DÖRDÜNCÜ KİTAP. 7

HZ. PEYGAMBERİN (S.A.) CİHADI 7

BİRİNCİ BÖLÜM HZ. PEYGAMBERİN (S.A.) CİHAD KONUSUNDAKİ TUTUMLARI 7

HZ. PEYGAMBER'IN (S.A.) CİHAD KONUSUNDAKİ TUTUMLARI 7

1— Hz. Peygambermn (S.A.) Cihadı En Üstün İdi: 7

2— O Her Zaman Cihadda İdi: 7

3— Nefisle Cihad: 7

4 Cihad Bir İmtihandır: 8

5— Gerektiği Gibi Cihad: 8

6— Cihadın Basamakları: 9

7— Hicret: 10

İKİNCİ BÖLÜM HZ. PEYGAMBERİN (S.A.) DAVETİ 10

A) HZ. PEYGAMBER'IN (S.A.) DAVETE BAŞLAMASI 10

1— Daveti Tüm İnsanlaraydı: 10

2— Kavminin Tutumu: 10

3— Davet Karşısında İnsan: 11

4— Sıkıntılara Katlanmak: 12

B) İLK MÜSLÜMANLAR.. 13

1— Hz. Ebu Bekir: 13

2— Hz. Hatice: 13

3— Hz. Ali: 13

4— Hz. Zeyd: 14

C) İŞKENCE DÖNEMİ 14

1— Kureyş Düşmanlığa Başlıyor: 14

2— Ashaba Yapılan İşkenceler: 15

D) HABEŞİSTAN'A HİCRET. 15

1— Birinci Hicret: 15

2— İkinci Hicret: 16

3— Necaşî'ye Mektup: 16

4— Muhacirlerin Dönüşü: 17

5— Kureyş Muhacirleri Rahat Bırakmıyor: 17

E) BOYKOT ANLAŞMASI 18

1— Kıırcyşliler Boykot Anlaşması İmzalıyor: 18

2— Anlaşmanın Sonu: 18

F) HZ. PEYGAMBER'İN (S.A.) TÂİF'E GİDİŞİ 18

1— Tâifliler O'nu Dinlemiyor: 18

2— Taif'ten Dönüşü: 18

3— Hz. Peygamber*! (s.a.) Cinlerin Dinlemesi: 19

4— Peygamberimizin Mekke'ye Girişi: 19

G) HZ. PEYGAMBERDİN (S.A.) MİRACA ÇIKIŞI 20

1— Mirâc Yolculuğu: 20

2— Beş Vakit Namaz: 20

3— Hz. Peygamber (s.a.) Rabbini Gördü mü?. 21

4— Mirâc Olayını Kavmine Anlatışı: 22

5— İsrâ ve Mirâc Hâdisesi Ruhla mı, Bedenle mi Gerçekleşti?. 22

6— Mirâc Olayının Tarihi: 23

7— Mirâc Olayı Kaç Kere Gerçekleşti?. 23

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM YENİ BİR MEKÂNA DOĞRU.. 23

A) Hz. PEYGAMBERİN (S.A.) HİCRETİ 23

1— Hicrete Hazırlık: 23

2— Medinelîlerin Müslüman Oluşu: 24

B) AKABE BÎATLARI 24

1— Akabe'de Buluşma: 24

2— Birinci Akabe Biati: 24

3— İslâm Artık Medine'de: 25

4— İkinci Akabe Bîatı: 25

5— Kureyşlilerin Olanları Buyması: 26

C) MEKKE'DEN HİCRET. 26

1— Hicrete İzin: 26

2— Dâru'n-Nedve'de Yapılan Toplantı: 26

3— Ebu Bekir'e Gidişi: 27

4— Evinden Çıkışı: 27

5— Mