soyut şeyler için:|< e kullanımı gözönüne alınarak -Ş.Ö.). Bu âyet kötü kelimeler kötü kişiler:, iyi kelimeler de iyi kişilere yaraşır, şeklinde tefsir edildiği gibi, iyi kadınl. ,r iyi erkeklere, kötü kadınlar kötü erkeklere yaraşır, şeklinde de tefsir ed I-miştir. Âyet hem bu anlamı, hem başka anlamları da kapsar. Şu hake iyi (hoş) kelimeler, davranışlar ve kadınlar kendilerine münasip olan iyîl :-re; kötü kelimeler, davranışlar ve kadınlar ise kendilerine münasip olan

kötülere yaraşırlar. Allah Teâlâ, bütün yönleriyle iyi (hoş ve temiz) olanı cennete; bütün yönleriyle kötü olanı da cehenneme koydu. Yurtlan ü}e ayırdı: 1) Yalnız iyi olanlara ait yurt. İyi olmayan kişilere bu yurt harari-dir. Her türlü güzellikleri bünyesinde toplamıştır. Bu yurt cennettir. 2) Yalnız kötü ve kötülüklere ayrılan yurt. Oraya sadece kötü olanlar girer. Bu yurt cehennemdir. 3) İyinin ve kötünün bir arada bulunduğu ve karıştığı yu O da bu dünyadır. Bundan dolayı bu karışıklık ve iyinin kötünün iç j bulunması sebebiyle imtihan ve deneme var olmuştur. Bu da ilâhî hikmetin icabıdır. İnsanların yeniden diriltiliş günü gelince Allah, iyiyi kötüden a'yı-racak, iyiyi ve iyilik sahiplerini bir yere koyacak, o yurda onlardan başkası karışmayacak; kötüyü ve kötülük sahiplerini bir yere koyacak oraya |<:a onlardan başkası karışmayacak. Neticede yalnızca iki yurt kalacak: 1) Cennet: İyilerin yurdu, 2) Cehennem: Kötülerin yurdu. Allah Teâlâ, her iki grubun yaptıkları fiil ve davranışlardan onların sevap ve azaplarını türetecek^ Ve bunların güzel sözlerini, amellerini ve ahlâklarım, faydalanacakları nimet ve lezzetleri aynı kılacak ve onlar için o şeylerinden dolayı en mükemmel konfor ve neşe sebeplerini yaratacak; diğerlerinin kötü sözlerini, amellerini ve ahlâklarını ise çarptırılacakları azap ve elemleri aynı kılacak ve onlar için bu şeylerlerden en büyük azap ve elem sebeplerini yaratacaktır. Tam yerinde hikmet, göz kamaştırıcı kahir izzet! Böylece Allah kullarına hem rubûbiyetinin kemalini; hem de hikmetinin, ilminin, adaletinin ve merha­metinin kemalini göstermiş olacak ve düşmanlarına, sadık ve vazifelerini hakkıyla yapan peygamberlerinin değil, kendilerinin asıl iftiracı ve yalancı­lar olduklarını onlara bildirecektir. Allah Teâlâ buyuruyor ki: "Ölen kim­seyi Allah çürütmeyecektir, diyerek Allah 'a alabildiğine yemin ederler. Ama hiç de öyle değil. Ayrılığa düştükleri konuda onlara açıklama yapmayı ve inkarcıların asıl kendilerinin yalancı olduklarını bildirmeyi Allah gerçekten va'detmiştir. Fakat insanların çoğu bilmezler. "[95]

Sözün özü, Allah Teâlâ mutluluk ve bedbahtlığa (yani kişinin cennet­lik mi, cehennemlik mi olduğuna) bir alâmet koymuştur ki, onun sayesinde bu iki durum anlaşılır, iyi ve temiz karakterli olan mutlu kişiye ancak iyi yaraşır, o kişi ancak iyi olana gelir, ondan yalnız iyi şeyler sudur eder ve o kimse yalnız iyi olanla ilişki kurar. Kötü olan bedbaht kişiye ise ancak kötü yaraşır. O kişi ancak kötü olana gelir, ondan sırf kötü sudur eder. Şu halde kötü kişinin kalbinden, diline ve organlarına kötülük fışkırır; iyi kişinin kalbinden diline ve organlarına ise iyilik fışkırır. Bazan bir şahısta her iki madde de bulunabilir. Hangisi baskın gelirse o taraftan olur. Şayet Allah, ona bir iyilik dilerse, tamamen kötülükler onu kaplamadan kötü maddeden arındırır, kıyamet günü tertemiz yapar, artık cehennemle arındı­rılmasına gerek kalmaz. Allah kötülüklerden temizlemek için, onu samimi ve bir daha dönmemecesine yapılan tevbeye, günahları silen iyilikler yap­maya muvaffak kılar ve günahlarına keffaret olacak musibetler verir. Böy­lece o kişi Allah'a kavuştuğunda üzerinde hiçbir günah kalmamış olur. Allah diğerinden ise temizleme maddelerini engeller, O kişi kıyamet günü kötü ve iyi madde bir arada olarak Allah'a kavuşur. İlâhî hikmet bu, Al­lah kendi yurdunda hiç kimseye, o kişinin kötülükleri var oldukça yakın olmaz. Onu, temizlemesi, arındırması ve cürufunu süzüp yeni kalıba dök­mesi için cehenneme atar. İmanının külçesi kötülükten arınınca, artık Al­lah'a yakın olmaya ve Allah'ın iyi kulları ile bir arada oturmaya lâyık duru­ma gelir. Bu gruptaki insanların cehennemde bırakılma süreleri, bu kötü­lüklerin kendilerinden hızlı yahut yavaş ayrılmasına göredir. Daha çabuk temizlenen ve arınan kimse daha erken, daha geç temizlenen de daha sonra çıkacaktır. Herkese yaptığının tam karşılığı verilir. Rabbin kullara asla zul-medici değildir.

Müşriklerin (Allah'a ortak tutanın) maddesi ve özü pis olduğundan onun pisliğini cehennem de temizleyemez. Nash ki, köpek denize girse çık­sa temizlenemez, tıpkı bunun gibi o da cehennemden çıksa, olduğu gibi yine pis olarak döner. Bu sebepten Allah Teâlâ müşrike cenneti haramkılmıştır.

Hoş ve temiz olan mü'min de kötülük ve pisliklerden uzak; olduğu için cehennem de ona haramdır. Çünkü onun orada temizlenmesini icab ettirecek bir şeyi yoktur. Hikmeti akıllan ve zekâları hayran bırakan; kul­larının fıtrat ve akılları O'nun hakimler hakimi ve âlemlerin Rabbi olduğu­na, O'ndan başka tanrı bulunmadığına tanıklık eden yüce Allah'ı her türlü eksiklikten tenzih ederim. [96]                                                        

 

C) PEYGAMBERLERE  OLAN   İHTİYAÇ

 

Buradan, kulların herşeyden daha çok Peygamber ve onun getirdikle­rini tanımaya, haber verdiği hususlarda onu tasdik etmeye ve emrettiği ko­nularda ona uymaya zorunlu oldukları bilinmiş ve anlaşılmış olur. Çünkü hem dünyada hem de ahirette kurtuluş ve mutluluğun yolu ancak peygam­berlerden geçer. İyi ve kötü bütün inceliklerine kadar ancak onlardan öğre­nilir. Allah'ın hoşnutluğu onların aracılığı olmaksızın asla elde edilemez. Davranışların, sözlerin ve huyların iyi olanları onların sünnetlerinden ve getirdikleri hususlardan başkası değildir. Ölçüm işini yapan terazi onlardır. Sözler, huylar ve davranışlar onların söz, huy ve davranışlarıyla ölçülür. Doğru yoldakiler, sapıklardan onlara uymalanyla ayrılırlar. Onlara duyu­lan ihtiyaç bedenin ruha, gözün ışığa ve ruhun hayata olan ihtiyacından daha muazzamdır. Hangi zorunluluk ve ihtiyaç farzedilirse edilsin, kulun peygamberlere olan ihtiyaç ve gereksinimi ondan kat kat fazladır. Göz açıp kapayıncaya kadar, sünneti ve getirdiği şey hatırından çıksa kalbin bozula­cak ve sudan çıkarılıp tavaya konmuş balık gibi olacak, böyle bir kimse hakkında ne düşünürsün! İşte kalb, peygamberlerin getirdiği şeylerden ay-rılırsa, kul bu hale hatta daha korkunç bir hale düşmüş gibi olur. Ancak bunu yalnızca diri kalp anlar. Oysa (şâir Mütenebbî'nin de dediği gibi) yara, ölüye hiç acı vermez.

Kulun her iki cihandaki mutluluğu Hz. Peygamber'in (s.a.) hedyine ( = sünnetine, davranışlarına, tutumlarına) bağlı olduğuna göre kendisi için hayır düşünen, kurtuluş ve mutluluğunu isteyen herkesin O'nun hedyini, sîretini ve hallerini bu konuda cahillikten kurtulacak ve O'nun tabileri, taraftarları ve cemaatı arasında sayılacak kadar bilmesi gereklidir. Bu konuda kimi insanlar bağımsız olacak kadar engin bilgiye kimileri epey bilgi­ye sahip, kimileri de bilgiden mahrum. Lütuf Allah'ın elindedir, dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.

İşte birkaç söz... Bunlar, Peygamber'ini (s.a.), onun sîretini ve hedyi-ni bilmeye en küçük bir arzusu olan insanın müstağni kalamayacağı bilgi­lerdir. Kusur ve günahlarına bakmadan mağlup kalbim bunları sunmayı gerekli gördü. Oysa, malım evlerin kapılarının açılmasına bile gerek duyul­mayacağı ve çekememezlikten dolayı hep birbirini geçmek isteyen kimsele­rin dahi aldırmayacağı kadar değersiz olmakla birlikte bu işe kalkıştım. Hem memleketimde yerleşik olmayıp yolculukta idim. Kalbimin herbir par­çası ayrı bir vadide dolaşıyordu. Düşüncem darmadağınıktı. Yanımda ki­tap yoktu. îlmî bir konuyu açıp tartışacak bir kimse de bulunmuyordu. Oysa mutluluğa kefil olan faydalı ilim ağacı kurumuş, hanesi sakinlerinden yaban kalmış ve bomboş hale dönmüştü. Âlimin dili, cahillerin baskın gel­melerinden dolayı spekülasyonlarla doluydu. Sapmışlar ve saptıranlar o kadar çoktu ki, âlime şifa verecek kaynaklar onun için tehlike halini almıştı. Ar­tık onun için tek dayanak güzellikle sabretmektir. Onun tek Allah'dan baş­ka yardımcısı, destekleyicisi yoktur. Allah bize yeter. O ne güzel vekildir. [97]

 

İKİNCİ BÖLÜM ÖRNEK İNSAN HZ. PEYGAMBER (S.A.)

A) HZ. PEYGAMBER'İN (S.A.) NESEBİ

 

Hz. Peygamber (s.a.) kayıtsız-şartsız yeryüzü halkının neseb yönün­den en hayırhsıdır. Nesebinin şerefi en yüksek doruk noktasındadır. Buna düşmanları bile şahitlik ederlerdi. Bu yüzden o zamanlar düşmanı olan Ebu Süfyân, Bizans hükümdarınının huzurunda bu şekilde tanıklıkta bu­lunmuştu.[98]. En şerefli kavim onun kavmi, en şerefli kabile onun kabilesi ve en şerefli aile onun ailesidir

Soy kütüğü şöyledir: Muhammed-Abdullah-Abdülmuttalib-Hâşim-Abdümenâf-Kusay, Kilâb-Mürra-Kâ'b-Lüey-Gâlib-Fihr-Mâlik-en-Nadr, Kinâne-Huzeyme-Müdrike-İlyâs-Mudar, Nizâr-Mead-Adnan [99]Buraya kadar olan kısmı doğru olarak bilinmekte ve bu konuda neseb uzmanları arasında görüşbirliği sağlanmışolup asla ihtilaf bulunmamakta­dır. Adnan'dan yukarısında ihtilaf edilmiştir. Ama Adnan'ın İsmail (a.s.) soyundan geldiğinde neseb uzmanları arasında ihtilaf yoktur. Sahabe, tâbi-ûn ve onlardan sonraki neslin âlimlerince doğru kabul edilen görüşe göre (babası Hz. İbrahim tarafından Allah yolunda -Ş.Ö.) kurban edilmek iste­nen Hz. İsmail'dir.

Kurban edilmek istenen Hz. İshak'tı görüşü ise yirmiyi aşkın sebepten ötürü asılsızdır. Şeyhülislâm İbn Teymiye'nin —Allah ruhunu mukaddeseylesin— şöyle dediğini işittim: Bu görüş Ehl-i Kitap'tan devşirilmiştir. Oy­sa onların kendi kitaplarının açık ifadesine göre de asılsızdır. Zira orada; "Allah, İbrahim'e bekâr —bir metine göre biricik— oğlunu kurban etme­sini emretti." deniyor. Müslümanlarla birlikte Ehl-i Kitap da İsmail'in onun bekâr evladı olduğunda şüphe etmezler. Bu görüş sahiplerini aldatan, elle­rindeki Tevrat'ta geçen "Oğlun İshak'ı kurban et." ifadesidir. Bu ilâve onların tahrif ve yalanlanndandir. Çünkü: "Bekâr ve biricik oğlunu kur­ban et" sözüyle çelişmektedir. Ancak yahudiler îsmailoğullarımn bu şerefi­ni çekemedikleri için ve bu şerefin araplara değil kendilerine ait olmasını istediklerinden kendilerine çekmeyi ve üzerine konmayı arzu ettiler. Oysa Allah ihsanını ancak lâyık olana verir. Allah Teâla annesine Hz.İshak'ı ve onun oğlu Yakub'u müjdelediği halde "Kurban edilen İshak'tır." de­mek nasıl mümkün olabilir? Allah Teâlâ müjdeyi getirmek için Hz. İbra­him'e gelen meleklerin ona: "Korkma. Biz Lût kavmine gönderildik." de­diklerini aktarır ve hemen ardından şöyle buyurur: "Bu sırada onun (ibra­him'in) hanımı ayakta idi, güldü. Biz, ona îshak'ı ve İshak'm arkasından (torunu) Yakub'u müjdeledik.[100] Şu halde Allah'ın ona bir çocuğu ola­cağını müjdeleyip sonra arkasından kurban edilmesini emretmesi olmaya­cak bir şeydir. Şüphe yok" ki, Yakub (a.s.) müjdeye dahildir. Söz içinde müjdenin İshak ve Yakub'u içerisi birdir. Sözün dış görünüşü ve akışı budur.

Soru: Sizin dediğiniz gibi olsaydı âyette geçen "Yakub" kelimesi "İshak" üzerine atfedildiğinden mecrur olurdu. Bu durumda kıraat, Ya­kub kelimesinin (gayri munsarıf olduğu için) fethah okunması suretiyle ger­çekleşirdi ki, anlam "...ve Yakub'u tshak'in arkasından müjdeledik." şek­linde olurdu.

Cevap: Merfû olması Yakub'un müjdelenmiş olmasına engel değildir. Zira müjdeleme, mahsus bir sözdür ve aynı zamanda doğru ve sevindirici bir haberin evvelidir, "...ve îshak'm arkasından Yakub'u" kısmı ise bu kayıtlan taşıyan bir cümle olduğundan müjde demektir. Hatta gerçek müjde haber cümlesidir. Müjdeleme bir söz olup bu cümlenin irabdan mahalli, mekûl-i kavi olmak üzere nasb olunca anlam sanki şöyle oldu: "O kadına İshak'ın arkasından Yakub'u vereceğimizi söyledik." Bir kimse: "Filanca şahsa kardeşinin ve onun peşinden de misafirinin geleceğini müjdeledim." sözünü söylediği zaman bu sözden ancak her iki şeyle de müjdelediği anla­şılır. Anlayış sahibi hiç kimse bunda asla şüphe etmez. Sonra hem kelime­nin mecrur olmasını bir başka şey daha zayıflatır: sözünün zayıflığı. Çünkü atıf edatı (bağlaç) cer harfi yerine geçer. Bu yüz­den cer harfi ile mecruru arasını ayırmak olmayacağı gibi atıf edatı ile mecruru arasını ayırmak da olmaz. Bunu gösteren bir başka delil de şudur: Allah Teâlâ, Saffât sûresinde Hz. İbrahim ile kurban edilen oğlunun kıssa­sını: "İbrahim ve oğlu Allah'a teslim olup, (İbrahim) onu alnı üzere yere yıkınca Biz ona: Ey İbrahim! Rü'yana sadakat gösterdin. Şüphesiz biz iyi­lik yapanları böyle mükâfatlandırırız, diye seslendik. Gerçekten bu, apaçık (samimiyeti ortaya koyan) bir imtihandı. Ona fidye olarak büyük bir kur­banlık verdik. Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. Selâm İbrahim'e! İyileri işte böyle mükâfatlandırırız. O gerçekten inanmış kulla-nmızdandı." şeklinde anlattıktan sonra hemen arkasından: "Ona salihler-den bir peygamber olarak İshak'ı müjdeledik." buyuruyor[101]'. Görüldüğü üzere bu, emre karşı sabrettiği için Allah Teâlâ'nın ona yaptığı işin karşılı­ğını verme müjdesidir. Müjdelenenin birinciden başka olduğu konusunda gerçekten açık (zahir) bir ifadedir; hatta bu konuda nas gibidir.     

Denilirse ki: İkinci müjde onun peygamberliğinin müjdesidir. Bin di­ğer ifade ile baba emre karşı sabredip evlat da Allah'ın emrine teslim olun­ca buna karşılık Allah, peygamberlik vererek onu mükâfatlandırdı.

Cevap: Müjde hepsinin zatının, varlığının ve peygamber olmasının müj­desidir. Bu yüzden"Peygamber olarak" kelimesi mukadder bir hal olmak üzere nasb olmuştur. O zaman anlam "Peygamberliği mukad­der olarak İshak'ı müjdeledik." şeklinde olur. Müjdelemenin esas olan için yapılmasını bir yana bırakıp fazlalık gibi olan ilinti bir hale bağlanması imkânı yoktur. Böyle bir söz olamaz. Aksine peygamber olacağı müjdesi veriliyorsa onun var olacağı müjdesinin verilmesi daha uygun ve daha lâyıktır.

Hem şüphe yok ki, kurban edilen çocuk Mekke'de idi. Bu sebeple İsmail ve annesinin başlarından geçenleri hatırlatması ve Allah'ın zikrini gerçekleştirmesi için nasıl ki Safa ve Merve tepeleri arasında koşma (sa'y),şeytan taşlama Mekke'de icra edilecek ibadetlerden kilınmışsa, aynen bu şekilde kurban bayramında kurban kesimi de orada yapılacak ibadetlerden kılınmıştır. Malumdur ki, Mekke'de bulunanlar İshak ile annesi değil, İs­mail ile annesi idi. Bu nedenle kurban kesim yeri ve zamanı, yapımına İbrahim ile İsmail'in iştirak ettikleri Beytullah'a bitişiktir. Mekke'deki kur­ban kesimi, zaman ve mekân itibariyle yapımı İbrahim ve oğlu İsmail'in elinde gerçekleşen Beytullah'm ziyaretini tamamlayıcı niteliktedir. Şayet ço­cuğun kurban edilmesi teşebbüsü Ehl-i Kitab'ın ve onlardan tahsil görenle­rin iddia ettikleri gibi Şam'da olsaydı, kurban ve kurban kesimi Mekke'de değil Şam'da olurdu.

Bir diğer husus, Allah Teâlâ kurban edilen çocuğu halım (yumuşak huylu) diye adlandırdı. Çünkü, Rabbine itaat için teslimiyetle kendisinin kurban edilmesine rıza gösterenden daha yumuşak huylu bulunmaz. Oysa İshak'ı andığında onu alîm ( = çok bilgi sahibi) diye adlandırdı. Allah Teâ­lâ buyuruyor ki: "İbrahim'in şerefli misafirlerinin haberi sana geldi mi? Hani onun yanma girdikleri vakit: Selâm, demişlerdi de o da: Selâm, (için­den de bunlar) tanınmamış bir grup (kim olabilir?) demişti... (Misafirler): Korkma dediler ve onu çok bilgin bir oğulla müjdelediler.[102]. İşte bu oğul şüphesiz İshak'tır. Çünkü hanımından olmadır ve kendisine evlat müjdele­nen de hanımıdır. İsmail ise cariyeden olmadır. Hem İbrahim ve hanımı yaşlanmışlar ve artık çocuk sahibi olmalarından ümit kesilmiş olmalarına rağmen çocukla müjdelenmişlerdi. İsmail'de durum bunun aksinedir. Çün­kü o, anne ve babası bu duruma gelmeden önce doğmuştu.

Bir başka husus, Allah Teâlâ'nın insanlığa koyduğu bir âdet vardır. Çocukların bekâr olanlarının sevgileri anne ve babalan katında, bekâr ol­mayanlardan daha fazladır. İbrahim (a.s.) Rabbinden çocuk isteyip Allah da ona çocuk bağışlayınca İbrahim'in (a.s.) kalbinden bir parça o çocuğun sevgisine takılı kaldı. Oysa Allah Teâlâ onu dost edinmişti. Dostluk ise mahbubun sevgide birlenmesini ve o konuda onunla başkası arasında or­taklık kurulmamasını icabettiren bir makamdır. Çocuk babanın kalbinin bir bölümünü tutup işgal edince, dostun kalbinden onu söküp atması kıs­kançlığı geldi; mahbubun kurban edilmesini emretti. Bu emir üzerine onu kurban etmeye kalkışınca da Allah sevgisi onun katında çocuk sevgisinden daha büyük oldu. Bu durumda dostluk, ortaklık şaibelerinden kurtuldu ve artık kurban etmede bir fayda kalmadı. Çünkü fayda ancak ona azmetmekte ve bu işte nefsin karar kılmasındadır. İstenen hasıl olunca, emir yürürlükten kaldırıldı ve kurban edilecek çocuğa bedel fidye verildi. Dost rüyaya sadakat gösterdi, Rabbin muradı hasıl oldu.

Malumdur ki, bu imtihan ve denetleme sırf ilk çocukta oldu. Zaten birincide olmayıp sonraki çocukta olacak değil ya! Hem sonraki çocukta, kurban edilmesini emretmeyi gerektirecek bir dostluk rekabeti de sözkonu-su değildi. Bu apaçıktır.

Hem dost İbrahim'in (a.s.) hanımı Sâre, Hâcer'i ve oğlunu en katı bir tavırla kıskandı. Çünkü o bir cariye idi. İsmail'i doğurup da babası onu sevince Sâre'nin kıskançlığı arttı. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Sâre'nin kıskançlık harareti yatışsın diye, Hâcer ile oğlunu uzaklara götürüp Mekke arazisinde yerleştirmesini Hz. İbrahim'e emretti. Bu, Allah Teâlâ'nın şef­kat ve merhametindendir. Durum böyleyken Allah Teâlâ nasıl onun oğlu­nun kurban edilip de cariyenin oğlunun oîduğu hal üzere bırakılmasını em­retmiş olabilir? Allah'ın ona merhameti, ondan zararı uzaklaştırması ve ona iyilikte bulunması yanında artık bundan sonra cariyenin oğlunu bıra­kıp nasıl onun oğlunu kurban etmeyi emreder? Aksine O'nun yerinde hik­meti, cariyenin çocuğunun kurban edilmesini buyurmayı icabettirmiştir. İş­te o zaman o cariye ve çocuğuna karşı hanımefendinin yüreği sızlar ve kıskançlıktan doğan katılık merhamete dönüşür; bu cariye ile çocuğunun bereketi ona görünür ve Allah'ın cariye ile çocuğunu azıksız bırakmadığını görür. Hem böylece Allah kullarına, daraltmanın ardından yaptığı iyiliği, zorluğun ardından verdiği lütfü ve Hâcer ile oğlunun uzaklık, yalnızlık, gurbet, çocuğunu kurban edecek kadar teslimiyet konularındaki sabırları­nın neticesinin; onların bıraktığı izlerin ve ayaklarının çiğnediği yerlerin inanan kullar için kıyamet gününe kadar nasıl hac ve ibadet yerleri haline getirildiğim göstermiş olur. İşte bu Allah Teâlâ'nın; ezildikten, zillete uğra­tıldıktan ve kırıldıktan sonra, kendisine iyilikte bulunmak suretiyle yaratık­larından dilediği kişiyi yükseltme konusundaki kanunudur. Allah Teâlâ bu­yuruyor ki: "Biz istiyoruz ki, yeryüzünde ezilenlere iyilikte bulunalım, on­ları liderler ve varisler yapalım.[103] Bu Allah'ın bir îütfudur, dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir. [104]

 

1— Doğumu ve Yetişmesi:

 

Maksada dönüp Hz. Peygamber'in (s.a.) sîretini, sünnetini ve ahlâkını anlatmaya devam edelim. Hz. Peygamber'in (s.a.) Mekke'nin merkezinde Fil hâdisesinin cereyan ettiği sene doğduğunda hiç ihtilaf yoktur. Fil hâdi­sesi, Allah'ın Peygamberine ve evine sunduğu bir armağandır. Yoksa fil sahipleri ehl-i kitap ( = kitaplı) hristiyanlardı ve onların dini o zamanki Mekke halkının dininden daha hayırlı idi. Çünkü Mekkeliler putperest idiler. Al­lah, ehl-i kitaba karşı onlara, Mekke'den çıkan Peygambere (s.a.) bir ar­mağan, bir irhâs[105] ve Beytullah'a saygı olsun diye insan katkısı bulunma­yan bir yardımda bulundu.

Babası Abdullah, Allah Rasûlü (s.a.) ana rahminde iken mi vefat etti, yoksa doğumundan sonra mı vefat etti? Bu konuda iki ayrı görüş ortaya! atılmıştır. Allah Rasûlü (s.a.) ana rahminde iken babasının vefat etmiş ol­ması, bu iki görüşün en doğru olanıdır. İkinci görüşe göre doğumundan yedi ay sonra vefat etmiştir. İhtilafsız, annesi oğlunun dayılarını ziyaret edip Medine'den dönerken Mekke ile Medine arasındaki Ebvâ denilen yer­de vefat etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.) o vakit daha yedi yaşına basmamıştı.

Bakımını dedesi Abdülmuttalib üstlendi. Dedesi vefat ettiğinde Allah Rasûlü (s.a.) sekiz yaşlarında idi. O vakit Hz. Peygamber'in (s.a.) altı ya­hut on yaşında olduğunu söyleyenler de vardır. Sonra bakımım amcası Ebu Tâlib üstlendi. Onun bakımı sürekli oldu. Hz. Peygamber (s.a.) on iki yaşına bastığında amcası onu Şam yolculuğuna çıkardı. O zaman dokuz yaşında olduğunu söyleyenler de vardır. İşte bu gidişte Rahip Bahîra onu gördü ve yahudilerden ona bir zarar gelir korkusuyla amcasına onu Şam'a götürmemesini emretti. Bunun üzerine amcası onu kölelerinden biriyle Mek­ke'ye gönderdi. Tirmizî'nin kitabında[106]' ve daha başka kitaplarda amcası­nın, Hz. Peygamber'in (s.a.) yanında Bilâl'i gönderdiği kaydedilmişse de bu açık bir yanlıştır. Çünkü o zamanlar Bilâl belki mevcut değildi. Olsabile ne amcası ile, ne de Ebu Bekir ile birlikte idi. Bezzar bu hadisi Müs-necTinde kaydetmiş, ama amcası onunla birlikte Bilâl'ı gönderdi dememiş aksine "Bir adam gönderdi" ifadesini kullanmıştır.

Yirmi beş yaşına varınca bir ticaret kervanı ile Şam yolculuğuna çıktı. Busrâ denilen yere kadar varıp geri döndü. Döndükten sonra Huveylid'in kızı Hatice ile evlendi. Evlendiğinde Hz. Peygamber'in {s.a.) otuz yahut yirmi bir yaşında olduğunu söyleyenler de vardır. Hatice kırk yaşında idi. O ilk evlendiği kadın ve ilk ölen hanımıdır. Onun üzerine başka birini nikâhlamamıştır. Cebrail, Rabbinden ona selâm getirdiğini söylemesini Hz. Peygamber'e (s.a.) emretti'[107].

Sonra Allah, ona halveti ve Rabbine ibadet etmeyi sevdirdi. Hirâ Ma­ğarasında halvete çekilir, orada pekçok geceler ibadet ederdi[108]. Putlar­dan ve toplumunun dininden nefret ettirildi. Onun nazarında bunlardan daha iğrenç bir şey yoktur.

Tam kırk yaşına ulaşınca üzerinde peygamberlik nuru panldadı. Allah Teâlâ ona, elçiliği görevini lütfetti. Yarattığı insanlara peygamber olarak gönderdi, ona seçkin bir şeref ve saygınlık kazandırdı ve kendisi ile kulları arasında onu kendi emîni kıldı. Peygamberlik ile görevlendirildiği günün pazartesi olduğunda ihtilaf yoksa da, hangi ayda peygamber olduğu konu­sunda görüş ayrılıkları çıkmış; kimisi: "Fil hâdisesinin cereyan ettiği sene başlangıç itibar edilen takvime göre 41 senesinin Rebiulevvel ayının seki­zinci gününde" demiştir ki, bu çoğunluğun görüşüdür. Kimisi de: "Hayır bu olay Ramazan'da idi" demiştir. Bunlar bir âyette geçen: "Kur'an'ın indirildiği Ramazan ayı...[109] ifadesini delil gösterekek: "Allah Teâlâ ona ilk olarak peygamberük görevini lütfettiğinde Kur'an'ı indirdi." diyorlar. Yahya es-Sarsarî'nin de içinde bulunduğu bir grup bu görüşü savunmakta­dır. Yahya es-Sarsarî[110] , nûn kafiyeli şiirinin bir beytinde diyor ki:

"Kırk yaşına geldiğinde Ramazan'da ondan peygamberlik güneşi doğ­du."

Birinci grup diyor ki: Kur'an'ın Ramazan'da indirilmesi, Kadir gece­sinde Beytü'I-îzzet'e bir kerede toptan indirilmesidir. Sonra buradan olay­lara göre 23 senede parça parça indirilmiştir.[111]

Bir grup da diyor ki: Kur'an o ayda indirildi, yani onun şanının yücel­tilmesi, onda orucun farz kılınması için indirildi.

Kimileri de: İlk olarak peygamberlik görevi Recep ayında başlamıştı, diyorlar.

Vahyin Geliş Şekilleri:

Allah Hz. Peygamber'e (s.a.) vahiy mertebelerinden pek çoğunu ta­mamladı:

1.  Sadık rüya: Vahyin başlangıcı bu şekilde idi. Hz. Peygamber (s.a.) ne rüya görse sabah aydınlığı gibi gerçekleşirdi.

2.  Hz. Peygamber (s.a.) görmeksizin, melek onun zihnine ve kalbine yerleştirirdi. Nitekim kendisi buyuruyor ki: "Ruhu'I Kudüs (= Cebrail) hiç kimsenin rızkım tamamlamadan kesinlikle ölmeyeceğini zihnime üfledi. Al­lah'tan sakının ve rızık talebi konusunda iyi davranın. Rızkın yavaşlığı ve gecikmesi sizi, Allah 'a isyan ederek onu talep etmeye sevketmesin. Çün­kü Allah katmdakiler ancak O'na itaatla elde edilir. [112]

3.  Melek, Hz. Peygamber'e (s.a.) bir erkek suretinde görünür; onunla konuşur ve Hz. Peygamber (s.a.) de onun söylediklerini bellerdi. Bu mer-tebede zaman zaman sahabiler de meleği görürlerdi.[113]

4.  Zil sesi şeklinde gelirdi ki, bu şekli Hz. Peygamber'e (s.a.) en ağırj geleniydi. Melek ona iyice sokulur, öyle ki, soğuğu şiddetli bir günde bile| alnından ter boşanırdı'[114]. Hatta eğer deve üzerinde ise devesi yere çöker-! di[115] Bir keresinde uyluğu, Zeyd b. Sâbit'in uyluğu üzerinde iken ona( vahiy bu şekilde gelmişti, o kadar ağırlık çökmüştü ki, neredeyse Zeyd'in; bacağı ezilecekti.[116]                                                                                    !

5.  Hz. Peygamber (s.a.) meleği yaratıldığı asıl suretinde görür, melek; Allah'ın vahyedilmesini istediği âyetleri ona vahyederdi. Allah'ın Necm sû­resinde (âyet: 7,13) belirttiği gibi bu şekil iki kere meydana gelmişti[117]..

6.  Göklerin üstünde iken Allah'ın, Mi'rac gecesi ona namazın farz kılınması ve benzeri hususları vahyettiği şekil.

7.   Hiçbir melek aracılığı olmaksızın Allah'ın ona bildirmek istediği şeyleri tıpkı İmrân oğlu Hz. Musa'ya söylediği gibi doğrudan doğruya söy­lemesi. Bu mertebe Hz. Musa için Kur'an'ın kesin nassı ile sabitken, bizim Peygamberimiz (s.a.) için gerçekleştiği ise İsrâ olayının anlatıldığı hadiste geçmektedir.

Bazıları sekizinci bir mertebe olarak Allah'ın ona hiçbir perde, hiçbir engel bulunmadan karşı karşıya konuşmasını ilâve etmektedirler. Bu, Hz. Peygamber (s.a.) Rabbi Tebâreke ve Teâlâ'yı gördü, diyenlere göredir. Bu konu ise —her ne kadar sahabenin çoğunluğu hatta hepsi (Hz. Peygam­ber'in (s.a.) Rabbini gördüğünü söyleyen yanılmıştır diyen -Ş.Ö.) Hz. Âişe ile aynı görüşü paylaşmış olsalar da— selef ve halef arasında tartışmalı bir konudur. Osman b. Saîd ed-Dârîmî sahabenin (Hz. Âişe'nin görüşün­de) icmâ ettiklerini aktarmaktadır. [118]

 

2— Sünnet Olması:

 

Bu konuda üç görüş ortaya çıkmıştır:

Birinci görüş: Hz. Peygamber (s.a.) sünnetli ve göbeği kesik doğmuş­tur. Bu konuda Ebu'İ-Ferec İbnu'l-Cevzî'nin el-Mevzûât'ta kaydettiği an­cak sahih olmayan bir hadis vardır. Bu konuda hiçbir sağlam hadis yok­tur. Bu şekil doğma Hz. Peygamber'e (s.a.) has bir özellik değildir. Çünkü pek çok insan sünnetli doğmaktadır.

el-Meymûnî anlatıyor: Ebu Abdillah (Ahmed) b. Hanbel'e, bana soru­lan "Bir sünnetçi bir çocuğu sünnet etse, işi tam beceremese ne yapmalı?" sorusunu yönelttim, şöyle cevapladı: "Sünnet edilen kısım haşefenin yarı­sından daha yukarıya taşmışsa yeniden sünnet etmez. Çünkü haşefe kalın­laşır. Her kahnlaştığında sünnet edilen kısım yukarı çıkar. Şayet sünnet edilen kısım yarıdan az ise yeniden sünnet etmesi gerektiği görüşündeyim."

"Peki yinelenmesi çok zor olur, yinelenmesinde bir zarar gelmesinden korkulursa?" dedim, "Bilmiyorum." cevabını verdikten sonra bana dedi ki: "burada bir adam var. Sünnetli bir oğlu dünyaya geldi. Bundan dolayı çok üzüldü. Ona: Allah senin rızkını karşılamışsa buna neden üzülüyor­sun? dedim." Beytü'l-Makdis'te muhaddis olan arkadaşımız Ebu Abdillah Muhammed b. Osman el-HalîIî kendisinin bu şekilde doğduğunu, ailesinin onu sünnet etmediğini bana söyledi. Halk, bu şekilde doğan çocuk için:

"Onu ay sünnet etti" der ki, bu onların hurafelerindendir.

İkinci görüş: Süt annesi Halirne'nin yanında iken melekler kardığı gün sünnet edilmiştir.

Üçüncü görüş: Dedesi Abdülmuttalib, doğumunun yedinci günü onu sünnet etti, bir yemek ziyafeti verdi ve ona "Muhammed" adını koydu.

Ebu Ömer İbn Abdilber diyor ki: Bu konuda müsned-garîb bir hadis vardır. Senedi ve metni şöyledir: Ahmed b. Muhammed b. Ahmed-Muhammed b. İsâ-Yahya b. Eyyûb el-Allâf-Muhammed b. Ebu's-Serî el-Askalânî-Velîd b. Müslim-Şuayb-Atâ el-Horasânî-İkrime-îbn Abbas: "Ab­dülmuttalib, doğumunun yedinci günü Hz. Peygamber'i (s.a.) sünnet etti, bir yemek ziyafeti verdi ve ona Muhammed adını koydu."[119] Yahya b. Eyyub diyor ki: "Bu hadisi araştırdım, îbn Ebi's-Serî dışında karşılaştığım hadisçilerden hiçbirinde bulamadım." Bu konu iki büyük adam arasında tartışma konusu haline geldi. Bunlardan birisi olan Kemâleddin b. Talha, Hz. Peygamber'in (s.a.) sünnetli doğduğu konusunda bir eser yazdı ve bu eserde ne gemi, ne yuları olan hadisleri topladı. Kemâleddin İbnü'1-Adîm ise ona reddiye yazmış ve bu reddiyesinde Hz. Peygamber'in (s.a.) Arap âdeti üzere sünnet edildiğini ve bu âdetin bütün Araplar arasında yaygın olmasının bu konuda belli bir nakil bulunmasına ihtiyaç göstermediğini açıklamıştır. En iyi bilen Allah'tır. [120]

 

3— Süt Anneleri:

 

1- Ebu Leheb'in cariyesi Süveybe[121]. Hz. Peygamber'i (s.a.) günlerce emzirdi. Oğlu Mesrûh'un sütü ile hem Hz. Peygamber'i (s.a.) emzirdi, hem Abdullah b. Abdülesed el-Mahzûmî'yi ve hem de Hz. Peygamber'in (s.a.) amcası Hamza b. Abdülmuttalib'i emzirdi. Bu süt annenin müslüman olup olmadığı tartışmalıdır. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

2- Sonra onu Halime es-Sa'diyye, oğlu Abdullah'ın sütünden emzirdi. Abdullah, Haris b. Abdüluzzâ b. Rifâa es-Sa'dî'nin çocukları olan Üneyse ve Cüdame'nin kardeşidir. Cüdame'nin diğer adı ise Şeymâ'dır. Hz. Pey-gamber'in (s.a.) süt annesi ve babasının müslümanhkİarı tartışmalıdır. Şu halde doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Halime, onunla birlikte önceleri Allah Rasûlünün (s.a.) azılı düşmanı olup da sonra Fetih senesi Islâmiyeti seçen ve iyi bir müslüman olan amca oğlu Ebu Süfyan b. Haris b. Abdül-muttalib'i de emzirdi. Amcası Hz. Hamza, Sa'd b. Bekir oğulları arasında süt çocuğu idi. Onun annesi, Allah Rasûlünü (s.a.) süt annesi Halime'nin yanında bir gün emzirdi. O halde Hz. Hamza, iki yönden, hem Süveybe ve hem de Halime es-Sa'diyye cihetinden Allah Rasûlünün (s.a.) süt kar­deşidir. [122]

 

  Dadıları:                                                                        

 

1-  Annesi Âmine: Vehb b. Abdimenâf b. Zühre b. Kilâb'm kızıdır.

2-  Süveybe.

3, 4- Halime ve kızı Şeymâ: Şeymâ Hz. Peygamber'in (s.a.) süt karde­şidir, annesi ile birlikte Hz. Peygamber'e (s.a.) dadılık yapardı. Hevâzin heyeti içinde Hz. Peygamber'in (s.a.) huzuruna çıkarıldı. Hz. Peygamber (s.a.) onun hakkına riâyet için ridâsını yere serdi ve üzerine oturttu.

5-  Habeşli, saygın ve faziletli hanım Ümmü Eymen Bereke. Bu hanım (cariye olduğundan) babasından, miras kalmıştı ve onun dadısı idi. Hz. Pey­gamber (s.a.) onu, peygamber âşığı Zeyd b. Harise ile evlendirdi. Bu evli­likten Üsâme dünyaya geldi. Hz. Peygamber'in (s.a.) vefatından sonra Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer, Ümmü Eymen'in huzuruna girdiler. Ağlıyordu. Dediler ki: "Ey Ümmü Eymen! Neden ağlıyorsun? Allah katında var olan­lar O'nun Peygarnber'i için daha hayırlıdır.*' Cevap verdi: "Elbet biliyo­rum ki, Allah katında var olanlar, O'nun Peygamber'i için daha hayırlıdır. Ben ağlıyorsam göğün haberi (yani vahiy) kesildiği için ağlıyorum." Bu sözleriyle onları ağlamaya tahrik etti; onlar da ağladılar.[123] [124]

 

5— Peygamber Oluşu ve İlk Vahiy:

 

Allah, onu kırk yaşının başında peygamber olarak gönderdi. Bu yaş kemâl ( = olgunluk) yaşıdır. Peygamberlerin bu yaşta görevlendirildikleri söylenmektedir. "Hz. İsa, otuz üç yaşında iken göğe yükseltildi" sözüne gelince, bu sözün muttasıl senedle aktarılan bir rivayeti bilinmediğinden böyle bir şeyi kabullenmek zorunlu değildir.

Allah Rasûlünün (s.a.) peygamberliği ilk olarak rüya şeklinde başladı. Gördüğü her rüya mutlaka sabah aydınlığı gibi gün yüzüne çıkardı[125]. De­niliyor ki: Bu rüya dönemi altı aydır. Peygamberlik müddeti yirmi üç sene­dir. Şu halde bu rüya peygamberliğin kırk altıda biridir. En iyi bilen Allah'tır,

Sonra Allah Teâlâ ona peygamberlik lütfetti. Hirâ mağarasında bu­lunduğu bir sırada melek geldi. Kendisi halvete çekilmeyi severdi. İlk gelen âyetler: "Yaratan Rabbinin adıyla oku..." diye başlayan Alâk sûresinin ilk âyetleridir. Bu, Hz. Âişe[126] ile çoğunluğun görüşüdür.

Câbir ise: "İlk inen âyetler: 'Ey bürünen! Kalk da uyar..."diye başla­yan Müddessir sûresinin ilk âyetleridir." diyor[127]. Şu sebeplerden ötürü doğrusu Hz. Âişe'nin görüşüdür:

1-  Hz. Peygamber'in (s.a.), meleğin ilk gelişinde "Ben okuma bilmem" sözü daha önce hiçbir şey okumadığını gösterir açık bir ifadedir.

2- Sıra itibariyle okumayı emir, uyarmayı emirden öncedir. Çünkü için­den okuduğunda, okuduğu şey ile uyardı. O halde Allah ona önce okuma­yı emretti, sonra ikinci defa okuduğu ile uyarmayı emretti.

3- Câbir hadisinde geçen "İlk inen âyetler: 'Ey bürünen! kalk da uyar... diye başlayan Müddessir sûresinin ilk âyetleridir" sözü, Câbir'in sözüdür. Hz. Âişe ise, Hz. Peygamber'in (s.a.) başından geçen olayı doğrudan doğ­ruya kendisinden aktararak haber vermektedir.

4-  Delil olarak ileri sürülen Câbir hadisinde, daha Müddesir sûresi inmeden önce Hz. Peygamber'e (s.a.) meleğin geldiği açıkça ifade edilmek­tedir. Çünkü bu hadiste Hz. Peygamber (s.a.) diyor ki: "...Başımı kaldırdım, ne göreyim! Bana Hirâ'da gelen melek orada değil mi? Derhal aile­min yanına döndüm. Beni örtünüz! Üzerimi kapatınız! dedim. Bunun üze­rine Allah: 'Ey bürünen! Kalk da uyar...1 âyetini indirdi." Oysa Hz. Pey­gamber (s.a.) Hirâ'da kendisine gelen meleğin: "Yaratan Rabbinin adıyla oku..." âyetini getirdiğini haber vermiştir. Şu halde Câbir hadisi Müddes-sir sûresinin daha sonra geldiğini göstermektedir. Onun görüşü değil, riva­yeti hüccettir. En iyi bilen Allah'tır.

Davetin Aşamaları:                                           

1-  Peygamberlik,                                              

2-  Yakın akrabalarını uyarması,

3-  Kavmini uyarması,

4-  Kendisinden önce hiç bir uyarıcının gelmediği bir kavmi, yani bü­tün Arap milletini uyarması,

5-  Zamanın sonu (olan kıymete) kadar davetinin ulaştığı bütün cinleri ve insanları uyarması.

Bundan sonra Hz. Peygamber (s.a.) üç sene insanları Allah Teâlâ'ya gizlice davet ederek bekledi. Sonra "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol ve müşriklerden yüz çevir" âyeti[128] inince davetini herkese ilan etti. Kavmi açıktan açığa ona düşmanlık gösterdi. Ona ve müslümanlara karşı yapılan eza şiddetini artırdı ve nihayet Allah onlara iki kez (Habeşistan'a) hicret etme izni verdi. [129]

 

6-  İsimleri:

 

Hz. Peygamber'in (s.a.) isimlerinin hepsi övgü isimleridir; sırf şahsı belirleyici olsun diye konmuş özel isimler değildir. Onda var olan, medhe-dilmesi ve olgunluğunu icap ettiren birtakım sıfatlardan türetilmiş isimler­dir. Bunlardan bazıları:

1- Muhammed: En meşhur ismidir. Tevrat'ta bu ismiyle açık bir şekil­de anılmıştır. Nitekim bu hususu: Cilâu'l-Efhâm fiFazli's-Salât ve's-Selâm ala Hayri'l-Enâm adlı eserimizde açık ve kesin delille açıkladık. Bu kitabı­mız, anlattığı konu itibariyle eşsiz, faydalarının çokluğu ve bolluğu bakı­mından da benzeri daha önce yazılmamış bir eserdir. Bu kitapta Hz. Pey-gamber'e (s.a.) salât ü selâm getirme konusunda gelen hadisleri aktardık ve sahih, hasen ya da malul olanlarını açıkladık. Malul olaniarındaki illetleri yeteri kadar açıkladıktan sonra sırasıyla; bu duanın esrarengiz yönleri­ni, şerefini ve içerdiği hüküm ve faydalarını, Hz. Peygamber'e (s.a.) sala-vat getirilecek yer ve mahalleri de açıkladık. Daha sonra bunlardan ne kadarının gerekli olduğu, ilim adamlarının bu konudaki görüş ayrılıkları, aeırlıklı olanların tercihi, çürük olanların çürüklüklerinin gösterimi konu-l tanrıdan söz ettik. Kitabın okunup incelenerek öylece karar verilmesi anla-| tımından üstündür.

Sözün özü, onun ismi, ehl-i kitabın inanan kesiminden her âlimin bül görüşe katılacağı bir tarzda, Tevrat'ta Muhammed olarak açıkça geçmektedir.!

2-  Ahmed: Sözünü ettiğimiz kitapta anlattığımız bir sırdan dolayı Hz.| İsa, onu işte bu isimle anmıştır.

3-  Mütevekkil, 4- Mâhî, 5- Haşir, 6- Âkıb, 7- Mukaffî, 8- Nebiyyü't-Tevbe, 9- Nebiyyü'r-Rahme, 10- Nebiyyü'l-Melhame, 11- Fâtih, 12- Emin.)

Bu isimlere şunlar da ilâve edilebilir: Şâhid, Mübeşşir, Beşîr, Nezîr, Kasım, Dahûk, Kattâl, Abdullah, es-Sirâcü'1-Münîr, Seyyidu Veledi Âdem, Sâhibu Livâu'1-Hamd, Sâhibû'l-Makâmi'l-Mahmûd... vs. Çünkü onun isim­leri övgü sıfatları olursa her sıfatından bir ismi olur. Ancak ona has, yahut onda çoğunlukla bulunup da kendisinden onun için bir isim türetilen vasıf­la; müşterek olup da bu yüzden ona mahsus bir isim olmayacak vasfın arasını ayırmak gerekir.

Cübeyr b. Mut'im diyor ki: Allah Rasûlü (s.a.) bize, kendisinin isim­lerini şöyle sıraladı: "Ben Muhammed'i m. Ben Ahmed'im. Ben Mâhî'yim: Allah küfrü benimle mahvedecektir. Ben Haşir'im: İnsanlar benim önüm­de haşrolunacaklardır. Ben Âkıb'im: Benden sonra peygamber gelmeye­cektir.'[130]

Hz. Peygamber'in (s.a.) isimleri iki türlüdür:

1) Ona has olup başka peygamberlerin kendisine ortak olmadıkları. Muhammed, Ahmed, Âkıb, Haşir, Mukaffî ve Nebiyyü'l-Melhame... gibi.

2) Anlamında başka peygamberlerin ortak olup da ancak onda kemâli bulunan isimler. Ona has olan kısmı aslı değil, kemâl derecesidir. Rasûlul-lah, Nebiyullah, Abdullah, Şahid, Mübeşşir, Nezîr, Nebiyyu'r-Rahme, Nebiyyu't-Tevbe... gibi.

Şayet ona; Sâdık, Masdûk, Raûf-Rahîm... vb. gibi vasıflarından her-biri alınarak bir ad konacak olsa isimleri iki yüzü aşar. İşte "Allah'ın bin ismi, Hz. Peygamber'in (s.a.) de bin ismi vardır." sözünü söyleyenler bu

anlamı kasdetmislerdir. Bunu söyleyen Ebu'I-Hattâb b.Dıhye [131]olup isimlerden maksadı vasıflardır. [132]

 

7__ İsimlerinin Açıklanması:

 

Muhammed: "Hamide" kökünden gelen "Hammede" fiilinden türe­tilmiş ism-i mef'ûl ( = edilgen çatı)dür. Övgüyle karşılanacak huyları çok olana "Muhammed" denir. Bu yüzden "Mahmûd" kelimesinden daha mü­balağalıdır. Zira "Mahmûd" kelimesi asıl kökü üç harfli olan (-sülâsî mücerred) fiilden türetilmiş; "Muhammed" kelimesinin ise mübalağa ifade etmesi için harfleri artırılmıştır. O halde "Muhammed" övülen diğer in­sanlara göre daha çok övülen, yüceltilen demektir. Hem onun, hem dinin ve hem de ümmetinin Tevrat'ta ifade edilen övülmüş üstün niteliklerinin çokluğundan dolayı olacak ki, —Allah daha iyi bilir ya— bu yüzden Tev­rat'ta bu adla anılmıştır. Hatta övülen niteliklerinin çokluğundan dolayı Hz. Musa (a.s.) bu ümmetten olmayı temenni etmiştir. Bu anlama şahid olacak hususları orada (yukarıda adı geçen eserde) anlattık. Ayrıca işi ter­sine çeviren, Hz. Peygamber'in (s.a.) Tevrat'taki adının Ahmed olduğunu söyleyen Ebu'l-Kâsım es-Süheylî'nin[133] yanılgısını da açıkladık.

Ahmed: "Ef'ale" vezninde ism-i tafdîldir (yani ismin daha üstünlük, en üstünlük bildiren halidir -Ş.Ö.). Bu da yine "hamd" kökünden türetil-, mistir. Fail ( = etken çatı) mi, mef'ûl (edilgen çatı) mü anlamında olduğun-j da insanlar görüş ayrılığına düşmüş; kimisi, fail anlamında olduğunu yanij onun Allah'a hamdedişi, diğerlerinin hamdedişinden daha fazladır, anla-j mına geldiğini söylemiştir. Bu durumda anlamı:  "Rab-I bine hamdedenlerin en çok hamdedenidir." olur. Bu görüşü şundan tercih ediyorlar: İsm-İ tafdîl, gramer kaidelerine uygun ( = kıyası) olarak mef'ûlj ( = nesne) üzerinde gerçekleşen fiilden değil, fail ( = özne)in yaptığı fiildenj türetilir.

Diyorlar ki: Üzerinde gerçekleşen darb = vurma işi gözönüne alınarak; ne "Zeyd ne dövülmüştür!", ne "Zeyd,| Amr'dan daha dövülmüştür" denir; ne de"Suyu ne de içi-rilmiştir!" ve  "Ekmeği ne de yedirilmiştir!" vs. denir. Çün-j kü ism-i tafdîl ile fiil-i taaccüb ( = şaşkınlık ve hayret ifade eden fiil) yal-j nızca lâzım ( = geçişsiz) fiilden türetilir. Bundan dolayı "feale" ve "feile" vezinlerinden "feule" veznine aktarıldığı takdir edilir. Bu sebeple hemzej ile mef'ûle geçişli yapılır.  Şu  halde hemzesi  geçişlilik içindir.  Meselâ:  "Zeyd ne zarif!" ve"Amr ne cömert!" ör­neklerinde olduğu gibi. Bu iki kelimenin (ezrafe ve ekrame) aslı vedir. Hem şu da var ki, taaccub edilen şey aslında faildir. Doiayı-| siyla fiilinin müteaddî ( = geçişli)  olmaması gerekir.l "Zeyd, Amr'ı ne dövdü!" vb. örneklere gelince buradaki edrabe taaccubl fiili, "feaîe" vezninden "feule" veznine aktarılmıştır. Sonra iş bu halde! iken hemze ile geçişli kılınmıştır. Bunun delili Arapların lâm ile getirerek demeleridir.    Şayet    geçişli    olarak    kalsa   idi denirdi. Çünkü bu fiil, bir mef'ûle doğrudan doğruya, bir başkasına ise geçişlilik hemzesi ile geçişlidir. Araplar mef'ûle geçişlilik sağlayan hemze-ile geçişli kıldıklarında diğerine ise lâm ile geçişli kıldılar. İşte bu durum; ism-i tafdîl ile fiil-i taaccüb, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiilden değil, failin yaptığı fiilden türetilirler, demelerini icap ettirmiştir.

Ötekiler bu konuda onlara karşı gelerek diyorlar ki: İsm-i tafdîl ile fiil-i taaccübün hem failin yaptığı fiilden, hem de mef'ûl üzerinde gerçekle­şen fiilden türetilmeleri caizdir. Bunun Arapçada çok kullanımı caizliğinin en açık delillerinden di r. Arap:"Şu şeyle ne kadar da meşgul oldu!" der ki, buradaki "eşgale" "şugile = meşgul oldu" kelimesinden gelmekte olup "meşgul" anlamındadır. Aynı şekilde Araplar:  "Şu şeye ne kadar meftun oldu!" derler ki buradaki "Şu şeye meftun oldu, gönlünü kaptırdı" cümlesinde olduğu gibidir ve "Gönlü kaptırılmış" anlamındadır ki, bu yalnız ve yalnız mef'­ûl için kurulmuştur."O bana ne kadar sevimli!" derler ki, bu da mefûlün fiilinden ve sana mahbûb olmasından bir taaccübdür."O bana ne kadar menfur!" ve "O bana göre ne kadar kızılan biri!" cümleleri de böyledir.

Burada Sîbeveyh'in (v.180/796) sözünü ettiği meşhur bir mesele var­dır: Hoşlanmayıp nefret eden sen isen: "Ona ne kadar buğ-zettim!"; seven sen isen: "Onu ne kadar sevdim!" ve kızan sen isen: "Ona ne kadar kızdım!" dersin. Ama nefret edilen sen isen:  "Ona göre ben ne kadar menfur biriyim!"; kızı­lan sen isen:  "Ona göre ben ne kadar kızılacak biriyim!" ve sevilen sen isen:  "onun tarafından ne kadar sevilen biri­yim!" dersin. Böylece mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiilden taaccüb eden sen olursun. O halde "lâm" ile olan fail içindir; "ilâ" ile olan mef'ûl içindir. Nahivcilerin (gramercilerin) çoğunluğu bu şekilde sebep gösterip değerlen­dirmiyorlar. Sebep olarak söylenen —Allah daha iyi blir ya— şudur: "Lâm", anlam itibariyle fail içindir. Meselâ: "bu kimin?" sorusuna"Zeydin" cevabı verilir, lâm ile getirilir. "İlâ" ise anlam itibariyle mef'ûl içindir.  "Bu kitap (yahut mektup) kime ula­şacak?" sorusuna cevaben: "Abdullah'a"dersin. Bunun sırrı şudur: Aslında "lâm" mülkiyet ve bir şeye aidiyet (= ihtisas) bildirmek içindir. İstihkak ise ancak mâlik ve hak sahibi olan faile aittir. "İlâ" ise gayeye (sona) eriş ifade eder. Gaye, fiilin icap ettirdiği şeyin sonudur ve mef'ûle daha lâyıktır. Çünkü fiilin icap ettirdiği şeyin tamamındandır. Şâir Kâ'b b. Züheyr'in Hz. Peygamber (s.a.) hakkında söylediği şu beyitler mef-ûlün fiiline taaccüb örneklerindendir:

"Artık o, kendisiyle konuştuğum vakit benim gözümde -daha önce bana: 'Sen yakalanıp öldürüleceksin' denildiğinden— peşpeşe inlerin sıra­landığı Asser vadisindeki korulukta mesken edinmiş yatıp duran arslanla-

rın kralından daha korkulacak halde idi.[134]

Buradaki  kelimesi "korktu" kelimesinden değil  "korkuldu" kelimesinden gelmektedir ki"korkunç ve tehlikeli yer" anlamındadır. Aynı şekilde:  "Zeyd ne kadar çılgın!" cümlesindeki  kelimesi de "delirdi, çıldırtıldı" kelimesinden gelmektedir ki  "deli, çarpılmış, çıldırtılmış" anlamın­dadır.  Bu Kûfelilerin ve onlara katılanların görüşüdür.

Basralılar diyorlar ki: Bunların hepsi kaide dışıdır, itimad edilemez. Bunlarla kîdeleri altüst edemeyiz. Araplar arasında kullanıldığı kadarıyla kalmaları gerekir.

Kûfeliler diyorlar ki: Bunun gerek nesir, gerekse nazım şeklinde arap-ların konuşmalarında çokça rastlanması, kaide dışı olduğunu söylemekten bizi ahkoyar. Zira kaide dışı olan, onların kullanımlarına ve konuşmala­rında sık sık geçene aykırı düşen demektir. Bu ise onlara aykırı düşmemek­tedir. Sizin, fiilin "feule" vezninde olması gerektiği ve bu vezne aktarıldığı, şeklindeki düşünce ve yorumunuza gelince, bu delilsiz bir söz söylemedir ve keyfîliktir. Tutunduğunuz hemze ile geçişlilik sağlama deliline gelince,, bu konuda iş sizin savunduğunuz gibi değildir. Bu yapıda hemze geçişlilik için değil, yalnızca taaccüb ve tafdîl ( = üstün tutma) anlamını göstermek içindir. Meselâ "fail" kelimesindeki elif, "mef'ûl" kelimesindeki mim ve vâv harfleri; iftiâl veznindeki ve mutavaat için olan vezinlerdeki tâ harfi ve bunlara benzer asıl kökü üç harfli olan fiile, yalın halindeki anlamından fazla bir anlam taşıdığım göstermek için getirilen ilâve harfler gibidir. İşte bu hemzeyi çeken, fiilin geçişli kılınması değil bu sebeptir.

Diyorlar ki: Bunun delili şudur: Hemze ile geçişli kılınan fiilin harf-icer ve şedde ile de geçişli yapılması caizdir. Meselâ:"Onu oturttum" ve  "Onu ayağa kaldırdım" vb. örnekler­de olduğu gibi. Burada hemze yerine başkası geçemez. Böylece hemzenin yine sırf geçişlilik için olmadığı anlaşılmıştır. Çünkü geçişlilik sağiayan "bâ" harfi ile bir arada getirilir. Meselâ  "ne kadar cömert!" ve.. "Ne kadar güzel!" örneklerinde böyle olmuştur. Bir fiil üze-> rinde iki geçişlilik birleştirilemez.                                                               

Hem Araplar şu cümleleri kullanırlar:  "Ona ne dir­hemler verdi!" ve  "Ona ne elbiseler giydirdi!" Buradaki

taaccüb fiilleri "verdi" geçiş "giydirdi" fiillerindendir. Anlam bozulacağından dolayı "el uzatıp almak" anlamındaki  ke­limesine aktarılıp sonra ona geçişlilik hemzesi getirildiğini düşünmek doğru olmaz. Çünkü taaccüb atv'dan yani el uzatıp almaktan değil, i'tâ'dan ( = vermekten) kaynaklanmaktadır. Ondaki hemze, taaccüb ve tafdîl hem-zesidir ve fiilindeki hemzesi hazfedilmiştir. Şu halde bu hemzenin geçişlilik için olduğunu söylemek doğru olmaz.

Diyorlar ki: vb. örneklerde olduğu gibi Iâm ile geçişli yapılmıştır, sözünüze gelince; burada lâm'ın getirilmesi, söylediğiniz gibi fiilin lâzım (-geçişsiz) olmasından kaynaklanmıyor. Fiil, tasarruftan ( = çekimden) men olunmakla zayıfladığı ve fiillerin yollarından dışarı bir yola sevkedilip görev ve amelini ifadan zayıf kaldığı için destek olarak Iâm getirilmiştir. Nasıl ki ma'mûlü (yani i'rabında etkili olduğu kelime) kendisinden Öce geldiğinde ve yan cümle olduğunda fiil Iâm ile takviye edilir, tıpkı aynı şekilde burada da Iâm ile takviye edilmiştir... Gördüğünüz gibi tercih edilecek görüş budur.

Artık maksada dönelim. Diyoruz ki: "Ahmed" kelimesinin takdiri, birincilerin görüşüne göre: "İnsanların Rabbini en çok hamdedeni" şeklinde; bunların görüşüne göre ise "Övülmeye insanların en lâyık ve en münasibi" şeklindedir. Bu durumda anlam itibariyle "Muhammed" gibi olur. Ancak aralarındaki fark şudur: "Muhammed" kelimesi, "övülen nitelikleri çok olan"; "Ahmed" kelimesi ise "O övülen, başka övülenlerden daha üstündür." anlamındadır. Şu hal­de çokluk ve nicelik bakımından "Muhammed", özellik ve nitelik bakı­mından da "Ahmed"dir. Hz. Peygamber (s.a.), lâyık olan öteki insanlar­dan daha çok övülmeye lâyık ve diğerlerinin lâyık olduğundan daha üstün övgüye lâyıktır. İnsanların yaptığı en çok ve en üstün övgüler ona yapılır. Böylece her iki ismi de mefûl üzerinde gerçekleşmektedir. Bu, hem onu övgüde daha edebî ve daha yerinde ve hem de anlam itibariyle daha mü­kemmeldir. Şayet fail anlamı kastedilmiş olsa, "Hammâd" yani çok ham-deden adı verilirdi. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.), Rabbine en çok hamde-den insandır. Eğer Rabbine hamdetmesi gözönüne alınarak "Ahmed" ismi verilmiş olsa "Hammâd" adının konması şüphesiz daha münasip olurdu. Nitekim ümmeti bu adla anılmıştır.

Hem bu iki isim onun Muhammed ve Ahmed adlarını almasına sebep olan övülmüş ahlâkından ve niteliklerinden türetilmişlerdir. Sayanların, hesap edenlerin sayamayacaklan kadar çok olan övülen niteliklerinden dolayı göktekiler, yerdekiler, dünyadakiler, ahirettekiler hep O'nu öveceklerdir. Bu konuyu es-Salâtu ve's-Selâmu Aleyhi adlı yukarıda anılan kitapta doyuru­cu genişlikte anlattık. Burada yalnızca yolcunun halinin, kaib ve zihninin dağınıklığının müsaade ettiği ölçüde birkaç söz söyledik. Yardım Allah'tan beklenir ve O'na güvenilir.                                                                    

Mütevekkil: Sahih-i Buhârî'deki bir rivayette Abdullah b. Amr diyor ki: Tevrat'ta Hz. Peygamber'in (s.a.) şu şekilde anlatıldığını okudum: "Mu­hammed, Allah'ın rasûlüdür. Kurumdur, rasülümdür. O'na Mütevekkil adını koydum. Ne kabadır, ne katı kalblidir ve ne de çarşıda, pazarda bağırıp çağırır. Kötülüğe kötülükle karşılık vermez. Aksine affeder, bağışlar. Ça­rpıtılmış dini onunla düzeltip insanlar: "Lâ ilahe illallah" deyinceye kadar asla onun canını almayacağım."[135]. Hz. Peygamber (s.a.) bu isme en lâ­yık insandır. Çünkü dini düzeltmek, yerleştirmek yolunda Allah'a göster­diği tevekkülde hiç kimse ona ortak olamaz.

Mâhî, Haşir, Mukaffî ve Âkıb isimlerine gelince; bunlar Cübeyr Mut'im'in aktardığı hadiste açıklanmıştır.

Mâhî: Allah'ın kendisiyle küfrü mahvedeceği kişi demektir. Küfür, Hz. Peygamber (s.a.) ile mahvedildiği kadar hiçbir kimse ile mahvedilmemiştir. O, peygamber olarak görevlendirildiğinde —Ehl-i Kitab'dan arta kalanlar dışında— yeryüzünde yaşayanların hepsi kâfir idiler. İnsanlar ya putperest­lerden, gazaba uğramış yahudilerden, sapık hristiyanlardan, ne Rab ne âhiret tanıyan materyalist sâbiîlerden; ya da yıldızlara tapanlardan, ateşperestler­den, peygamberlerin getirdikleri şeriatları tanımayan ve kabullenmeyen fi­lozoflardan oluşmaktaydı. Allah Teâlâ bunları Rasûlü ile mahvetti ve Al­lah'ın dini her dine galip geldi. O'nun dini gece ve gündüzün ulaştığı yere (yani dünyanın her yerine) ulaştı. O'nun daveti, güneş ışınlarının yayılışı gibi bütün bölgelere yayıldı.

Haşir: Bu kelimenin kökü olan "haşr", katlamak ve bir araya getir­mek anlamındadır. İnsanlar onun önünde haşrolunacaklardır. Sanki o, in­sanları hasretmek için peygamber olarak görevlendirilmiştir.

Âkıb: Peygamberlerin en sonuncusu olarak gelen. O'ndan sonra pey­gamber gelmeyecektir. Çünkü Âkıb kelimesi "âhirden sonuncu'/ anlamın­dadır. O, mühür gibidir. Bundan dolayı kayıtsız şartsız Âkıb diye ad aridı-nlmıştır. Yani peygamberlerin ardından en son olarak gelen.

Mukaffî: Yine aynı anlamdadır. Kendisinden Öncekilerin izlerini kapa­tan anlamına gelmektedir. Allah, onunla daha önceki peygamberlerin izle­rini kapatmıştır. Bu kelime  "izlemek, geride kalmak" kökünden türetilmiştir. Bir kimse birinden geri kaldığı zaman ( tâ ) "Ondan geri kaldı "Ondan geri kalır" denir. ( .-Başın ense kısmı" ve"Beytin kâfiyesi" sözleri de buradan gelmektedir. O halde Mukaffî: Kendisinden önceki peygamberleri takip edip onların mühürleyi-cisi ve sonuncusu olan demektir.

Nebiyyü't-Tevbe (Tevbe Peygamberi): Allah'ın kendisi ile yeryüzü hal­kına tevbe kapısını açtığı kimse demektir. Allah onların tevbelerini, ondan önceki yeryüzü halkına benzeri nasip olmayan bir tarzda kabul etti. Hz. Peygamber (s.a.) en çok af dileyen ve tevbe eden insandı. Hatta bir tek oturumda yüz kere şöyle dediğini saymışlardı: "Rabbim! Beni bağışla, tev-betnizi kabul et. Doğrusu tevbeleri kabul eden ve günahları bağışlayan an­cak Sen'sin."[136]

Derdi ki: "Ey insanlar! Rabbiniz Allah'a tevbe edin. Zira ben, günde yüz kere Allah'a tevbe ederim."[137]. Aynı şekilde onun ümmetinin tevbesi diğer ümmetlerin tevbelerinden daha mükemmel, kabulü daha çabuk ve yapılması daha kolaydır. Onlardan öncekilerin tevbeleri ı güç işlerdendi. Hatta İsrâiloğullarının buzağıya tapmalarının tevbesi, kendilerini öldürmekti. Bu ümmete gelince, Allah Teâlâ katında bir üstünlüğe sahip olduklarından dolayı Allah, onların tevbelerini pişmanlık ve günahı terketmek saymıştır.

Nebiyyü'l-Melhame (Savaş Peygamberi): Allah'ın düşmanları ile cihad etmek görevi verilen demektir. Hiçbir peygamber ile ümmeti, Allah Rasülü (s.a.) ile ümmetinin yaptığı cihad kadar asla cihad yapmamışlardır. O'nun ümmeti ile kâfirler arasında meydana gelen ve meydana gelecek olan bü­yük savaşların benzerleri ondan önce hiç görülmemiştir. Zira O'nun üm­meti, birbirini kovalayan asırlar boyunca yeryüzünün her tarafında kâfirle­ri öldürmüşler ve onlara öyle savaşlar açmışlardır ki, kendilerinden başka hiçbir ümmet bunu yapmamıştır.

Nebiyyu'r-Rahme (Merhamet Peygamberi): Allah'ın âlemlere rahmet olarak gönderdiği peygamber demektir. Allah, O'nun sayesinde mü'min, kâfir demeden bütün yeryüzü halkına merhamet etmiştir. Mü'minler, merhametten en çok nasib alanlardır. Kâfirlere gelince, onların ehl-i kitap olanları onun gölgesinde, onun eman ve güvencesinde yaşamışlar; O'nun ve ümme­tinin öldürdüğü kâfirler ise O'ndan dolayı derhal cehenneme atılmışlar ve böylece, sırf ahiretteki azaplarının şiddetini artıran uzun hayattan kurtul­muş oldular.

Fâtih: Allah'ın kendisiyle, kilitlenmiş hidayet kapısını açtığı kimse de­mektir. Allah, O'nunla kör gözleri, sağır kulakları ve kapalı kalpleri açtığı ve O'na kâfirlerin ülkelerini fetih nasib etti. O'nunla cennetin kapılarını açtı. Faydalı ilmin ve salih amelin yollarını O'nunla gösterdi. O halde O'­nunla dünya ve âhireti, kalbleri, kulakları, gözleri ve ülkeleri açtı.

Emîn: Varlıklar dünyasında bu isme en lâyık olan O'dur. Vahiy ve din konularında Allah'ın kendisine güvendiği kimse O'dur. O, hem gökte-kilerin ve hem de yerdekilerin güvendiği şahıstır. Bundan dolayı peygam­berlikten önce O'na "el-Emîn" derlerdi.

Dahûk-Kattâl (Çok gülen-çok öldüren): Bu iki isim birbiriyle iç içedir; biri diğerinden ayrılmaz. Zira Hz. Peygamber (s.a.) mü'minlerin yüzlerine karşı çok tebessüm eder ve onlara yüzünü ekşitmez, kaşlarını çatmaz, öf­kelenmez ve sert davranmazdı. Allah düşmanlarını ise perişan eder,.bu konuda hiç kimsenin kınamasından çekinmezdi.

Beşîr: İtaat edene sevap müjdesi veren, Nezîr: İsyan edeni a2apla k< kutan. Allah, kitabının pekçok yerinde O'nu, kendisinin Kulu olarak a landirmıştır:

"Allah'ın kulu, O'na dua etmek için namaza durduğunda neredey üzerine örtülüyorlardı. "[138]

"Hakkı bâtıldan ayırdeden Kur'ân'ı kuluna indiren Allah yücelercesidir.[139]

"O anda Allah artık kuluna vahyedeceğini vahyetti[140]"Kulumuza indirdiğimiz Kur'an'dan şüphe ediyorsanız...[141]

Sahih bir hadiste Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğu aktarıl­maktadır:  "Ben, kıyamet günü, Âdemoğullarının efendisiyim ( = Seyyidu veled-i Âdem).  Bunda övünç yok. "[142]

Allah, O'nu, aydınlatan bir kandil, es-Sirâcu'l-Münîr[143]ve ziyası ya­nıp ışık veren bir kandil, es-Sirâcu'l-Vehhâc[144]olarak adlandırmıştır. Mü­nir; Vehhâc'ın aksine yakmaksızın aydınlatan, ışık veren demektir. Veh-hâc'da ise bir tür yakma ve yanma anlamı vardır. [145]

 

8— Birinci ve İkinci Hicret:

 

Müslümanlar çoğalıp kâfirler onlardan korkmaya başlayınca Hz. Pey-gamber'e (s.a.) yaptıkları ezâ ve müslümanlara verdikleri işkence şiddetini artırdı. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.) müslümanların Habeşistan'a hicret etmelerine izin verdi ve: "Orada bir hükümdar vardır. Onun yanında in­sanlara zulüm yapılmaz," buyurdu. Müslümanlardan 12 erkek, 4 kadın oraya hicret etti. Aralarında Hz. Osman b. Affân da vardı. Yola ilk çıkan Hz. Osman idi, Allah Rasûlü'nün (s.a.) kızı olan hanımı Rukiyye de bera­berinde idi. Müslümanlar Habeşistan'da en iyi şartları içeren bir yerde yer­leştiler. Kureyş'in müslüman olduğu haberi kendilerine gelince —ki bu ha­ber yalandı— Mekke'ye geri döndüler. (Yolda) durumun olduğundan daha şiddetli bir hal aldığı haberi kendilerine ulaşınca bir kısmı geri döndü. Bir grup ise Mekke'ye girdi; Kureyş'in pek şiddetli bir eziyeti ile karşılaştılar. Şehre girenler arasında Abdullah b. Mes'ûd da vardı..

Sonra Hz. Peygamber (s.a.) ikinci kez müslümanlara Habeşistan'a hicret izni verdi. Bunun üzerine —şayet, şüpheli olmakla birlikte aralarında Am-mâr var ise— 83 erkek ve 18 kadın oraya hicret ettiler ve Necâşî'nin yanın­da iyi bir şekilde yerleştiler. Bu durum Kureyş'e ulaşınca derhal harekete geçip Necâşî'nin yanında onları tuzağa düşürmek amacıyla Amr İbnü'1-Âs ve Abdullah b. Rabîa başkanlığında bir heyet gönderdiler. Allah, onlar tuzaklarını kursaklarında bıraktı. Bunun üzerine Allah Rasûlü'ne (s.a,) vdlr dikleri eziyet şiddetlendi; onu ve ailesini Ebu Tâlib'in vadisinde (yahut mî hailesinde) üç sene —bir görüşe göre iki sene— kuşatma altına aldıla'". Hz. Peygamber (s.a.) kuşatmadan çıktığında 49 —bir görüşe göre de 48-^-yaşında idi. Bundan birkaç ay sonra Amcası Ebu Tâlib 87 yaşında öld Vadide iken Abdullah b. Abbas dünyaya geldi. (Ebu Tâlib'in ölümü üzefl ne) kâfirler ona şiddetli eziyet verdiler. Bundan kısa bir süre sonra da ha­nımı Hz. Hatice vefat etti. Kâfirlerin ona verdikleri eziyet şiddetini artırdı. Bunun üzerine Allah Teâlâ yoluna davet için Taife gitti. Günlerce (on gün) orada kaldı. Hiç kimse davetini kabullenmedi. O'na eziyet ettiler, memleketlerinden kovdular ve yol kenarlarına iki sıra olup onu taşladılar. Öyle ki topukları kana bulandı. Allah Rasûlü (s.a.) onlardan ayrılıp Mek­ke'ye döndü. Yolda hristiyan Addâs ile karşılaştı. Addâs ona inanıp tasdik etti. Yine yolda iken, Nahle denilen yerde kendisine Nasîbîn halkından yedi kişilik bir cin grubu gönderildi ve bu cinler Kur'an'i dinleyip müslü­man oldular'[146]'. İşte bu yolculuğu esnasında Allah, "dağların meleğini" gönderip ona uymasını ve şayet isterse Mekke'nin iki büyük dağını (Ebu Kubeys ve Ahmer dağlarını) kavminin üzerine geçirmesini emretmiş, o ise: "Hayır. Onlara yumuşak davranılmasını, mühlet tanınmasını istiyorum. Belki Allah, onların sulblerinden kendisine ibadet edecek ve O'na hiçbir şeyi ortak tutmayacak kimseler çıkaracaktır[147]demişti. Yolda iken şu Sonra Mut'im b. Adiy'in emanında Mekke'ye girdi. Daha sonra da ruhu ve bedeniyle Mescid-i Aksâ'ya gece götürüldü (İsrâ hâdisesi). Oradan göklerin ötesine bedeni ve ruhu ile Allah Teâlâ'ya çıkarıldı (Mi'râc hâdise­si). Allah, onunla konuştu ve ona namazları (beş vakit namazı) farz kıldı. Bu yalnız bir kere oldu. Görüşlerin en doğrusu budur. Kimisi: "Bu hâdise uykuda olmuştu.", kimisi: "Hz Peygamber (s.a.) gece götürüldü, denir; uykuda yahut uyanıkken oldu, denilmez." kimisi: "İsrâ hâdisesi Beyt-i Mak-dis'e kadar uyanıkken, oradan göğe ise uykada gerçekleşti.", kimisi: "İsrâ hâdisesi biri uyanıkken, biri uykuda olmak üzere iki kere oldu." ve kimisi de: "Hz. Peygamber (s.a.) İsrâ hâdisesini üç kere yaşadı." diyor. Bu hâdi­senin peygamberlikten sonra olduğunda görüşbirliği vardır.

Şerîk'in rivayetinde[148]bu olayın Hz. Peygamber'e (s.a.) vahiy gelme­den önce gerçekleştiği yer almaktadır ki, bu, Şerîk'in İsrâ olayım aktarır­ken yaptığı sekiz hatadan biri ve onun yanlış anlaması olarak değerlendiril­miştir'[149]Bu rivayeti kimileri: "Uykuda olan İsrâ vahiy gelmeden önce, uyanıkken olan İsrâ ise peygamberlikten sonra idi." diye yorumlamaya kalkışırken, kimileri de: "Buradaki vahiy, mukayyeddir, (yani belli özel ve sınırlı anlamı vardır -Ş.Ö.) yoksa peygamberliğin başlangıcı olan mutlak vahiy değildir. Maksat, Hz. Peygamber'e (s.a.) İsrâ olayı hakkınaa vahiy gelmeden, daha önceden haber vermeksizin, ansızın Hz. Peygamber'in (s.a.) isrâ buyurulduğudur." demektedirler. En doğrusunu Allah bilir.

Mekke'de kaldığı sürece kabileleri Allah Teâlâ'ya davet ediyor ve ken­disini her hac mevsiminde onlara arzediyor, Rabbinin elçiliğini yapabilmesi için kendisini barındırmalarını istiyor, dileğini yerine getirirlerse cennete gideceklerini söylüyordu. Hiçbir kabile çağrısını kabul etmedi. Bu işi Al­lah, Ensâr'a bir şeref olarak sakladı. Allah Teâlâ dinini açığa çıkarmak, va'dini yerine getirmek, Peygamberine yardım etmek, Allah sözünü yücelt­mek ve düşmanlarından intikam almak isteyince —kendilerine bir şeref bah­şetmek dileğiyle— Ensâr'ı, O'na gönderdi. Hz. Peygamber (s.a.) hac mev­siminde onlardan altı —bir görüşe göre sekiz— kişilik bir grubun yanına yaklaştı. Mİna'da Akabe denilen yerde başlarını tıraş ediyorlardı. Yanları­na oturdu. Onları Allah'a davet etti ve onlara Kur'an okudu. Onlar da Allah ve Rasûlünün davetini kabul edip Medine'ye döndüler. Kavimlerini İslâm'a davet ettiler. Aralarında İslâm yayıldı. Allah Rasûlünün (s.a.) adı geçmeyen hiçbir Ensâr evi kalmadı. Medine'de ilk defa içinde Kur'an oku­nan mescid Züraykoğuiları Mescidi'dir.

Sonra ertesi sene aralarında ilk altıdan beş kişinin de bulunduğu 112 erkekten oluşan bir Ensâr grubu geldi. Allah Rasûlüne (s.a.) Akabe'de' gelecek sene buluşmak üzere bîat ettiler; sonra Medine'ye döndüler. Ertesi yıl 73 erkek, 2 kadın Hz. Peygamber'e (s.a.) geldiler. —bunlar son Akabe grubu oluyorlar— Allah Rasülü'ne (s.a.) kadınlarını, çocuklarını ve kendi­lerini korudukları şeylerden O'nu da korumak üzere bîat ettiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.) ile arkadaşları onların yanlarına göçtüler. Allah Rasûlü (s.a.) bu son Akabe grubu arasından 12 nakîb ( = temsilci) seçti.

Allah Rasûlü (s.a.) arkadaşlarının Medine'ye hicret etmelerine izin verdi. Bunun üzerine birbirini takiben, bölük bölük yola çıktılar. Bir görüşe göre ilk çıkan Ebu Seleme b. Abdülesed el-Mahzûmî, bir görüşe göre de Mus'ab b. Umeyr'dir'[150]Gelenler Ensâr evlerinde konuk oldular. (Ensâr adını alan! bu Medineli müslümanlar) hicret edenleri yanlarında barındırdılar, onlara yardım ettiler. Böylece İslâm Medine'de yayıldı.

Sonra Allah, Rasûlünün (s.a.) hicret etmesine izin verdi. Hz. Peygamber (s.a.) Rebîülevvel —bir görüşe göre Safer— ayında pazartesi günü Mek­ke'den yola çıkti[151]O zaman 53 yaşında idi. Beraberinde Ebu Bekir es-Sıddîk ve Ebu Bekir'in kölesi Âmir b. Füheyre vardı. Kılavuzları Abdullah b. Uraykıt el-Leysî idi. Hz. Peygamber (s.a.) İle Hz. Ebu Bekir, Sevr ma­ğarasına girip orada üç gün kaldılar. Sonra sahil yolunu tuttular. Rabîü-levvel ayının 12. gecesi pazartesi günü —bu konuda farklı görüşler ileri sürenler de vardır— Medine'ye ulaşınca, Medine'nin üst taraflarında Kubâ denilen yerde Arnr b. Avf oğullarının konuğu oldu. —bir görüşe göre Gül­süm b. el-Hidm'in, diğer bir görüşe göre de Sa'd b. Hayseme'nin konuğu olduğu ileri sürülmüşse de birincisi daha meşhurdur—. Hz. Peygamber (s.a.) onların yanında 14 gün kaldı ve Kubâ Mescidini tesis etti. Sonra cuma günü yola koyuldu. Salim oğullarına vardığında cuma vakti girdi. Yanın­daki yüz müslümanla birlikte onlara cuma namazını kıldırdı. Sonra da de­vesine binip yola koyuldu. İnsanlar, kendilerinin yanında konuk olması için onunla konuşmaya ve devesinin yularını tutmaya başladılar. Bunun üzerine: "Yolunu açın. Zira o, nerede duracağı hakkında gerekli emri al­mıştır." buyurdu[152]. Deve bugünkü Mescid-i Nebevî'nin bulunduğu yerin yakınına çöktü. Burası Neccâr oğullarından Sehl ve Süheyl adında iki ço­cuğun hurma kuruttukları bir yerdi. Devesinden inip Ebu Eyyûb el-Ensârî'nin evine konuk oldu. Sonra hurma kurutulan bu yerde arkadaşlarıyla beraber kendi eliyle hurma dalları ve kerpiçten kendi mescidini yaptı[153]. Sonra da mescidin yanına kendisinin ve hanımlarının odalarını yaptı. O'nun odasına en yakın olanı Hz.Âişe'nin odasıydı. Yedi ay kaldıktan sonra Ebu Eyyûb'-un evinden kendi evine taşındı.

Habeşistan'daki arkadaşlarına Medme'ye hicret ettiği haberi ulaşınca onlardan otuz üçü geri döndü. Bunlardan yedisi Mekke'de hapsedildi. Geri kalanlar Medine'ye varıp Allah Rasûİü'ne (s.a.) katıldılar. Sonra (Habeşis­tan'daki müslümanlardan) orada kalanlar Hayber savaşının olduğu hicre­tin yedinci senesi bir gemi ile hicret ettiler.[154].

 

9— Çocukları:

 

İlki, Kâsım'dır. Hz. Peygamber (s.a.) onunla künyelenmiştir. (Ebu'l-Kâsım diye). Daha küçük çocuk iken öldü. Hayvana binecek, uslu deve üzerinde gezinecek çağa gelinceye kadar yaşadığı da söylenmektedir.

Sonra Zeyneb dünyaya gelmiştir. Kâsım'dan daha büyük olduğu da söylenmektedir. Sonra Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma dünyaya gel­miştir. Herbiri hakkında "Diğer iki kızkardeşinden daha büyüktü" diyen­ler vardır. İbn Abbas'tan gelen bir rivayete göre, Rukiyye üç kızın en bü­yüğü ve Ümmü Gülsüm onların en küçüğüdür.

Sonra oğlu Abdullah dünyaya geldi. Abdullah, peygamberlikten sonra mı, önce mi dünyaya geldi? Bu konuda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları peygamberlikten sonra dünyaya geldiği görüşünün doğru olduğu­nu söylemişlerdir. Tayyib ve Tahir, o mudur, yoksa ondan ayrı iki çocuk mudur? Bu konuda da iki görüş ortaya atılmıştır. Doğrusu bu iki isim onun lâkablarıdir. En doğrusunu bilen Allah'tır.

Bu çocukların hepsi Hz. Hatice'dendir. Hz. Peygamber'in (s.a.) on­dan başka bir hanımından çocuğu dünyaya gelmemiştir.

Sonra Medine'de, hicretin sekizinci senesinde Mısır yerlisi bir hamım olan cariyesi Mariye'den oğlu İbrahim dünyaya geldi. Oğlunun dünyaya geldiğini azadlı kölesi Ebu Râfi' müjdeledi; Hz. Peygamber (s.a.) de ona bir köle bağışladı. İbrahim daha sütten kesilmeden bebek iken öldü. Cena­ze namazının kılınıp kılınmadığı konusunda iki ayrı görüş ileri sürülmüştür.

Hz. Fâtıma dışında bütün çocukları kendisinden önce vefat etti. Hz. Fâtıma ise kendisinden altı ay sonra vefat etti[155]Sabrına, tahammülüne ve mükâfatım Allah'tan beklemesine karşılık Allah diğer bütün kadınlar­dan üstün gelecek şekilde onun derecelerini yükseltti. Hz. Fâtıma kayıtsız şartsız, Hz. Peygamber'in (s.a.) kızlarının en faziletlisidir. Kimileri Hz. Fâtıma'nın, kimileri annesi Hz. Hatice'nin, kimileri de Hz. Âişe'nin bütün kadınların en faziletlisi olduğunu söylerken; kimileri de bu konuda görüş belirtmemeyi savunmaktadır.  [156]                            

 

10—  Amcaları:

 

1- Allah'ın ve Rasûlünün aslanı, şehidlerin efendisi Abdülmuttaîib oğ­lu Hz. Hamza, 2- Abbas, 3- Ebu Tâlib: Adı Abdümenâf'tır, 4- Ebu Le-heb: Adı Abdüluzzâ'dir, 5- Zübeyr, 6- Abdülkâbe, 7- Mukavvim, 8- Dırâr, 9- Kuşem, 10- Muğîre: Lâkabı Hacel'dir, 11- Gaydâk: Adı Mus'ab'dır; Nevfel olduğu da söylenmiştir. Bazıları bu listeye Avvâm'ı da ilâve etmek­tedir. Bunlardan yalnızca Hz. Hamza ve Hz. Abbas müslüman olmuşlardır. [157]

 

11—  Halaları:

 

1- Safiyye: Zübeyr b. Avvâm'm annesidir, 2- Âtike, 3- Berra, 4- Ervâ, 5- Ümeyme, 6- Ümmü Hakîm el-Beyzâ. Bunlardan Safiyye müslüman ol­muştur. Âtike ve Ervâ'nın müslüman olup olmadıklarında ihtilaf edilmiş, bazıları Ervâ'nın müslüman olduğunu doğrulamışlardır.

Amcalarının en yaşlısı Haris, en küçüğü ise Hz. Abbas'tır. Hz.Ab-bas'ın nesli devam etti ve yeryüzünü çocukları doldurdu. "Me'mûn zama­nında onun soyunun nüfus sayımı yapıldı. Altı yüz bine ulaştıkları görül­dü." denmişse de bunda —açıkça görüldüğü üzere— bir abartma sözkonu-sudur. Aynı şekilde Ebu Tâlib'in de soyu devam edip çoğaldı. Haris ile Ebu Leheb'in de soyları devam etti. Bazıları Haris ile Mukavvim'in, bazı­ları da Gaydâk ile Hacel'in aynı şahıs olduklarım söylemişlerdir. [158]

 

B) HZ. PEYGAMBER İN (S.A.) HUSUSÎ VE RESMΠ  ÇEVRESİ

 

1— Hanımları:

 

İlki, Kureyşli Esed kabilesinden Huveylid kızı Hz. Hatice'dir. Hz. Pey­gamber (s.a) peygamber olmadan önce, Hz. Hatice kırk yaşında iken onunla evlendi. Bu hanımı ölünceye kadar da üzerine evlenmedi. İbrahim dışında bütün çocukları bu hanımından dünyaya gelmiştir. Peygamberlik görevin­de Hz. Peygamber'e (s.a) yardım eden, onunla birlikte çırpınıp didinen, cihad eden ve canını, malını onun yoluna koyan işte bu hanımıdır. Allah, ona Cebrail ile selâm göndermiştir. Ondan başka hiçbir kadında görülme­yen bir meziyettir bu. Hicretten üç sene önce vefat etmiştir.

Hz. Hatice'nin vefatından günler sonra Kureyşli Zem'a kızı Şevde ile evlendi. Hz. Peygamber (s.a) ile geceleme hakkını Hz. Âişe'ye bağışlayan bu hanımdır.

SevdeMen sonra yedi kat gökler ötesinden beraatına hükmedilen Ebu Bekir es-Sıddîk'm kızı Ümmü Abdillah Âişe es-Sıddîka ile evlendi. Allah Rasûlü'nün (s.a) sevgilisi Âişe, Ebu Bekir es-Sıddîk'ın kızı... Nikahlama­dan önce melek onu Hz. Peygamber'e (s.a) bir ipek kumaş içinde sundu ve "Bu, senin eşindir." dedi[159]Hz. Peygamber (s.a) onunla Şevval   a- yında evlendi. Âişe altı yaşında idi. Hicretin birinci senesi Şevval ayında dokuz yaşına bastığında onunla zifafa girdi. Ondan başka bakire ile evlen­medi ve ondan başka hiçbir kadının yorganı altında iken kendisine vahiy gelmedi. Âişe, onun en çok sevdiği insandı. (Ona iftira atıldığında) Maze­ret tezkeresi gökten inmiştir. Ümmet, ona zina iftirasında bulunanın kâfir olacağında görüşbirüğine varmıştır. Âişe, Hz.Peygamber'in (s.a) hanımla­rının en fakihi ve en âlimidir. Hatta kayıtsız-şartsız bu ümmetin kadınları­nın en fakihi ve en âlimidir. Hz. Peygamber'in (s.a.) arkadaşlarının ileri gelenleri bile onun görüşüne müracaat ederler ve ondan fetva sorarlardı. Hz. Peygamber'den (s.a.) bir düşük (çocuk) dünyaya getirdiği söylenmişse de bu haber sağlam değildir.

Sonra Hz. Ömer Îbnü'l-Hattâb'ın (r.a.) kızı Hafsa ile evlendi. Ebu Davud, Hz. Peygamber'in (s.a.) onu boşadığını ve sonra ona geri döndü­ğünü kaydetmektedir[160]

Sonra Kays kabilesinin Hilâl b. Âmir oğullarından Huzeyme b. Hâ-ris'in kızı Zeyneb ile evlendi. Bu hanımı, evlendikten iki ay kadar sonra yanında vefat etti (v.3/625).Sonra Kureyşli Manzum oğullarından Ebu Ümeyye'nin kızı Ümmü Se­leme Hind ile evlendi. Ebu Ümeyye'nin adı Huzeyfe b. Muğîre'dir. Ümmü Seleme, Hz. Peygamber'in (s.a.) en son ölen hanımıdır. En son ölen hanı­mının Safiyye olduğu da söylenmiştir. Nikâhta Ümmü Seleme'nin velisinin kim olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. İbn Sa'd, Taba-kât'mda. diyor ki: Hz. Peygamber (s.a.) ile nikâhında onun velisi Seleme b. Ebî Seleme idi; ailesinden başka biri değildi. Hz. Peygamber (s.a.) Sele­me b. Ebî Seleme'yi, hakkında Ali, Cafer ve Zeyd'in birbirleriyle çekiştik­leri Hamza'nın kızı Ümame ile evlendirince: "Seleme'ye karşılık verdim mi?" dedi([161]. Böyle diyor; çünkü Ümmü Seleme'yi Hz. Peygamber'e (s.a.) veren, ailesinden başka biri değil, Seleme'nin kendisi idi. İbn Sa'd bunları, Seleme'nin biyografisinde anlatıyor. Sonra Ümmü Seleme'nin biyografisin­de ise: VâkidıMen Mücmi' b. Yakub —Ebu Bekir b. Muhammed b. Ömer b. Ebî Seleme— babası Muhammed b. Ömer senediyle rivayet ettiğine göre Allah Rasûlü (s.a.), Ümmü Seleme'yi bu hanımın oğlu Ömer b. Ebî Sele­me'den istedi. O da o zamanlar küçük bir çocuk olduğu halde annesini Allah Rasülü'ne (s.a.) verdi, diyor.[162]

İmam Ahmed'in Müsned'de Affân -Hammâd b. Ebî Seleme -Sabit -İbn Ömer b. Ebî Seleme- babası Ebu Seleme senediyle aktardığı bir riva­yete göre kocası Ebu Seleme'den (sonra evlenebilmesi için beklemesi gere­ken -Ş.Ö) iddet müddeti dolan Ümmü Seleme'ye Allah Rasûlü (s.a.) tâlib olur. Ümmü Seleme: "Merhaba, Allah'ın Elçisi! Ben başka bir kadınım. Benim çocuğum var. Hem velilerimden hiçbiri de burada değil..." diye karşılık verir. Bu hadiste Ümmü Seleme'nin, oğlu Ömer'e: "Kalk, Allah Rasûlü'nün (s.a.) nikâhım kıy" dediği ve onun da nikâh kıydığı aktarıl-maktadır[163]Bu rivayet düşündürücüdür. Çünkü burada adı geçen Ömer, İbn Sa'd'ın kaydettiğine göre Allah Rasûlü (s.a.) vefat ettiğinde dokuz ya­şındaydı. Allah Rasûlü (s.a.) ise Ümmü Seleme ile hicretin 4. senesi Şevval ayında evlendi. Bu durumda Ömer o vakit üç yaşında olur. Böyle bir ço­cuk ise nikâh kıyamaz. Bunu, İbn Sa'd ve diğerleri söylemektedir. Bu du­rum İmam Ahmed'e söylenildiğinde: "Ömer küçüktü diye kim diyor?" demiştir. Ebu'l-Ferec İbnü'l-Cevzî diyor ki: "Herhalde Ahmed, bunu Ömer'­in yaşının ne kadar olduğunu araştırıp öğrenmeden önce söylemiştir. Oysa bir grup tarihçi —İbn Sa'd ve diğerleri— onun kaç yaşında olduğunu kay­detmiştir." Deniliyor ki: Ümmü Seleme'yi Allah Rasûlü'ne (s.a.) veren, onun amcasının oğlu Ömer İbnü'l-Hattâb'tır. Hadis: "Kalk, ya Ömer! Al­lah Rasûlü'nü (s.a.) nikâhla" şeklindedir. Hz. Ömer ile Ümmü Seleme'nin nesebleri (atalan) Kâ'b'da birleşmektedir. Hz. Ömer'in nesebi: Ömer-Hattâb-Nüfeyl-Abdüluzzâ-Riyâh-AbduUah-Kurt-Rezâh -Adiy-Kâ'b... Ümmü Sele­me'nin nesebi: Ümmü Seleme-Ebu Ümeyye-Muğîre-Abdullah-Mahzûm-Yakaza-Mürra-Kâ'b... Ümmü Seleme'nin oğlu Ömer'in adı onun adı ile tuttu. Ümmü Seleme: "Kalk, ya Ömer! Allah Rasûlü'nü (s.a.) nikâhla" deyince, râvîlerden biri bunu onun oğlu zannetti; olayı, anlamı esas olarak aktardı ve "Ümmü Seleme oğluna dedi ki..." şeklinde rivayet edip, onun Hz. Peygamber'e (s.a.) çocuğunun yaşının küçüklüğünü mazeret olarak göstermesini dikkatinden kaçırdı. Bu yanılgının bir benzeri, fakihlerden ba­zılarının bu hadis konusunda vehme kapılıp hadisi Allah Rasûlü (s.a.): "Kalk, ey çocuk! Anneni nikâhla" buyurdu şeklinde rivayet etmeliridir. Ebu'l-Ferec İbnü'l-Cevzî diyor ki: Bu şekil metni, bu hadiste bilmiyoruz. Şayet gerçekten böyle bir metin varsa muhtemel ki, Hz. Peygamber (s.a.) bunu küçükle şakalaşmak için söylemiştir. Çünkü o vakit daha üç yaşın­daydı. Allah Rasûlü (s.a.) ise Ümmü Seleme ile hicretin dördüncü senesi evlendi. Hz. Peygamber (s.a.) vefat ettiğinde Ömer dokuz yaşındaydı. Hem Allah Rasûlü'nün (s.a.) nikâhı veliye ihtiyaç göstermez. İbn Akıl diyor ki: İmam Ahmed'în sözünden anlaşılan Hz. Peygamber'in (s.a.) nikâhında veli şart değildir ve bu onun hususiyetlerindendir.

Sonra Esed b. Huzeyme oğullarından Cahş'ın kızı Zeyneb ile evlendi. Zeyneb, halası Ümeyye'nin kızıdır. "Sonra Zeyd, eşi (Zeyneb) ile ilgisini kesince onu seninle evlendirdik." âyeti[164]onun hakkında inmiştir. Bun­dan dolayı Hz. Peygamber'in (s.a.) diğer hanımlarına övünür: "Sizi ailele­riniz evlendirdi. Beni ise yedi kat ötesinden Allah evlendirdi." derdi[165]Allah Teâlâ'mn onun velisi olması ve gökler ötesinden onu Rasûlü ile ev­lendirmesi sırf ona ait olan hususiyetlerdendir. Hz. Ömer İbnü'l Hattâb'm hilâfetinin ilk zamanlarında vefat etmiştir. İlk önce Zeyd b. Harise ile evli idi. Allah Rasûlü (s.a.) Zeyd'i evlat edinmişti. Zeyd, Zeyneb'i boşayınca Allah Teâlâ evlat edinenlerin onların hanımları ile evlenebilecekleri konu­sunda ümmeti için uyulacak bir numune olmak üzere Peygamberini onunla evlendirdi.

Hz.Peygamber (s.a.), Mustahk oğullarından Haris b. Ebî Dırâr'ın kızı Cüveyriye ile evlendi. Bu hanım Mustahk oğullarından alınan esirler ara­sında idi. Hz. Peygamber'e (s.a.) gelip ondan kölelik sözleşmesine yardım etmesini istedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.) onun kölelikten kur­tulması için vâdedilen parayı ödedi ve onunla evlendi.

Sonra Kureyş'in Emevîler kolundan Ebu Süfyân Sahr b. Harb'in Ramle adlı kızı Ümmü Habibe ile evlendi. Adının Hind olduğu da söylenmekte­dir. Hz. Peygamber (s.a.) kendisiyle evlendiğinde bu kadın Habeşistan'da muhacir idi. Hz. Peygamber (s.a.) adına Necâşî ona dörtyüz dinar mehir verdi. Ümmü Habibe, oradan Hz. Peygamber'e (s.a.) (gelin) getirildi. Kar­deşi Muâviye devrinde vefat etti. Siyerciler ve tarihçilere göre mütevâtir ve malum olan budur. Onlara göre Hz. Peygamber'in (s.a.) Hatice ile Mek­ke'de, Hafsa ile Medine'de ve Safiyye ile Hayber'den sonra evlendiği nasıl biliniyorsa, bu (Habeşistan'dan gelin getirme olayı) da aynı şekilde bilin­mektedir.

İkrime b. Ammar'm Ebu Zümeyl aracılığıyla İbn Abbas'tan: Ebu Süf­yân, Hz. Peygamber'e (s.a.) "Senden üç şey istiyorum" dedi ve Hz. Pey­gamber (s.a.) de isteklerini kabul etti. Bunlardan biri olarak Ebu Süfyân: "Ümmü Habîbe adında arabın en güzeli bir kızım var. Onu sana nikahla­mak istiyorum." dedi... şeklindeki hadis[166]apaçık bir hatadır. Ebu Mu-hammemd İbn Hazm: "Bu hadis şüphesiz uydurmadır. İkrime b. Ammar bu yalanı söylemiştir" diyor. Bu hadis hakkında İbnü'l-Cevzî diyor ki: Bu, râvilerden birinin yanılgısıdır. Bunda ne şüphe ne tereddüt vardır. Bu­rada İkrime b. Ammar'ı itham etmişlerdir. Çünkü tarihçiler şu konularda görüşbirliğine varmışlardır: Ümmü Habîbe, Abdullah b. Cahş ile nikâhlı idi ve ondan çocuğu dünyaya geldi. Abdullah b. Cahş, her ikisi de müslü-man iken onunla Habeşistan'a hicret etti. Sonra kendisi hristiyan oldu; Ümmü Habibe ise İslâm üzere sebat etti. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.) Necâşî'ye heyet göndererek Ümmü Habîbe'ye talib oldu. Necâşî, Hz. Pey­gamber (s.a.) ile onu nikahladı ve Hz.Peygamber (s.a.) adına ona mehir verdi. Bunlar hicretin yedinci senesinde oldu. Ebu Süfyân mütareke zamanında gelip Ümmü Habîbe'nin yanına girdi. Bunun üzerine Ümmü Habî-be, üzerine oturmaması için derhal Allah Rasûlü'nün (s.a.) yatağını topla­dı. Ebu Süfyân ile Muâviye'nin hicretin sekizinci senesi Mekke fethinde müslüman olduklarında ihtilaf yoktur.

Hem bu hadiste Ebu Süfyân'ın Hz.Peygamber'e (s.a.) "Müslümanlar­la savaştığım gibi kâfirlerle savaşmak için beni komutan tayin etmeni isti­yorum." dediği ve Hz. Peygamber'in (s.a.) de: "evet, kabul" cevabım ver­diği kaydedilmektedir ki, Hz. Peygamber'in (s.a.) Ebu Süfyân'ı komutan tayin ettiği hiç mi hiç bilinmemektedir.

Âlimler bu hadis hakkında çok söz söylediler ve yorumunda izledikleri yolların sayıları kabardı. Kimileri dedi ki: "Doğrusu bu hadisten dolayı Hz.Peygamber (s.a.) Ümmü Habîbe ile Fetih'ten sonra evlenmiştir. Tarih­çilerin nakilleri ile bu reddedilemez." Siyeri ve geçmişte olan olayların ta­rihlerini az buçuk bilen kimse katında büe bu metod bâtıldır.

Bir grup da: "Ebu Süfyân, Hz. Peygamber'in (s.a.) kalbini hoş etmek için ondan nikâh akdini tazelemeyi istemiştir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.) Ümmü Habîbe ile onun rızası olmadan evlenmişti." demiştir. Bu da bâtıl­dır. Hz. Peygamber (s.a.) için böyle birşey düşünülemez ve hem de Ebu Süfyân'ın aklına yakışık almaz.  Hiç böyle birşey olmamıştır.

Beyhakî ve el-Münzirî'nin de aralarında bulundukları bir grup ise di­yor ki: "Muhtemel ki bu mesele Ebu Süfyân kâfir iken kızı Ümmü Habî­be'nin kocasının Habeşistan'da öldüğü haberini duyduğu vakit Medine'ye yaptığı yolculuklardan biri esnasında olmuştu." Bunlara Ebu Süfyân'ın Hz. Peygamber'den (s.a.) kâfirlerle savaşmak için kendisini komutan tayin etmesini ve oğlunu kâtip edinmesini istemesi gibi, reddetme çareleri bulun­mayan hususlar hatırlatılınca diyorlar ki: "Herhalde bu ikisini Ebu Süf­yân, Fetih'ten sonra istemiş, ama râvi bütün bunları bir tek hadiste topla­mıştır." Bu sözdeki aşırı zorakilik ve saplantı cevap vermeye bile gerek bırakmaz.

Bir grup ise diyor ki: "Hadisin bir başka sahih yorumu sözkonusu-dur. Hadisin anlamı şöyledir: Şimdi senin hanımın olmasından razıyım. Zira ben bundan önce razı değildim. Şimdi gerçekten razı oldum. Artık hanımın olmasını istiyorum." Şayet bu ve benzeri sözlerle sayfalar kara­lanmamış, bu konuda kitaplar yazılmamış ve insanlar bu yorumu yapma­mış olsalardı; bunu yazmaya, dinlemeye ve bununla uğraşmaya zamanımız az olduğu için bundan sözetmekten kaçınmamız daha münasip olurdu. Çün­kü gönülleri alevlendiren, coşturan şeylerden değil, aksine karartan şeylerdendir.

Bir grup ise şöyle diyor: "Ebu Süfyân, Allah Rasûlü'nün (s.a.) ha­nımlarına ilâ (cinsel yaklaşımda bulunmama yemini) yaptığında onları bo-şadığıni işitince, Medine'ye geldi ve kızının da Hz.  Peygamber'in (s.a.) boşadıkları arasında olduğunu sanarak ona bu sözleri söyledi." Bu da bir önceki gibidir.

Bir grup da diyor ki: Aksine hadis sahihtir. Ancak Ümmü Habîbe'nin adının verilmesinde râvilerden biri yanılgıya düşmüş, hata etmiştir. Ebu Süfyân, Ümmü Seleme'nin kızkardeşi Ramle'yi Hz. Peygamber'e (s.a.) ver­mek istemiştir. İki kızkardeşi bir arada almanın haram olmasının Ebu Süf-yân'a gizli kalması uzak ihtimal değildir. Hatta bu durum ondan daha fakih ve daha âlim olan kızına bile gizli kalmıştı da Allah Rasûİü'ne (s.a.): "Ebu Süfyân'ın kızı olan kardeşimde gözün var mı?" diye sormuştu. Hz. Peygamber (s.a.): "Ne yapacağım?" demiş; o da: "Nikâhlarsın" karşıhğnı vermişti. Hz. Peygamber (s.a.): "Bunu istiyor musun?" diye sorunca: "Ben sana engel olmam. Hayırda bana ortak olmasını en çok istediğim kişi, kız-kardeşimdir." demiş; Hz. Peygamber (s.a.) ise ona: "Ama o, bana helâl olmaz." cevabını vermişti[167]İşte Ebu Süfyân'ın, Hz. Peygamber'e (s.a.) teklif ettiği kızı, (Ümmü Hâbibe'nin kardeşi olan) bu kızıydı. Râvînin ken­disi onun adını Ümmü Habîbe diye belirtti. Hatta o kızın künyesinin de Ümmü Habîbe olduğu söylenmektedir...                                    

Şayet hadiste geçen: "Allah Rasûlü (s.a.) ona istediklerini verdij'l cüm­lesi olmasaydı, bu cevap güzeldi. Bu durumda artık "Bu cümle râvinin bir yanılgısıdır. Zira Hz. Peygamber (s.a.) ona isteklerinin bir kısmım ver­di; ama râvi Hz. Peygamber'in (s.a) ona istediklerini verdiğini söyledi. Ya­hut râvî, muhatap, Hz. Peygamber (s.a.) ona isteklerinden verilmesi caiz olanları verdi, şeklinde anlar diye güvenerek sözü mutlak söyledi." denir.

Hz. Musa'nın kardeşi, İmran oğlu Hz. Harun soyundan gelen ve Na-dîr oğullarının reisi olan Huyey b. Ahtab'ın kızı Safiyye ile evlendi. Şu halde Safiyye, peygamber kızı ve peygamber hanımıdır. Dünyanın en güzel kadınlanndandı. Hz. Peygamber'e (s.a.) Safiy'den[168]bir cariye olarak geç­miş ve Hz. Peygamber (s.a.) onu âzâd edip azadını mehri saymıştı. Böylece bu tutum kıyamet gününe kadar ümmet için bir sünnet oldu: Kişi cariyesi­ni âzâd eder ve azadını onun mehri sayar; böylece o cariye bu kişinin hanı­mı olur. Bir kimse: "Cariyemi âzâd ettim ve onun azadını ona mehir saydım" yahut: "Cariyemin azadını ona mehir saydım" derse bu âzâd ve nikâh sahihtir ve yeniden bir akide, bir veliye ihtiyaç duyulmaksızm o cariye, adamın karısı olur. İmam Ahmed'in ve ehl-i hadisten pek çoğunun mez-heblerinden anlaşılan budur.

Bir grup diyor ki: "Bu, Hz. Peygamber'e (s.a.) hastır ve Allah'ın ni­kâh konusunda O'na ayrıcalık tanıdığı şeylerdendir, ümmet için geçerli de­ğildir." Üç imam (Ebu Hanîfe, Şafiî ve Mâlik) ve onlara uyanlar bu görüş­tedirler. Doğrusu birinci görüştür. Çünkü aslolan, bir delil bulunmadıkça bir konunun yalnız, Hz. Peygamber'e (s.a.) has olmamasıdır. Allah Teâlâ mehrini bağışlayan kadınla nikâhlanmayı yalnız O'na has kılınca bu konu­da: "Mü'mirilerden ayrı, sırf sana has olarak..." buyurdu'62'; ama âzâd edilen kadın hakkında böyle bir şey demedi. Aynı şekilde Allah Rasûlü (s.a.) de bu konuda ümmetin kendisini örnek almalarını engellemek için böyle bir şey söylemedi. Allah Teâlâ, evlatlıklarının (boşadıkları) hanımla-nyla nikâhlanmalannda ümmet üzerine bir günah (yahut zorluk) olmadığı­nı göstermek için O'na evlatlığının (boşadığı) karısı ile nikâhlanmayı mu­bah kılmıştır. Bu da gösterir ki, Hz. Peygamber (s.a.) bir nikâh akdi yaptı­ğında —Allah ve Rasûlünden Hz. Peygamber'e (s.a.) has olduğuna ve do­layısıyla örnek alınamayacağına dair açık bir ifade (-nas) gelmedikçe— ümmet o konuda ona uyabilir.  Bu açıktır.

Bu meselenin iyice izah edileceği, yapılan münakaşanın genişçe anlatı­lacağı ve böyle meselelerin caiz olmalarının usul ve kıyas gereği olduğunun açıklanacağı yer başkadır. Biz burada yalnızca bir uyarıda bulunduk.

Sonra Hilâl oğullarından Haris kızı Meymûne ile evlendi. En son ev­lendiği kadındır. Doğru olan görüşe göre onunla Mekke'de kaza umresi sırasında ihramdan çıktıktan sonra evlendi. İhramlı iken evlendiği de söy­lenmiştir. Bu görüş İbn Abbas'mdır. îbn Abbas —Allah ondan razı olsun— burada yanılmıştır. Çünkü nikâhta aralarında elçilik yapmış olması sebe­biyle olayı en iyi bilen kişi olan Ebu Rafı' Hz. Peygamber'in (s.a,) Mey­mûne ile ihramsız iken evlendiğini haber vermiş ve: "Aralarında elçi ben idim" demiştir. İbn ^\bbas, o vakit aşağı yukarı on yaşlarında idi; olayı görmemiş ve olayın cereyan ettiği sırada orada bulunmamıştı. Ebu Rafı' ergen bir adam ve hem de olay onun önünde olmuştur. En iyi bilen odur. Böyle bir tercih sebebinin esas alınmasının gerekli olduğu gözden kaçmaz. Meymûne, Muâviye devrinde vefat etti. Kabri Şeriftedir.

Deniyor ki: Hanımlarından biri de Nadîr oğullarından Zeyd kızı Rey-hane'dir. Bu hanımın Kurayza oğullarından olduğu, Kurayza oğullan ile yapılan savaşta esir alındığı ve Allah Rasûlünün (s.a.) ganimet paylaştırıl­madan seçip aldıkları (—safiy) arasında bulunduğu, Hz. Peygamber'in (s.a.) âzâd edip onunla evlendiği, sonra onu bir talâkla boşadığı ve sonra geri döndüğü de söylenmektedir.

Bir grup da diyor ki: "Aksine Reyhane, onun cariyesi idi. Hz. Pey­gamber (s.a.) vefat edinceye kadar, onunla milk-i yemîn ( = cariyelik mül­kiyeti) sayesinde cinsel ilişkide bulunmuştur." O halde bu kadın, hanımları arasında değil cariyeleri arasında sayılır. Evvelki görüş Vâkidî'nin tercihi­dir. Şerefuddin ed-Dimyatî de bu konuda ona muvafakat etmiş ve: "İlim adamları nezdinde en sağlam olan görüş budur." demiştir. Bu söz laf gö­türür. Zira bilinen, bu kadının Hz. Peygamber'in (s.a.) odalıklarından ve cariyelerinden olmasıdır. En doğrusunu bilen Allah'tır.[169]İşte Hz. Peygamber'in (s.a.) kendileriyle zifafa girdiği bilinen hanımla­rı bunlardır. Ama evlilik teklif edip de evlenmediği ve kadın kendisini (ya­ni mehrini) O'na bağışladığı halde nikahlamadığı kadınlar ise dört, beş civarındadır. Bazıları, bunların sayısının otuz olduğunu söylemişlerse de O'nun sîretini ve hallerini bilen ilim adamları böyle bir şey tanımıyorlar, aksine inkâr ediyorlar. Onlarca bilinen şu ki, Hz. Peygamber (s.a.) evlen­mek kastıyla Cevneli kadına dünürcü gönderdi. Teklif için yanına girdiğin­de kadın ondan Allah'a sığındığını söyleyince, o da onu korudu ve onunla evlenmedi. Aynı şey Kelb kabilesinden bir kadının başına da geldi. Böğ­ründe bir beyazlık gördüğü kadınla da aynı şey oldu; onun da yanına gir­medi. Kendisini ( = mehrini) O'na bağışlayan kadını, mehir olarak ona Kur'-an'dan birkaç sûre öğretmesi karşılığında başka bir adamla evlendirdi. Bi­linen budur. En doğrusunu Allah bilir.

Tartışmasız Hz. Peygamber (s.a.) vefat ettiğinde dokuz hanımı vardı. Gecelerini şu sekizi arasında taksim yaparak nöbetleşe geçirirdi: Âişe, Haf-sa, Zeyneb Binti Cahş, Ümmü Seleme, Safiyye, Ümmü Habîbe, Meymûne, Şevde ve Cüveyriye.

Hz. Peygamber (s.a.) vefat ettikten sonra en evvel kendisine kavuşan hicrî 20/640 senesinde ölen Zeyneb Binti Cahş olmuştur. En son ölen ise 62/681 senesinde Yezid'in hilâfeti sırasında ölen Ümmü Seleme'dir. En iyi bilen Allah'tır. [170]

 

2— Cariyeleri:

 

Ebu Ubeyde diyor ki: Dört cariyesi vardı: 1-vlâriye: Oğlu İbrahim'in annesi, 2- Reyhane, 3- Esir alınan savaşlardan birinde hissesine düşen diğer güzel bir cariye, 4- Zeyneb Binti Cahş'ın ona bağışladığı bir cariye. [171]

 

3— Köleleri:

 

1- Zeyd b. Harise b. Şerâhîl: Allah Rasû gamber (s.a.) onu âzâd edip cariyesi Ümmü ile evlendirildi.Bu evli likten Üsâme dünyaya geldi.

2- Eşlem, 3- Ebu Râfi\ 4- Sevbân, 5- Ebu Kebşe Süleym, 6- Şükran: Adı Salih'tir; 7- Rabâh Nûbî, 8- Yesâr Nûbî: Ureyneliler tarafından öldü­rülmüştür; 9- Mid'am[172]\ 10- Kirkire Nûbî[173]Hz. Peygamber'in (s.a.) eş­yalarının muhafızı idi. Hayber savaşında, savaş esnasında onun devesinin yularını tutuyordu. Sahih-i BuharVdeki rivayete göre o gün ganimet malla­rı arasından şemle[174]çalmış ve savaşta öldürülmüş; Hz. Peygamber (s.a.) de: "O semle muhakkak ona ateş püskürtecektir" buyurmuştu[175]. Mu-vatta'ûa ise şemleyi çalanın Mid'am olduğu rivayet edilmektedir'[176]. Her ikisi de Hayber savaşında öldürüldü. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

11- Enceşe el-Hâdi[177]12- Sefine b. Ferrûh: Adı Mihrân'dir. Sefine adını ona Allah Rasûlü (s.a.) koydu. Çünkü yolculukta (arkadaşları) eşya­larını ona taşıtıyorlardı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.): "Sen sefine ( = gemi)sin" buyurmuştu[178]Ebu Hatim: "Onu Allah Rasûlü (s.a.) âzâd etti" derken, diğerleri; Ümmü Seleme'nin âzâd ettiğini söylemektedirler.'[179]

13- Enese: Künyesi Ebu Mişrah'tır; 14- Eflah, 15- Ubeyd, 16- Tah-mân: Diğer adı Keysân'dır. 17- Zekvan, 18- Mihrân, 19- Mervân. Denili­yor ki: "bu (son üçü) Tahmân'ın ismi konusunda ileri sürülen farklı isim­lerdir." Doğrusunu en iyi Allah bilir.

20- Huneyn, 21- Sender, 22- Fudâle Yemânî, 23- Mâbûr Husâ, 24-Vâkıd, 25- Eby Vâkıd, 26- Kassam, 27- Ebu Asîb, 28- Ebu Müveyhibe.

Kadınlardan: 1- Selmâ Ümmü Rafı', 2- Sa'd kızı Meymûne, 3- Hudra, 4- Radvâ, 5- Rezîne, 6- Ümmü Dumeyra, 7- Ebu Asîb kızı Meymûne, 8-Mâriye, 9- Reyhane. [180]

 

4— Hizmetçileri:

 

1- Enes b. Mâlik: İhtiyaçlarını görürdü; 2- Abdullah b. Mes'ûd: Ayak­kabısına ve misvaklarına sahip olurdu; 3- Ukbe b. Âmir el-Cühenî: Katırı­na sahip olur, onu yolculuklarda sürerdi; 4- Esla' b. Şerik: devesine göz-kulak olurdu; 5,6-Müezzin Bilâl b. Rabâh ve Sa'd: Bu ikisi Hz. Ebu Bekir es-Siddîk'ın âzâdlı köleleri idi; 7- Ebu Zer el-Gıfârî, 8,9- Eymen b. Ubeyd ve annesi Ümmü Eymen: Bu ikisi Hz. Peygamber'in (s.a.) âzâdlıları idi. Eymen, Hz. Peygamber'in (s.a.) temizlik ve tuvalet işlerine bakardı. [181]

 

5— Kâtipleri:

 

1- Hz. Ebu Bekir, 2- Hz. Ömer, 3- Hz. OsmanJ|4- Hz. Ali, 5- Zübeyr, 6- Âmir b. Füheyre, 7- Amr b. Âs, 8- Übey b. Kâ'b, 9- Abdullah b. Er-kam, 10- Sabit b. Kays b. Şemmâs, 11- Hanzala b. Rabî el-Üseydî, 12-Muğîre b. Şu'be, 13- Abdullah b. Revâha, 14- Halid b. Velîd, 15- Halid b. Saîd b. Âs: Bu zatın, Hz. Peygamber'in (s.a.) ilk kâtibi olduğu söylen­mektedir; 16- Muâviye b. Ebu Süfyân, 17- Zeyd b. Sâbit:[182] Bu işle en çok ilgilenen ve en uzman olanları bu sahabî idi. [183]

 

6— İslâm Hukuku Konularındaki Mektupları

 

1-  Hz. Ebu Bekir'in yanında bulundurduğu zekât konularını içeren mektubu. Hz. Ebu Bekir, Bahreyn'e gönderdiği Enes b. Mâlik'e bu mektu­bu yazdı[184]Cumhur ( = âlimler çoğunluğu) bu mektuba göre amel et­mektedir.

2-  Yemenlilere gönderdiği mektup. Ebu Bekir b. Amr b. Hazm'ın ba­basından, onun da dedesinden rivayet ettiği mektup işte budur. Aynı şekilde bu mektubu Müstedrek'inde Hâkim, Nesâî vs. muhaddisler müsned —muttasıl bir senedle rivayet etmişlerdir. Ebu Davud vs. muhaddisler ise mürsel senedle kaydetmişlerdir[185]Bu, uzunca bir mektuptur. Bu mektupta zekât, diyetler, ahkâm, büyük günahların adları, boşama, köle âzâdı, bir tek elbise ile namaz kılmanın ve örtünmenin hükümleri, mushafa (abdest-siz) el sürme... gibi fıkhın değişik pekçok konulan anlatılmaktadır.

İmam Ahmed diyor ki: Allah Rasûlünün (s.a.) bu mektubu yazdığın­da şüphe yoktur. Fakîhlerin hepsi diyetlerin miktarları konusunda bu mek­tubu kaynak almışlardır.

3-  Züheyr oğullarına gönderdiği mektubu,

4-  Hz. Ömer İbnüM-Hattâb'ın yanında bulunan ve zekât nisablan vs. konularını içeren mektubu[186].

 

7— Hükümdarlara Gönderdiği Mektupları ve Elçileri:

 

Hudeybiye'den dönünce yeryüzü krallarına mektup yazdı ve onlara elçilerini gönderdi. Bu cümleden olarak Bizans hükümdarına bir mektup yazdı. Kendisine, "(Bizanslılar) Mühürsüz hiçbir mektubu okumazlar" de­nilince, bir gümüş mühür edindi ve üzerine üç satır yazdırdı: "Muhammed" bir satır, "Rasûl" bir satır ve "Allah" bir satır[187]Krallara gönderdiği mektupları bununla mühürledi. Hicretin yedinci senesi Muharrem ayında bir gün içinde altı neferi elçi olarak gönderdi.

Bunların ilki, Amr b. Ümeyye ed-Damrî: Bu elçiyi Necâşî'ye gönder­di. Necâşî'nin adı Ashame b. Ebcer'dir. "Ashame"nin Arapça karşılığı, Atıyye (Türkçe karşılığı ise Bağış -Ş.Ö.)dir. Necâşî, Hz. Peygamber'in (s.a.) mektubuna saygı gösterdi ve sonra müslüman olup şehadet getirdi. İnciri en iyi bilenlerdendi. O Habeşistan'da öldüğü gün Hz. Peygamber (s.a.) Medine'de cenaze namazını kıldırdı. Vâkıdî vs.'nin de içinde bulundukları bir grup tarihçi böyle demekteyse de iş bunların dediği gibi değildir. Zira Allah Rasûlünün (s.a.) cenaze namazını kıldırdığı Necâşî Ashame, mektup gönderdiği Necâşî değildir. Birincisinin aksine, bu ikincisinin Müslüman olduğu bilinmiyor. Oysa birincisi müslüman olarak ölmüştür'[188]'. Müslim Sahih'inde Katâde yoluyla Enes'in şöyle dediğini rivayet eder: "Allah Ra­sûlü (s.a.) Kisrâ'ya, Kayser'e, Necâşî'ye ve herbir saltanat sahibine, onları Allah Teâlâ'ya davet için birer mektup gönderdi. Buradaki Necâşî Allah Rasûlünün (s.a.) cenaze namazını kıldırdığı Necâşî değildir. [189]Ebu Mu-hammed îbn Hazm diyor ki: "Allah Rasûlünün (s.a.) kendisine Amr b. Ümeyye ed-Damrî'yi gönderdiği bu Necâşî müslüman olmamıştır." Birin­cisi İbn Sa'd vs. tarihçilerin tercihidir. Aşikâre olan İbn Hazm'ın görüşüdür.

Dıhye b. Halîfe el-Kelbî'yi Bizans hükümdarı Kayser'e gönderdi. Kay-ser'in adı Hirakl (Heraklius, 610-641) idi. Müslüman olmayı kurdu. Nere­deyse olacaktı; ama olmadı. Müslüman olduğu söylenmişse de bu sözün bir değeri yoktur.

Ebu Hatim İbn Hibbân'm, Sahih'inde rivayet ettiğine göre Enes b. Mâlik anlatıyor: Allah Rasûlü (s.a.): "Şu mektubumu kim Kayser'e götü­rüp cenneti kazanmak ister?" diye sordu. Cemaatten birisi: "Ya mektubu kabul etmezse?" dedi. Hz. Peygamber (s.a.): "Kabul etmese de (götürene cennet vardır)" buyurdu. Kayser, Beyt-i Makdis'e gelirken elçi ona rastla­dı. Yere bir hah serilmişti. Üzerinde ondan başkası yürümüyordu. Elçi mek­tubu halının üzerine attı ve yana çekildi. Kayser, mektubun yanına varınca eline aldı ve: "Bu mektubun sahibi kim ise güvencededir." diye nida etti. Adam gelip: "Benim" dedi. Kayser: "Memleketime geldiğinde bana gel" dedi. Adam, gelince onun yanına gitti. Kayser'in emri ile sarayın kapıları kapatıldı: Sonra bir tellâla şöyle nida etmesi için emir verdi: "Haberiniz olsun, Kayser, Muhammed'e uydu ve hristiyanlığı bıraktı." Bunu duyan ordusu derhal silahlarını çekip geldiler ve onu çembere aldılar. Bunun üze­rine Allah Rasûlü'nün (s.a.) elçisine: "Görüyorsun, tahtım elden gidecek." dedikten sonra tellâlına şöyle nida etmesini emretti: "Dikkat, dikkat! Kay­ser, davranışınızdan hoşnut oldu[190]. O sadece sizi sınayıp sizin dininize ne kadar sıkı tutunduğunuzu görmek istedi. Artık geri dönün, gidin." Allah Rasûîü'ne (s.a.): "Ben müslümanım" diye yazdı ve O'na dinarlar gönder­di. Mektup eline geçince Allah Rasûlü (s.a.): "Allah'ın düşmanı yalan söy­ledi. O müslüman değil, hristiyandır."

Abdullah b. Huzâfe es-Sehmî'yi, Kisrâ'ya gönderdi. Nuşirevan oğlu Hürmüz'ün oğlu olan Kisrâ'mn adı İbreviz (Perviz) idi. Hz. Peygamber'in (s.a.) mektubunu parçaladı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.): "Allah'­ım! Onun saltanatını parçala." diye beddua etti. Allah, onun saltanatını ve milletinin memleketini parçaladı[191]'

Hâtıb b. Ebî Beltea'yı, Cüreyc b. Mînâ adındaki İskenderiye kralı ve Kıptîlerin lideri olan Mukavkis'a gönderdi. Mukavkıs, iyi şeyler söyledi ve yakınlık gösterdi. Ama müslüman olmadı. Hz. Peygamber'e (s.a.) Mâ-riye'yi ve onun kızkardeşleri Şîrîn ile Kayserâ'yı hediye etti. Hz. Peygam­ber (s.a.) Mâriye'yi odalık edindi ve Sîrîn'i Hassan b. Sâbit'e hediye etti.

Mukavkıs, Hz. Peygamber'e (s.a.) ayrıca şu hediyeleri de göndermiş­tir: Bir başka câriye, bin miskal altın, Mısır kubâtî kumaşından yirmi par­ça elbise, bir boz katır —Düldül—, bir boz eşek —Ufeyr—, Mâbur adında bir hadım köle —bu kölenin Mâriye'nin amcasının oğlu olduğunu söylenmektedir—, bir at —Lizâz—, bir cam kadeh ve bir miktar bal. Bu­nun üzerine Hz. Peygamber (s.a.): "Pis adam, saltanatına kıyamadı. Sal­tanatı sürmeyecektir. [192]dedi.

Şucâ b. Vehb el-Esedî'yi, Belkâ kralı Haris b .Ebu Şemir el-Gassânî'ye gönderdi. Bunu İbn İshak ve Vâkidî söylemiştir. Kimisi: "Şucâ, Cebele b. Eyhem'e gitti", kimisi: ıtHer ikisine de gitti." ve kimisi de: "Dıhye b. Halîfe ile birlikte Hirakl'e gitti." demiştir. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

Selît b. Amr'ı, Yemâme'deki Hanîfe oğulları (reisi) Hevze b. Ali'ye gönderdi. Hevze, elçiye ikramda bulundu. Deniliyor ki: Hz. Peygamber (s.a.) Selît b. Amr'ı, Hanîfe oğullarından Hevze ile Sümâme b. Üsâl'e gönderdi.

İşte Allah Rasûlü'nün (s.a.) aynı gün gönderdiği söylenen altı elçi bun­lardır.

Hicretin sekizinci senesi Zilkade ayında Amr b. Âs'ı, Ummân'dakî Ezd oğullarından el-Cülendî'nin oğullan Ceyfer ile Abdullah'a elçi olarak gönderdi. Bu ikisi müslüman olup zekâtlarını verdiler. Amr'm önüne zekât toplama ve aralarında hükmetme yolunu açtılar. Amr, Allah Rasûlü'nün (s.a.) vefat haberi kendisine ulaşıncaya kadar aralarında kaldı.

Ci'râne'den ayrılmadan önce —bir görüşe göre Fetih'den önce— Alâ el-Hadramî'yi, Bahreyn kralı Münzir b. Sâvâ el-Abdî'ye gönderdi. Münzir müslüman oldu ve zekâtını (vergisini) verdi.

Muhacir b. Ebû Ümeyye el-Mahzûmî'yi, Yemen'deki Hâns b. Abdi-külâl el-Himyerî'ye gönderdi. Hâns: "Durumumu iyiden iyiye düşünüp ta­şınacağım." dedi.

Tebük seferinden dönünce —bir görüşe göre hicretin sekizinci senesi Rebîulevvel ayında —Ebû Musa ile Muâz b. Cebel'i İslâm davetçileri ola­rak Yemen'e gönderdi. Yemen halkı toptan, savaşsız, isteyerek müslüman oldu. Daha sonra Hz. AH b. Ebu Tâlib'i onlara gönderdi. Hz. Ali, veda haccı esnasında Mekke'de Hz. Peygamber'in (s.a.) yanına çıkageldi.

Cerîr b. Abdullah el-Becelî'yi, Zu'1-Kelâ el-Hımyerî ile Zû Amr'a, on­ları İslâm'a davet için gönderdi. Bu zatlar müslüman oldular. Allah Rasû-lü (s.a.) vefat ettiğinde Cerîr onların yanında idi.

Amr b. Ümeyye ed-Damrî'yi bir mektupla (yalancı peygamber) Müseylemetü'l-Kezzâb'a gönderdi. Ayrıca ona Zübeyr'in kardeşi Sâib b. el-Avvâm ile bir başka mektup daha gönderdi; ama müslüman olmadı.

İslâm'a davet için Ferve b. Amr el-Cüzâmî'ye elçi gönderdi. Elçi gön­dermediği de söylenmektedir. Ferve, Kayser'in Maan valisi idi; müslüman oldu ve Hz. Peygamber'e (s.a.) müslüman olduğunu bir mektupla bildirdi. Ayrıca Mes'ûd b. Sa'd ile O'na şu hediyeleri gönderdi: Fızza adında bir boz katır, Zarib adında bir at ve Ya'fûr adında bir eşek. Bir grup âlim böyle demiştir. Aşikâr olan o iki —Allah daha iyi bilir ya— Ufeyr ve Ya'­fûr aynı eşektir; Ufeyr, kelimesi Ya'fûr kelimesinin terhîm şeklindeki ism-i tasgiridir.

Ayrıca değişik kumaşlar ve altınla süslü ipek bir kaftan gönderdi. Hz. Peygamber (s.a.) hediyelerini kabul etti ve Mes'ûd b. Sa'd'a on iki buçuk ukiyye bağış yaptı.

Ayyaş b. Ebî Rabîa el-Mahzûmî'yi bir mektupla Himyer'den Abdikü-lâİ'in oğullan Haris, Mesrûh ve Nuaym'a gönderdi. [193]

 

8— Müezzinleri:

 

Dört tane olup ikisi Medine'de idi: 1- Bilâl b. Rabâh: Allah Rasûlü-nün (s.a.) ilk müezzinidir; 2- Kureyşli Âmir oğullarından Ümmü Mektüm'-un oğlu kör Amr (İbn Ümmü Mektüm), 3- Küba'da: Ammar b. Yasir'in âzâdlısı Sa'd el-Karaz; 4- Mekke'de: Ebu Mahzura; Adı, Evs b. Muğîre el-Cumhî'dir.

Müezzinlerden Ebu Mahzura ezanda tercî' yapar[194] (yani şehadet ke­limelerinin herbirini yavaşça söyledikten sonra tekrar yüksek sesle söyler -Ş.Ö.) ve kameti iki kere tekrarlardı. Bilâl ise tercî' yapmaz, kameti bir kere söylerdi. İmam Şafiî (r.h.) ile Mekkeliler Ebu Mahzûra'nın ezanını, Bilâl'ın kametini; Ebu Hanîfe (r.h.) ile Iraklılar Bilâl'ın ezanını, Ebu Mah-zûra'nm kametini; İmam Ahmed (r.h.), ehl-i hadis ve Medineliler ise Bi­lâl'ın hem ezanını, hem de kametini almışlardır .Mâlik (r.h.) iki yerde —tek­birin yinelenmesi ve kamet (Kad kemâti's-salâtu) sözünün iki kere söylenmesi— muhalefet etmiştir. O, kameti tekrar etmiyor. [195]

 

9— Komutanları ve Valileri:

 

Bâzân b. Sâsân: Behrâm Cûr'un neslindendir. Allah Rasûlü (s.a.), Kis-ra'nın ölümünden sonra onu bütün Yemen halkının başına geçirdi. İslâm'­da Yemen'e tayin edilen ilk validir. Aynı zamanda ilk müslüman olan Acem kralıdır.

Allah Rasûlü (s.a.) Bâzân'ın ölümünden sonra San'â ve civarındaki köy ve kasabalara onun oğlu Şehr b. Bâzân'ı vali tayin etti. Sonra Şehr öldürülünce Allah Rasûlü (s.a.) San'â'ya Halid b. Saîd b. Âs'ı vali yaptı.

Allah Rasûlü (s.a.) Muhacir b. Ebu Ümeyye el-Mahzûmî'yi Kinde ve Sadif'e vali tayin etti. Allah Rasûlü (s.a.) vefat ettiğinde daha görev yerine gitmemişti. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir, onu dinden dönen (mürted) bir takım insanlarla savaşması için (bir müfrezenin başında) gönderdi.

Ziyâd b. Ümeyye el-Ensârî'yi, Hadramevt'e;

Ebu Musa el-Eş'arî'yi, Zübeyd, Aden ve Sâhil'e;

Muaz b. Cebel'i, Cened'e;

Ebu Süfyân Sahr b. Harb'i, Necrân'a;

Ve (Ebu Süfyân'ın) oğlu Yezîd'i, Teymâ'ya vali olarak gönderdi.

Attâb b. Esîd'i, Mekke'ye vali tayin etti ve hicretin sekizinci senesi müslümanlara hac ibadeti yaptırma görevini ona verdi. O vakit 20 yaşında yoktu.

Ali b. Ebu Tâlib'i, humusları (beşte birlik vergilen) toplama ve kadı­lık yapma görevleriyle Yemen'e gönderdi.

Amr b. Âs'ı, Umman'a ve çevresine vali tayin etti.

Zekât toplama işine pekçok grup görevlendirdi. Zira her kabilenin ze­kâtlarını toplayan bir görevli vardı. Bundan dolayı zekât memurlarının sa­yısı kabardı.

Hz. Ebu Bekir'i hicretin dokuzuncu senesi haccı idare etme işiyle gö­revlendirdi ve onun ardından Hz. Ali'yi halka Berâet ( = Tevbe) sûresini okuması için gönderdi. Kimisi: "Çünkü bu sûrenin evveli, Hz. Ebu Bekir hacca gittikten sonra inmiştir."; kimisi: "Zira Arabın âdetidir; akitleri sa­dece kendisine itaat edilen birisi yahut kişinin ailesinden bir şahıs yapar-bozar." diyor, kimi ise diyor ki: Hz. Ali'yi, Hz. Ebu Bekir'e yardımcı ve destek olsun diye arkasından gönderdi. Bu yüzden Hz. Sıddîk Hz. Ali'­ye: "Âmir misin, memur musun?" diye sormuş, o da: "Hayır, memu­rum." cevabını vermişti[196]Allah'ın düşmanları Rafizîler ise: "Hz. Pey­gamber (s.a.) onu görevinden azledip yerine Hz. Ali'yi geçirdi." diyorlar. Bu, onların yeni çıkmış iftiralarından ve bühtanlarından başkası değildir,

"Nesî olayından dolayı bu hac Zilhicce ayında mı, yoksa Zilkade ayında mı yapılmıştı?" Bu konuda âlimler görüş ayrılığına düşmüşler ve iki ayrı görüş ileri sürmüşlerdir. En doğrusunu Allah bilir. [197]

 

10- Sa'd b. Muâz: Bedir savaşında gölgelikte uyurken muhafızlığım yap­mıştır. 2- Muhammed b. Mesleme: Uhud savaşında muhafızlığını yaptı. 3- Zübeyr b. Avvâm: Hendek savaşında muhafızlığını yaptı. 4- Abbâd b. Bişr: Muhafızlık işlerine bakan bu zattı.

Bu şahıslar dışında başka kişiler de Hz. Peygamber'in (s.a.) muhafızlığını yapmışlardır. "Allah seni insanlardan korur" âyeti[198]inince, insan­ların karşısına çıktı, âyeti onlara haber verdi ve muhafızları gönderdi[199]

Fedaileri:

I-  Ali b. Ebu Tâlib, 2- Zübeyr b. Avvâm, 3- Mikdâd b. Amr, 4-Muhammed b. Mesleme, 5- Âsim b. Sabit b. Ebu'l-Aklah, 6- Dahhâk b. Süfyân el-Kilâbî.

Valiye göre emniyet müdürü (sahibu'ş-şurta) ne ise Hz. Peygamber'e (s.a.) göre de Kays b. Sa'd b. Ubâde el-Ensârî o idi.[200]

Hudeybiye günü Muğîre b. Şu'be kılıcıyla Hz. Peygamber'in (s.a.) ba­şında bekledi.

Nafaka işlerine bakanlar; yüzüğüne, ayakkabısına ve misvakına göz-kulak olanlar; huzuruna girilmesine izin verenler:

Bilâl, nafaka işlerine bakardı. Muaykîb b. Ebu Fâtıma ed-Devsî mü-hürüne, İbn Mes'ûd misvakına ve ayakkabısına bakardı.

Huzuruna girilmesine müsaade edenler (yani kapıcıları) şunlardı: 1-Rebâh el-Esved, 2- Enese: Bu ikisi kölesi idiler; 3- Enes b. Mâlik, 4-Jıbu Musa el-Eş'arî. [201]

 

II—  Şairleri ve Hatipleri:                                               

 

İslâm'ı müdafaa eden şairleri: 1- Kâ'b b. Mâlik, 2- Abdullah b. Revâ-ha, 3- Hassan b. Sabit. Kâfirlere karşı en katı olanları Hassan b. Sabit idi. Kâ'b b. Mâlik ise kâfirleri, küfürlerinden ve şirklerinden dolayı ayıplardı.

Hatibi, Sabit b. Kays b. Şemmâs idi.[202] Yolculukta önünde şarkı söyleyerek deve sürenler:

me b. Ekvâ'. Sahih-i Müslim'de rivayet edildiğine göre Allah Rasûlü'nün (s.a.) güzel sesli, şarkı söyleyen bir deve sürücüsü vardı. Alİah Rasûlü (s.a.) ona: "Yavaş ol, ya Enceşe! Cam kâseleri (yani yufka yürekli kadınları incitip) kırmayasın." buyurdu.[203]

 

12— Gazaları ve Seriyeleri:

 

Bütün gazaları, seriyeleri ve ba'sları[204]hicretten sonraki 10 sene zar­fında olmuştur. Gazalarının sayısı 27'dir. 25 yahut 29 olduğunu söyleyen­ler ve daha başka rakamlar verenler de vardır. Şu dokuz gazada savaşmış­tır: Bedir, Uhud, Hendek, Kurayza, Mustalık, Hayber, Fetih, Huneyn ve Tâif. Hayber kasabalarından Vâdi'UKurâ'da, Gâbe'de (Şam bölgesinde Me­dine'ye yakın bir yer adı) ve Benî Nadir ile yapılan savaşlara da iştirak ettiği söylenmiştir.

Seriye ve ba'sları altmışa yakındır. Asıl büyük gazalar yedi tanedir: Bedir, Uhud, Hendek, Hayber, Fetih, Huneyn ve Tebük. Bu gazalar hak­kında Kur'an âyetleri inmiştir. Enfâl sûresi, Bedir savaşının anlatıldığı sû­redir. Uhud savaşı hakkında Âl-i İmrân sûresinin sonlarındaki: "Hani sen inananları mevzilere yerleştirmek üzere, erkenden evinden ayrılmıştın..." âyetinden[205]sûrenin bitiminden az öncesine kadar olan kısmı inmiştir. Hen­dek, Kurayza ve Hayber savaşları hakkında Ahzâb sûresinin başı; Benî Nadîr savaşı hakkında Haşr sûresi ve Hudeybiye olayı ile Hayber hakkında Fetih sûresi inmiş ve ayrıca bu sûrede (Mekke) Fethine işaret edilmiştir. Nasr sûresinde ise Fetih açıkça zikredilmiştir. [206]

 

13— Silahlan ve Eşyaları:

 

Dokuz kılıcı vardı:

1- Me'sûr: Sahip olduğu ilk kılıçtır. Babasından miras kaldı. 2- Adb, 3- Zülfikar yahut Zülfekar: Hemen hemen bu kılıcını hiç yanından ayır­mazdı. Bu kılıcın kabzası, kabzasının pervazesi, halkası, tepe kısmı, zînet için olan halkaları ve kınının dilciği hep gümüştendi. 4- Kal'î, 5- Bettâr, 6- Hatf, 7- Rasûb, 8- Mıhzem, 9- Kadîb.

Kılıcının kınının dilciği tamamen gümüş ve bunun arasında kalan kı­sım gümüş halkalar şeklindeydi. Kılıcı Zülfikar'ı Bedir savaşında ganimet olarak almıştı. (Uhud savaşında) kendisine gösterilen rüya da bu kılıç üze­rinde idi. Fetih günü Mekke'ye geldiğinde kılıcının üzerinde akın ve gümüş vardı.   ,

Yedi zırhı vardı:

1-  Zâtu'l-Fudûl: İşte bu zırhı, ailesi için yahudi Ebu Şahm'dan 30 sa'arpa aldığında o yahudinin yanında rehin bırakmıştı. Borç bir seneye kadar Ödenecekti. Zırh demirdendi.

2-  Zâtu'l-Vişâh, 3- Zâtu'l-Havâşî, 4- Sa'diyye, 5- Fızza, 6- Betrâ, 7-Hirnık. Altı, yayı vardı:

1- Zevrâ, 2- Ravhâ, 3- Safra, 4- Beyzâ, 5- Ketum: Uhud savaşında kırıldı; Katâde b. Nu'mân aldı; 6- Sedâd.

Kâfur adında bir sadağı, üç gümüş halkası bulunan menşur deriden bir kemeri, bir gümüş tokası ve bir gümüş tırnak makası vardı. Bazıları böyle demişse de Şeyhülislâm îbn Teymiye: "Hz. Peygamber'in (s.a.) ke­mer kuşandığı bize ulaşmadı." diyor.

Zeiûk adında bir kalkanı ve Fütak adında başka bir kalkanı vardı. Deniliyor ki, kendisine üzerinde put resmi bulunan bir kalkan hediye edil­di. Elini onun üzerine koydu, Allah o putu giderdi.

Beş mızrağı vardı. Birisine Müsvî, diğerine Müsnî denirdi. Neb'a adm-da bir hançeri vardı. Beyzâ adında bir büyük mızrağı daha vardı. Bastona benzer, Aneze adında başka bir küçük mızrağı daha vardı ki, bayramlarda onu önüne alarak yürür ve bu mızrağı önüne dikerlerdi. Böylece onu na­maz kıldığı tarafa diktiği sütre yapmış olurdu. Zaman zaman bu mıziakla yürüdüğü olurdu.

Muvaşşah adında, sarı bakırla kaplı bir demir miğferi ve Sebûğ yahut Zü's-Sebûğ adında bir başka miğferi vardı.

Harb esnasında giydiği üç cübbesi vardı. Harb esnasında yeşil ince ipekten bir cübbe giydiği de söylenmektedir. Bilinen o ki, Urve b. Zübeyr'-in, astarı yeşil ince ipek olan, ipek bir yelmuku (kaftanı) vardı, harb esna­sında giyerdi. İki rivayetten birine göre İmam Ahmed, harb esnasında ipek giymeyi caiz görmektedir.

Ukâb adında siyah bir bayrağı vardı. Sünen-i Ebu Davutf'daki bir ri­vayete göre sahabeden biri: "Allah Rasûlü'nün (s.a.) bayrağını gördüm, sarı idi." demektedir. Hz. Peygamber'in (s.a.) beyaz sancakları vardı. Ba-zan bunlara siyah desenler de verirdi.

el-Kin adında bir kıl çadırı vardı. Bir arşın yahut daha fazla uzunlukta ucu çengelli bir bastonu vardı, ona dayanarak yürür, devesi üzerinde iken önüne asardı. Urcûn adında bir bastonu; Memşûk adında kayın ağacından yapılma bir âsâsı vardı. Deniliyor ki, halifelerin birbirlerinden aldıkları âsâ budur.

Reyyân ve Muğnî adlarını taşıyan bir kadehi ve gümüş zincir takılmış başka bir kadehi vardı.

Cam bir kadehi ve divanının altına konan, gece içine küçük abdest bozduğu hurma ağacından bir kadehi vardı. Sâdır adında bir kırbası vardı. Abdest almak için bir taş maşrapası (ibriği) bulunduğu söylenmektedir. San bakırdan bir su teknesi, Sea adında bir leğeni, İçinde yıkandığı bakır bir kabı, bir yağ şişesi, ayna ve tarak koyduğu bir küçük sandığı vardı. Tarağın fiidişinden olduğu söylenmektedir. Bir de uyuyacağı zaman her iki gözüne de kendisinden üçer kere sürme çektiği bir sürmedanhğı vardı. Küçük sandığında makas ve misvak da bulunurdu. Dört erkeğin aralarında taşıdıkları dört halkası bulunan Garrâ adında bir çanağı vardı. Bir sa'ı, bir müddü, bir tüylü saçaklı büyük keçesi, Es'ad b. Zürâre'nin hediye etti­ği ayaklan Hind ardıcından bir divanı ve dolgu maddesi Uf olan deri bir yatağı vardı.

Bunların hepsi değişik hadislerde dağınık olarak rivayet edilmiştir.

Taberanî, Mu'cem'mûe İbn Abbas'tan Hz. Peygamter'in (s.a.) kapla­rını bir arada sıralayan şöyle toplu bir hadis rivayet eder: "Allah Rasûlü'­nün (s.a) kabzası ve kabza başı gümüşten olan Züîfikar adında bir kılıcı, Sedâd adında bir yayı, Cem' adında sadağı, bakırla kaplı Zâtu'l-Fudûl adında bir zırhı, Neb'â adında bir hançeri, Dakn adında bir ucu çengelli bastonu, Mûciz adında beyaz bir kalkanı, Sekb adında siyah bir atı, Dâc adında bir eğeri, Düldül adında boz bir katın, Kasvâ adında dişi bir deve­si, Ya'fûr adında bir eşeği, el-Kin adında bir halısı, Kamra adında bir bas­tonu, Sâdıra adında bir kırbası, Cami' adında bir makası, bir aynası ve Mevt adında, kayın ağacından yapılma bir âsâsı vardı." [207]

 

14— Hayvanları:

 

Atlan:

1- Sekb: Sahip olduğu ilk at olduğu söylenir. Kendisinden on ukiyyeye satın aldığı bedevi arabın yanında iken adı Dırs idi. Alnında ve ayakların­da beyazlık ve sağ ayağında bir deri bukağı vardı. Siyaha yakın al renkte idi. Nitekim siyah olduğu da söylenmektedir. 2- Mürtecez: Boz bir attı. İşte, Huzeyme b. Sâbit'in şahitlikte bulunduğu at, buydu, 3- Luhayf, 4-Lizâz, 5- Zarib, 6- Sebha, 7- Verd.

Hz. Peygamber'in (s.a.) bu yedi ata sahip olduğunda görüşbirliği var­dır. Bunları İmam Ebu Abdillah Muhammed b. İshak b. Cemâr eş-Şâfiî bir beyitte şu şekilde topladı:

Bu beyti bana, oğlu İmam Ebu Amr İzzeddin Abdülaziz haber Allah, onu taatı ile aziz eylesin.

Hz. Peygamber'in (s.a.) daha başka on beş atı olduğu söylenir, bunlar ihtilaflıdır.  Atının eğerinin iki yanı liften idi.

Katırları:

1- Düldül: Boz idi. (Mısır kralı) Mukavkıs'ın hediyesidir, 7  

2- Fizza ( = Gümüş) adında Ferve el-Cüzâmî'nin hediye ettiği verdi. \ncak başka bir katır,

3-  Eyle kralının hediye ettiği boz katır,

4-  Dûmetu'I-Cendel hükümdarının hediye ettiği bir başka katır,

5-  Necâşî'nin bir katır hediye ettiği ve Hz. Peygamber'in (s.a.) ona bindiği de söylenmektedir.

Eşekleri:

1- Ufeyr: Boz idi. Kıptî kralı Mukavkıs hediye etmişti.

2-  Ferve el-Cüzâmî'nin hediye ettiği bir başka eşek,

3-  Sa'd b. Ubâde'nin Hz. Peygamberi (s.a.) bir eşek verdiği h Hz. Peygamber'in (s.a.) de ona bindiği söylenmektedir.

Develeri:                                                                            

1- Kasvâ: Bu deve üzerinde hicret ettiği söylenmektedir.     ( 2,3- Azbâ (= Kulaksız) ve Ced'â (= Burunsuz) Bu iki devede ne culak, ne de burun vardı. Bu sebeple böyle adlandırıldılar. Kulağında kesiklik olduğu için bu adla anıldığı da söylenmektedir. Azbâ ve Ced'â bir deve adı mıdır, yoksa iki ayrı deve adı mıdır? Bu konuda ihtilaf vardır. Azbâ, yarışlarda geçilmez bir deve idi. Sonra iş devesi üzerinde bir bedevi arap çıkageldi ve onu geçti. Bu müslümanların ağırına gitti. Bunun üzerine Al­lah Rasûlü (s.a.): "Dünyada herhangi bir şeyi yükseltirse mutlaka onu al-çattmak Allah üzerine bir haktır.*' buyurdu.[208]

4- Hz. Peygamber (s.a.), Bedir savaşında Ebu Cehil'in, burnunda gü­müş bir halka bulunan ve attan hızlı giden Mehr kabilesinden aldığı devesi­ni ganimet olarak ele geçirdi. Müşrikleri öfkelerinden çatlatmak için bu deveyi Hudeybiye günü birine hediye olarak verdi.[209]

Kırk beş adet sağmal devesi vardı. Ayrıca Sa'd b. Ubâde'nin Akîl oğulları develerinden ona gönderdiği Mehr kabilesi develerinden bir devesi vardı.

Yüz koyunu vardı. Bu sayıdan fazla olmasını istemezdi. Çobanı her ne zaman bir kuzu doğduğunu haber etse, onun yerine bir koyun keserdi. Yedi tane hediye keçisi vardı; onları Ümmü Eymen otlatırdı. [210]

 

 

C) HZ. PEYGAMBER’İN (S.A) BEŞERİ TAVIRLARI

 

1) Giyinişi:

 

"Sehab = bulut" adında bir sarığı vardı, onu Hz. Ali'ye giydirdi. Sa­rık sarar, sarığın altına da kalensüve (fes, takke, başlık vb.) giyerdi. Kâh kalensüveyi sanksız giyer, kâh sarığı kalensüvesiz sarardı. Sarık sardığı za­man sarığım omuzları arasına sarkıtırdı. Nitekim Müslim, Sahih'inde Amr b. Hâris'in şöyle dediğini rivayet eder: "Allah Rasûlü'nü (s.a.) minberde hutbe okurken gördüm. Başında, iki ucunu omuzları arasına sarkıttığı si­yah bir sarığı vardı. [211]

Yine Müslim'de Câbir b. Abdullah'dan rivayet edildiğine göre Allah Rasûlü (s.a.), (Fetih Günü) Mekke'ye başında siyah bir sarıkla girdi[212]Câ-bir'in rivayet ettiği bu hadiste sarığın ucu anıimamıştır. Bu da gösterir ki, Hz. Peygamber (s.a.) sarığın ucunu daima omuzlan arasına sarkıtmazdı. Denilir ki, Hz. Peygamber (s.a.) Mekke'ye üzerinde savaş takımı ve başın­da miğferi ile girdi. O halde her yerde münasip olanı giymiştir.

Üstadımız Ebu'l-Abbas İbn Teymiye —Allah, ruhunu cennetle mu­kaddes kılsın— sarığın ucunun sarkıtılması konusunda şahane bir sebep söylemektedir ki, o da şudur: Hz. Peygamber (s.a.) Medine'de gördüğü rüyada, İzzet sahibi Allah Tebâreke ve Teâlâ Hazretlerini müşahede ettiği gecenin sabahında sarığının ucunu omuzlan arasına sarkıtmıştı. Hz. Peygamber (s.a.) anlatıyor: "Allah, bana: 'Ey Muhammedi Mele-i A'lâ hangi konuda birbiriyle çekişiyor, biliyor musun?' diye sordu. 'Bilmiyorum' de­dim. Bunun üzerine elini iki kürek kemiğimin arasına koyduk[213] Böylece gök ile yer arasında olanı bildim..."[214] Bu hadis Tirmizî'dedir[215] Buharî'-ve hadisin durumu sorulunca "sahih" cevabını verdi. Üstadımız: "İşte bu halden dolayı Hz. Peygamber (s.a.) sarığının ucunu omuzları arasına sarkıtmıştır" dedi. Bu açıklama, cahillerin lisan ve kalblerinin inkâr edece­ği ilimdendir. Sarık ucunun sarkıtıldığının söylenilmesi konusunda onun dışında bu açıklamayı yapanı görmedim.

Gömlek giymiştir. Zaten en sevdiği elbise gömlekti. Gömleğinin kolu bileğine kadardı. Cübbe, kaftana benzer(ense tarafından yırtmaçlı bir elbi­se) olan ferrûc ve ferace giymiştir. Ayrıca kaftan da giymiştir. Yolculukta yenleri dar bir cübbe giymiştir. (Belden aşağı giyilen peştemal gibi bir giye­cek olan) izâr ve (bedeni örten üsten giyilen şal gibi bir örtü olan) ridâ giymiştir. Vâkıdî diyor ki: Hz. Peygamber'in (s.a.) ridâsı ve abasının uzun­luğu altı arşın, eni üç arşın bir karış; izan ise Umman dokumalarındandı ve uzunluğu dört arşın bir karış, eni iki arşın bir karıştı.

Kırmızı hülle giymiştir. Hülle izâr ve ridâdan oluşan takıma denir. Bu iki giyecek birlikte olursa ancak o zaman hülle adını alır. Hz. Peygamber'in (s.a.) hüllesinin, başka renk katışmamış sade kırmızı olduğunu sa­nan kişi yanılgıya düşmüştür. Kırmızı hülle, diğer Yemen bürdelerinde ol­duğu gibi siyahla karışık, kırmızı desenlerle dokunmuş iki Yemen bürde-sinden oluşmaktaydı. Kırmızı çizgiler bulunması itibariyle bu adla tanın­maktadır. Yoksa sade kırmızı şiddetle yasaklanmıştır.[216] Sahih-i Buharî'dc rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.), kırmızı eğer minderini (yahut üstlük libasını) yasakladı[217]

Sünen-i Ebu Davud'da yer alan rivayete göre ise Abdullah b. Ömer şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.) üzerimde usfurla boyalı (düz desenli dikişsiz pelerin gibi bir giyecek olan - Ş.Ö.) bir rayta gördü. "Üzerindeki bu rayta nedir?" diye sordu. Yüz ifadesinden hoşlanmadığını anladım. Ai­leme geldiğimde tandır yakıyorlardı. Raytayı tandıra attım. Ertesi gün Hz. Peygamber'e (s.a.) geldim. "Raytayı ne yaptın, Abdullah?" diye sordu. Olayı anlattım. Bunun üzerine: "Hanımlarından birine giydirsen olmaz mıy­dı? Kadınların giymesinde bir sakınca yoktur" dedi.[218]

Sahih-i Müslim'de rivayet edilen bir hadiste yine Abdullah b. Ömer şöyle diyor: Hz. Peygamber (s.a.) üzerimde usfuria boyalı iki giyecek gör­dü. Bunun üzerine "Bu, kâfirlerin giy siler indendir. Onu giyme" buyur­du.[219] Yine Sahih-i Müslim'de Hz. Ali'nin (r.a.): "Hz. Peygamber (s.a.) usfurla boyalı elbise giymeyi yasakladı" dediği rivayet edilir.[220] Bu tür el­bisenin yalnızca, kırmızı boya ile boyandığı malumdur.

Sünenlerden birinde şu olay anlatılıyor: Hz. Peygamber (s.a.) ve ar­kadaşları bir yolculukta birlikte idiler. Hz. Peygamber (s.a.) arkadaşlarının yük develeri üzerinde kırmızı çizgili örtüler gördü. "Şu kırmızılığın sizi yenilgiye uğrattığını görüyorum, dikkat edin." buyurdu. Allah Rasulü'nün (s.a.) bu sözleri üzerine depara kalktık. Öyle ki, develerimizden biri ürküp kaçtı. Örtüleri ellerimizle tutup çekip kopardık" Hadisi Ebu Davud rivayet etmiştir.[221]

Kırmızı elbise, kumaş vs. giymenin caizliğinde şüphe gözükmektedir. Mekruhluğu ise gerçekten kuvvetlidir. Hz. Peygamber'in (s.a.) sade kırmı­zı giymiş olabileceği nasıl düşünülebilir? Hayır, hayır... Allah, onu bundan korumuştur. Şüphe yalnızca "kırmızı hülle" sözünden kaynaklanmıştır. En iyi bilen Allah'tır.

Hz. Peygamber (s.a.) gerek alemli, gerek sade hamîsa (dört köşeli, iki tarafı zencefilli bir tür siyah aba) giymiştir. Siyah elbise de giymiştir. Ayrıca kenarlarına ince ipek çekilmiş kürk de giymiştir.

İmam Ahmed ve Ebu Davud kendi senedleriyle Enes b. Mâlik'in: "Bi­zans imparatoru Hz. Peygamber'e (s.a.) ipek bir müşte hediye etti. Hz. Peygamber (s.a.) onu giyindi. Müştenin, Hz. Peygamber'in (s.a.) kolunda sallanışı, kımıldanışı hâlâ gözlerimin önünde." dediğini rivayet ederler.[222] ei-Esmaî: "Müşte, yenleri uzun kürke denir" diyor. Hattâbî der ki: "Bu müştenin, kenarları ipekle çevrilmiş olmalıdır. Zira kürkün kendisi ipek olmaz."

Hz. Peygamber (s.a.) sirval (şalvar, geniş pantolon yahut uzun-geniş külot) satın almıştır. Görünen o ki, bunu giymek için satın almıştır. Birçok hadiste sirval giydiği rivayet edilmiştir. Sahabîler de O'nun izniyle sirval giyerlerdi.

Mest ve "tâsûme" adlı ayakkabı giymiştir. Yüzük takınmıştır. "Yüzü­ğü sağ eline mi, sol eline mi takmıştır?" Bu konuda hadisler arasında ihti­laf vardır. Ama hadislerin hepsi de sahih senedlidir.

"Hûze = tolga" adlı bir miğfer ve "zerdiyye = örgülü zırh" adında bir zırh giyinmiştir. Uhud savaşında iki zırhı üstüste birbirine geçirerek giyin­miştir.

Sahîh-i Müslim'de rivayet edildiğine göre Hz. Ebu Bekir'in kızı Esma: "İşte bu, Allah Rasulü'nün (s.a.) cübbesidir." demiş ve ipek cepli ön ve arkasının aşağı kısmındaki yırtmaçları ipek olan tran hükümdarlarına has kalın şal cübbe çıkarttı. Ardından şunları söyledi: "Bu, vefatına kadar Âişe'nin yanında idi. O vefat edince ben aldım. Hz. Peygamber (s.a.) bunu giyerdi. Şimdi ise biz, şifa bulmaları dileğiyle hastalar için yıkıyoruz."[223]

İki yeşil abası, bir siyah elbisesi, keçeden kırmızı bir elbisesi ve bir yün elbisesi vardı. Gömleği pamuktan olup kısa boylu, kısa yenli idi. Hey­be gibi sarkan şimdiki uzun-geniş yenli elbiseleri ne Hz. Peygamber (s.a.) ne de ashabından herhangi biri giymiştir. Bunlar, Hz. Peygamber'in (s.a.) sünnetine aykırıdır. Bu şekil elbiselerin giyiminin caizİiğine şüphe ile bakı­lır. Çünkü bunlar kibir cinsindendir.

Hz. Peygamber'in (s.a.) en çok sevdiği elbise gömlek ve hıbere idi. Hıbere, kırmızı desenleri bulunan (pamuk veya ketenden mamul) bir tür abadır.

En çok hoşlandığı renk beyaz idi. Buyurur ki: "Elbiselerinizin en hayırlısı beyaz olanıdır. Beyaz giyinin ve ölülerinizi onunla kefenleyin, "[224] Sahih'âe rivayet edildiğine göre Hz. Âişe, bir keçe elbise ve kalın bir izâr çıkarmış ve: "Allah Rasûİü (s.a.) ruhunu bu ikisi içinde teslim etti" demistir. [225]

Altın bir yüzük takınmış, sonra çıkarıp atmış ve altın yüzük kullan­mayı yasaklamıştır. Sonra gümüş yüzük takınmış ve onu yasaklamamıştır. Ebu Davud'un, Hz. Peygamber'in (s.a.) yasakladığı şeyleri anlatırken: "Dev­let başkanı dışındaki insanların yüzük kullanmasını yasakladı" ifadesine gelince[226] bu hadisin durumunu ve sebebini bilmiyorum. En iyi bilen Al­lah'tır.

Yüzüğünün kaşını avucunun içine gelecek şekilde takardı. Tirmizı, Hz. Peygamber'in (s.a.) tuvalete girdiği zaman yüzüğünü çıkardığını rivayet edip, bu  rivayetin  sahih olduğunu söylüyor.  Ebu Davud  ise hadisi münker;. Sayıyor.[227]                                                                                                   

Ne Hz. Peygamber'in (s.a.), ne de ashabından birinin taylesan O şal, pelerin) giyindiği nakledilmiştir. Aksine Sahîh-i Müslim'de, Enes b. Mâ-lik'den rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.), Deccâl'i anlatır­ken: "Onunla beraber, üzerlerinde şal bulunan yetmiş bin Isfahan yahudisi çıkacak" demiştir[228] Enes, üzerlerinde şal bulunan bir grup insan gördü ve "Hayber yahudilerine ne kadar da benziyorlar!" dedi. Bu yüzden selef ve haleften bir grup âlim, şal giyilmesini mekruh saymışlardır. Zira Ebû Davud'un ve Müstedrek\t Hâkim'in İbn Ömer'den rivayet ettikleri bir ha­diste Hz. Peygamber (s.a.) "Kim bir kavme benzerse, o da onlardan-dır>[229] Tirmizî'nin rivayet ettiği hadiste de: "Bizden başka bir kavme ben­zeyen bizden değildir" buyur mu ştur.[230]

Hicretin anlatıldığı hadiste Hz. Peygamber'in (s.a.) gündüzün sıcağın­da Hz. Ebu Bekir'in yanına, başına (maske gibi) bir bürgü geçirerek gel­mesi ise Hz. Peygamber'in (s.a.) o saat gizlenmek için yaptığı birşeydi. İhtiyaçtan dolayı yapmıştı. Yoksa başına bürgü bürünmek âdeti değildi. Maamafih Enes, Hz, Peygamber'in (s.a.) başörtüsünü çokça kullandığını da rivayet etmektedir. Allah daha iyi bilir ya, Hz. Peygamber (s.a.) bunu yalnızca sıcak vb. durumlar gibi ihtiyaçtan ötürü yapmıştır. Hem başörtü­sü kullanmak şal bürünmek demek değildir.

Hz. Peygamber (s.a.) ve ashabı çoğunlukla pamuk dokuma giyerlerdi. Yün ve keten dokuma giydikleri de olurdu. Şeyh Ebu İshak el-Isbahanî'nin sahih senedle Câbir b. Eyyûb'dan rivayetine göre Salt b.Râşid, üzerinde yün cübbe, yün izâr ve yün sarıkla Muhammed b. Sîrîn'in huzuruna girdi. Muhammed ondan tiksindi ve şunları söyledi: "Sanıyorum bir takım kim­seler yün giyip; 'Meryem oğlu İsa da yün giyinmişti' diyorlar. İtham ede­meyeceğim birisi bana Hz. Peygamber'in (s.a.) keten, yün ve pamuk giyin­miş olduğunu haber verdi. Peygamberimizin sünneti kendisine uyulmaya daha lâyıktır." İbn Şîrîn bu sözlerle demek istiyor ki, bir takım insanlar daima yün elbise giyinmenin, başka şeyden mamul elbise giymekten daha faziletli olduğunu sanıyorlar da, bu yüzden de yün giyinmekte diretiyorlar ve kendilerini başka elbise giymekten alıkoyuyorlar. Aynı şekilde tek tip elbise giymenin daha iyi olacağını düşünüyorlar ve bir takım şekiller, ka­lıplar ve görünümler arıyor, bunlardan dışarı çıkmayı kötülük sayıyorlar. Oysa asıl kötülük bunlarla şartlanmak; devamlı bu şekiller, kalıplar ve gö­rünümler içinde olmak ve bunlar dışına çıkmamaktır.

Doğrusu yolların en üstünü Allah Rasulü'nün (s.a.) açtığı, kendisin­den gidilmesini buyurduğu, teşvik ettiği ve kendisinin de devamlı izlediği yoldur. O'nun giyecekler konusundaki tutumu kolayına geleni giyinme şek­lindeydi. Bu yüzden kimi zaman yün, kimi zaman pamuk ve kimi zaman da keten giyinirdi.

Giyindiği giyecekler: Yemen abaları (bürd-i yemânî), yeşil aba, cübbe kaftan, gömlek, şalvar, izâr, ridâ, mest ve ayakkabı. Kimi zaman sarığının ucunu   arkasına  salıverdi   kimi   zaman  salıvermedi.   Sarığı  çene  altın dolardı.[231]

Yeni bir elbise giyindiğinde adını belirterek şu duayı okurdu:

"Allah'ım! Bu gömleği —yahut ridayı, yahut da sarığı— sen bana giydirdin. Onun hayırlı olmasını ve yapıldığı amaçta hayırla kullanılmasını Senden dilerim. Onun şerrinden ve kötü amaçla yapılmışsa bu amacın şer­rinden Sana sığınırım."[232]

Gömleğini giyinirken sağından başlardı. Siyah yünden mamul elbise giyinmişti. Nitekim Müslim, SahîH* inde Hz. Âişe'nin şöyle dediğini rivayet eder: "Allah Rasulü (s.a.) üzerinde siyah yünden mamul, deseni deve eğeri resimieriyle süslü bir elbise ile (bir sabah) dışarı çıktı."[233]Sahihayn'da. ri­vayet edilen bir hadiste Katâde diyor ki: Enes'e: "Allah Rasulü'nün (s.a.) en çok sevdiği giyecek neydi?" diye sorduk; "Hıbere idi" cevabını ver­di. [234]Hibere, bir tür Yemen mamulü abadır (süslü keten yahut pamuk­tan imal edilir). Çünkü Arapların çoğunluk giyecekleri —kendilerine yakın olduğu için— Yemen dokumalarından yapılırdı. Araplar eski Mısır yerlileri Kıbtîlerin dokuduğu bir tür keten dokuma olan kabâtî denilen giyecekte olduğu gibi zaman zaman Şam ve Mısır'dan getirilen ithal elbiseler de gi­yerlerdi. Sünen-i NesâPdeki bir rivayete göre "Hz. Aişe Hz. Peygamber'e (s.a.) yünden bir hırka ördü. Hz. Peygamber (s.a.) onu giyindi. Terleyip yünün kokusunu hissedince çıkardı. Hoş kokuyu severdi."[235] Ebu Davud'­un Sünen 'indeki bir rivayete göre İbn Abbas: "Allah Rasulü'nün (s.a.) üzerinde olabilecek en güzel bir hülle (-altlık ve üstlükten oluşan takım elbise) gördüm." diyor.[236] Nesâî'nin Sünen'indeki bir rivayete göre ise Ebu: Rimse: "Allah Rasulü'nü (s.a.) üzerinde iki yeşil bürde (^çubuklu kumaş-l tan yapılmış ihram gibi bürünülen bir tür elbise, aba) olduğu halde hutbe1 okurken gördüm" diyor.[237]                                                                     

Yeşil bürde diye —aynen kırmızı hulle'de olduğu gibi— üzerinde yeşili çizgiler bulunan bürdeye denir. "Kırmızı hülle" sözünden saf kırmızı anlayanların, "yeşil bürde" sözünden de saf yeşil anlamaları gerekir ki, böyle) diyen hiç kimse çıkmamıştır.

Yastığı tabaklanmış deriden olup dolgu maddesi lif idi. Allah'ın mu­bah kıldığı giyeceklerden, yiyeceklerden ve kadınlardan, zahidlik yapmak ve kendini ibadete vermek amacıyla yüz çevirenlerin zıt kutbunda onlara karşı bir grup vardır ki, bunlar da yalnızca en kıymetli giyecekleri giyiyor,' en hoş yiyecekleri yiyorlar; katı giyinme ve yemeyi kibir ve böbürlenme^ olarak görmüyorlar. Her iki grubun davranışı da Hz. Peygamber'in (s.a.)j tutum ve davranışlarına aykırıdır. Bundan dolayı seleften bazıları: "Eskit ler şu iki tür şöhret elbisesini hoş görmezlerdi: 1- Lüks, 2- Adî," demişler^ dir. Sünen'de İbn Ömer'den gelen bir rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.): "Kim şöhret elbisesi^ giyerse. Allah ona kıyamet günü zillet elbisesi[238] giydirir, sonra da onun içerisinde ateşe atılır." buyurmuştur.[239] Kişinin bu şekil cezalandırılmasının sebebi, onun bu tür elbise giyinmekle kibir ve bö­bürlenme kastını taşımasıdır. İşte bu yüzden Allah, tersi ile cezalandırıp onu küçük düşürecektir. Nitekim elbisesini kibirinden uzatan kimseyi de ceza olarak yerin altına geçirmiş, şimdi o, kıyamet gününe kadar orada dibe doğru inmektedir. Sahihayn'da İbn Ömer'den gelen bir rivayette Al­lah Rasûlü (s.a.): "Bir kimse çalım satarak eteklerini yerde sürürse, Allah kıyamet günü onun yüzüne bakmaz." buyurmuştur.[240] Sünen1 de yine İbn Ömer'den gelen rivayette ise Hz. Peygamber (s.a.): "Giyeceklerde uzatı­lanlar gömlek, izâr ve sarıktır. Eğer bir kimse bunlardan birini çalım sat­mak için yerde sürürse Allah kıyamet günü, onun yüzüne bakmaz." bu­yurmuştur[241] Sünedeki bir rivayete göre yine İbn Ömer: "Allah Rasu-lü (s.a.) izâr hakkında ne demişse, aynen gömlekte de geçerlidir" de-miştir.[242]

Aynı şekilde adi elbise giymek de bir yerde kınanmış, bir yerde övül­müştür: Şöhret ve çalım satmak için olursa yerilmiş, tevazu ve alçak gönül­lülükten giyinilmişse övülmüştür. Nitekim pahalı elbiseler giyinmek şayet kibir, böbürlenme ve çalım satmak içinse yerilmiş, güzelleşmek ve Allah'ın nimetini göstermek içinse övülmüştür. Müslim'in Sahih'mdekı bir rivayette İbn Mes'ûd anlatıyor: Allah Rasûlü (s.a.) "Kalbinde hardal tanesi ağırlı­ğında kibir bulunan kimse cennete giremez. Kalbinde hardal tanesi ağırlı­ğında iman bulunan kimse de cehenneme girmez" buyurdu. Bunun üzerine bir adam: "Ey Allah'ın Rasûlü! Doğrusu ben, elbisemin ve ayakkabımın güzel olmasını severim. Bu da mı kibirdir?" diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.) cevaben buyurdu ki: "Hayır. Allah güzeldir, güzelliği sever. Kibir, gururdan dolayı hakkı kabullenmemek ve insanları hor görmektir.'[243]

 

  Yemek Yeyişî:

 

Yemek konusundaki tutum ve davranışları da böyleydi. Var olanı red­detmez, bulunmayanı araştırmazdı. Önüne hoş yiyeceklerden ne konursa yerdi. Ancak tiksindiği birşey olursa kendisi yemez, başkalarına da hararn kılmazdı. Hiçbir zaman bir yemeğe kusur bulmamıştır. İştahı olursa yer, olmazsa yemezdi. Nitekim alışık olmadığı için keler yememişti. Ama üni-metin yemesini de haram kılmadı. Hatta sofrasında gözü önünde keler yediler.                                                                                                   :

Helva ve bal yedi; bunları severdi. Deve, koyun ve tavuk eti, toy ku£iı eti, yaban eşeği ve tavşan eti, deniz hayvanları yedi, kebap yedi. Yaş ve kuru hurma yedi. Hem halis hem de (su ile) karışık süt içti. Kavut (urı çorbası) içti. Bah suyla karıştırarak (şerbet yapıp) içti. Hurma şırası içti. Hazîre —süt ile undan yapılan çorba— içti. Hıyarı yaş hurma ile yedi. Ekit[244] (denen bir tür çökelek) yedi. Kuru hurmayı ekmekle yedi. Ekmeği sirke İle yedi. Serid —etli ekmek— yedi. Eritilmiş iç yağı yedi. Ciğer keba­bından yedi. Pastırma yedi. Kabak yemeği yedi; bu yemeği severdi. Haşla­ma yedi. Etli ekmeği eritilmiş sade yağa banıp yedi. Peynir yedi. Ekmdği zeytin yağına banıp yedi. Kavunu yaş hurma ile birlikte yedi. Kuru hurrrtâ-yı tereyağıyla yedi; bunu severdi.

Lezzetli ve has olanı geri çevirmez, onu elde etmek için de çabalamaz-dı. Hazır bulduğunu yemek O'nun tutumuydu. Şayet yemek bulamazsa sabrederdi. Hatta açlıktan karnına taş bağladığı olurdu. Hilal görülür, hi­lal görülür, hilal görülürdü (yani aylar geçerdi) de evinde ateş yandığı ölmazdı. Çoğunlukla yemeğini yere serdiği meşin bir sofra üzerine kordu.

Üç parmağıyla yemek yer, yemeğini bitirince parmaklarını yalardı. Bu tutum, yemek yiyenlerin yapabilecekleri en mükemmel bir tutumdur. Çün­kü kibirli kimse bir tek parmağı ile yer, açgözlü ve hırslı kimse ise beş parmağı ile yer, avucuyla da (ağzına) basar.

Dayanarak yemek yemezdi. Dayanmaksa türlüdür: 1- Yana dayanmak, 2- Bağdaş kurup oturmak, 3- Bir eline dayanıp diğeriyle yemek. Her üç türü de kötülenmiştir.

Yemeğin başlangıcında besmele çeker, sonunda da hamdederdi. Ye­meği bitirince şu duayı okurdu:

"Ey Rabbimiz! Hoş, mübarek, kifayet olunmamış, talebinden vazge­çilmemiş ve müstağni kahnamayan bir hamd ile sana çokça hamde-deriz."[245]

Bazan şu duayı okurdu:

"Yediren, fakat yedirilemeyen; lütfedip bizi doğru yola eriştiren, bizi yediren-içiren, her türlü güzel imtihanlarla bizi imtihan eden Allah'a ham-dolsun.

Bize yemekten yediren, sudan içiren, bizi çıplakken giydiren, şaşkınlık ve sapıklıktan kurtarıp doğru yola ileten, görmeyen gözümüzü görür ya­pan ve bizi yarattığı varlıkların pek çoğundan üstün kılan Allah'a hamdoisun.

Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a."[246] Bazan da şu duayı okurdu:

"Yediren, içiren, kolaylıkla boğazdan geçiren (ve bir çıkış yolu ya tan) Allah'a hamdoisun."[247]

Yemeğini bitirince parmaklarını yalardı. (Hz. Peygamber (s.a.) ile| as­habının) ellerini silecekleri (ayrıca) elbezleri yoktu. Her yemek yediklerinde ellerini yıkama alışkanlıkları da yoktu.

Çoğunlukla oturarak su içerdi. Hatta ayakta içmekten menetmişti.[248] Bir keresinde kendisi ayakta içti.[249] (O'nun bu tutumunu yorumlayanlar­dan) bir kısmı bu davranışı, yasağı yürürlükten kaldırmak içindi; bir kısmı da: Hayır. Her iki şekil içmenin de caiz olduğunu göstermek için böyle yapmıştı, diyorlar. Allah daha iyi bilir ya, görülen o ki, bu özeJ bir hâdise idi, bir özürden dolayı ayakta içmişti. Anlatılan hikâyenin akışı da bunu göstermektedir. Zira Hz. Peygamber (s.a.) zemzem kuyusuna geldiğinde, oradan su çekiyorlardı. Kovayı aldı ve ayakta içti.

Bu konuda doğru olan şudur: Ayakta içmek yasaklanmış, oturmaya engel bir özür bulunursa caiz sayılmıştır. Böylece bu konudaki hadislerin arası uzlaştınlmış olur.[250] En iyi bilen Allah'tır.

Kendisi içtiğinde, solunda daha büyük birisi bulunsa da, bardağı sa-amdakine uzatırdı.[251]

 

3— Ailesiyle Hoş Geçimi:

 

Sahih senedle Enes'ten (r.a.) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.): "Dünyanızdan bana kadınlar ve hoş koku sevdirildi. Gözümün ay­dın olması namaza bağlı kılındı" buyurmuştur.[252] Hadisin metni bu şe­kildedir. "Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi." şeklinde rivayet eden ya­nılmıştır. Hz. Peygamber (s.a.) "üç şey" tabirini kullanmamıştır. Çünkü namaz, izafe edildiği dünya işlerinden değildir. Hz. Peygamber'in (s.a.) en çok sevdiği şey, kadınlar ve güzel koku idi. Bir gece içinde hanımlarını dolaşırdı.[253] Kendisine cinsel ilişki, vs. konularda otuz erkek gücü veril­mişti. Allah, bunlardan Hz. Peygamber'e (s.a.) ümmetinden hiç kimseye mubah kılmadığı miktarını mubah kılmıştır.

Hz. Peygamber (s.a.) geceleme, yanında kalma ve nafaka konularında hanımları arasında eşitliğe uyardı. Sevgi konusuna gelince: "Allah'ım! Gü­cümün yettiği konularda işte taksimim. Gücümün yetmediği konularda be­ni kınama." buyurmuştur.[254] Deniliyor ki, Hz. Peygamber'in (s.a.) gücü­nün yetmediğini söylediği şeyler sevgi ve cinsel ilişkidir. Bu konuda eşit davranma farz değildir. Çünkü bu, güç yetirilemeyecek hususlardandır. Ha­nımları arasında bu şekil taksimle eşit davranması ona farz mıydı, yoksa bu taksime gerek duymadan onlarla istediği gibi hoşça geçinebilir miydi?

Fakihler bu konuda farklı iki görüş ileri sürmüşlerdir.

Ümmetin en çok hanıma sahip olanı o idi. İbn Abbas: "Evlenin, kü bu ümmetin en hayırlısı, hanımı en çok olandır" diyor.[255]

Hz. Peygamber (s.a.) boşama, ric'at ve bir ay süreli îlâ[256] yapmıştır. Ama asla zıhâr yapmamıştır. "Hz. Peygamber (s.a.) zıhâr yaptı" diyen büyük bir hata işlemiştir. Burada uyarmak için bu meseleye değindim ki, böylece bu sözü söyleyen kişinin Hz. Peygamber (s.a.) hakkında, Allah'ın onu düşmekten koruduğu birşeyi yaptı demesinin ve işlediği hatanın çirkin­liğinden haberdar olunsun.

Hz. Peygamber (s.a.) hanımlarına karşı iyi davranır, onlarla iyi geçinirdi.

Medineli müshımanlann (Ensâr'ın) kızlarını küme küme Hz. Âişe'ye yollar, onunla oynamalarını isterdi. Hz. Âişe, sakıncası olmayan birşey arzu ettiği zaman, Hz. Peygamber (s.a.) o konuda ona muvafakat gösterir, yardım ederdi. Âişe, bir kaptan (su) içtiği zaman kendisi o kabı eline alır; ağzım hanımının ağzının değdiği yere kor içerdi. Yine Âişe, kemiğin üze­rindeki eti dişleriyle sıyırarak yediğinde Peygamberimiz (s.a.) etli kemiği eline alır ağzını, onun ağzının değdiği yere kor öyle yerdi. Âişe'nin kucağı­na yaslanır, başı onun kucağında iken Kur'an okurdu. Bu durumda Âişe, aybaşı halinde olabilirdi, O aybaşı halinde iken Hz. Peygamber (s.a.) ona peştemal tutunmasını söyler, sonra onunla münasebet kurardı. Kendisi oruçlu iken onu öperdi. Hz. Âişe'ye oynama imkânını sağlaması ve Âişe kendisi­nin omuzlarına dayanmış bakar bir vaziyette iken ona mescidde oynayan Habeşlileri seyrettirmesi Hz. Peygamber'in (s.a.) iyi huyluluğundan ve na-zikliğindendir. Hz. Peygamber (s.a.) yolculuk esnasında iki kere Hz. Âişe ile koşu müsabakası yaptı. Bir keresinde de evden çıkarlarken itiştiler.

Yolculuğa çıkmak istediği zaman hanımları arasında kura ;çeker, kimin şansına çıkarsa onu beraberinde götürür, geri kalanlara hiçbir telafide* bulunmazdı. Âlimlerin çoğunluğunun görüşü bu yoldadır.

"En hayırlınız, hanımına karşı en iyi davranandır. Sizler içinde ailesi­ne en iyi davranan benim" derdi.[257]

Hanımlarından  herhangi   birine  diğerlerinin  yanında  elini   uzattığı.,) olurdu.[258]                                                                                                 

İkindi namazını kılınca hanımlarını dolaşır, onlara yaklaşıp hal ve ha­tırlarını sorardı. Gece olunca nöbet (geceleme) sırası kendine gelen hanımı­nın odasına kapanır, bütün geceyi ona tahsis ederdi. Hz. Âişe diyor ki: "Allah Rasûlü (s.a.) hanımları arasında yaptığı paylaştırmada onların ya­nında eğleşme konusunda bizi birbirimizden üstün tutmazdı. Çok nadir günler dışında hepimizi dolaşır, nöbet sırası gelen hanımına varıncaya ka­dar her hanımına cinsel münasebet kurmaksızın yaklaşır, nöbet sırası gelen hanımına gelince onun yanında geceyi geçirirdi. "[259]

Hz. Peygamber (s.a.) dokuzuncu hanımı hariç olmak üzere sekiz hanı­mı arasında geceleme taksimi yapardı. Sahîh-i Müstim'de[260] Atâ'nın: "Hz. Peygamber'in (s.a.) geceleme taksimine katmadığı hanımı Safiyye Binti Hu-yey idi." dediği rivayet edilmekte ise de bu Atâ'nın —Allah ona rahmet etsin— bir yanılgısıdır. Çünkü bu hanımı Şevde olacaktır. Şevde yaşlanın­ca, nöbet sırasını Hz. Âişe'ye bağışladı. Hz. Peygamber (s.a.) Hz. Âişe'ye hem kendisinin gününü, hem de Sevde'nin gününü tahsis eder, bu iki günde geceyi onunla geçirirdi. Allah daha iyi bilir ya, bu yanılgının sebebi şu olsa gerektir: Hz. Peygamber (s.a.) bir konuda Safiyye'ye öfkelenmişti. Bu olay üzerine Safiyye, Hz. Âişe'ye: "Sen, Allah Rasûlü'nü (s.a.) benden hoşnut edebilir misin, sana günümü bağışlayayım?" demiş, o da: "Evet" demişti. Hz. Âişe, Safiyye'nin günü gelince, Hz. Peygamber'in (s.a.) yanı-başına oturdu. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.): "Benden uzak dur, Âişe. Bugün senin günün değil" dedi. Hz. Âişe: "Bu Allah'ın bir lutfudur, kime dilerse verir" diyerek olayı anlattı. Hz. Peygamber (s.a.) de ondan hoşnut oldu.[261] Safiyye, yalnızca o gününü ve özel olarak o geceki nöbet sırasını bağışlamıştı. Böyle olduğu belirginlik kazanmaktadır. Aksi halde Hz. Peygamber (s.a.) hanımlarından yedisine taksim yapmış olur ki, bu, sekizine taksim yaptığı yolunda gelen ve sahihliğinde şüphe bulunmayan hadise aykırı düşer.  En iyi bilen Allah'tır.                                  

Soru: Böyle bir olay ikiden fazla hanımı bulunan birinin başına gelse; hanımlarından biri kendi gününü bir diğerine bağışlasa, koca, kendisine bağış yapılan hanımının asıl gecesi ile bağışlanan gecesini —bağışlayanın gecesi onun gecesini takip eden gece olmasa da— ardarda getirebilir mi, yoksa ona bağışlanan geceyi bağışlayanın hakkı olan belli gece de,mi geçir­mesi gerekiyor?                                                                             

Cevap: Bu konuda Ahmed vs.'nin mezheplerinde iki ayrı görüş var­dır. (Yani soru içinde geçen iki ayrı görüş değişik âlimlerce benimsenmiştir -Ş.Ö.).

Hz. Peygamber (s.a.) gerek gecenin sonunda, gerekse evvelinde hanı­mına yaklaşırdı. Gecenin evvelinde cinsel ilişki kurduğunda bazan gusledip uyur, bazan da abdest alıp uyurdu. Ebu İshak es-Sebîî, Esved yoluyla Hz. Âişe'nin: "Hz. Peygamber (s.a.) bu durumda bazan da hiç suya dokunma­dan uyurdu"[262]dediğini aktanyorsa da bu, hadis imamlannca bir yanılgı olarak değerlendirilmektedir. Tehzîbu Sünen-i Ebî Dâvud adlı eserimizde bu konuyu ve hadisin illetlerini ve problem olan yanlarını doyurucu bir açıklama ile sunduk.

Hanımlarını bir tek gusülle dolaşırdı. Bazan da herbirinin yanında gus-lederdi. Hem onu, hem bunu yapmıştır.

Geceleyin yolculuktan dönüp şehre girdiği zaman kendisi ailesinin ya­nına girmez, başkalarını da ailelerinin yanına girmekten menederdi.[263]

 

4— Uyuması ve Uyanışı:

 

Kimi zaman yatakta, kimi zaman post üzerinde, kimi zaman hasır üzerinde, kimi zaman yerde, kimi zaman zinetlerle bezenmiş divan üzerin­de ve kimi zaman da siyah kilim üzerinde uyurdu. Abbâd b. Temîm, am­casının şöyle dediğini aktarır: "Allah Rasûlü'nün (s.a.) mescidde bir ayağı­nı diğerinin üzerine koyarak arkası üstü yattığını gördüm. "[264]

Yatağı tabaklanmış deri olup dolgu maddesi lif idi. Bir kıl keçesi (ya­hut abası) vardı, onu ikiye katlar üzerinde uyurdu. Bir gün dörde katladılar. (Ertesi gün) bundan menederek: "İlk haline çevirin. Bu gece beni namaz­dan alıkoydu" buyurdu[265]Sözün Özü, Hz. Peygamber (s.a.) yatakta uyu­du, üzerini yorganla örttü ve hanımlarına da; "Ben —Âişe dışında— siz­lerden biriyle bir yorgan altında iken Cebrail bana gelmedi" dedi.[266]

Yastığı tabaklanmış deri olup dolgu maddesi de lif idi. Uyumak için yatağına yattığında:                                           

Bilâl gelir, onu namaza çağırırdı. Kalkar, guslederdi. Ben de, başından suyun akışını seyrederdim. Sonra dışarı çıkıp mescide gider, sabah namazını kıldırırken sesini işitti-rirdi. Sonra da orucuna devam ederdi." Mutarrif diyor ki: Âmir'e: "Ramazan'da mı?" diye sordum. "Evet. İster Ramazan'da olsun, ister başka zaman." cevabını verdi. Hadisin senedi sahihtir. Bu anlatılanlara bakarak müellifin, bu hadisin, hadis ımamlarmca yanılgı olarak değerlendirildiği iddiasının bir hata olduğunu anlarsın.

"Senin adınla, Allah'ım! Dirilirim, ölürüm." derdi[267]Avuçlarını bir­leştirir, içlerine üfler îhlâs, Felak ve Nâs sûrelerini okur, sonra bedeninin ön kısımlarından, başı ve yüzünden başlamak üzere avuçlarını vücuduriun sürebildiği yerlerine sürerdi.  Bunu üç kere yapardı.[268]                       

Sağ yanı üzerine yatar uyur, sağ elini sağ yanağının altına kor sonra: "Allah'ım! Kullarını yeniden dirilteceğin günde beni azabından koru." ye dua ederdi.[269]

Yatağına girdiğinde şöyle derdi:

"Bizi yediren içiren, bizi koruyan, bize sığınak olan Allah'a harrid olsun. Nice kimseler var ki, kendisine yeterli olacak, onu koruyacak, ba­rındıracak kimsesi yoktur." Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir![270]

Yatağına yattığında şu duayı okuduğu da rivayet edilmiştir:

"Göklerin ve yerin Rabbi, yüce Arş'ın Rabbi, bizim ve herşeyin Rab-bi, daneyi, çekirdeği filizlendiren, Tevrat'ı, İncil'i ve Furkân (Kur'an)'ı in­diren Allah'ım! Perçeminden yakaladığın her şerli varlığın şerrinden Sana sığnırım. İlk Sensin, Senden önce hiçbir şey yoktur. Son Sensin, Senden sonra hiçbir şey yoktur. Varlığın aşikârdır. Senden daha aşikâr hiçbir şey yoktur. Senin mahiyetin gizlidir, Senden daha gizli yoktur. Bizim borcu­muzu Öde, fakirlikten bizi zenginleştir."[271]

Geceleyin uykusundan uyandığı zaman şu duayı okurdu:

"Senden başka tanrı yoktur. Seni her türlü eksiklikten tenzih ederim. Allah'ım! Günahımı bağışlamam diler, merhametini isterim. Allah'ım! İl­mimi artır. Beni doğru yola iletmişken kalbimi eğriltme. Katından bana rahmet bağışla. Şüphesiz sen sonsuz bağışta bulunansın."[272]

Uykudan uyanınca:

"Bizi öldürdükten sonra dirilten Allah'a hamd olsun. Kıyamet'te O'-nun huzurunda haşrolacağız."[273] der, sonra dişlerini misvaklar ve zaman zaman da Âl-i İmrân sûresinin son on âyetini (3/190-200) okur<[274], şöyle dua ederdi:

"Allah'ım! Hamd sana. Göklerin, yerin ve bunların içindekilerin nu­rusun sen. Hamd sana. Göklerin, yeri nve bunların içindekilerin idarecisi-sin sen. Hamd sana. Senin va'din haktır. Sana kavuşmak, cennet, cehen­nem, peygamberler, Muhammed ve kıyamet hepsi haktır. Allah'ım! Sana teslim oldum. Sana inandım. Sana bel bağladım, tevekkül ettim. Sana yö­neldim. Şikâyetim sana. Seni hakem edindim. Yapmış olduğum ve yapaca­ğım gizli-âşikar bütün günahlarımı bağışla. İlâhım sensin. Senden başka ilâh yoktur."[275]

Gecenin evvelinde uyur, ahirinde kalkardı. Müslümanların işleriyle uğ­raştığı zamanlarda gecenin evvelini uykusuz geçirirdi. Gözleri uyur, kalbi uyumazdı. Uyuduğu vakit, kendisi uyanıncaya kadar başkaları O'nu uyan­dırmazdı. Gece (yolculukta) istirahate çekildiğinde sağ yanı üzerine yatar­dı. Sabaha yakın istirahate çekildiğinde ise elinin parmak uçlarından dirse­ğe kadar olan kısmını diker, başını avucuna kordu. Tirmizî bu şekilde riva­yet etmiştir.[276] Ebu Hatim ise Sahih'inde: "Hz. Peygamber (s.a.) gece is­tirahate çekildiğinde, sağ elini yastık yapardı. Sabaha karşı istirahate çekil­diğinde ise bileğini dikerdi." şeklinde rivayet etmiştir. Sanırım bu bir ya­nılgıdır. Doğrusu; Tirmizî'nin rivayet ettiği hadistir. Ebu Hatim (bizim is­tirahate çekilme diye tercüme ettiğimiz ta'ris kelimesi hakkında -Ş.Ö.): "1 rîs yalnızca sabaha karşı olana denir" diyor.

Onun uykusu, en mutedil ve olabilecek en faydalı uyku idi. Dokto diyorlar ki: Böyle bir uyku gece ile gündüzün üçte birini teşkil eden sd saatlik uykudur. [277]

 

5— Hayvana Binişi:

 

Hz. Peygamber (s.a.) atlara, develere, katırlara ve eşeklere lazan eğerli, bazan da çıplak ata binmiştir. Bazı zamanlar atıir. Bu Meymûne'nin yanında geçiren İbn Abbas o geceyi şöyle anlatıyor: Ben yastığın enine yattım. Allah Rasûlü (s.a.) ile hanımı da yastığın boyuna yattılar. Allah Rasûlü (s.a.) uyudu. Gece yansı yahut gece yansına az bir zaman kala Allah Rasûlü (s.a.) uyanıp oturdu. Uykusu açılması için eliyle yüzünü sıvazladı. Sonra Âl-i İmrân süresinin son on âyetini okudu. Sonra kalkıp asılı duran su tulumunu aldı; güzelce abdestini aldık­tan sonra namaz kılmaya durdu. Ben de O'nun yaptığı gibi yaptım...

da olurdu. Hayvana çoğunlukla yalnız binerdi. Deve üzerinde iken terkisi­ne birini aldığı olurdu. Bazan da terkisine bir kişi, önüne bir kişi bindirir ve böylece bir deve üzerinde üç kişi olurlardı. Erkekleri terkisine almıştır. Hanımlarından bazısını da terkisine bindirmiştir.

Çoğunlukla bineği at ve deve idi. Katıra gelince, bilinen o ki, yalnızca krallardan birinin kendisine hediye ettiği bir tek katın vardı. Zaten Arap memleketinde katır yaygın değildi. Hatta Hz. Peygamber'e (s.a.) katır he­diye edilince: "Atları eşeklere aştıralım mı?" diye sordular. "Bunu ancak bilgisizler yapar" cevabını verdi.[278]

Allah Rasûlü (s.a.) sürü sahibi idi. Yüz koyunu vardı. Yüzden fazla olmasını istemezdi. Bir kuzu artsa, onun yerine bir başkasını (koyun) keserdi.

Cariyelere ve kölelere sahipti. Âzâdh köleleri cariyelerden daha çoktu. Tirmizî'nin, el-Câmfde Ebu Ümâme ve diğer sahabîlerden rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) buyurmuştur ki: "Herhangi bir kimse, müslü­man bir erkeği âzâd ederse; o âzâd edilen kişi, âzâd edenin cehennemden kurtuluş fidyesi olur; âzâd edilenin herbir organı âzâd edenin bir organına karşılık olur. Herhangi bir müslüman kişi müslüman iki kadını âzâd eder­se, o kadınlar, onun cehennemden kurtuluş fidyesi olurlar; onların iki or­ganı, onun bir organına karşılık olur." Tirmizî: "bu hadis sahihtir" di-yor.[279] Bu hadis de gösteriyor ki, erkek kölenin âzâd edilmesi daha fazi­letlidir ve aynı zamanda iki cariye azadına bedeldir. Hz. Peygamber'in (s.a.) âzâdlılarının çoğunluğunu erkek köleler oluştururdu. İşte kadının» erkeğin yarısı olduğu beş yerden birisi budur. îkincisi, akîkadır[280]; çünkü âlimle­rin çoğunluğuna göre kız için bir, erkek için iki kurban kesilir. Bu konuda pekçok sahih ve hasen hadis vardır. Üçüncüsü, şahitlik: Zira iki kadının şahitliği bir erkeğin şahitliği demektir. Dördüncüsü miras ve beşincisi diyettir. [281]

 

6— Aliş-verişi ve Bazı Muameleleri:

 

Allah Rasülü (s.a.) ahm-satım işleri yapmıştır. Allah Teâlâ'nın kenM-sine Peygamberlik görevini ihsan etmesinden sonraki satın alımı, satımın­dan daha çoktu. Hicretten sonra da bir kâse ile atın eğeri altına çekilen bir çulu fazla fiyat verene satması[282]Ebu Mezkûr'un müdebber kölesi ( = efendisi ölünce hürriyete kavuşacak olan) Yakub'u satması[283], zenci bir köleyi iki köle karşılığı satması[284]gibi çoğunluğu başkası adına olan bir­kaç olay dışında hemen hemen satım yaptığı bilinmemektedir. Ama satın alımı çoktur.

Hz. Peygamber (s.a.) hem kiraya vermiş, hem kiralamıştır. Kiralama­sı, kiraya vermesine göre daha çok olmuştur. O'ndan bu konuda bize inti­kal eden yalnızca peygamberlikten önce ücretle sürü gütmesi ve bir yolcu­luğu sırasında Hz. Hatice'nin malını Şam'a ücretli götürmesi olaylarıdır. (Bilinen, yalnız bu olaylarda emeğini kiraya verdiğidir).

Şayet akit, mudarebe (emek-sermaye ortaklığı) akdi ise, bu akitte mu-darib olan (emeğini ortaya koyan) kimse hem emin el, hem işçi, hem vekil, hem de ortak durumundadır. Şöyle ki, malı teslim alınca emin el, malda tasarruf edince vekil, doğrudan doğruya kendisinin yaptığı işlerde işçi ve kâr elde edilirse ortak durumuna geçer. Hâkim, Müstedrek'inde Rebî b. Bedr yoluyla Ebu'z-Zübeyr'den Câbir'in şöyle dediğini aktarır: "Allah Ra­sûlü (s.a.), Hatice b. Huveylid adına Ceraş'a her yolculuk genç bir dişi deve karşılığı olmak üzere ücretle iki yolculuk yaptı."[285]Hâkim "Hadisin isnadı sahihtir" diyor.

Nihâye adlı eserde deniyor ki: "Curaş" Yemen'deki konaklama yerle-rindendir. "Ceraş" ise Şam bölgesinde bir beldedir.

Ben derim ki: Hadis sahihse, Şam'da bir belde olan Ceraş olması gere­kir. Ama hadis sahih değildir. Çünkü senedde geçen Rebî b. Bedr, Uleyle adlı kişidir.[286] Onu hadis imamları zayıf saymışlardır. Nesâî, Dârakutnî ve el-Ezdî, onun metruk olduğunu söylemişlerdir. Herhalde Hâkim, onun, Talha b. Ubeydullah'ın âzâdlısı Rebî b. Bedr olduğunu sanmıştır.

Allah Rasûiü (s.a.) ortaklık yapmıştı ve ortağı huzuruna gelince ona: "Beni tanımıyor musun?" diye sormuş, o da: "Sen ortağım değil miydin? Hem de ne hoş ortaktın. Aldatmaz ve münakaşa etmezdin" demişti.[287]

Metinde geçen "aldatmazdın" kelimesinin kökü, hakkı savunma anla­mındaki müdarae de olabilir, en güzel şekilde savuşturma anlamındaki mü-dârâ da olabilir.

Hz. Peygamber (s.a.) hem kendisine vekil tayin etmiş, hem de kendisi başkasına vekil olmuştur. Yalnız vekil tayini, vekil olmasına oranla daha çoktur.

Hediye vermiş, hediye kabul etmiş ve hediyenin karşılığını vermiştir. Bağış yapmış, bağış kabul etmiştir. Seleme b. Ekva'nın payına ganimetten bir cariye düşmüştü. Hz. Peygamber (s.a.), ona: "Bunu bana bağışla" buyurmuş, o da bağışlamıştı. Hz. Peygamber (s.a.) o cariyeyi müslüman esirleri kurtarmak için Mekkeli müşriklere fidye olarak vermişti.[288]

Gerek rehin karşılığı, gerek rehinsiz borç almıştır. Hem ödünç aldığı; olmuş, hem de gerek peşin, gerekse veresiye ahş-verişte bulunmuştur.    ı

Rabbinden bir takım amellere karşı özel bir kefalet (garanti) almış| ve kim o amelleri işlerse, o kişinin cennete gitmesine kefil olacağım bildir-1 mistir. Umumî olarak, vefat edip de geride borcunu karşılayacak mal bı-j rakmayan müslümanların borçlarına kefil olmuş, onları kendisinin Ödeye-1 ceğini söylemiştir[289]Deniliyor ki; bu hüküm, Hz. Peygamber'den (s.a.)i sonra gelen devlet başkanları (imam, halife) için de geçerli umumi bir hü­kümdür. Bundan dolayı sultan, geride borcunu karşılayacak mal bırakma­yan müslümanların borçlarının kefilidir; bu borçları hazineden öder. Di­yorlar ki, bir müslüman öldüğünde vârisi bulunmazsa nasıl ki onun varisi sultan olur (yani mal hazineye kalır), tıpkı bunun gibi müslüman kişi borç­lu ölüp de borcunu karşılayacak mal bırakmazsa onun borcunu sultan öder. Yine böyle hayatta iken kendisinin nafakasını (geçimini) temin edecek kim­sesi bulunmayan kişinin nafakasını sultan temin eder.

Allah Rasûiü (s.a.), sahibi bulunduğu bir arazisini vakfedip Allah luna sadaka olarak bağışladı.

Hem kendisi arabuluculuk yaptı, hem de araya aracılar sokularak ken­disine müracaat edildi. Berire adlı kadın, ayrıldığı kocası Muğîs'e geri dön-j mesi için Hz. Peygamber (s.a.) tarafından yapılan arabulucuk girişimini! reddetti. Peygamberimiz (s.a.) ona ne kızdı, ne de onu azarladı[290]' İşt en güzel örnek, işte önder!

Seksenden fazla yerde yemin etti. Allah Teâlâ, şu üç yerde ona yemin etmesini buyurdu:

1-  "O (sonsuz azap) gerçek midir?" diye senden sorarlar. De ki: "Evet, Rabbime yemin ederim, o şüphesiz gerçektir. "[291]

2-  Kâfirler: "Bize kıyamet gelmeyecektir" dediler. De ki: "Hayır öyle değil. Rabbime yemin ederim, muhakkak başınıza gelecektir."[292]

3-  İnkâr edenler, tekrar dirilmeyeceklerini ileri sürerler. De ki: "Ha­yır, dediğiniz gibi değil. Rabbime yemin ederim, şüphesiz diriltileceksiniz ve sonra yaptıklarınız size bildirilecektir. Bu, Allah'a kolaydır."[293]

Kadı İsmail b. İshak, Ebu Bekr Muhammed b. Davud ez-Zâhirî ile müzakerede bulunur, ama ona fakîh demezdi. Bir gün, Ebu Bekr ile hasmı olan bir adam Kadı İsmail'in huzuruna mahkemeye çıkarlar. Ebu Bekr b. Davud'a yemin yöneltilir. Ebu Bekr tam yemin etmeye hazırlanırken Kadı İsmail: "Yemin edecek misin? Senin gibi birisi hiç yemin eder mi, ey Ebu Bekir?" der. O da: "Beni yemin etmekten alıkoyan ne? Allah Teâ-lâ kitabının üç yerinde Peygamberine yemin etmesini emrediyor!" diye kar­şılık verdi. Kadı: "Onlar nerede?" diye sorunca, Ebu Bekir hepsini teker teker sıraladı. Bu Kadı İsmail'in çok hoşuna gitti ve o günden sonra ona fakîh diye hitap eder oldu.

Hz. Peygamber (s.a.) kimi zaman yemin ederken (inşallah diyerek) istisna yapar, kimi zaman (herhangi bir sebeple geri almak istediğinde) ye­minine keffaret[294] öder, kimi zaman da yeminini sürdürürdü. İstisna, ye­minin bir tasarruf olarak gerçekleşmesini engeller; keffaret ise yapılan yemini çözer. Bu yüzden Allah keffâreti, "tehılle = çözüm" diye adlandır­mıştır.[295]

Allah Rasûlü (s.a.) şakalaşır ve şakasında yalnız hakikati söylerdi. Tev-riyeli[296] konuşur, ancak tevriyesinde yine yalnız hakikati söylerdi. Meselâ bir yöne doğru yola çıkmak istediğinde o yönle doğrudan ilişkili olmayan "Yolu nasıldır? Suları, güzergâhı nasıldır?" gibi sorular sorardı.

Hem kişilere danışmanlık yapar yol gösterir, hem de kendisi bir iş yapacağı zaman başkalarına danışırdı. Hastalananı ziyaret eder, cenazeye katılır, davete icabet eder; dul kadınların, düşkün, yoksul kimselerin ihti­yaçlarını gidermek için onlarla birlikte giderdi.

Kendisini öven bir şiir (methiye) dinledi ve onun mükâfatını verdi. Ancak O'nun hakkında söylenen methiyeler, gerçekten O'nun öğülecek yön­lerine oranla çok cüz'î kalmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.) hakikate karşı­lık olmak üzere mükâfaat vermiştir. O'ndan gayrı insanların övgüsü ço­ğunlukla yalanla dolar. Bu yüzden Peygamberimiz (s.a.) meddahların ( = dalkavukların) yüzlerine toprak serpilmesini buyurmuştur.[297]

Allah Rasulü (s.a.) bizzat koşu yarışı yaptı ve güreşti.[298]Kendi eliyle ayakkabısını onardı ve yine kendi eliyle elbisesini yamadı, kovasını tamir etti, koyununun sütünü sağdı, elbisesini temizledi, ailesinin ve kendisinin hizmetini gördü. (Hicretten hemen sonra) mescit yapılırken diğer müslü-manlarla birlikte kerpiç taşıdı. Kimi zaman açlıktan kimi zaman tokluktan karnına taş bağladı. Hem misafirliğe gitti, hem de evinde misafir ağırladı.

Başının ortasından ve ayağının üst tarafından kan aldırdı. Omuzlan arasından ve iki boyun damarından da kan aldırdı. Hastalanınca tedavi oldu. Hastayı dağladı, ama kendisi dağlanmadı. Okuyarak tedavi yaptı, ama kendisini başkasının okumasını istemedi. Hastaya kendisine zarar ve­recek şeyleri yemesini yasakladı (perhiz verdi).

Tıbbın usûlü üçtür: 1- Perhiz, 2- Hıfzussıhha (koruyucu hekimlik), 3- Zarar veren maddeyi boşaltmak. Allah, hem O'nun için, hem de ümme­ti için kitabının üç yerinde bütün bu prensipleri şu şekilde topladı:

1-  Zarar verir korkusuyla hastayı su kullanmaktan men etti:

"Şayet hasta veya yolculukta iseniz ya da tuvaletten gelmişseniz yahut da kadınlara yaklaşmışsanız ve su buîamamışsamz temiz bir toprağa te­yemmüm edin."[299] Görüldüğü üzere bu âyette teyemmümü suyu bıilama-yana mubah kıldığı gibi hasta için de mubah kılmıştır.                  '

2-  Sağlığı korumaya yönelik olarak da şöyle buyuruyor: "Hastalanır yahut yolculukta olursanız, tutamadığınız günler sayısınca diğer günlerde tutarsınız."[300]' Allah Teâla, bu âyette, yolculuk meşakkatine bir de oru­cun meşakkatleri katılarak yolcunun güç ve sağlığını zayıflatmamak ve sağ­lığını korumak amacıyla ona Ramazan'da orucu yemeyi mubah kılmıştır.

3-  Zararlı maddeyi boşaltmaya yönelik olarak ihramlı kişinin başını tıraş ettirmesi konusunda ise şöyle buyuruyor: "İçinizde hasta olan veya başından rahatsız bulunan varsa fidye olarak ya oruç tutsun, ya sadaka versin ya da kurban kessin."[301] Görüldüğü üzere hasta olan veya başında bir rahatsızlık bulunan ihramlı kimsenin başını tıraş etmesini ve Kâ'b b.Ac-ra'nın basma geldiği gibi bitlenmeye yahut hastalığa neden olan pis koku­ları ve zararlı maddeleri gidermesini mubah kılmıştır.

İşte bu üçü tıbbın prensipleri ve usûlüdür. Böylece Allah (c.c), kulla­rına merhamet, ihsan ve şefkat olsun diye perhiz verme, sağlıklarını koruma altına alma ve zarar veren maddelerden arındırma gibi benzeri konular­da, kendisinin kullan üzerindeki nimetine dikkat çekmek için bu prensip ve usûllerin her cinsinden birşey zikretmiştir. O, çok şefkatli ve çok merha­metlidir. [302]

 

7— Muamelelerin deki Tutumu:

 

Hz. Peygamber (s.a.) en iyi muamelede bulunan insandı. Bir borç al­dığında öderken aldığı şeyden daha iyisini verirdi.[303] Herhangi bir kimse­den borç aldığında borcunu öder ve o kimse için dua eder, derdi ki: "Al­lah ailenin ve malının bereketini versin. Borcun karşılığı yalnızca teşekkür ve ödemektir. [304]"

Bir adamdan 40 sa'[305] borç aldı. Ensâr'dan olan bu adam ihtiyaç duy­du, Hz. Peygamber'e (s.a.) geldi. Hz. Peygamber (s.a.) "Henüz bize bir­şey gelmedi" dedi. Bunun üzerine adam laf etmek isteyince, Allah Rasûlü (s.a.): "İyilik dışında bir şey söyleme. Ben borç alanların en hayırlısıytm." buyurdu ve adama kırkı borç karşılığı, kırk da fazladan olmak üzere sek­sen (sa') verdi. Bu olayı Bezzâr rivayet etmiştir.[306]

Bir deve ödünç almıştı. Sahibi borcunu almak üzere geldi. Hz. Pey-gamber'e (s.a.) ağır sözler söyledi. Bunun üzerine Hz. Peygamber'in (s.a.) arkadaşları adamı haklamak istediler. Fakat Peygamberimiz (s.a.): "Bıra­kın, onu. Hak sahibinin söz söylemeye hakkı vardır" buyurdu.[307]

Bir keresinde birşey satın aldı. Ancak yanında verecek parası yoktu. Kendisine kâr teklif edilince o şeyi sattı, kârını Abdülmuttalib oğullarının dullarına sadaka olarak verdi ve "Bundan sonra yanımda alacak para olmadan birşey satın atmam" buyurdu.[308] Hadisi Ebu Davud rivayet etmiş­tir. Bu hadis bir müddete kadar zimmette (borçlanarak) alış-veriş yapmaya çelişik düşmez. Çünkü o başka, bu başka şey...

Bir alacaklısı Hz. Peygamber'e (s.a.) borcunu istemeye geldi ve sert konuştu. Bunun üzerine Ömer b. Hattâb, adamı haklamak istedi. Hz. Pey­gamber (s.a.): "Ağır ol, ey Ömer! Ben, bana borcumu ödememi emretme­ne; o da kendisine sabrı emretmene daha muhtaç" buyurdu.[309]

Bir yahudi Hz. Peygamber'e (s.a.) bir müddete kadar veresiye birşey sattı. Yahudi daha müddet dolmadan parasını almaya geldi. Hz. Peygam­ber (s.a.): "Müddet dolmadı" dedi. Yahudi: "Ey Abdülmuttalib oğulları! Siz gerçekten borcunuzu oyalayıp geciktiriyorsunuz." dedi. Bunun üzerine ashab adamı haklamak istediler. Hz. Peygamber (s.a.) onlara engel oldu. Bu durum ancak O'nun yumuşak huyluluğunu artırdı. Bunu gören yahudi: "O'nda Peygamberlik alâmetlerinden hepsini bildim, gördüm. Yalnız biri kalmıştı. O da kendisine karşı yapılan aşırı cahilane tavırların, ancak onun yumuşak huyluluğunu artırmasıydı. Onu da bilmek istedim." dedi ve ya­hudi müslüman oldu.[310]

 

8— Yalnız Başına ve Arkadaşlarıyla Birlikte Yürüyüşü:

 

Hz. Peygamber (s.a.) yürürken vücudu dik yürürdü. En hızlı, en güzel ve en sakin yürüyen insan o idi. Ebu Hureyye anlatıyor: "Allah Rasulü'-nden (s.a.) daha güzel birşey görmedim, sanki güneş yüzünde yüzerdi. Al­lah Rasulü (s.a.)'nden daha hızlı yürüyen bir kimse görmedim; sanki yer ayaklarının altında durulurdu. Aldırmadan yürür gider, biz ise (ona yetişe-im diye) kendimizi zorlardık". Hz. Ali b. Ebî Tâlib (r.a.): "Allah Rasulü s.a.) yokuştan aşağı iniyormuşcasına vücudu dik bir vaziyette yürürdü." diyor. Yine Hz. Ali bir keresinde "Hz. Peygamber (s.a.) yürüdüğü zaman takallu ederdi" demiştir. Takallu, yokuştan inen biri gibi tamamen yerden yukarı doğrulmak demektir ki, bu yürüyüş şekli azim, himmet ve şecaat sahiplerinin yürüyüşüdür. Yine bu en mutedil, organlar için en rahat ve hafifmeşreb, zebun ve ölümsek tür yürüyüşlerden en uzak olan yürüyüş şeklidir. Zira yürüyen kimse ya yürürken ölü gibi yürür, sanki yüklenilmez odun gibi bir tek stilde gider ki bu kötü, çirkin bir yürüyüş şeklidir; ya densiz deve gibi bir o yana bir bu yana çalkanarak yürür, bu da kötü bir yürüyüş şeklidir; ya da ağırbaşlı yürür. Bu son yürüyüş şekli, Kitab'ın-da anlattığı üzere, Rahman'm (has) kullarının yürüyüş şeklidir. Allah (c.c.) buyuyor ki: "Rahman'm kulları yeryüzünde ağırbaşlı yürürler. "[311] Selef­ten pekçoğu bu âyeti tefsir sadedinde "Onlar kibirli ve ölümsek değil, seki-netle vakarla yükselir. Bu Allah Rasulünün (s.a.) yürüyüşüdür" diyor. Bu şekil yürümekle birlikte yine de Hz. Peygamber (s.a.), sanki yokuştan aşa­ğı iniyormuş ve âdeta yer ayaklarının altında dürülüyormuşcasma bir hal­dedir; hatta öyle ki onunla beraber yürüyen kişi kendisini zorlar. Allah Rasulü (s.a.) ise aldırmazdı. Bu da iki şeyi gösterir. Hz. Peygamber'in (s.a.) yürüyüşü ne ölümsekti, ne de zebundu. Aksine onunki en mutedil yürüyüştü.

Yürüyüş on türlüdür: Üçü yukarıda geçenler.

4.   Koşma (sa'y)

5.  Remel: Kısa adımlı ve en hızlı yürüyüştür. Buna "habeb" de denir. Sahih'de Ibn Ömer'den rivayet edildiğine göre Hz.Peygamber (s.a.) tavaf ederken üç kere remel yapar, dört kere yürürdü.[312]

6.  Neselan: Yürüyen kişiyi yormayacak şekilde hafif koşmak. Müs-ned'lerden birinde rivayet edildiğine göre yayalar, Veda haccı sırasında Al­lah Rasulüne (s.a.) yürümekten yakındılar. Hz.Peygamber (s.a.) de: "Ne-selândan yardım isteyin" buyurdu.[313]

7.  Havzelâ: Salını salını yüiümek. Bu yürüyüşte, kırıtma ve züppelik vardır, deniliyor.

8.   Kahkara: Arka arka yürümek.

9.   Cemeza: Yürüyen kimsenin (kurt gibi) sıçraya sıçraya gitmesi.

10.  Çalımlı yürümek (tebahtür): Kendini beğenmiş, kibirli kimselerin yürüyüşüdür. İşte Allah (c.c), bu şekilde kendini beğenmiş, çalım satarak yürüyen kimseyi yerin altına geçirmişti. Şimdi o, Kıyamet gününe kadar yerin dibine geçmektedir.[314]

Bu yürüyüş şekillerinin en mutedili, vakarla ve vücudu dik rünen şeklidir.

Arkadaşlarıyla birlikte yürüyüşüne gelince; kendisi arkada yürür, ar­kadaşları ise önünde giderlerdi. "Arkamı meleklere bırakın" derdi.[315] Bu yüzden bir hadiste "Arkadaşlarını sevkederdi" denilmektedir. Kâh yalına­yak, kâh ayakkabılı yürürdü. Yürürken arkadaşlarıyla tek tek ve toplu yürürdü. Bir keresinde yaptığı savaşlardan birinde yürürken parmağı kana­dı ve parmağından kan aktı. Bunun üzerine şu beyti söyledi:

"Sen yalnız kanayan bir parmak değil misin? Allah yolunda gelmiştir başına gelen."[316]                

Seferde arkadaşlarının gerisinden gider, güçsüz kişiyi alır, terkine bin­dirir ve onlara dua ederdi. Bu rivayeti Ebu Davud nakletmiştir.[317]

 

9— Oturuşu ve Yaslamşi:

 

Hz. Peygamber (s.a.) gerek toprak üzerine, gerekse hasır ve halı üzeri­ne otururdu. Mahreme'nin kızı Kayle anlatıyor: "Allah Rasulü'nün (s.a.) yanına geldim, kaynaklarını yere koyup uyluklarını karnına doğru çekip dizlerini dikerek ellerini kemer gibi inciklerinden geçirmiş bir vaziyette otur­maktaydı. Allah Rasulünü (s.a.) mütevazi, dalgın oturan biri gibi görünce korkudan titredim." Adiy b. Hatim (Medine'ye) gelince, Hz. Peygamber (s.a.) onu evine davet etti. Cariye oturması için ona yastık verdi, yastığı kendisi ile Adiy arasına

Hz. Peygamber'in (s.a.) zaman zaman sırt üstü yatıp uzandığı olurdu. Bazan ayak ayak üzerine atardı. Yastığa dayanarak otururdu. Kimi zaman sol yanına, kimi zaman sağ yanına yaslanırdı. Halsiz kaldığı zamanlarda dışarı çıkmak ihtiyacı duyduğunda arkadaşlarından birine dayanarak çıkardı. [318]

 

10— Tuvalet Adabı:

 

Tuvalete girerken şu duayı okurdu:

"Allah'ım! Görünen-görünmeyen, maddi-manevî bütün pisliklerden, kovulmuş şeytandan sana sığınırım."[319]                                            

Çıkınca da "Bağışla, Rabbim" derdi.[320]

Tuvalet temizliğini bazan su ile, bazan taşlarla, bazan da ikisini bif te kullanarak yapardı.

Yolculuk esnasında tuvalete gideceği zaman arkadaşları tarafından gö­rülmeyecek kadar giderdi.  Bazan iki mil kadar uzaklaştığı olurdu.

Tuvaletini yaparken bazan yüksek bir yerin, bazan hurma ağaçlarının» bazan da vadideki ağaçların arkasına gizlenirdi.

Sert bir yerde küçük abdest bozacağı zaman yerden bir odun alır, top­rağın nemi belirinceye kadar onunla yeri eşeler sonra abdestini bozardı.

Küçük abdest bozmak için yumuşak topraklı yer arardı. Çoğunlukla oturarak bevlederdi ( = küçük abdest bozardı). Hatta Hz. Âişe: "Size kim Hz. Peygamber (s.a.) ayakta bevlederdi, diye söylerse onu tasdik etmeyin. Hz. Peygamber (s.a.) daima oturarak beviederdi." demiştir.[321] Oysa Müs­lim, Sahihimde Huzeyfe'den, Hz. Peygamber'in (s.a.) ayakta bevlettiğini rivayet etmiştir.[322] (Bu hadis hakkında farklı yorumlar yapılmış) kimisi

Hz. Peygamber (s.a.) ayakta bevletmenin caiz olduğunu göstermek için böyle yapmıştır derken, kimisi dizinin iç yüzündeki bir ağrıdan dolayı, ki­misi de şifa olsun diye böyle yapmıştır, şeklinde yorumlar ileri sürmüştür. Şafiî (r.h.): "Araplar bel ağrısını ayakta bevletmekle iyileştirmeye çalışırlar" diyor. Doğrusu Hz. Peygamber (s.a.) bunu idrar sıçramasından sakınmak, uzak durmak amacıyla yapmıştır. Çünkü o, bir kabilenin süprüntülerini attıkları bir çöplüğe uğradığında bu şekil bevletmiştir. Çöplerin atıldığı ye­re mezbele denir ve mezbele yüksek olur. Şayet bir kimse oraya oturarak bevletse, idrarı üzerine geri döner. Oysa Hz. Peygamber (s.a.), mezbeleyi, kendisini gizleyecek tarzda, kendisi ile duvar arasına alırdı. Elbet bu du­rumda ayakta abdest bozacaktır. En iyi bilen Allah'tır.

Tirmizî, Ömer b. Hattâb'ın şöyle dediğini aktarıyor: Ayakta abdest bozuyordum, Hz. Peygamber (s.a.) beni gördü ve bana: "Ey Ömer, ayak­la abdest bozma" dedi. Ondan sonra bir daha ayakta abdest bozma­dım. [323] Tirmizî diyor ki: Bu hadisi sadece Abdülkerim b. Ebu'l-Mehârık merfü olarak rivayet etmiştir; o da hadisçiler katında zayıftır.

Bezzâr'ın Müsned'ınde ve diğer hadis kitaplarında Abdullah b. Bürey-de'den babası yoluyla gelen şu rivayet yer almaktadır: Allah Rasulü (s.a.) buyurdular ki: "Şu üç şey cefadır: 1- Adamın ayakta abdest bozması, 2-Namazını bitirmeden alınım silmesi, 3- Secdede iken üflemesi."[324] Ha­disi Tirmizî rivayet etmiş ve "Bu hadis mahfuz değildir" demiştir. Bezzâr ise "Bu hadisi Abdullah b. Büreyde'den, Saîd b. Ubeydullah'tan başkası­nın rivayet ettiğini bilmiyoruz" demiş; ama onu cerhetmemiştir. İbn Ebî Hatim "O (Saîd b. Ubeydullah) Basralı, sika, meşhur bir râvidir" diyor.

Tuvaletten çıkar Kur'an okurdu. Tuvalette sol eliyle temizlenir; suyu ve taşı sol eliyle kullanırdı. Vesveseye kapılanların yaptıkları gibi zekeri çekme, öksürme, sıçrama, ip bağlama, yürüyüşe çıkma, zeker deliğine pa­muk sokma ve içine su dökme, tekrar tekrar bakıp kontrol etme, vs. bid'-atlerden hiçbirini yapmazdı. Rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.) küçük abdest bozduğu zaman zekerini içinde idrar kalmaması için üç kere çeker­di. [325] Ayrıca bunu emrettiği rivayet edilmişse de, Ebu Cafer el-Ukeylî'nin dediğine göre, Hz. Peygamber'in (s.a.) ne kendisinin bunu yaptığı ne de böyle yapılmasını emrettiği sahihtir.

Abdestini bozarken birisi kendisine selâm verirse, onun selâmını al­mazdı. Bunu Müslim, Sahih'indc İbn Ömer'den rivâyeet etmiştir. [326]

Bezzâr, Müsned'mde bu olayda Hz. Peygamber'in (s.a.) selâmı aldığı­nı ve sonra şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Selâm verdim selâmımı alma­dı, demenden korktuğum İçin selâmını aldım. Bir daha beni bu halde gö­rürsen selâm verme.  Çünkü selâmını almam."

Bazıları bu olay herhalde iki defa meydana gelmiştir, diyorlar. Bazıla­rı da diyorlar ki: Müslim'in hadisi daha sahihtir. Zira hadis, Dahhâk b. Osman -Nâfî- İbn Ömer senediyle rivayet edilmiştir. Bezzâr'ın hadisi ise, Abdullah b. Ömer evladından Ebu Bekr künyeli bir adam tarafından Nâ-fi'den, o da İbn Ömer'den naklen rivayet edilmiştir. Bu Ebu Bekir'in, Ebu Bekr b. Ömer b. Abdurrahman, b. Abdullah b. Ömer[327] olduğu söylen­miş olup Mâlik, vs. muhaddisler ondan rivayette bulunmuşlardır. Dahhâk ondan daha sikadır.                                                                   

Su ile temizlenirse sonra elini yere sürerdi. Abdest bozmakjiçin otura­cağı vakit yere yaklaşmadan elbisesini kaldırmazdı. [328]

 

11- Fıtrat[329] ve İlgili Konulardaki Tutumları:

 

Hz. Peygamber'in (s.a.) sünnetli mi doğduğu yoksa göğsünün ilk !ay-rıldığı gün melekler tarafından mı sünnet edildiği yahut dedesi Abdülmut-talib'in mi sünnet ettiği konusundaki görüş ayrılıkları yukarıda geçmişti.

Ayakkabı giyme, saç tarama, temizlenme, birşey alıp verme konularında sağdan başlamaktan hoşlanırdı. Yemek, içmek ve temizlik konuların­da sağ elini, tuvalet vb. gibi ezayı giderme konularında ise sol elini kullanırdı.

Başının ya tamamını tıraş ederdi, ya da tamamım bırakırdı. Bir kısmı­nı tıraş edip bir kısmını bırakmazdı. Hac dışında başını (tamamen) tıraş ettiği rivayet edilmemiştir.

Dişlerini misvakla fırçalamayı severdi. Misvak kullanımında oruçlu olup olmaması farketmezdi. Uykudan uyandığında, abdest alırken, namaz kıla­cağı zaman ve eve girdiği vakit misvakla dişlerini fırçalardı. Bu iş için mis­vak ağacından yapılan ağaç çubuk kullanırdı.

Çokça koku sürünürdü. Güzel kokuyu severdi. Hamamda avret yerle­rinin tüylerini dökmek için hamam otu kullandığı söylenmektedir.[330] Ön­celeri saçlarını sahverirdi. Sonra ikiye ayırdı. İkiye ayırması saçını, her bö­lüm bir kakül olacak şekilde iki bölüme ayırmasıdır. Salıvermesi ise arka­sından serbest bırakması ve iki bölüme ayırmamasıdır.

Asla hiçbir hamama girmemiştir. Belki onu gözüyle görmemiştir de. Hamam konusunda hiçbir sahih hadis de yoktur.[331]

Bir sürmedanlığı vardı, her gece uykudan önce iki gözüne de ondan sürme çekerdi.tır[332] Sahabîler, Hz. Peygamber'in (s.a.) saçına kına yakınıp yakınmadığında ihtilaf etmişlerdir. Enes: "Kına yakınmam ıştır" derken, Ebu Hureyre "Kına yakındı" diyor. Hammad b. Seleme, Humeyd yoluyla Enes'in: "Allah Rasulü'nün (s.a.) saçım kınalı gördüm" dediğini aktarır. Hammad diyor ki: Abdullah b. Muhammed b. Akîl, bana: "Allah Rasu­lü'nün (s.a.) saçını Enes b. Mâlik'in yanında kınalanmış gördüm" diye haber verdi. Bir grup da "Allah Rasulü (s.a.) çokça güzel koku kullandı­ğından saçı kızıllaşmıştı. Bundan dolayı da kına yakınmadığı halde yakın­mış zannedilirdi" diyor.

Ebu Rimse anlatıyor: Oğlumla birlikte Allah Rasulü'ne (s.a.) geldim. Bana: "Bu, senin oğlun mu?" diye sordu. "Evet öyledir. Ben buna tanık­lık ederim" şeklinde karşılık verdim. Bunun üzerine: "Sen onu günaha sürüklemezsen, o da seni günaha sürüklemez" buyurdu. Baktım, saçının akları .kırmızıydı.[333] Tirmizî diyor ki: Bu hadis, bu konuda rivayet edi­len en hasen ve en açık hadistir. Çünkü sahih rivayetlere göre Hz. Peygam­ber (s.a.), saçı sakalı ağaracak yaşa ulaşmamıştı.

Hammad b. Seleme, Simâk b. Harb'e dayanarak anlatıyor: Câbir b. Semüre'ye sordular: "Hz. Peygamber'in (s.a.) başında beyazlık var mıydi?" O da: "Başındaki saç ayrımı yerindeki birkaç saç telinden başka O'-nun saçında beyazlık yoktu. Onların beyazlığını ise saçını yağladığı vakit yağ ortaya çıkarırdı." karşılığını verdi.

Enes diyor ki: Allah Rasulü (s.a.) başını ve sakalını çokça yağlar, saçı­nın parlaklığını artırırdı. Elbisesi sanki zeytinyağı satıcısının elbisesine dönerdi[334]

Saç taramayı severdi. Saçını bazan kendisi, bazan da Hz.Âişe tarardı. Saçı kulak yumuşağından aşağıda omuzdan yukarıda kalacak kadar uzatır­dı.[335] Kulak yumuşağına kadar uzayan saçı kulaklarının yumuşağını bi­raz aşardı. Saçı uzayınca dört örgü yapardı. Ümmü Hânî "Allah Rasulü (s.a.) Mekke'de bir keresinde bize geldiğinde başında dört saç örgüsü var­dı." diyor. Bu hadis sahihtir.[336]

Hz. Peygamber (s.a.) kendisine sunulan güze! kokuyu geri çevirmezdi. Sahih-i Müslim'de O'nun şöyle buyurduğu sabit olmuştur: "Kendisine fes­leğen sunulan kimse onu geri çevirmesin. Çünkü o hoş kokulu, yükü hafif bir çiçektir". Hadisin lafzı bu şekildedir. Bazıları ise bu hadisi: "Kendisine güzel koku sunulan kimse geri çevirmesin" şeklinde rivayet ediyor."[337] Bu ise yukarıdaki hadis ile aynı anlamda değildir. Zira fesleğenin —misk, an-ber, esans[338] vb. güzel kokuların aksine— alınmasında pek minnet ol­maz. Çünkü onun harcanmasında tolerans âdet haline gelmiştir. Ancak Azrâ b. Sâbit'in Sümame yoluyla Enes'ten rivayet ettiği şu hadis sabittir: "Allah Rasulü (s.a.) güzel kokuyu geri çevirmezdi."[339] İbn Ömer'in Hz. Peygamber'den (s.a.) rivâyeyt ettiği: "Üç şey geri çevrilmez: Yastık, yağ ve süt" hadisi ise ma'lul (illetli = kusurlu)dur. Bunu Tirmizî rivayet etmiş ve illetini belirtmiştir. Ama ben şimdi bu konuda ne denildiğini hatırlamı­yorum. Yalnız bu hadisin Abdullah b. Müslim b. Cündüb, onun babası Müslim b. Cündüb, onun da İbn Ömer'den gelen bir senedle rivayet edildi­ğini hatırlıyorum.[340]

Ebu Osman en-Nehdî'nin mürsel olarak rivayet ettiği hadislerden biri ne göre Allah Rasulü (s.a.) buyurmuştur ki: "Herhangi birinize fesleğet çiçeği verilirse onu geri çevirmesin. Çünkü o, cennetten çıkmıştır.'[341]

Allah Rasulü'nün (s.a.), kıymetli koku bulunan bir kabı vardı, ondai sürünündü. En çok sevdiği koku misk idi. Kına çiçeğinden de hoşlanırdı[342]

 

12— Bıyıklan Kısaltmadaki Tutumları:[343]

 

Ebu Ömer b. Abdilber diyor ki: Hasan b. Salih, Simâk-İkrime-İbn Abbas (r.a.) senediyle rivayet eder ki, Allah Rasulü (s.a.) bıyığını kısaltır ve Hz. İbrahim'in de bıyığını kısalttığını söylerdi[344]Bir grup, bu işi ya­panın İbn Abbas olduğunu söylemektedir. Tirmizî, Allah Rasulü'nün (s.a.): "Bıyığından almayan bizden değildir" buyurduğunu Zeyd b. Erkam'dan naklediyor ve: "Bu hadis sahihtir" diyor.[345] Sahih-i Müslim'de Ebu Hu-reyre'den rivayet edilen bir hadise göre Allah Rasulü (s.a.) "Bıyıklan kı­saltın, sakallan bırakın, böylece mecûsilere muhalefet edin" buyurmuş­tur.[346] Sahihayn'da İbn Ömer'den rivayet edilen bir hadise göre ise Hz. Peygamber (s.a.): "Müşriklere muhalefet edin; Sakalları uzatın, bıyıkları iyice kısaltın." buyurmuştur. [347]Sahih-i Müslim'de yer alan bir rivayete göre Enes demiştir ki: "Hz. Peygamber (s.a.), bıyığı kısaltma ve tırnakları kesme konularında bize vakit sınırlaması getirdi. Bu işleri kırk gün kırk geceden daha fazla aksatmama sınırım koydu."[348]

Selef, bıyığın kısaltılmasının mı, tıraş edilmesinin mi daha faziletli ol­duğu konusunda görüş ayrılığına düşmüştür. Mâlik, Muvatta'mda diyor ki: "Dudağın etrafı yani yay gibi olan çevresi görünecek kadar bıyıktan alınır. Kişi bıyığını kırpıp da kendisine işkence etmemelidir". İbn Abdilha-kem, Mâlik'in: "Bıyık iyice kısaltılır, sakallar salıverilir. Bıyığın iyice kı­saltılması tıraş edilmesi demek değildir. Bıyığını tıraş eden kimsenin tâzir cezasına çarptırılmasını uygun görürüm." dediğini; İbnü'l-Kâsım ise: "Bı­yığı iyice kısaltmak, tıraş etmek bence işkencedir" dediğini haber veriyor. Mâlik: "Hz. Peygamber'in (s.a.) bıyığın iyice kısaltılması hadisi dudak çev­resinin kısaltılması anlamını taşır."diyor. Kendisi bıyığın üst kısmından alın­masını mekruh sayardı. Yine demiştir ki: "Bıyığın tıraş edilmesinin bid'at olduğuna şahitlik ederim ve tıraş eden kimsenin acı verecek derecede dö­vülmesini uygun görürüm." Yine Mâlik diyor ki: "Hz. Ömer b. el-Hattâb'i bir iş sıktığı zaman oflar, bıyığını kıvırarak ayağını cübbesine basardı". Ömer b. Abdülaziz: "Bıyık konusunda sünnet olan, dudak çevresinin orta­ya çıkmasıdır" demiştir.

Tahâvî diyor ki: Şafiî'nin bu konuda bir açıklamasına rastlamadım. Onun gördüğümüz arkadaşlarından Müzenî ve Rebî'ise bıyıklarım iyice kı-saltırlardı. Bu da, onların bunu Şafiî'den (r.h.) aldıklarını gösterir. Ebu Hanîfe, Züfer, Ebu Yusuf ve Muhammed'in saç ve bıyıklar konusundaki görüşlerine göre iyice kısaltma, kısaltmadan daha faziletlidir.

Mâlikî âlim İbn Huveyz Mendad, Şafiî'nin bıyığı traş etme konusun­daki görüşünün Ebu Hanîfe'nin görüşü gibi olduğunu söyler. Ebu Ömer İbn Abdilber'in görüşü de budur.

İmam Ahmed'e gelince; el-Esrem diyor ki: İmam Ahmed b. Hanbel'in bıyığını çokça kısalttığını gördüm. Bir keresinde ona, bıyığı iyice kısaltma konusunda sünnet sorulduğunda şöyle cevâp verdiğini işittim: Kişi "Bıyık­ları iyice kısaltın" hadisinde Hz. Peygamber'in (s.a.) belirttiği gibi iyice kısaltır.

Hanbel (v.273) anlatıyor: Ebu Abdillah'a (Ahmed b. Hanbel) sordu­lar: "Bir adamın bıyığını kesmesini mi, yoksa cildin beyazı görünecek ka­dar iyice kısaltmasını mı yahut nasıl kesmesini uygun görürsün?" Cevaben şöyle dedi: "Şayet cildin beyazı görünecek kadar iyice kısaltırsa bir sakın­cası yoktur. Kısaltırsa bunda da bir sakınca yoktur." Ebu Muhammmed b. Kudâme el-Makdisî, el-Muğnî adlı eserinde diyor ki: "Kişi, bıyığını cil­dinin beyazı görünecek kadar iyice kısaltmakla böyİe yapmaksızın kısalt­mak arasında hürdür."

Tahâvî der ki: Mugîre b. Şu'be, Allah Rasûlü'nün (s.a.) kendisinin bıyığından biraz aldığını rivayet ediyor. [349]İşte burada iyice kısaltma söz konusu olmaz. İyice kısaltmayı caiz görmeyenler Hz.Âişe ve Ebu Hurey-re'nin rivayet ettikleri "On şey fıtrat (sünnet)tandır."[350] hadisinde fıtrat olan şeyler arasında sayılan bıyıkları kısaltma kısmını delil olarak kullan­maktadırlar. Buharî ve Müslim'in rivayetlerinde "Fıtrat beştir..;" hadisin­de"[351] bıyıklan kısaltma yer almaktadır.                                  

İyice kısaltma görüşünü savunanlar ise, iyice kısaltmayı emreden sahih hadisleri ve İbn Abbas'ın rivayet ettiği: "Allah Rasûlü (s.a.) bıyığını keserdi" hadisini[352] delil göstermektedirler. Tahâvî diyor ki: İşte bu hadiste ço­ğunluk ihtimal, iyice kısaltmaktır; İki yöne de ihtimal vardır. el-Alâ b. Abdurrahman'ın, babasından, onun da Ebu Hureyre'den rivayet ettiği bir hadiste:  "Bıyıklan kesin, sakallan salıverin"  buyurulmaktadır.[353]

Muhtemelen bu hadiste de iyice kısaltma kastedilmiştir. Tahâvî, Ebu Saîd, Ebu Useyd, Râfi' b. Hadîc, Sehl b. Sa'd, Abdullah b. Ömer, Câbir ve Ebu Hureyre'nin bıyıklarını iyice kısalttıklarını senedleriyle vermekte­dir. İbrahim b. Muhammed b. Hatîb: "İbn Ömer'i bıyığım yolarcasına iyice kısaltırken gördüm" diyor. Bazıları da: "İbn Ömer, cildinin beyazlığı gördüm" diyor. Bazıları da: "İbn Ömer, cüdinin beyazlığı görülecek ka­dar kısaitirdı" diyor.

Tahâvî der ki: Kısaltma bütün âlimlerce sünnet olduğuna göre başın saçlarına kıyaslanarak bıyığı tıraş etmenin daha faziletli olduğu söylenebi­lir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.) saçlarını tıraş edenlere üç, kısaltanlara bir kere dua etmiştir.[354] Başın tıraş edilmesini, kısaltılmasından daha fa­ziletli saymıştır. Bıyık da işte böyledir. [355]

 

 

13— Konuşması, Susması, Gülüşü, Ağlayışı:

 

Allah'ın yaratıkları arasında en fasih ve en tatlı konuşanı, anlatmak istediğini en kısa bir şekilde yerli yerinde anlatabilen ve en tatlı sözlü olan Hz. Peygamber (s.a.) idi. Öyle ki, O'nun konuşması kalblerin kavşaklarım tutar, ruhları esir ederdi, buna düşmanları da tanıklık ederdi. Konuştuğu zaman açık sözle tane tane konuşurdu, sözlerini biri saymaya kalksa saya­bilirdi. Ne ezberlenemeyecek kadar çarçabuk, ne de konuşmasının kelime­leri arasında anlam kopukluğuna sebep olacak kadar aralıklar vererek, ke­sik kesik konuşurdu. Aksine onun bu konudaki tutumu, en mükemmel bir tutumdu. Hz.Âişe der ki: "Allah Rasûlü (s.a.), sizin şu konuşmalarınız gibi sözü peşipeşine siralamazdı. Ancak açık bir sözle tane tane konuşur, meclisinde bulunanlar konuştuklarını ezberleyebilirdi.[356] Çoğu zaman iyi anlaşılsın diye sözü üç kere tekrar ederdi. Selâm verdiğinde de üç kere seiâm verirdi. Uzun zaman susardı. Gereksiz konuşmazdı. Söze avurtlany-îa başlar, yine onlarla noktalardı. Konuşmalarında az sözle çok mana ifade edecek cümleler kullanırdı. Anlatacağını ayrıntılarıyla anlatır, ne boş yere, zahir, ne de gereksiz kısaltmalarda bulunurdu. Lüzumsuz konularda konuşmazdı. Yalnızca sevabını umduğu konularda konuşurdu, Birşeyden hoşlanmadığı yüzünden anlaşılırdı. Sözleri ve davranışları arasında aşın ve çirkin şeyler bulunmazdı; gürültücü, şamatacı ve bağıra bağıra konuşan biri değildi.

Çoğunlukla gülüşü tebessüm idi, hatta hepsi tebessüm idi. En fazla güldüğünde azı dişleri görünürdü. Gülünecek şeylere gülerdi. Onlar ise öy­lesine şaşılan, ender ve seyrek olarak rastlanan şeylerdi. Gülmenin pekçok sebebi vardır. Birisi budur. Diğer bazıları ise şunlardır: 2- Neşe gülüşü: Kendisini sevindiren şeyi görmesinden yahut nimetin eserini üzerinde gör­mesinden kaynaklanır. 3- Öfke gülüşü: Çoğunlukla bu şiddetli öfkelenen kişide görülür. Sebebi ise öfkeli kişinin öfkesinin kendisine getirdiği şeyler­den hayrete düşmesi ve kendisinin hasmma karşı güçlü durumda ve hasmı­nın kendi avucunda olduğunu hissetmesidir. Bazan kişi hiddet anında ken­disine sahip olur, kızdığı kişiden yüz çevirir ve ona aldırmayarak da gülebilir.

Hz.Peygamber'in (s.a.) ağlaması ise gülüşü gibiydi. Nasıl kahkaha ile gülmez idiyse, ağlarken de bağıra bağıra feryat ederek ağlamazdı. Ancak gözleri yaşla dolar, boşalırdı. Göğsünden bir inilti duyulurdu.

Kimi zaman ölüye merhametinden, kimi zaman ümmeti için korktu­ğundan ve onlara olan şefkatinden, kimi zaman Allah korkusundan, kimi zaman da Kur'an dinlerken ağlardı. Kur'an dinlerken ağlayışı; korku ve haşyet ile hemdem olan bir iştiyak, muhabbet ve saygı ağlayışıdır. Oğlu İbrahim öldüğünde gözleri yaşla doldu ve ona olan merhametinden ağladı ve buyurdu ki: "Göz yaşla dolar, kalp mahzun olur. Rabbimizi hoşnut etmeyecek şey söylemeyiz. Biz sana gerçekten üzülüyoruz, ey ibrahim!>>[357] Kızlarından birini ruhunu teslim edeceği zaman gördüğünde de ağladı. îbn Mes'ûd ona Nisa sûresini okurken "Her ümmete bir şahid getirdiğimiz ve seni de (ey Muhammed) bunlara şahid getirdiğimiz vakit halleri ne olacak.[358] âyetine geldiğinde Peygamberimiz (s.a.) ağladı[359] Osman b.

Maz'ûn[360] vefat ettiğinde de ağladı. Güneş tutulduğunda ağladı, kusûf namazı kıldı. Namazında ağlamaya oflamaya başladı ve şöyle dedi: "Rab-biml Sen bana, ben onların arasında iken ve onlar bağışlanma dilerken onlara azap etmeyeceğini va'detmemiş"miydin?'"[361] Kızlarından birinin mezarının üzerine oturduğunda da ağladı.[362] Zaman zaman gece nama­zında ağlardı.

 Ağlamanın çeşitleri:                                                                          

1-  Merhamet ve şefkat ağlayışı,

2-  Korku ve haşyet ağlayışı,                                                            

3-  Sevgi ve arzu ağlayışı,                                                                 

4-  Sevinç ve neşe ağlayışı,                                                                 

5-  Başa acı veren bir durumun gelmesinden ötürü sızlanma ve dayanâ-mama ağlayışı,

6-  Hüzün ağlayışı. Bu tür ağlayış ile korku ağlayışı arasındaki fark şudur: Hüzün ağlayışı geçmişte istenmeyen, hoşa gitmeyen bir durumun başa gelmesi yahut sevilen birşeyi elden kaçırmaktan dolayı olur. Korku ağlayışı ise, gelecekte böyle bir durumun başa gelmesi endişesinden olur. Sevinç ve neşe ağlayışı ile hüzün ağlayışı arasındaki fark da şudur: Sevinç gözyaşı soğuktur, bu halde kalb sevinçlidir. Hüzün gözyaşı ise sıcaktır, bu halde kalb mahzundur. Bu yüzden sevinilen şey için: "Gözün aydın olacağı şey", "Allah gözünü aydın etti"; üzüntü duyulan şey için ise: "Gözü sıcak yapan", "Allah, gözünü sıcak etti," denir.

7-  Güçsüzlük ve zayıflık ağlayışı,

8-  Münafıklık ağlayışı: Kalb katı iken göz yaşla doluyor; bunun üzeri­ne sahibi, insanların en katı kalblisi olduğu halde huşu gösteriyor.

9-  Ödünç alınan, kiralanan ağlayış: Ücretle ölülere bağırıp çağırarak ağlayan kadının ağlamasında olduğu gibi. Böylesi bir İcadın Hz. Ömer b. el-Hattâb'ın dediği gibi gözyaşını satıyor, başkasının üzüntüsüne ağlıyor.

10-  Uyum gösterme ağlayışı: Bir adam, insanların, başlarına gelen bir işten dolayı ağladıklarını görüyor, onlarla birlikte ağlıyor, niçin ağladıkla­rını da bilmiyor. Ama onların ağladıklarını görüp kendisi de ağlıyor. (İşte buna uyum gösterme ağlayışı denir).

Sessiz olan ağlayış, kısa ağlayıştır. Sesli oian ise seslerin yapısına göre uzatılmış ağlayıştır.                                                                         

Şair bir beyitte der ki:

"Gözüm ağladı, hakkıdır onun ağlamak.                        

Ne ağlamak fayda verir, ne de sızlanmak"[363]           

Zoraki ağlamaya "yapmacık ağlama" denir. Bu da iki türlüdür. 1-İyi olan, 2- Kötü olan. İyi olan görsünler, duysunlar diye değil de ince kalblilik ve Allah korkusu elde etmek için ağlar görünmedir. Kötü olan ise halk için ağlar görünmeye çalışmaktır. Hz. Ömer b. el-Hattâb, Hz. Peygamber (s.a.) ve Ebu Bekir'i Bedir esirlerinin haline ağlarken bulur ve Hz. Peygamber'e (s.a.) sorar: "Seni ağlatan nedir? söyle bana, ey Al­lah'ın Rasûlü! Şayet ağlayabilirsem ağlayayım. Ağlayamazsam, siz ağladı­ğınız için ben de ağlar görüneyim."[364] Hz. Peygamber (s.a.), onu bundan alıkoymadı. Seleften biri demiştir ki:  "Allah korkusundan ağlayın. Ağlayamazsamz, yapmacıktan ağlayın."[365]

 

14— Hutbelerindeki Tavırları:

 

Hz. Peygamber (s.a.), yerde, minber üzerinde, erkek ve dişi develer üstünde hutbe okumuştur.                                                              

Hutbeye çıktığı zaman gözleri kızarır, sesi yükselir, öfkesi artar; sanki heyecanlı heyecanlı: "Düşman üstünüze sabah-akşam saldırmak üzeredir" diye haber vererek bir orduyu uyarıyormuşçasına bir hal alır, ardından: "Benim Peygamber olarak gönderilmemle kıyamet arasındaki müddet şu ikisi gibidir" buyurur, işaret ve orta parmaklarım birbirine yanaştırırdı. Derdi ki: "Şüphesiz sözlerin en hayırlısı Allah'ın Kitabıdır. En iyi yol, Muharnmed'in (s.a.) yoludur. İşlerin en fenası (uydurulup dine katılan) bid'atlerdir. Her bid'at sapıklıktır. [366]

Her hutbesine Allah'a hamdederek başlardı. Pekçok fakîh ise: "Yağ­mur duası hutbesine istiğfarla, bayram hutbelerine de tekbirle başlardı" diyor ki, Hz. Peygamber'den (s.a.) bu konuda onlara destek olacak bir tek sünnet bile asla nakl olunmuş değildir. O'nun sünneti bunun aksini yani bütün hutbelere "el-Hamdülillah" ile başlamayı icabettir/ir. Bu görüş Hanbelî âlimlerince ortaya atılan üç görüşten biridir. Aynı zamanda Üsta­dımız İbn Teymiye'nin —Allah ruhunu aziz etsin— de tercihidir.

Hutbeyi ayakta okurdu. Atâ gibi bir takım tabiîlerin mürsel rivayetle­rine göre Hz. Peygamber (s.a.), minbere çıktığında yüzünü cemaata çevir­miş ve: "es-selâmü aleykûm" diye cemaatı selâmlamıştı. Şa'bî diyor ki: "Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer de böyle yaparlardı."[367] Hz. Peygamber (s.a.) hutbesini istiğfarla bitirirdi. Çoğu zaman hutbelerinde Kur'an okur­du. Müslim'in Sahihinde Ümmü Hişâm bt. Hârise'nin şöyle dediği nak­ledilir:

"Kâf sûresini yalnızca Hz. Peygamber'in (s.a.) dilinden öğrendim. Her cuma minber üzerinde halka hitap ederken bu sûreyi okurdu."[368]

Ebu Davud'un İbn Mes'ûd'dan naklettiğine göre Allah Rasûlü (s;i şehadet getireceği zaman şöyle derdi:                                              

"Hamd Allah'a mahsustur. O'ndan yardım diler, O'ndan bağışlama bekleriz. Nefislerimizin şerlerinden Allah'a sığınırız. Allah'ın doğru yola ilettiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını da hiç kimse doğru yola erdire­mez. Tanıklık ederim ki, Allah'tan başka tapılacak yoktur; o tektir, ortağı yoktur. Yine tanıklık ederim ki, Muhammed şüphesiz O'nun kulu ve elçisi-dir. Kıyamet saati önünde Allah, onu müjdeleyici ve uyarıcı olarak hakla göndermiştir. Allah ve RasûhVne itaat eden doğru yolu bulmuştur. Onlara isyan edense yalnızca kendisine zarar vermiş olur. Allah'a hiçbir zarar ve-remez."[369]

Ebu Davud diyor ki: Yunus, İbn Şihâb'a (Zührî), Allah Rasûlü'nün (s.a.) cuma günü okuduğu şehadet kelimesini sordu. O da bu (yukarıdaki) şekil şehadeti şu farkla zikretmiştir: "...Onlara isyan edense Sapmış, azgın­lığa düşmüştür..."[370]

İbn Şihâb der ki: Bize kadar ulaştığına göre Hz. Peygamber (s.a.) hutbe okuduğunda şöyle derdi:

"Her gelecek olan yakındır. Gelecek olana uzaklık yoktur. Allah hiç kimsenin acelesi için acele etmez; insanların işini basite almaz. İnsanların dilediği değil, Allah'ın dilediği olur. Allah, birşey diler, insanlar başka bir-şey. İnsanlar istemese de Allah'ın dilediği olur. Allah'ın yakınlaştırdığını uzaklaştıracak, O'nun uzaklaştırdığını yakınlaştıracak hiçbir şey yoktur. Allah'ın izni olmadan hiçbir şey olmaz."[371]

Hutbelerinde ağırlığı şu hususlar teşkil ederdi: Verdiği nimetlerden üs­tün ve övgüye lâyık vasıflarından dolayı Allah'a hamdetme ve O'na övgü­de bulunma; İslâm dininin temel preniplerini öğretme, cennet, cehennem ve âhiret ahvalini anlatma, Allah'tan korkmayı emretme; Allah'ın gazap-landığı ve hoşnut olduğu hususları açıklama... İşte hutbelerinin yörüngesi bunun üzerine kurulmuştu.

Hutbelerinde derdi ki: "Ey insanlar! Doğrusu sizler benim emrettiğim herşeyi yapmaya güç yetiremeyeceksiniz yahut yapamayacaksınız. Ancak doğru olan (doğru olursanız) müjde size![372]

Karşıdaki insanların ihtiyaç ve faydalarına göre her vakitte hutbe okurdu. Okuduğu her hutbeye mutlaka Allah'a hamdederek başlai yine her hutbede şehadet getirir ve şehadet esnasında kendini özel ismiylfjj (Muham­med diye) anardı.

Şöyle buyurduğu sabittir: "Şehadet getirmeden okunan herp sik el gibidir."[373]

hutbel

Evinden çıkarken önünden yürüyecek bir çavuşu (yaveri) yoktu.'Bu günkü hatiplerin giyindikleri gibi giyinmezdi. Bunlar gibi ne omuzlar şal atardı, ne de geniş yakalı elbise giyerdi.                           

Minberi üç basamaklı idi. Minbere çıkıp cemaata yönelince müezzin yalnızca ezan okur, ezandan önce veya sonra hiçbir şey söylemezdi. Hz. Peygamber (s.a.) hutbeye başlayınca hiç kimse —ne müezzin, ne de başkası— herhangi birşey söylemek için asla sesini çıkarmazdı.

Hutbe okumak için ayağa kalktığında eline bir sopa alır; minberde iken ona dayanırdı. Bu hadisi Ebu Davud, îbn Şihâb'dan nakletmiştir.[374]

Hz.^eygamber'den (s.a.) sonraki üç halife de aynı şekilde yapardı. Bazı zamanlar bir yay'a dayandığı da olurdu. (Hutbe esnasında) bir kılıca dayanmış olduğuna dair bir haber yoktur. Pekçok cahil kimse, Hz. Pey­gamber'in (s.a.) dinin ancak kılıçla kurulduğunu göstermek için minberde iken eline kılıç aldığını sanmaktadır. Bu iki yönden çirkin bir cehalettir:

1- Bize gelen haberlere göre Hz. Peygamber (s.a.) yay ve sapaya dayanmıştır. 2- Din ancak vahiyle kurulmuştur. Kılıç ise dalâlet ve şirk içinde olan* ların kökünü kazımak için lâzımdır. Hz. Peygamber'in (s.a.) içinde hutb& okuduğu Peygamber şehri, kılıçla değil, Kur'anMa fetholunmuştur.

Hutbe esnasında yeni bir durumla karşı karşıya geldiğinde (önce) onunla meşgul olur, sonra hutbeye devam ederdi. Bir keresinde hutbe okuyordu. Bu sırada kırmızı gömlekler içinde torunları Hasan ile Hüseyin tökezleye tökezleye çıkageldiler. Bunun üzerine konuşmasını kesip minberden indi. Torunlarını kucakladığı gibi minbere geri döndü. Sonra şöyle buyurdu: "Yüce Allah doğru söyledi: 'Gerçekten mallarınız ve çocuklarınız sadece fitnedir.[375] Gömlekleri içinde şu ikisinin tökezleye tökezleye geldiklerini gördüm, dayanamadım. Hatta konuşmamı kesip onları kucaklayıp ta­şıdım."[376]

Hz. Peygamber'in (s.a.) hutbe okuduğu bir sırada Gatafanlı Süleyk geldi; doğruca oturdu. Hz. Peygamber (s.a.) ona hitaben: "Kalk, ey Sü-teyk! Hafif iki rekât namaz kıl." dedi. Sonra minberde iken şöyle buyur­du: "Herhangi biriniz cuma günü imam hutbe okurken geldiğinde hafif iki rekât namaz kılsın. "[377]

Cemaatin ihtiyacına göre hutbeyi bazan kısa tutar, bazan uzatırdı. Ârizî sebeple okuduğu hutbe, düzenü okuduğu hutbeden daha uzundu. Bayram­larda ayrıca yalnız kadınlara mahsus olmak üzere hutbe okur, onları sada­ka vermeye teşvik ederdi.[378] Allah en iyi bilendir. [379]

 

İKİNCİ KİTAP

HZ. PEYGAMBER'İN (S.A.) İBADETLER

TUTUMLARI

BİRİNCİ BÖLÜM NAMAZ

A) ABDEST ALIŞI

 

 

I— Abdest Alışı:

 

Hz. Peygamber (s.a.) genellikle her namaz için abdest alırdı. Bazan birden çok namazı bir abdestle kıldığı da olurdu [380] Bazan bir müd [381]ba­zan bir müddün üçte ikisi, bazan da daha fazla oranda su ile abdest alırdı. Bu da Şam ukiyyesine göre dört, üç ya da iki ukiyye demektir. En az abdest suyu harcayan o idi. Ümmetini, abdest alırken çok su kullanıp israf etmekten sakındınrdı. Ümmeti arasında temizlikte aşırılığa kaçacak kimse­lerin çıkacağını haber verdi.[382] Buyurdu ki: "Abdeste musallat olan Velhân adında bir şeytan vardır. Siz, suyun şüphe vereninden kaçının. "[383] Bir keresinde Sa'd'ın yanına uğradı. Sa'd abdest alıyordu. Hz, Peygamber (s.a.): "Suyu israf etme" buyurdu. Sa'd: "Suda israf olur mu?" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.) "Evet, akarsu kenarında olsan da", buyurdu.[384]

Abdest uzuvlarını kâh birer, kâh ikişer, kâh üçer kere yıkayarak; kâh uzuvlarının bir kısmım ikişer, bir kısmını da üçer kere yıkayarak abdest aldığı sahih olarak rivayet edilmiştir.

Bazan bir, bazan iki, bazan da üç avuç su alarak ağzını ve burnunu yıkardı. Ağza ve burna birlikte su alır; bir avuç suyun yarısını ağzına alır, yarısını da burnuna çekerdi. Zaten bir avuç suyla da ancak böyle yapılır. İki-üç avuç alınan suyun ise hem ayrı ayrı ağza ve burna verilmesi, hem de bir arada aynı avuçtan hem ağza, hem burna verilmesi mümkündür. Ancak Hz. Peygamber'in (s.a.) âdeti ağza ve burna birlikte su verme şek­lindeydi. Nitekim Sahîhayn'da Abdullah b. Zeyd'den rivayet edildiğine gö­re "Hz. Peygamber (s.a.) bir tek avuç sudan hem ağzını çalkaladı, hem de burnuna çekti. Bunu üç kere yaptı". Hadis şu ifadeyle de rivayet edil­miştir: "Hz. Peygamber (s.a.) ağzını ve burnunu üç avuç suyla yıkadı'.[385] Abdestte ağzı ve burnu yıkama konusunda rivayet edilen hadislerin en sa­hihi bu hadistir. Hz. Peygamber'in (s.a.)» ağzını ve burnunu ayrı ayrı yıka­dığına dair hiçbir sahih hadis yoktur. Ancak Talha b. Musarrif in babasın­dan onun da dedesinden: "Hz. Peygamber'in (s.a.) ağzım ve burnunu ayrı ayrı yıkadığını gördüm" şeklinde rivayet ettiği bir hadis varsa da, bu hadis sadece Talha-babasi-dedesi senediyle rivayet edilmiş olup dedesinin Hz. Pey-gamber'i (s.a.) gördüğü (yani sahabîliği) bilinmemektedir.[386]

Sağ eliyle burnuna su alır, sol eliyle sümkürürdü.               

Başının tamamını meshederdi. Bazan ellerini öne-arkaya doğru götü­rerek başım meshederdi ki, "Başını iki kere mesnetti" hadisi buna yorum-lanmalıdir. Doğru olan, başını meshetme işlemini yenilemediğidir. Abdest uzuvlarım tekrar tekrar yıkadığında başım bir kere meshederdi. Böyle yap­tığı açık ifadelerle aktarılmıştır. Aksini yaptığına dair sahih hiçbir rivayet yoktur. Bundan başka rivayetler sahabenin: "Hz, Peygamber (s.a.) abdest uzuvlarını üçer kere yıkamak suretiyle abdest aldı" ve "Başını iki kere mesnetti" sözlerinde olduğu gibi ya sahih olup sarih (açık) değildir; ya da şu hadislerde olduğu gibi sarihtir, ama sahih değildir: 1- İbnu'l-Beylemânî, babasından, o da Hz. Ömer'den şu hadisi rivayet ediyor: Hz. Peygamber (s.a.): "Kim abdest alır ellerini üç kere yıkarsa..." buyurup sözünün deva­mında "...ve başını üç kere meshederse" diye ekliyor. Bu hadis delil ola­rak kullanılamaz. Her ne kadar babanın hali daha iyi ise de, İbnü'l-Beyİemânî ve babası hadis rivayetinde zayıf bulunmuşlardır.[387] 2- Ebu Davud, Hz. Osman'ın: "Hz. Peygamber (s.a.) başını üç kere mesnetti." dediğini riva­yet etmiş[388] ve: "Hz. Osman'dan naklolunan sahih hadislerin hepsi, Hz. Peygamberin (s.a.) başını bir kere meshettiğini göstermektedir" demiştir.

Başının sadece bir kısmını meshetmekle yetindiğine dair hiçbir sahih hadis yoktur. Ancak kâkülüne meshettiğinde sarık üzerine (meshederek mes-hi) tamamlardı[389]. Ebu Davud'un rivayetine göre Enes diyor ki: "Allah Rasûlü'nü (s.a.) abdest alırken gördüm. Başında Katar mamulü bir sarık vardı. Elini sarığının altına soktu, başının ön kısmını mesnetti, sarığım çözmedi. "[390] İşte Enes'in bu hadisteki ifadelerle kasdettiği şey, Hz. Pey­gamber'in (s.a.) saçlarının tamamına kaplama mesh yapmak için sarığını çözmemiş olmasıdır. Yoksa sarık üzerine tamamlamadığını söylemek iste­memiştir. Muğîre b, Şu'be ve diğer bazı sahabüer Hz. Peygamber'in (s.a.) sarık üzerine meshederek meshi tamamladığını belirtmişlerdir. Enes'in bu­nu belirtmemesi O'nun yapmadığım göstermez.

Her abdest alışında mutlaka ağzını ve burnunu yıkamıştır. Bu âdetini tek bir kere bile olsa elden bıraktığı bilinmemektedir. Abdestini, uzuvlarını sıra ile peşipeşine yıkayarak alır, yine bunu bir kere bile olsa asla elden bırakmazdı.

Bazan başına, bazan sarığına, bazan da hem kâkülüne hem de sarığı­na birlikte meshederdi. Daha önce de geçtiği üzere sadece kâküle rneshetmekle yetindiği bilinmemektedir.[391]

Mest ve çorap giymediği zamanlarda ayaklarını yıkardı. Mest yahut çorap giydiği zamanlarda ise onlar üzerine meshederdi.[392] Başı ile beraber kulaklarının içini ve dışını da meshederdi. Kulaklarını meshetmek için ye­niden su aldığına dair ondan nakledilmiş sabit bir rivayet yoksa da İbn Ömer'in böyle yaptığına dair sahih bir rivayet mevcuttur.[393] Boynu mes-hetme konusunda hiçbir sahih hadis nakledilmemiştir.

Abdestten önce (ve abdest esnasında) besmeleden başka herhangi bir şey okuduğu bilinmemektedir. Abdestte okunan zikirler hakkında naklolu­nan her hadis yalan ve uydurmadır. Hz. Peygamber (s.a.) onlardan hiçbiri­ni okumamış ve ümmetine öğretmemiştir. Ondan bize kadar ulaşan -rabdestin başında besmele çekmekten başka—[394] sağlam bir rivayet yoktur. Şu duayı abdestin sonunda okurdu:

"Bir tek Allah'tan başka tanrı ve O'nun ortağı bulunmadığına şeha-det ederim. Hz. Muhammed (s.a.), O'nun kulu ve Peygamberidir.

Allah'ım! Beni tevbekârlardan eyle. Beni (her türlü maddî-manevi pis­liklerden) arınmış kimselerden eyle."[395]

Yine abdestten sonra okunan dualardan biri Nesâî'nin Soner'inde bir başka hadiste şu şekilde geçmektedir:

"Allah'ım! Her türlü eksiklikten münezzehsin. Hamd Sana, şükran Sana! Şehadet ederim, Senden başka tanrı yoktur. Affına sığınır, Sana (günahlarımdan) tevbe ederim. "[396]

Abdestin başında ne "Hadesi gidermeye niyet ettim" ne de "Namaz kılma yolunun açılmasına niyet ettim" şeklinde ne O, ne de ashabından herhangi birisi bir şey söylerdi. Bu konuda ondan —ister sahih ister zayıf senedle olsun— bir tek harf bile nakledilmemiştir.[397]

Hiçbir zaman abdest uzuvlarını üçten fazla yıkamazdı. Dirsekleri ve topukları aşacak şekilde (kollarını ve ayaklarını) yıkadığı da sabit değildir. Fakat Ebu Hureyre böyle yapar ve abdest uzuvlarının parlaklığını yaygın­laştırma hadisini[398] bu şekilde yorumlardı. Ebu Hureyre'nin, Hz. P'eygam-ber'in (s.a.) abdest alış şekli konusunda: "Pazularına varıncaya kadar elle­rini, inciklerine varıncaya kadar da ayaklarını yıkadı" diye rivayet ettiği hadis[399] abdestte dirsek ve topukların yıkanacağını gösterir, ama daha fazla yaygınlaştırma konusuna delil teşkil etmez.

Hz. Peygamber'in (s.a.) abdestten sonra uzuvlarını kurulama alışkan­lığı yoktu. Bu konuda, ondan, bir tek sahih hadis bile nakledilmemiştir; ama tersine (kurulamadığına dair) sahih hadis vardır. Hz. Âişe'den rivayet edilen "Hz. Peygamber'in (s.a) abdestten sonra silinip kurulanmak için bir havlusu vardı" hadisi ile Muaz b. Cebel'den naklolunan "Hz.Peygam-ber'i (s.a.) abdest alırken gördüm, (abdestten sonra) elbisesinin kenarıyla yüzünü sildi" hadisi[400] zayıftır. Böyle hadisler delil gösterilemez. Birinci hadisin senedindeki Süleyman b. Erkam metruk, ikincisinin senedindeki Abdurrahman b. Ziyâd b. En'am el-Efrîkî ise zayıftır. Tirmizî diyor ki: "Bu konuda Hz. Peygamberden (s.a.) sahih hiçbir rivayet yoktur."

Her abdest alışında, abdest suyunun başkası tarafından dökülmesi Hz. Peygamber'in (s.a.) âdeti değildi. Fakat bazan abdest suyunu kendisi dö­ker; bazan da bir İhtiyaç gereği başka biri abdest suyunu dökerek ona yardım ederdi. Nitekim Sahihayn'da rivayet edildiğine göre Muğîre b.Şu'-be, bir sefer sırasında Hz. Peygamber'in (s.a.) abdest suyunu dökmüştür.[401]

Zaman zaman sakalının arasını su ile ovalardı. Fakat bunu sürekli olarak yapmazdı. Bu konuda hadis otoriteleri değişik görüşler ileri sürmüş­lerdir. Tirmizî gibi bazı hadisçiler Hz. Peygamber'in (s.a.) sakalının arala­rını su ile ovaladığının sahih olduğunu söylerlerken[402], Ahmed ve Ebu Zür'a: "Sakalı su ile ovalama konusunda sabit hiçbir hadis yoktur" de­mişlerdir.

Yine aynı şekilde parmaklar arasını su ile ovalama işlemini de her abdest alışında sürekli yapmazdı. Sünen kitaplarında Müstevrid b. Şed-dâd'in: "Hz. Peygamber'i (s.a.) abdest alırken gördüm, ayak parmaklarını küçük parmağı ile ovuyordu." dediği naklolunmaktadır.[403] Bu hadis sağ-lamsa bu işlemi ancak Hz. Peygamber'in (s.a.) zaman zaman yaptığını gös­terir. Bu yüzden Hz. Osman, Hz. Ali, Abdullah b. Zeyd, Rubeyyi' gibi Hz. Peygamber'in (s.a.) abdest alış şeklini zihinlerine kaydetmeye özen gös­teren sahabîler nakletmemişlerdir. Oysa yukarıdaki hadisin senedinde bir de (zayıf râvi olan) Abdullah b. Lehîa vardır.

Yüzüğünü oynattığına dair ise Ma'mer b. Muhammed b. Ubeydullah b. Ebu Râfi -babası-dedesi senediyle: "Hz. Peygamber (s.a.) abdest aldığında yüzüğünü oynatırdı." diye bir hadis rivayet edilmekteyse de bu hadis zayıftır.[404] Çünkü Ma'mer ve babası zayıftırlar. Bunu Dârakutnî söylüyor. [405]

 

2— Mestler Üzerine Meshedişi:

 

Sahih rivayetlere göre Hz. Peygamber (s.a.) hem ikamet halinde, hem de yolculukta mestler üzerine meshetmiştir. Bu hüküm yürürlükten kaldı­rılmamış, Hz. Peygamber (s.a.) bu hüküm yürürlükte iken vefat etmiştir. Ondan aktarılan pek çok hasen ve sahih hadislere göre mestler üzerine meshetmeyi mukîm (yolcu olmayan, memleketinde yerleşik olan kişi) için bir gün bir gecelik, yolcu için de üç gün üç gecelik bir zamanla sınırlandır­mıştır.

Mestlerin üst kısmına meshederdi. Altlarına meshettiğine dair hiçbir sahih hadis yoktur; yalnızca bir munkatf hadis vardır. Ama aksini göste­ren sahih hadis çoktur.

Hem çoraplar hem de ayakkabılar üzerine mesnetti.[406] (Başına mes-hederken) kâh sadece sarığına, kâh kakülü ile beraber sarığına mesnetti. Pekçok hadiste bunu yaptığı da emrettiği de sabit olmuştur. Ancak bu durum muayyen hükümlerdeki zaruret ve ihtiyaç durumlarına has olabile­ceği gibi mestler üzerine meshetmede olduğu gibi genel olması da muhte­meldir ki bu (ikinci ihtimal) daha açık görünmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır.

Ayaklarının bulundukları halin aksini yapmaya çalışmazdı. Yani ayaklan mestli ise mestleri çıkarmadan üzerlerine mesheder; ayakları çıplaksa ayak­larını yıkar, meshetmek için mest giymezdi. Ayakların meshedilmesi mi, yıkanması mı daha faziletli olduğu konusunda ortaya çıkan görüşlerin en mutedili bu görüştür. Bunu üstadımız (Ibn Teymiye) söylemiştir. Doğrusu­nu en iyi bilen Allah'tır. [407]

 

3— Teyemmüm Konusundaki Tutumu:

 

Ellerini sadece bir kere toprağa vurur, onunla da hem yjizüne hem de ellerine teyemmüm ederdi. [408]Ellerini iki kere toprağa vurarak teyem­müm ettiğine dair sahih bir rivayet gelmediği gibi, dirseklere kadar da te­yemmüm ettiğine dair sahih hiçbir rivayet yoktur.[409] İmam Ahmed: "Kim teyemmüm dirseklere kadardır derse, bu söz onun kendisinin ortaya attığı fazladan bir sözdür" demiştir,[410]

Yine aynı şekilde ister normal toprak, ister çorak, isterse kum olsun üzerinde namaz kıldığı (her türlü) yeryüzü parçasıyla teyemmüm ederdi. Bir sahih hadiste Hz. Peygamber'în (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmektedir: "Ümmetimden herhangi birine namaz vakti nerede erişirse erişsin, mescidi de, temizleyicisi de yanındadır. [411] Namaz vakti kime kumlukta erişirse, kumun, onun için temizleyici olduğu hususunda bu hadis, açık bir nastır. Hz. Peygamber (s.a.) ve ashabı Tebük seferi esnasında yol almak için bu kumlukları aştılar. Yanlarında sulan oldukça azdı. Ama bununla birlikte yanlarında ne toprak taşıdıkları, ne Hz. Peygamber'in (s.a.) böyle birşeyi emrettiği, ne de ashabından birinin bunu yaptığı nakledilmektedir. Oysa kesindir ki çöllerde, toprağa oranla kum daha çoktur. Hicaz arazisi ve diğer araziler de böyledir. Bunu iyi düşünen kimse kesin olarak —Allah daha iyi bilir ya— Hz. Peygamber'in (s.a.) kum ile teyemmüm ettiği sonucu­na varır. Bu da cumhurun (âlimler çoğunluğunun) görüşüdür.

Teyemmümün yapılış şekli hakkında: *'Teyemmüm yapacak kimse, sol elinin parmaklarının iç taraflarını sağ elin dış yüzü üzerine kor, sonra dir­seğe kadar yürütür, sonra da avuç içini kolun iç kısmı üzerine döndürür; sol baş parmağını tıpkı müezzin gibi doğrultur, sağ baş parmağına ulaşın­caya kadar bu şekilde tutar ve onun üzerine kaplar" diye anlatılan bu şeyleri Hz. Peygamber'in (s.a.) yapmadığı, ashabından birine de öğretme­diği, bu şekilde yapmayı emretmediği ve hoş da karşılamadığı kesinlikle bilinen gerçeklerdendir. Onun yapış şekli ve tarzı ortada! Münakaşayı hal­letmede başvurulacak makam, onnn yapış şeklidir.                   

Her namaz için teyemmüm yaptığına ve bunu emrettiğine dair de sa­hih hiçbir hadis nakledilmemektedir. Teyemmümü, abdestin yerini tutacak şekilde kısıtlamasız olarak serbest bıraktı.[412] Bu durum teyemmümün ab-dest hükmünde olmasını icab ettirir; ancak delilin aksini icabettiren husus­lar varsa onlar başka. [413]

 

B) NAMAZ KILIŞI

 

1— Namaza Başlaması:

 

Namaza kalktığında "Allahu ekber" derdi. Bundan önce hiçbir şey söylemez, niyeti asla diliyle telaffuz etmezdi. "Allah rızası için falan vak­tin dört rekât farzını kıbleye yönelik olarak bana uyan cemaata kıldırmaya yahut uydum hazır olan imama" demediği gibi "edâ olarak", "kaza olarak" ve "vaktin farzını kılıyorum" sözlerini de söylemezdi. Bu on bid'atın hiç­bir kelimesini, ister sahih, ister zayıf; ister müsned, ister mürsel bir senedle olsun Hz. Peygamber'den (s.a.) hiç kimse nakletmemiştir. Hatta O'nun ashabından herhangi birinin bunlardan birini söylediği bile nakledilmemiş; ne tabiînden biri, ne de dört imam (Ebu Hanîfe, Mâlik, Şafiî ve Ahmed) bunları hoş görmüştür. Ancak İmam Şafiî'nin —Allah ondan razı olsun— "Namaz, oruç gibi değildir. Ona hiç kimse zikirsiz giremez." sözü, sonra gelen bazı âlimleri[414] yanılttı ve zannettiler ki; zikir, namaz kılan kimsenin niyeti söylemesidir. Oysa Şafiî'nin —Allah rahmet etsin— zikir'den mak­sadı başlangıç tekbirinden başka birşey değildir. İmam Şafiî, Hz. Peygam-ber'in (s.a.) hiçbir namazda yapmadığı ve onun halifelerinden ve ashabın­dan hiç birinin tatbik etmediği bir şeyi nasıl müstehap sayabilir?! Onların tutum ve davranışları ortada. Eğer biri çıkar da bu konuda onlardan bir nakil bulursa kabul eder, rıza ve hoşnutlukla karşılarız. Onların yolundan daha mükemmel bir yol yoktur. Şerîat sahibi Hz. Muhammed'den (s.a.) öğrendiklerinden başka da sünnet yoktur.

Namaza başlarken sadece "AUahu Ekber"der, başka birşey söylemez­di, âdeti buydu. Hiç kimse onun bundan başka birşey söylediğini naklet-memiştir.

Tekbir getirirken ellerini, parmakları açık ve kıbleye yönelik bir şekil­de kulaklarının üst kısmına kadar kaldırırdı. Ellerini omuzlarına kadar kal­dırdığı da rivayet edilmiştir. Ebu Humeyd es-Sâidî ve onun takipçileri: "Eller omuz hizasına kadar kaldırılır." demişlerdir ki, İbn Ömer de bu görüşte­dir. Vâil b. Hucr, kulakların hizasına kadar; Berâ ise kulaklara yakın kal­dırılır demişlerdir. Bir görüşe göre bu iş serbest bırakılmış fiillerdendir (is­teyen istediğini yapabilir). Diğer bir görüşe göre parmak uçlarını kulakla­rın üst kısmına kadar, avuçlarım ise omuzlara kaldırır. Şu halde ihtilaf yoktur. Bu kaldırmanın bizzat kendisinde ihtilaf edilmemiştir (yani tekbir getirirken elleri kaldırma —değişik şekillerde olsa da— vardır).

Sonra sağ elini sol elinin üzerine kor, şu dualardan birini okurdu:

1- "Allah'ım! Benimle günahlarımın arasını doğu ile batı arasım ayır­dığın gibi ayır.Allah'ım! Hatalarımı su ile, kar ile, dolu ile yıka. Allah'ım! Beyaz elbise kirden nasıl arındırılırsa beni de günah ve hatalardan öylece arındır."[415]

2- "Yüzümü, göğsü inanç dolu bir müslüman olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ben, O'na ortak koşanlardan değilim. Kıldığım namaz, yaptığım bütün ibadetler, hayatım ve ölümüm ortağı bulunmayan, âlemle­rin Rabbi Allah'a aittir. Ben bununla emrolundum. Ben müslümanların ilkiyim.

Allah'ım! Hükümran Sensin. Senden başka tanrı yoktur. Sen Rab­bimsin. Ben Senin kulunum. Kendime zulmettim, günahımı itiraf ettim. Bağışla, bütün günahlarımı, Rabbinu Günahları ancak Sen bağışlarsın. Be­ni en güzel huylara ulaştır. Zaten en güzellerine ancak Sen ulaştırırsın. Kötü huylan benden uzaklaştır. Onları Senden başkası benden uzaklaştıra­maz. Buyur Allah'ım, buyur! Bu kulun canla başla emrine uyar. Hayrın tamamı Senin ellerinde. Şer Sana değildir. Ben Seninleyim, Sana dönece­ğim. Sen yücelerden yücesin. Affına sığınıyor, Sana yöneliyorum."[416] An­cak bu başlangıç duasını gece namazlarında okuduğu bilinmektedir.[417]

3-  "Cebrail, Mikâil ve İsrafil'in Rabbi, göklerin ve yerin yaratıcısı, gizliyi-aşikârı bilen Allah'ım! Ayrılığa düştükleri konularda kulların ara­sında Sen hükmedersin. İzninle, hakta ayrılığa düşülürse beni hakka ulaş­tır. Şüphesiz Sen dilediğini doğru yola eriştirensin."[418]

4-  "Allah'ım! Hamd Sana. Sen göklerin, yerin ve bunların içindekile­rin nurusun..." diye başlayan duayı okurdu[419]. Bu hadisin İbn Abbas'tan (r.a.) gelen bazı sahih rivayetlerinde Hz. Peygamber'in (s.a.) tekbir alıp bu duayı okuduğu yakında gelecektir.

5-  "Allah en büyüktür. Allah en büyüktür. Allah en büyüktür. Al­lah'a çok çok hamd-ü senalar. Allah'a çok çok hamd-ü senalar. Allah'a çok çok hamd-ü senalar. Sabah-akşam Allah'ı eksikliklerden tenzih ede­rim. Sabah-akşam Allah'ı eksikliklerden tenzih ederim. Sabah-akşam Al­lah'ı eksikliklerden tenzih ederim. Şeytanın kışkırtmasından, üflemesinden ve fısıldamasından Sana sığınırım."[420]

6- Sırasıyla on kere "Allahu Ekber", on kere "Subhanallah", on kere "Elhamdülillah11, on kere "La ilahe illallah", on kere de "Estağfirullah" der, sonra da on kere şu duayı okurdu:

"Allah'ım! Beni bağışla, Beni doğru yola eriştir. Beni rızıklandır. Ba­na afiyet ihsan et."

Bu duayı da okuduktan sonra on  kere de şu duayı okurdu;

Şu duayı okuyarak da namaza başladığı rivayet edilmiştir:

"Allah'ım!  Kıyamet günü yer darlığından Sana sığınırım."[421]

Hz. Peygamber'in (s.a.) bütün bu çeşit çeşit duaları okuduğu sAr senedlerle rivayet edilmiştir.

"Allah'ım! Seni her türlü eksiklikten tenzih eder, yalnız Sana hamde-derim. Senin adın övgüye lâyıktır. Senin şanın yücedir. Senden başka ilâh yoktur."

Bu hadisi sünen sahipleri Ali b. Ali er-Rıfâî-Ebu'l-Mütevekkil en-Nâcî-Ebu Saîd senediyle mürsel olarak rivayet etmişlerdir. Buna benzer bir ha­dis de Hz. Âişe'den (r.a.) rivayet edilmiştir.[422] Bundan önceki hadisler da­ha sağlamdır. Ancak bir sahih rivayette Hz. Ömer İbnu'l-Hattâb'ın (r.a.) bu (sübhaneke) duasını Hz. Peygamber (s.a.)in makamında namaza baş­larken açıktan okuduğu ve insanlara öğrettiği nakledilmiştir.[423] İmam Ah-med: "Ben ise Hz. Ömer'den rivayet edileni kabul ederim." demiştir. Na­maz kılan kimse Hz. Peygamber'den (s.a.) naklolunan başlangıç duaların­dan birini okusa iyi olur.

İmam Ahmed bu duayı on sebepten tercih etmiştir. Bu sebepleri başka yerlerde anlattım. Bazıları şunlardır:

1-  Sahabeye öğretmek için Hz. Ömer'in açıktan okuması,

2-  Bu duanın, Kur'an'dan sonra en üstün olan sözleri içermesi. Çünkü Kur'an'dan sonra en üstün söz şudur:

"Allah her türlü eksiklikten münezzehtir. Hamd, yalnız O'nadır. Al­lah'tan başka tanrı yoktur. Allah en büyüktür." Namazın başında okunan bu "Sübhaneke" duası başlangıç tekbiri ile birlikte Kur'an'dan sonra en üstün olan bu sözü de içermektedir.

3- Allah'a yapılan övgülerin en samimisidir. Diğerleri dua anlamı taşı­maktadırlar. Övgü ise duadan daha üstündür. Bu yüzden İhlâs sûresi Kur'-an'ın üçte birine denktir. Çünkü Rahman olan şanı yüce ulu Allah'ı en samimi bir biçimde anlatmakta, O'na övgüde bulunmaktadır. Bundan do­layı: sözü Kur'an'dan sonra en üs­tün söz olmuştur. Şu halde bu dua ile başlamak diğer dualarla başlamak­tan daha faziletli olmalıdır.

4-  Diğer başlangıç dualarının çoğunluğu gece kılınan nafile namazlar hakkındadır. Bu duayı ise Hz. Ömer, farzlarda okur, insanlara öğretirdi.

5-  Bu başlangıç duası yüce Rabbe övgü ile dua olduğu gibi aynı za­manda O'nun kemal ve celâl sıfatlarını da haber vermektedir. "yüzümü... çevirdim" duası ise kulun, kulluğundan bahsetmektedir. Ara­larındaki fark yaratan ile kul arasındaki fark kadardır.

6- duasını okumayı tercih eden tamamını okuyamaz; hadisin yalnız bir kısmını alır, gerisini bırakır. Ama                             duasını okumada böyle bir şey söz konusu değildir. Çünkü bunu okumaya başlayan sonuna kadar tamamını okur.

Başlangıç duasını okuduktan sonra:

"Lanetlenmiş şeytandan Allah'a sığınırım" der, peşinden Fâtiha'yı okur­du. Besmeleyi bazan açıktan çoğunlukla da içinden okurdu.[424] Şüphe yok ki, ister ikamet halinde, ister yolculuk haünde olsun asla sürekli olarak gece-gündüz günde beş kere açıktan okumazdı. Böyle birşey (yani açıktan okuma) Hz. Peygamber'in (s.a.) Râşid halifelerine, ashabının çoğunluğuna ve O'nun üstün çağlarda yaşamış olan memleketi halkına gizli kalsın!.. Bu son derece imkânsızdır. Bu konuda kapalı sözlere, çürük hadislere sa­rılmaya gerek yoktur. (Açıktan okuma konusundaki) hadislerin sahih olanı sarih (açık) değildir; sarih olanı da sahih değildir. Bu konu büyük bir cilt eser yazmayı gerektirir. [425]

 

2­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­--Kıraati:

 

Kur'an okurken med ile (uzatarak) okur, her âyet sonunda sesini uzatırdı.[426]

Fâtiha'yı okuyup bitirince "Âmin" derdi. Açıktan okunan namazda olursa, "Âmin" sözünü yüksek sesle telaffuz ederdi. Arkasında bulunan­lar da aynı kelimeyi söylerlerdi.[427]

İki yerde sükut ederdi (yani sesini bir müddet keser açıktan birşey okumazdı): 1- Tekbîrle kıraat arasındaki sükut. Ebu Hureyre'nin (Hz. Pey-gamber'e bu arada ne okuduğunu) sorduğu sükut işte bu sükuttur.[428]

2- İkinci sükut hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür:

a)  Fatihadan sonra olduğu naklolunmuştur.

b)  Kırâattan sonra, rükûdan öncedir, denilmiştir.

c)  Birinciden başka iki yerde daha yapılan sükuttur, denilmiştir ki, bu durumda sükut edilen yerler üçe ulaşır.

Doğrusu sükut, yalnızca iki yerdedir. Üçüncüsü ise yeniden nefes al­mak ve kıraatin rükûa bitişmemesini sağlamak amacıyla yapılan, gerçekten son derece ince bir özelliğe sahip bir sükuttur. Birinci sükutta durum böyle değildir. Çünkü o, başlangıç duasını-(süfehaneke'yi) okuyacak kadar sürer. İkincisinin, imamın arkasmdakilerin kıraati yetiştirebilmeleri için olduğu söylenmektedir. Buna göre ikinci sükutu Fatiha okuyacak kadar uzatmak gerekir. Üçüncüsü ise yalnızca rahatlama ve nefes, alma için yapılan ince bir özelliğe sahip sükuttur. Bu üçüncü sükuttan bahsetmeyenler, kısa sür­düğü için bahsetmemektedirler. Ona önem verenler ise üçüncü bir sükut saymaktadırlar. Bu durumda her iki rivayet arasında farklılık yok demektir.  Bu hadis hakkında söylenenlerin görünüşte en uygun olanı budur.

Ebu Hâtim'in, Sahih'inde naklettiğine göre Hz. Peygamber'in (s.a.) iki yerde sükut ettiği Semûre b. Cündüb, Übey b. Kâ'b ve İmrân b. Hu/ sayn'dan sahih senedle nakledilmiştir. Böylece Hz. Peygamber'in (s.a.) iki yerde sükut ettiğini rivayet edenlerden birinin de Semûre b. Cündüb oldu­ğu ortaya çıkmıştır. Semûre diyor ki: "Allah Rasûlü'nün (s.a.) biri tekbir aldığında, diğeri Fatiha sûresini bitirdiğinde olmak üzere iki yerde sükut buyurduklarını bizzat kendisinden belledim."[429] Bu hadisin diğer rivayet­lerinde: "Kıraati bitirince susardı" denilmektedir. Şu halde bu ikinci riva­yet mücmel gibidir. Birinci rivayetin lafzı ise bunu açıklayıcı ve tefsir edicidir.

Bu yüzden Ebu Seleme b. Abdurrahman demiştir ki: "İmam iki yerde susar; bu yerlerde Fâtiha'yı okumayı fırsat bilin: 1- Namaza başladığında, 2- Fâtiha'yı bitirdiğinde". Şu da var ki bu iki sükut yerinin tayini yalnızca Katâde'nin açıklamasına dayanmaktadır. Çünkü Katâde bu hadisi Hasan yoluya Semûre'den şu şekilde nakletmiştir: "Allah Rasûlü'nün (s.a.) iki yerde sükut buyurduklarını kendilerinden belledim." (Hasan el-Basrî diyor ki:) İmrân bunu yadırgamış ve demiştir ki: "Biz, Hz. Peygamber'in (s.a.) bir yerde sükut buyurduklarını belledik." Bunun üzerine Medine'deki Übey b. Kâ'b'a bir mektup yazıp meseleyi sorduk. Übey, cevap mektubunda Semûre'nin iyi bellemiş olduğunu yazdı.

Saîd b. Ebû Arûbe (v. 156/772) der ki: Katâde'ye: "Şu iki sükut ne zamandır?" diye sorduk. "Birisi namaza girdiğinde diğeri kıraati bitirdiğinde" cevabını verdi. Daha sonra "Fâtiha'nm bitiminde" olduğunu söyledi. Kendisi kıraatin bitiminde nefesini toplamak için sükut etmekten hoşlanırdı.[430] Hasan'ın Semûre'den naklettiği rivayeti delil alanlar bunu delil göstermektedirler. [431]

 

3— Zammı Sûre Kıraati:

 

Fâtiha'yı bitirince başka bir sûreye başlardı. Bazan zammı sûreyi uza­tır, bazan da yolculuk gibi bir takım sebeplerle kısa tutardı. Çoğu zaman orta yolu tutardı.

Sabah namazı: Sabah namazında 60-100 âyet okurdu. Sabah namazını Rûm sûresi ile kıldınrdı.[432] Tekvîr sûresi ile kıldırırdı. Zilzâl sûresini iki rekâtta okuyarak kıldırdı. Feiâk ve Nâs sûreleri ile de kıldırdı. Bir yolculuk esnasında sabah namazını kıldırırken Mü'minûn sûresini okumaya başla­mıştı. Birinci rek'âtta Musa ve Harun kıssasına gelince öksürük tuttu, he­men rükûa gitti.

Cuma günü sabah namazını birinci rekâtta Secde, diğerinde Dehr — İnsan sûrelerinin tamamını okuyarak kıldınrch. Günümüzdeki pekçok insanın yap­tığı gibi iki rekâtın birinde sûrelerden birinin bir kısmını, diğerinde öteki sûrenin bir kısmını okumazdı. Ayrıca her iki rekâtta yalnızca Secde sûresi­ni de okumazdı. Günümüz insanlarının yaptıkları sünnete aykırıdır. Pek­çok cahilin, cuma günü sabah namazının secde" âyeti okunmakla şereflen-dirildiğini sanmaları ise büyük bir cehalettir. Bu yüzden bazı imamlar bu zandan dolayı Secde sûresini okumayı mekruh saymışlardır.

Hz. Peygamber (s.a.), bu iki sûrede (Secde ile Dehr) yaratılış ve yeni­den diriliş, Âdem'in yaratılışı, cennet ve cehenneme giriş gibi cuma günü olmuş ve olacak olaylardan bahsedildiği için onları okurdu. Cuma sabah namazında Hz. Peygamber (s.a.), bu günün hâdiselerini ümmetine hatırlat­mak için bu günde olmuş ve olacak hâdiseleri içeren sûreleri okurdu. Nite­kim bayram ve cuma namazları gibi kalabalık cemaatların bulunduğu na­mazlarda (bu hâdiselerden bahseden) Kâf, Kamer, A'lâ ve Gâşiye sûreleri­ni okurdu.

Öğle namazı: Bu namazda bazı zamanlar oldukça uzun okurdu. Hatta Ebu Saîd der ki : Öğle namazı kılınmaya başlanır. Bu sırada cemaaten biri Bakî mezarlığına kadar gider. Abdest bozar. Sonra ailesinin yanma gelir. Abdestini alır. Hz. Peygamber'in (s.a.) uzun uzun kıldırdığı birinci rekâta yetişirdi. Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.[433]

Öğle namazında bazan Secde sûresi kadar bir sûre, bazan A'lâ[434] Leyi, bazan da Burûc ve Târik sûrelerini okurdu.

ikindi namazı: Kıraat uzun olduğunda öğle namazı kırâatından yarım fazla, kısa olduğunda ise öğle namazı kadardır.

Akşam namazı: Hz. Peygamber'in (s.a.) akşam namazı kıraatındaki tutumları günümüz insanlarının amellerinin tersinedir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.) akşam namazını kimi zaman A'râf sûresini iki rekâta paylaştırmak suretiyle, kimi zaman da Tûr ve Mürselât sûrelerinden biriyle kıldırmıştır.

Ebu Amr İbn Abdilber diyor ki: "Rivayetlere göre Hz. Peygamber (s.a.) alcşam namazlarından birinde A'râf, birinde Saffât, birinde Duhân, birinde A'lâ[435] birinde Tîn, birinde Muavvizeteyn (Felâk ve Nâs) diğer birinde de Mürselât sûresini okumuştur. Yine akşam namazında kısa mu­fassal sûreler[436] okuduğu da naklolunur. Bu rivayetlerin hepsi sahih ve meşhur haberlerdir."

Sürekli olarak kısa mufassal sûreler okuma Mervan b. el-Hakem'in fiilidir. Bundan dolayı Zeyd b. Sabit, onu bundan yasaklamış ve: "Sana ne oluyor ki, akşam namazında kısa mufassal okuyorsun?! Allah Rasûlü'nün (s.a.) akşam namazında iki uzun sûrenin en uzununu okuduğunu gör­düm." (Râvî) diyor ki: "İki sûrenin en uzunu hangisidir?" diye sordum. "A'râf sûresi" cevabını verdi. Bu hadis sahih olup Sünen sahiplerince nak­ledilmiştir.[437]

Nesâî'nin Hz. Âişe'den (r.anhâ) naklettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) akşam namazında A'râf sûresini iki rekâta paylaştırarak okumuştur.[438]

Devamlı surette kısa bir âyet yahut kısa mufassaldan bir sûre okumak sünnete aykırıdır, Mervân b. el-Hakem'in fiilidir.

Yatsı namazı: Hz. Peygamber (s.a.) bu namazda Tîn sûresini okumuş­tur. Muaz'a da Şems, A'lâ, Leyi... vb. (orta mufassal) sûreleri okumasını tayin etmiş, Bakara sûresini cemaata namaz kıldırırken okumasını yasakla­mıştır. Malum olduğu üzere Muaz, Hz. Peygamber (s.a.) ile beraber yatsı­yı kıldıktan sonra Amr b. Avf kabilesine gider, gece epey ilerledikten sonra o kabileye yatsı namazını kıldırırdı. Yine böyle bir yatsı namazında Bakara sûresini okumuştu. Bu yüzden Hz. Peygamber (s.a.) ona: "Sen çılgın mı­sın, Muaz?" diye çıkışmiştı.[439] Müfrit araştırıcılar sözün başına sonuna bakmadan Hz. Peygamber'in (s.a.) bu sözüne takılıp kaldılar.

Cuma namazı: Bu namazda birinci rekâtta Cuma, ikinci rekâtta Mü-nâfikûn sûrelerinin tamamını veya birinci rekâtta A'lâ sûresini, ikinci re­kâtta ise Gâşiye sûresini okurdu.

Cuma ve Münâfikûn sûrelerinin yalnızca son taraflarındaki "Ey iman edenler!" kısmından başlayıp sonlarına kadar okuma işlemini Hz. Peygamber (s.a.) hiçbir zaman yapmamıştır. Bu du­rum Hz. Peygamber'in (s.a.) -devamlı tavrına aykırıdır.

Bayram namazları: Bazan Kâf ve Kamer sûrelerinin tamamını, bazan da A*lâ ve Gâşiye sûrelerini okurdu.

Bu tutum Hz. Peygamber'in (s.a.) Mevlâsına kavuşuncaya kadar de­vam ettirdiği bir tutumdur. Bu tutumunu yürürlükten kaldıracak (neshede-cek) hiçbir rivayet naklolunmuş değildir. Bu yüzden ondan sonra Hulefâ-i Râşidîn bu tavrı devam ettirmişlerdir. Bir keresinde Hz.Ebu Bekir (r.a.) sabah namazında Bakara sûresini okudu; güneş doğmaya yakın selâm ver­di. Bunun üzerine: "Ey Allah Rasulü'nün halifesi! Az kalsın güneş doğa­caktı!" dediler. Hz .Ebu Bekir (r.a.): "Doğmuş olsaydı bizi gafil bulmaz­dı." diye karşılık verdi.

Hz. Ömer (r.a.) da sabah namazında Yûsuf, Nahl, Hûd, İsrâ vb. sûre­leri okurdu. Şayet Hz. Peygamber'in (s.a.) kıraati uzatması yürürlükten kaldırılmış (mensûh) olsaydı, bu durum Hulefâ-i Râşidîn'e gizli kalıp, müfrit araştırıcılar tarafından ortaya konmuş olmazdı.

Müslim'in Scr/ı/TTindeCâbir b. Semûre'den naklettiği "Hz. Peygamber (s.a.), sabah namazında Kâf sûresini okudu. Sonraki namazları (uzun de­ğil) hafifti" şeklindeki hadiste[440] geçen "Sonraki..." sözüyle "sabah na­mazından sonra" kastedilmektedir. Yani Hz. Peygamber (s.a.), sabah na­mazında kıraati, diğer namazlara göre daha uzun tutardı, sabah namazın­dan sonraki namazları hafif demektir. Böyle olduğuna, İbn Abbas'ın Mür-selât sûresini okuduğunu işiten Ünırnü'l-Fazl'ın şu sözü de delâlet eder: "Yavrucuğum! Bu sûreyi okumakla geçmiş bir hatıramı canlandırdın. Al­lah Rasulü'nün (s.a.) akşam namazında okuduğunu en son işittiğim sûre, bu sûredir."[441] Görüldüğü üzere en son durum ortada.

Hem "sonraki namazları" sözü, bir sınır noktasını bildirmekte, fakat bu sınır noktasının nisbet edildiği (yer ve zaman) bildirilmemiştir. Sözün akışının (siyakın) delâlet etmeyeceği birşeyi kapalı bırakmak ve sözün akı­şının zorunlu olarak icab ettireceği anlamı gizli tutmamak caiz değildir. Burada sözün akışı sabah namazından sonraki namazlarının hafif (kısa) olmasını icabettirir, ama o günden sonraki bütün namazlarının böyle oldu­ğunu icabettirmez. Hem buna lâfız da delalet etmez. Maksat bu olsaydı Hulefâ-i Râşidîn'e bu durum gizli kalıp da hükmü yürürlükten kaldıran (nâsih) delili bırakıp hükmü yürürlükten kalkmış (mensûh) delile tutun-mazlardı. [442]

 

4— Namazı Uzatması veya Kısa Tutması:

 

Hz. Peygamber'in (s.a.): "Hanginiz insanlara imam olursa kısa kıldır­sın. "[443] buyurmalarına ve Enes'in (r.a.): "Allah Rasûlü (s.a.) namazı enkısa tutan insan olduğu halde (rükün ve sünnetlerinden hiçbirini eksiltme­den) tam bir şekilde kildınrdı." demesine[444] gelince, namazı kısa tutma işlemi, neticesi cemaatın arzusuna değil, Hz. Peygamber'in (s.a.) yapmış olduğu ve devam ettirdiği fiile varan nisbî bir durumdur. Çünkü Hz. Pey­gamber (s.a.) cemaate birşey emredip kendisi o emre aykırı davranmazdı-. Biliyordu ki, arkasında yaşlı, güçsüz-dermansız ve iş-güç sahibi insanlar vardı. O'nun emrettiği kısa tutma, kendisinin yaptığıdır. Kendi başına kıl­dığı namazın bundan kat kat uzun olması mümkündür. Böyle bir namaz dahi daha uzuna oranla kısadır. Hz. Peygamber'in (s.a.) sürekli tutumları, birbiriyle çekişenlerin her türlü davalarında hakem ve yargılayıcıdır.

Nesâî ve diğer muhaddislerin Ibn Ömer'den (r.a.) naklettikleri şu ha­dis de bunu gösterir. îbn Ömer diyor ki: "Allah Rasülü (s.a.) bize namazı kısa tutmayı emrederdi. Kendisi bize imam olduğunda Saffât sûresini okur­du.[445] Şu halde Saffât sûresini okuma Hz. Peygamber'in (s.a.) emrettiği kısa tutmadır. Allah en iyi bilendir.

Hz. Peygamber (s.a.) Cuma ve bayram namazları dışında hiçbir na­mazda devamlı surette okumak üzere herhangi bir sûre tayin etmezdi. Cu­ma ve bayram namazları dışındaki namazlara gelince; Ebu Davud'un Amr b. Şuayb'dan onun da babasından, babası da dedesinden nakleder ki bı • zat şöyle demiştir:                                                                     

"Küçük veya büyük hiçbir mufassal sûre yok ki, onu farz namazlardî cemaata imam olduğunda Allah Rasulü'nden (s.a.) işitmiş olmayayım."[446]

Bir sûreyi tamamen okumak Hz. Peygamber'in (s.a.) tutumlanndan-dı. Bazan bir sûreyi iki rekâtta okuduğu da olurdu. Hatta bazan da sûre­nin başını okurdu. Sûrelerin sonlarını veya ortalarını okuduğu naklolun-mamıştır. İki sûreyi bir rekâtta ise nafile namazlarda okurdu; farz namaz­da böyle yaptığı rivayet edilmemiştir.

îbn Mes'ûd'un (r.a.) "Ben, şüphesiz Allah Rasûlü'nün (s.a.) uzunluk ça birbirine yakın sûrelerin hangilerini bir araya getirdiğini biliyorum. He bir rekâtta ikişer ikişer olmak üzere şu sûreleri bir arada okurdu: 1- Rah­man ile Necm, 2- Kamer ile Hakka, 3- Tûr ile Zâriyat, 4- Vakıa ile Nûn..."[447] şeklinde naklettiği hadis, farzda mı, nafilede mi olduğu belir­tilmeyen bir fiilin anlatımından ibarettir. Bu ise içine ihtimal taşımaktadır.

Bir tek sûreyi her iki rekâtta okuduğu çok nadirdir. Ebu Davud'un Cüheyne kabilesine mensub bir adamdan naklettiğine göre bu zât, Hz. Pey­gamber'in (s.a.) sabah namazını kıldırırken her iki rekâtta Zilzâl sûresini okuduğunu işitmişti. O zât devamla diyor ki: "Hz. Peygamber (s.a.) unut­tu mu, yoksa bunu kasden mi okudu bilemiyorum."[448]

Hz. Peygamber (s.a.) gerek sabah namazında, gerekse bütün diğer na­mazlarda birinci rekâtı ikinciden uzun tutardı. Bazan (cemaate gelenlerini) ayak sesleri işitilmez oluncaya kadar birinci rekâtı uzattığı olurdu.

Sabah namazını diğer namazlardan daha uzun tutardı:            

1-  Çünkü sabah namazının kıraatine şahitlik edilmekte; Allah T< ve melekleri buna şahid olmaktadır.

2-  Denilir ki, gece ile gündüz melekleri bu namazda hazır bulunurlar. Bu iki görüş "nüzûl-i ilâhî" sabah namazının bitimine kadar mı, yoksa tanyeri ağanncaya kadar mı devam eder ihtilafına dayalı olarak ortaya çıkmıştır. Her iki hususta da haber varid olmuştur.

(Hz. Peygamber'in (s.a.) sabah namazını uzun tutmasının yukarıda zikredilenlere ek olarak şu hikmetleri de vardır):

3-  Sabah namazının rekâtlarının sayısı diğerlerinden noksan olduğu için bu sayıca noksanlığa bedel kıraat uzatılmıştır.

4- Sabah namazı uykunun peşinden insanların dinlenmiş oldukları bir vakitte kılınmaktadır.

5- O vakitte insanlar daha henüz geçim ve dünya işlerine yönelmemiş­lerdir.

6-  Sabah namazı kulak, dil ve kalbin boş olmalarından ve henüz her­hangi bir şeyle meşgul edilmediklerinden dolayı birbirleriyle uyum içinde bulundukları bir vakitte kılınmaktadır. Bu yüzden kişi okunan Kur'ân'ı anlar ve düşünür.

7- Eylemin (amelin) temeli ve başıdır. Bu sebepten ona çok fazla önem verilmiş ve buna nisbeten de uzun tutulmuştur.

Bunlar, yalnızca şeriatın sırları, maksatları ve hikmetlerine göz atanla­rın bilebileceği sırlardır. Yalnız Allah'dan yardım dilenir. [449]

 

5— Rükû Edişi:

 

Hz. Peygamber (s.a.) kıraati bitirince yeniden nefes alacak kadar bir müddet susar; sonra daha önce de geçtiği üzere ellerini kaldırır, tekbir ala­rak rükûa gider, ellerini dizleri üzerine sanki onları avuçluyormuşcasına koyar, ellerini yay gibi yapar ve yanlarından uzaklaştırır, sırtını dümdüz edip uzatır ve mutedil bir vaziyet alırdı. Başını yukarı dikmez, aşağı eğ­mez; sırtının hizasına getirir, ona eşit seviyede tutardı.

Rükûda şöyle derdi:

"Yüce Rabbimi tenzih ederim"[450]

Bazan da bu söze ek olarak veya yalnızca şöyle dediği de olurdu:

"Rabbimiz olan Allah'ım! Sana hamdederek Seni her türlü eksiklik­ten tenzih ederim. Allah'ım! Beni bağışla"[451]

Mutad olan rükûsu on teşbih getirecek ( = on kere subhanallah diye­cek) kadardı. Secdesi de böyleydi. Berâ b. Âzib'den (r.a.) nakledilen şu hadise gelince; Berâ diyor ki: "Hz. Peygamber'in (s.a.) arkasında onun kıldırdığı namazı izledim. Sırasıyla kıyamı, rükûsu, itidali, secdesi ve iki secde arasındaki oturuşu takriben birbirine yakındı."[452] Bu hadisten ba­zıları Hz. Peygamber'in (s.a.), kıyamda durduğu kadar rükûda, secdede ve itidalde durduğunu anlamışlardır. Bu anlayışta bir bozukluk vardır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.) sabah namazında yüz âyet veya buna yakın oranda Kur'an okurdu. Yukarıda da geçtiği üzere akşam namazında A'râf, Tûr ve Mürselât sûrelerinden birini okuduğu olmuştur. Malum olduğu üzere rükû ve secdesi, bu-kıraat kadar uzun olmamıştır. Sünen sahiplerinin Enes'-ten rivayet ettikleri şu hadis de bunu gösterir; Enes "Allah Rasûîü'nün (s.a.) vefatından sonra şu genç —yani Ömer b. Abdülaziz— dışında na­maz kıldınşı Allah Rasûîü'nün (s.a.) namaz kıldınşına benzeyen hiç kimse­nin arkasında namaz kılmadım." diyor ve ekliyor: "Onun rükû ve secdesi­nin on teşbih miktarı olduğunu tahmin ettik."[453]

Bir de Enes'in, Hz. Peygamber'in (s.a.) kendilerine imam olduğunda Saffât sûresini okuduğunu söylemesi dikkate alınırsa —Allah en iyi bilir ya— Berâ b .Âzib'in maksadı şu olsa gerektir: Hz. Peygamber'in (s.a.) namazı mutedil idi. Kıyamı uzatınca rükû ve secdeyi de uzatır, kıyamı kısa tutunca rükû ve secdeyi de kısa tutardı. Bazan rükû ve secdeyi kıyam ka­dar tutardı. Ancak bunu yalnızca gece namazlarına mahsus olmak üzere zaman zaman yapardı. Küsûf (güneş tutulması) namazında da takriben böyle yapmıştı. Namazı denkleştirmek ve rükûnlannm birbirleriyle uyum içinde olmasını sağlamak Hz. Peygamber'in (s.a.) genel tutumlarıydı.

Rükûda şöyle de dediği olurdu:

"O Allah, her türlü noksanlıktan münezzeh Sübbûh, Kuddûs isinifl nin sahibi, meleklerin ve Rûh'un Rabbidir."[454]

Bazan da şöyle derdi:

"Allah'ım! Sana rükû ettim, Sana inandım, Sana teslim oldum. Kula­ğım, gözüm, beynim, kemiğim, sinirim hep senin önünde eğildi."[455] An­cak bunu yalnızca gece namazlarında okuduğu nakledilmiştir.

Sonra: "Semiallahü limen hamiden" diyerek başım kaldırırdı.[456] Daha önce geçtiği üzere rükûdan doğrulurken ellerini de kal­dırırdı. Bu üç yerde (tekbir alırken, rükûa giderken ve rükûdan doğrulur­ken) Hz. Peygamber'in (s.a.) ellerini kaldırdığım içlerinde Aşere-i Mübeş-şere'nin[457] de bulunduğu 30 kadar sahabî rivayet etmiştir. Bunun aksine bir rivayet asla sabit olmamıştır. Tam tersine Hz. Peygamber (s.a.) dünya­dan ayrılıncaya kadar sürekli bu (üç yerde ellerini kaldırma) tavrını devam ettirmiştir. Berâ'nm naklettiği hadisteki: "Sonra bir daha yapmazdı" sö-zü[458]sahih senedle nakledilmemiş olup bu Yezîd b. Zıyâd'm ilavesidir.

İbn Mes'ûd'un ellerini kaldırmaması, Hz. Peygamber'in (s.a.) malum tavrından öne alınacak birşey değildir. İbn Mes'ûd'un namaz konusunda­ki bazı fiilleri terkedilmiştir ki, bu fiillerin karşı delilleri elleri kaldırma hadisleri kuvvetinde bile değildir.[459] Onun fiillerinden terkedilenlerin bazıları şunlardır: Rükû ederken iki avucu birbirine yapıştırıp iki dizin arasına getirmek (tatbik)[460], secdede kolları yere yaymak (iftirâş), iki kişiye imam olunduğunda ileriye geçmeden aralarında durmak, devlet adamlarının ge­ciktirmelerinden dolayı evde arkadaşlarıyla farz namaz kılarken ezansız ve kametsiz kılması... Elleri kaldırma hadisleri nerde, bunun aksini ifade eden hadisler nerde! Üstelik elleri kaldırma hadisleri hem çok, hem sahih, hem açık ve hem de amel edilen hadislerdir. Başarı Allah'tandır.

Rükûdan kalktığında ve iki secde arasında daima belini doğrulturdu. Buyururlardı ki: "Bir kimsenin rükû ve secdede belini doğrultmadan kıldı­ğı namaz, namaz olmaz."[461] Hadisi İbn Huzeyme Sahih'inde rivayet et­miştir.       

Ayakta tam doğrulduğunda: mz Sanadır." derdi.

Bazan:

"Rabbimiz hamd yalnız Sanadır", bazan da "Rabbimiz olan Allah'ım! Hamd yalnız Sanadır" derdi. Bunları söylediği sahih olarak rivayet edilmiştir. "Allahümme" lafzı iie "ve" edatını birleştirerek "Alîahümme Rabbena ve leke'I-hamd" dediği sahih olarak nakledilmemiştir[462]

Bu rüknü (yani rükûdan sonra ayakta durmayı) rükû ve secde miktarı uzatmak Hz. Peygamber'in (s.a.) âdetiydi. Bu esnada şöyle dediği sahih senedle nakledilmiştir:

"Allah, kendisine hamdedeni dinler. Ey Rabbimiz olan Allah'ım! Hamd yalnız Sanadır. Gökler dolusu, yer dolusu, bunlardan öte ne yaratmayı diledinse hepsinin dolusu hamd sana... Övgüye, yüceliğe lâyık olan Allahim! Herhangi bir kulun —ki hepimiz de sana kuluz— dediği en gerçek; söz şudur: Allah'ım! Senin verdiğine engel olacak yok, vermediğini vere­cek yok. Senin rızan olmadan hiç kimseye bahtı yar olmaz."[463]

Bu sırada şu duayı okuduğu da sahih senedle nakledilmiştir:

"Allah'ım! Hatalarımı su ile ,kar ile, dolu ile tertemiz yıka. Beyaz kumaş kirden nasıl temizlenirse beni günah ve hatalardan öylece temizle. Beni günahlarımdan doğu ile batı arasım açtığın gibi uzak tut."[464]

Rükû  miktarmca  şu  cümleyi  rükûdan  kalkışta  okuduğu  sahihtir: "Hamd yalnız Rabbimedir. Hamd yalnız Rabbi-medir."[465]

Rükûdan başını kaldırdığında o kadar ayakta durup bekler, bu rüknü uzatırdı ki gören 'secdeye gitmeyi unuttu' derdi. Müslim'in nakline göre Enes (r.a.) diyor ki: Allah Rasûlü (s.a.): deyip doğrul-duğunda biz 'galiba secdeye varmaktan vazgeçti' diyecek duruma gelinceye dek ayakta kalır, sonra secde ederdi, sonra iki secde arasında o kadar otu­rurdu ki biz artık 'secdeye varmaktan vazgeçti' diyecek olurduk.[466]

Yine Hz. Peygamber'den (s.a) sahih senedle nakledildiğine göre küsûf (güneş tutulması) namazmda rükûdan sonraki bu rüknü takriben rükû ka­dar uzatmış, rükûda da takriben kıyamda durduğu kadar durmuştu.

İşte Hz. Peygamberin (s.a.) herhangi bir karşı delilin bulunmadığı malum âdeti buydu.

Buharî'nin Berâ b. Âzib'den naklettiği: "Allah Rasûlü'nün (s.a.) kıyâmı ile tahiyyât için oturuşu istisna edilirse, rükûu, secdesi, iki secde arasındaki oturuşu ve rükûdan baş kaldırıp durması takriben birbirine eşit­ti." hadisine'4[467] gelince, bu iki rüknün (kıyam ile tahiyyât için oturuş) kı­sa olduğunu zannedenler bu hadise tutunmuşlardır. Oysa bu hadiste onlar için tutunacak bir dal yoktur. Çünkü hadis bu iki rüknün kendi araların­da, diğer rükünlerin de yine kendi aralarında eşit olduğunu açıkça ifade etmektedir. Şayet istisna edilen kıyam ve ka'de ile rükûdan sonraki kıyam ve iki secde arasındaki oturuş kastedilmiş olsaydı bir tek hadisin kendi içinde çelişkili olması gerekirdi. O halde kıyamın kıraat için olan kıyam, ka'denin de tahiyyât için olan ka'de olduğu ortaya çıkmıştır. Bu yüzdendir ki, bu iki rüknü (kıyam ile tahiyyâta oturma) diğer rükünlerden uzun tut­mak —daha Önce açıklaması geçtiği üzere— Hz. Peygamber'in (s.a.) âde­tiydi. Allah'a şükür bu da açıktır. Bu mesele Allah Rasûlü'nün (s.a.) Al­lah'ın kendilerine gizli kalmasını dilediği kimselere gizli kalan âdetlerindendir.

Üstadımız (İbn Teymiye) diyor ki: Bu iki rüknü kısaltma işlemi Emevî devlet adamlarının namazdaki tasarruf ve bid'atlerindendir. —Nitekim na­mazda tekbiri itmam etmemek[468]', namazı fazlaca geciktirmek gibi Hz. Pey­gamber'in (s.a.) tavırlarına aykırı daha başka şeyler de ihdas etmişlerdir.— Onların bu konudaki bid'atlerine de bayağı aldananlar oldu; hatta bu bid'-atin sünnet olduğunu sandılar. [469]

 

6— Secde Edişi:

 

(Rükûdan kalktıktan) sonra ellerini kaldırmadan tekttir alır, secdeye giderdi.[470] Bu esnada ellerini kaldırdığı da nakledilmiştir.[471] Bu ikinci rivâyeti, Ebu Muhammed İbn Hazm (r.h.) gibi bazı hafız muhaddisler sahih saymışlardır ki, bu bir vehimdir. Bu rivayet asla sahih değildir. İbn Hazm'ı yanıltan, râvinin: '"Hz. Peygamber (s.a.) her kalkıp eğildikçe tekbir alırdı" diye başlayan ve: "Her kalkıp eğildikçe ellerini kaldırırdı" diye devam eden sözü olmuştur. Râvinin kendisi sika olsa da sözünün bu son kısmı yanlış­tır. İbn Hazm, râvinin yanılma ve vehmetme sebebinin farkına varmadı­ğından rivayetin sahih olduğunu söylemiştir. Yine de en iyi bilen Allah'tır.

Hz. Peygamber (s.a.) secdeye giderken önce dizlerini sonra ellerini, daha sonra da alnını ve burnunu yere koyardı. Sahih rivayet işte bu rivayet olup Şerîk-Asım b. Küleyb-babası Küleyb senediyle Vâil b. Hucr'un şöyle dediği nakledilir: "Allah Rasûlü'nü (s.a.) gözetledim; secde ederken dizle­rini ellerinden önce yere koydu. Secdeden kalkarken de ellerini dizlerinden önce yerden kaldırdı. "[472] Bunun aksini yaptığı nakledilmemiştir.(54)

Ebu Hureyre'nin Hz. Peygamber'den (s,a.) naklettiği: "Herhangi biri­niz secde edeceği zaman deve gibi çökmesin; ellerini dizlerinden Önce yere koysun" hadisinde[473] —Allah en iyi bilir ya— râvilerden biri vehmetmiş (yanılmıştır). Çünkü hadisin başı sonuyla çelişmektedir. Zira ellerini dizle­rinden önce yere koyduğunda deve gibi çökmüş olur. Çünkü deve önce ellerini ( = ön ayaklarını) yere kor. Bu görüşü savunanlar durumu bildikle­rinden: "Devenin dizleri (arka) ayaklarında değil, ön ayaklarındadır. Deve yere çökerken Önce dizlerini yere kor. İşte hadiste yasaklanan fiil budur" demişlerdir. Bu söz pek çok yönden sakattır:

1- Deve yere çökerken önce önayaklarım yere kor; arka ayaklan dik kalır. Kalkacağı zaman önce arka ayaklarını kaldırır; bu esnada ön ayakla­rı yerde kalır. İşte Hz. Peygamber'in (s.a.) yasakladığı ve aksini yaptığı şey budur.

Uzuvlarını yakınlık derecelerine göre —yere en yakın olan ilk dokuna­cak şekilde— yere indirirdi. Yerden kalkarken de yine en üstteki uzvu ilk kaldırmak suretiyle diğerlerini de sırasıyla kaldırırdı. Yere önce dizlerini, sonra ellerini daha sonra da alnını kordu. Kalkacağı zaman da önce başını, sonra ellerini, daha sonra da dizlerini kaldırırdı. Bu durum deve iniş ve kalkışının aksinedir. Hz. Peygamber (s.a.) namazda hayvanlara benzemeyi yasaklamıştır. Böylece deve gibi çökmekten, tilki gibi sağa-sola bakmak­tan, canavar gibi kollan yere sermekten köpek gibi kaba etleri yere daya­yıp bacakları dikmekten, karga gibi gagalamaktan (yani secdeleri alelacele yapmaktan)[474] ve selâm verirken elleri kötü huylu atlann diretirken kuyruklannı kaldırdıkları gibi kaldırmaktan menetmiştir.[475] Şu halde namaz kılan kişinin hareketlen, hayvanların hareketlerine aykırı demektir.

2-  "Devenin dizleri ön ayaklarındadır" demeleri ise makul bir söz de­ğildir. Hem lügat bilginleri de böyle bir tanım yapmamaktadırlar.[476]' Diz yalnızca arka ayaklardadır. Devenin ön ayaklarmdakilere diz adı verilmesi tağlîb (galib kılma) yoluyladır.

3-  Onların dedikleri gibi olsaydı, Hz. Peygamber (s.a.): "Deve gibi çoksun" buyururdu. Çünkü devenin yere ilk gelen kısmı elleridir. Proble­min iç yüzü şudur: Kim devenin çöküş şeklini düşünür ve Hz. Peygamber'-in (s.a.) de deve gibi çökmeyi yasakladığını bilirse Vâil b. Hucr hadisinin doğru olduğunu da bilir. Allah en iyi bilendir.

Bana öyle geliyordu ki Ebu Hureyre'nin naklettiği hadis, daha önce de söylediğimiz gibi, metni ve aslı râvilerinden biri tarafından tersine çev­rilmiş (maklûb) bir hadistir. Her halde aslı: "Dizlerini ellerinden önce yere koysun" şeklindedir. Böyle râvüeri tarafından tersine çevrilen bir kaç ha­disi örnek olarak zikredecek olursak:

a) Râvilerden biri İbn Ömer'den nakledilen: "Bilâl gece ezan okur. Siz, İbn Ümmi Mektûm ezan okuyuncaya kadar yeyin, için." hadisini ter­sine çevirip: "İbn Ümmi Mektûm gece ezan okur. Siz, Bilâl ezan okuyun­caya kadar yeyin, için" şeklinde nakletmiştik[477]

b) Bazıları da "Cehennemlikler ahirette cehenneme atıldıkça, cehen­nem: Daha yok mu? diye soracak... Cennete gelince, Allah onun için yeni­den bir halk yaratır, onları cennete yerleştirir."[478] hadisini "Cehenneme gelince; Allah, onun için yeniden bir halk yaratır, onları, cehenneme yer­leştirir." şeklinde rivayet etmişlerdir.

Nitekim konumuz olan hadisi Ebu Bekir İbn Ebî Şeybe'nin aynen bu şekilde rivayet ettiğini gördüm: İbn Ebî Şeybe, Muhammed b. Fudayl-Abdullah b. Saîd-dedesi-Ebu Hureyre senediyle Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduklarını nakleder:

"Herhangi biriniz secdeye gideceğinde ellerinden önce dizlerini yere koymakla secdeye başlasın. Erkek deve gibi çökmesin."[479] Esrem de bu hadisi, Sünen'inde Hz. Ebu Bekir'den aynı şekilde nakleder.

•Ebu Hureyre yoluyla Hz. Peygamber'den (s.a.) bunu doğrulayıcı ve Vâil b. Hucr hadisine muvafık bir hadis nakledilmiştir. İbn Ebî Davud, Yusuf b. Adiy-Muhammed b. Fudayl-Abdullah b. Saîd-Dedesi-Ebu Hu­reyre senediyle rivayet eder ki Hz. Peygamber (s.a.) ellerinden önce dizleri­ni yere koyarak secdeye başlardı.

İbn Huzeyme, Sahih'inde Mus'ab b.Sa'd'ın, babası (Sa'd b.Ebî Vak-kâs)'dan şu sözleri duyduğunu nakleder: Elleri dizlerden önce yere koyar­dık. Bize dizleri ellerden önce yere koyma emredildi[480]' Buna göre Ebu

grup âlim hadisin maklûb olduğunu ve'bölümdeki (Bilâl gece ezan okur...) hadisinin doğruluğunu iddia etmişlerdir. Hadisin, İbn Huzeyme'nin Sahİh'inde iki ayrı senedle Hz. Âişe'den nakledildiğini ve bazı lafızlarında hata edilmiş olması ihtimalini azaltan şu sözleri görünceye kadar ben de bu görüşe meylederdim: "Amr'ın ezan okuması sizi aldatmasın; çünkü onun gözü kördür. Bilâl ezan okuyunca hiç kimse birşey ye­mesin."

Hureyre hadisi sağlam ulaştırılmış olsa bile mensuh demektir. Nitekim el-Muğnl sahibi (İbn Kudâme) ve bazı müelliflerin düşünceleri de bu yolda­dır. Ancak bu hadisin iki illeti var:

1-  Naklettiği hadisler delil teşkil etmeyecek biri olan Yahya b. Seleme b. Küheyl tarafından nakledilmiştir. Onun hakkında en-Nesâî: "Metruk" İbn Hıbbân: "Cidden münkeru'l-hadistir. Naklettiği hadis delil olmaz" ve İbn Maîn "Hiçtir" demiştir.

2-  Mus'ab b. Sa'd'ın babasından naklettiği sağlam yolla ulaştırılmış rivayet tatbîk[481] olayıdır; Sa'd'ın sözü de: "Biz böyle yapardık; ellerimizi dizler üzerine koymamız emredildi", şeklindedir.

el'Muğnî sahibinin Ebu Saîd'den naklettiği: "Elleri dizlerden önce ye­re koyardık. Bize dizleri ellerden önce yere koyma emredildi." sözü ise —doğrusunu en iyi Allah bilir ya— isimde bir yanılgıdır; Ebu Saîd değil, Sa'd olacaktır. Yukarıda geçtiği üzere metinde de yanılgı var; hadis konu­muz hakkında değil, tatbik hakkındadır. En iyi bilen Allah'tır.

Yukarıda geçen Ebu Hureyre hadisini Buharı, Tirmizî, ve Dârakutnî illetli saymışlardır. Buharî "Muhammed b. Abdullah b. Hasan'a mütabaat edilmez. Ebu'z-Zinâd'dan işitip işitmediğini de bilmiyorum." demiş. Tir­mizî ise: "Hadîs garibdir. Hadisin Ebu'z-Zinâd'dan bu yol dışında başka bir yoldan nakledildiğini bilmiyoruz." demiştir.

Dârakutnî de diyor ki: "Tek başına bu hadisi Abdülaziz ed-Derâverdî, Muhammed b. Abdullah b. Hasan el-Alevî yoluyla Ebu'z-Zinâd'dan nak-letmiştir." Oysa en-Nesâî, Kuteybe - Abdulah b. Nâfi' - Muhammed b. Abdullah b. Hasan el-Alevî - Ebu'z-Zinâd - el-A'rac - Ebu Hureyre sene­diyle Hz. Peygamber'in (s.a.): "Biriniz namazına kastediyor, deve gibi çö­küyor!" buyurduğunu başka ilâve getirmeden nakletmiştir.[482]

Ebu Bekir b. Ebu Davud ise: "Bu sünneti yalnızca Medineliler naklet-miştir .Onlar da bu sünnetin iki senedine sahipler: Birisi, bu sened, diğeri de Ubeydullah-Nâfi'-îbn Ömer-Hz. Peygamber (s.a.) senedi."

Ben derim ki: (İkinci) hadisle, Esbağ b. Ferec-ed-Derâverdî-UbeyduIlah-Nâfi' senediyle nakledilen: "îbn Ömer ellerini dizlerinden önce yere kor ve Hz. Peygamber'in (s.a.) de böyle yaptığım söylerdi." hadisini kastedi­yor. Yine bu hadisi Hâkim, Müstedrek'inde Mihrez b. Seleme yoluyla ed-Derâverdî'den nakledip: "Müslim'in şartlarım taşıyor" demiştir.[483] Hâkim, Hafs b. Gıyâs-Âsim el-Ahvel senediyle Enes'in şöyle dediğini nakleder: "Al­lah Rasûlü'nü(s.a.) tekbir alıp secdeye inerken gördüm; dizleri ellerinden önce yere değdi!" Hakim: "Bu hadis Buhârî ve Müslim'in şartlarını taşı­yor. Hiçbir illetini bilmiyorum" diyor[484].

Ben derim ki: Abdurrahman b. Ebu Hatim "Bu hadisi babama sor­dum. Bu hadis münkerdir, dedi" diyor. Ebu Hâtim'in hadisi münker say­ması —Allah daha iyi bilir ya— Hafs b. Gıyâs'dan el-Alâ b. İsmail el-Attâr'in nakletmiş olmasından kaynaklanıyor. Çünkü bu el-Alâ adlı zat Kutüb-i Sitte'de adı geçmeyen meçhul bir zattır. Görüldüğü üzere her iki tarafın da (delil gösterdikleri) merfû hadisler bunlar.

Sahabeden nakledilen eserlere gelince; Abdurrezzak, İbnü'l-Münzir... vs.'nin naklettiklerine göre Ömer İbnü'l-Hattâb (r.a.) dizlerini ellerinden önce yere kordu.[485] İbn Mes'ûd'un (r.a.)'da böyle yaptığı nakledilmiştir. Tahâvî, Fehd-Ömer b. Hafs-babası Hafs-el-A'meş-İbrahim (en-Nehâî) yo­luyla Abdullah'ın (İbn Mes'ûd) öğrencileri olan Alkame ve el-Esved'in: "Öğrendiğimize göre Hz. Ömer, rükûdan sonra, devenin çöktüğü gibi diz­leri üzerine çöker; dizlerini ellerinden önce yere kordu" dediklerim naklet­tikten sonra el-Haccâc b.Ertât yoluyla İbrahim en-NehâTnin: "Nakledildi­ğine göre, Abdullah b. Mes'ûd'un dizleri, yere ellerinden önce dokunur­du." sözünü serdetmiştir. Ayrıca (Tahâvî), Ebu Merzûk-Vehb-Şu'be-Muğîre yoluyla şunu nakleder: Muğîre diyor ki: "İbrahim'e, secde edeceği zaman ellerini dizlerinden önce yere koyan adamın durumunu sordum. Bunu ah­mak ya da deliden başka kim yapar! dedi".

İbnü'l-Münzir diyor ki: Bu konuda ilim adamları görüş ayrılığına düştüler;

1-  Dizlerini ellerinden önce yere kor diyenlerden bazıları şunlardır: Ömer Îbnü'l-Hattâb (r.a.), en-Nehaî, Müslim b. Yesâr, es-Sevrî, eş-Şâfiî, Ah-med, İshak, Ebu Hanîfe ve arkadaşları ile Kûfeli fakihler.

2-  Bir grup ellerini dizlerinden Önce yere kor demişlerdir... Mâlik bu görüştedir.   el-Evzâî:    "Ulaştığımız   insanlar   ellerini   dizlerinden   önce koyarlardı" diyor.  İbn Ebî Davud ise: "Bu görüş hadis ehlinin görüşü­dür." diyor.

Ben derim ki: Ebu Hureyre hadisi Beyhakî tarafından başka bir lafızla şu şekilde rivayet edilmiştir: "Herhangi biriniz secde edeceği zaman deve gibi çökmesin, ellerini dizlerinin üzerine koysun."[486] Beyhakî: "Bu hadis sağlam yolla rivayet edilmiş (mahfuz) ise secdeye inerken ellerin dizlerden önce yere konacağına delil olur" diyor.

Vâil b. Hucr hadisi, şu yönlerden tercihe şayandır[487]:

1-  el-Hattâbî gibi bazı âlimlerin söyledikleri üzere Vâil hadisi, Ebu Hureyre hadisinden daha sağlamdır.

2-  Yukarıda da geçtiği üzere Ebu Hureyre hadisi ,metni muztarib bir hadistir. Kimileri "Ellerini dizlerinden önce yere koysun" şeklinde rivayet ederken kimileri tam tersini rivayet etmiş; kimileri ise, "Ellerini dizlerinin üzerine koysun" şeklinde rivayet ederken kimileri de tamamen bu cümleyi kaldırmıştır.

3-  Yukarıda geçtiği üzere Buharı, Dârakutnî, v.s. muhaddisier Ebu Hureyre hadisini illetli saymışlardır.

4-  Ebu Hureyre hadisinin sabit olduğu kabul edilse bile, bir grup ilim adamı hadisin nesholunduğunu savunmuştur. îbnü'I-Münzir diyor ki: "Bazı arkadaşlarımız elleri dizlerden önce yere koymanın nesholunduğunu san­maktadırlar." Nitekim bu husus yukarıda geçmişti.

5-  Ebu Hureyre hadisinin aksine, Vâil hadisi Hz. Peygamber'in (s.a.) namazda iken deve gibi çökme yasağına paralellik arzetmektedir.

6-  Ömer İbnü'l-Hattâb, oğlu (Abdullah b.Ömer) ve Abdullah b. Mes'-üd gibi sahabeden nakledilenlere de uygundur. Kendisinden gelen rivayet farklılığına rağmen yine de Hz. Ömer'i (r.a.) istisna edersek hiçbir sahabe­den Ebu Hureyre hadisine muvafık bir rivayet gelmemiştir.

7-  Yukarıda geçtiği üzere İbn Ömer, Enes gibi sahabîlerden naklolu­nan şahid hadisler de mevcuttur. Ebu Hureyre hadisi için tek bir şâhid hadis yoktur. Her iki hadis birbirine karşı koyacak derecede olsa bile şa-hidlerinden dolayı Vâil b. Hucr hadisi yine öne alınır. Oysa yukarıda geçti­ği üzere Vâil hadisi daha güçlüdür!

8-  Çoğunluğun görüşü de Vâil hadisi üzerinde birleşmektedir. Diğer görüş yalnız el-Evzâî ve Mâlik'ten naklolunmuştur. İbn Ebî Davud'un: "Bu görüş hadis ehlinin görüşüdür." demesine gelince, İbn Ebî Davud bu sö­züyle onların .bir kısmını kasdetmiştir. Yoksa Ahmed, Şafiî ve İshâk (hadis ehlinden oldukları halde) o görüşün muhalifidirler.

9-  Vâil hadisinde, Hz. Peygamber'in (s.a.) fiilini anlatmak için serde-dilmiş hikâyesi olan bir olay geçmektedir. Bu yüzden sağlam naklolunmuş olması akla daha uygundur. Çünkü hadiste hikâye olunan bir olay bulun­ması onun sağlam naklolunduğunu gösterir.

10-  Bu konuda naklolunan bütün fiiller başkaları tarafından'da sahih ve sağlam olarak naklolunmuştur. Bunlar bilinen sahih fiillerdir. Bu fiil de onlardan biridir. Buna da o fiillerin hükmü verilir. Çelişik olan ise buna karşı koyamaz. Şu halde Vâil hadisinin tercihe şayan olduğu belirginlik kazanmıştır. En iyi bilen Allahtır.

Hz. Peygamber (s.a.) alnı ve burnu üzerine secde ederdi. Sarığının kıvrımına secde etmezdi. Sarığının kıvrımı üzerine secde ettiğine dair ne bir sahih, ne bir hasen hadis sabit olmuştur. Ancak Abdürrezzak, Musan-ne/inde Ebu Hureyre'nin: "Allah Rasûlü (s.a.) sarığının kıvrımı üzerine secde ederdi" dediğini nakletmektedir[488] Bu hadis, metruk bir râvi olan Abdullah b. Muharrar tarafından rivayet edilmiştir. Ayrıca bu hadisi Ebu Ahmed ez-Zübeyrî, Hz. Câbir'den nakletmiştir. Ancak bu hadisi ikisi de metruk râvi olan Amr b.Şemir - Cabir el-Ca'fî yoluyla Hz. Câbir'den nak­letmiştir. Ebu Davud'un Merâsîî adlı eserinde anlattığına göre Allah Rasûlü (s.a.) mescidde namaz kılmakta olan ve alnının üzerine sarık sardığı için şakağına secde eden bir adam gördü. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.) adamın alnını açtı.

Allah Rasûlü (s.a.) çoğunlukla yere (toprağa) secde ederdi. Suya, ça­mura, hurma yaprağından örülmüş küçük örtüye, yine hurma yaprağından örülmüş hasıra ve tabaklanmış post üzerine secde ederdi.

Secde ettiğinde alnını ve burnunu yere iyice yerleştirir, ellerini yanla­rından o kadar dışarı çıkarır, uzaklaştırırdı ki, koltuklarının aklığı gözü­kür, hatta bir kuzu altlarından geçmek istese geçebilirdi.

Ellerini, omuzları ve kulakları hizasında yere kordu. Müslim, Sahih'-inde Berâ'dan naklen Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Secde ettiğinde avuç içlerini yere koy; dirseklerini yukarı kaldır."[489]

Secdede bütün uzuvları düzgün (itidal halinde) durur, ayak parmakla­rının uçlarını kıbleye yöneltirdi.

Avuçlarını ve parmaklarını yere yayar; parmak aralarını ne ayırır, ne de sıkardı. İbn Hıbbân'ın Sahih'inde ise rükû ettiğinde parmaklarını ayır­dığı, secde ettiğinde parmaklarını bitiştirdiği rivayet edilmektedir[490]

Secde esnasında şu dualardan birini okurdu:      ^ Sübhâne Rabbiye'l-A'lâ=                                  

1- "En yüce olan Rabbimi tenzih ederim."[491] Bu duayı okumayı emretmiştir.                                                                       

2- "Rabbimiz olan Allah'ım! Sana hamdederek Seni her «uiü eksik­likten tenzih ederim. Allah'ım!  Beni bağışla."[492]                

3- "O Allah, her türlü noksanlıktan münezzeh Sübbûh, Kuddûs' lerinin sahibi, meleklerin ve Ruh'un sahibidir,"[493]

4- "Allah'ım! Sana hamdederek Seni her türlü eksiklikten tenzili rim. Senden başka tanrı yoktur."[494]

5- "Allah'ım! Gazabından hoşnutluğuna, azabından affına! sığınırım. Senden yine Sana sığınırım. Sana övgüler sıraîayamam. Sen kendini övdü­ğün gibisin."'[495]'

6- "Allah'ım! Sana secde ettim, Sana inandım. Sana teslim oldum. Yüzüm secde etti, kendisini yaratan, şekillendiren, göz-kulak veren Allah'a. En güzel yaratıcı olan Allah'ın şanı ne yücedir."[496]                 

7- "Allah'ım!  Bütün günahlarımı, ufağmi-büyüğünü, ilkini sonunu, açığını-gizlisini bağışla!"[497]

8- "Allah'ım! Günahımı, bilgisizliğimi, isimdeki savurganlığımı ve ben­den daha iyi bildiğin kusurlarımı bağışla.

Allah'ım! Benim tarafımdan olan ciddi-şaka, hatah-kasıtlı bütün ku­surlarımı bağışla.

Allah'ım! Gelmiş-geçmiş, gizli-açık yaptığım günahlarımı bağışla! Sen benim Hanımsın. Senden başka tanrı yoktur."[498]

9- "Allah'ım! Kalbimde bir nur, kulağımda bir nur gözümde bir nur, sağımda bir nur, solumda bir nur, önümde bir nur, arkamda bir nur, üs­tümde bir nur, altımda bir nur var et!  Benim için bir nur yarat."[499]

Secdede dua etmeye çalışmayı emretmiş ve: "Bu şekil duanız kabule lâyıktır" buyurmuştur.'[500] Burada secdede iken çok dua etmek mi, yoksa dua edecek bir kimse herhangi bir yerde dua edeceği zaman secdede etsin diye mi emrolunmaktadır? İkisi arasında fark vardır. Hadisin yorumlana­bileceği en güzel anlam şudur: Dua iki türlüdür: 1- Övgü duası, 2- İstek duası. Hz. Peygamber (s.a.) secdede iken her iki tür duadan çokça okurdu.

Secdede okunmasını emrettiği dua her ikisini de kapsar.

Duanın kabulü de iki türlüdür: 1- İsteklinin isteği verilmek usretiyle duanın kabulü, 2- Övgü söyleyene sevab bahşedilmek suretiyle duasının kabulü. "Bana dua ettiğinde, dua edenin, duasını kabul ederim." âyeti[501] her iki türden biriyle tefsir edilmiştir. Doğrusu bu âyet her ikisini de kapsar. [502]

 

7— Kıyam mı Secde mi Daha Faziletlidir:

 

Âlimler kıyam ve secdeden hangisinin daha faziletli olduğunda göMş ayrılığına düşmüşlerdir. Bir grup şu yönlerden kıyamı tercih etmiştir?

1-  Kıyamdaki zikir, zikirlerin en üstünüdür. Öyleyse rüknü de rüki lerin en üstünüdür.

2-  Allah (c.c.) buyuruyor ki: "İhlash bir halde Allah için narrâ durun. "[503]

3-   Hz.  Peygamber buyuruyor ki:  "En üstün namaz kıyamı .-*1Hn olandır. "[504]

Bir grup ise secde daha üstündür, diyor. Delilleri:

1-  Hz. Peygamber (s.a.): "Kulun Rabbine en yakın olduğu hal] secde­deki halidir." buyurmuştur.[505]

2-  Ma'dân b. Ebî Talha anlatıyor: Allah Rasûlü'nün kölesi Sevbân'a rastladım. Bana faydalı olacak bir söz söyle, dedim, secde etmene bak; Çünkü Allah Rasûlü'nün (s.a.): "Herhangi bir kul Allah'a yalnız bir secdej etse muhakkak Allah o secdeye karşılık o kulu bir derece yükseltir ve birj günahını affeder" buyurduğunu işittim, dedi. Ma'dân devamla diyor kij Sonra Ebu'd-Derdâ'ya rastladım, ondan bir tavsiye istedim, benzer cevabı verdi.[506]

3-  Cennette refakatçisi olmak isteyen Rabîa b. Kâ'b el-Eslemî'ye Alj lah Rasûlü (s.a.): "Sen dediğimi yap, çok secde et. Böylece bana bu isteğini yerine getirmemde yardımcı olursun. "[507]

4-  En doğru görüşe göre Allah Rasûîü'ne (s.a.) indirilmiş ilk sûre olan Alâk sûresi: "Secde et, yaklaş"[508]' âyetiyle son bulmaktadır.

5- Secde ulvî-süflî bütün yaratıklar tarafından Allah'a yapılan bir iba­det şeklidir. Secde kişinin Rabbine karşı en zelîl olduğu ve en fazla boyun eğdiği bir andır. Bu ise kulun en şerefli halidir. Bu yüzden Rabbine en yakın hali bu hal olmuştur. Secde kulluk sırrının ta kendisidir. Çünkü kul­luk zelil olmaktır, boyun eğmektir. Araplar "Tarîk'un muabbed'un = kul-laşmış yol" sözüyle ayakların basıp geçtiği, çiğnediği yolu kastederler. Ku­lun en zelîl olduğu ve en fazla boyun eğdiği hali secdedeki halidir.

Bir başka grup ise; "Geceleyin kıyamı uzun tutmak daha faziletlidir. Gündüzse çokça rükû ve secde etmek daha faziletlidir." diyor. Bu grubun delili:

Gece namazına özel olarak "kıyam" ismi verilir. Çünkü Allah (c.c): "Gece kıyama kalk"[509] Hz. Peygamber (s.a.) ise: "Kim Ramazan'da ina-nanarak ve sevabını AUah'tan bekleyerek (gece) kıyama kalkarsa günahı affolunur" buyurmaktadır[510]' Bu yüzden "Gece kıyamı" sözü kullanılır da "Gündüz kıyamı" sözü kullanılmaz." Diyorlar ki: İşte Hz. Peygam-ber'in (s.a.) sünneti buydu. Zira o, gece 11 yahut 13 rekattan fazla namaz kılmazdı.

Bazı gecelerde Bakara, Âl-i İmrân ve Nisa sûrelerini bir rekâtta oku­yarak namaz kılardı[511]' Gündüz ise böyle bir şey yaptığı nakiediimemiştir. Aksine sünnetleri hafif tutardı.

Üstadımız (İbn Teymiye) der ki: Doğrusu kıyam ve secde faziletçe bir­birlerine eşittir. Kıyam, Kur'ân okuma (kıraat) şeklindeki zikrinden dolayı daha faziletli, secde ise vaziyet itibariyle daha faziletlidir. Secde vaziyeti kıyam vaziyetinden, kıyam zikri secde zikrinden daha faziletledir. Hz. Pey-gamber'in (s.a.) tutumu işte böyleydi. Küsüf ve gece namazlarında yaptığı gibi kıyamı uzatınca rükû ve secdeyi uzatırdı; kıyamı kısa tutunca da ve secdeyi kısa tutardı. Farz namazda da aynen böyle yapardı. Nitekim; el-Berâ b. Âzıb: "Hz. Peygamber'in (s.a.) kıyamı, rükûu, secdesi ve itidali takriben birbirine yakındı" diyor.[512]' En iyi bilen Allah'tır. [513]

 

8— Teşehhüde Oturuşu:

 

Sonra Hz. Peygamber (s.a.) ellerini kaldırmaksızın tekbîr alarak başı-' nı kaldırırdı. Başını secdeden, ellerinden önce kaldırır; sonra yaygın vazi­yette otururdu: Sol ayağını yere yayar, üzerine oturur, sağ ayağını dikerdi. Nesâî'nin nakline göre İbn Ömer: "Sağ ayağı dikip parmaklarını kıbleye çevirmek ve sol ayak üzerine oturmak namazın sünnetlerindendir." di­yor.[514] Burada Hz. Peygamber'den (s.a.) bundan başka bir oturuş nakle-dilmemiştir.

Ellerini uylukları üzerine kor; dirseğini uyluğu ve elinin uç kısmım ise dizi üzerine kordu,1 Parmaklarından ikisini çeker, bir halka yapar, son­ra da bir parmağını dua etmek için kaldırır, hareket ettirirdi. Vâil b. Hucr Hz. Peygamber'in (s,a.) işte böyle yaptığım söylemiştir[515]'

Ebu Davud'un Abdullah b. ez-Zübeyr'den naklettiği "Hz. Peygamber] (s.a.) dua edeceği zaman bir parmağı ile işaret eder, ama parmağını hare-j ket ettirmezdi." hadisindeki[516]' ilâvenin sıhhati şüphelidir. Çünkü Müs|ı| lim, Sahih'inde hadisi Abdullah b.ez-Zübeyr'den bütün uzunluğu ile nak­lettiği halde bu ilâveyi belirtmemiştir. Aksine şu şekilde rivayet etmiştir:

"Allah Rasûlü (s.a.) namazda oturduğu zaman sol ayağını uyluğu ile inciği (diz ile ayak arasında kalan kısım) arasına kor; sağ ayağını yayar; sol elini sol dizi üzerine, sağ elini sağ uyluğu üzerine kor, parmağı ile işare ederdi."[517]

Hem Ebu Davud'un naklettiği hadiste bu fiilin namazda olduğuna da­ir birşey de yoktur.

Hem de namazda olsa bile bu hadis inkâr, Vâil b. Hucr hadisi ise isbat edicidir. İsbat edici olan Vâil hadisi Ebu Hâtim'in Sahihimde zikret­tiğine göre sahih bir hadistir[518]; öne alınır.

Sonra iki secde arasında İbn Abbas'ın (r.a.) rivayetine göre şu duayı okurdu:

"Allah'ım! Beni bağışla, bana acı, bana bağışta bulun, beni doğru yola ilet, beni azıklarıdır. "[519]

Huzeyfe'nin rivayetine göre ise şu duayı okurdu:

"Rabbim!  Bağışla beni. Rabbim!  Bağışla beni."[520]

Hz. Peygamber (s.a.) bu rüknü (iki secde arasında oturmayı) secde miktarı uzatırdı. Bütün hadislerde ondan gelen sağlam rivayetler bu mer­kezdedir. (Müslim'in) Sahih'inde Enes'in (r.a.): "Allah Rasûlü (s.a.) iki secde arasında o kadar otururdu ki, herhalde devamından vazgeçti, derdik" dediği nakloIunmaktadır.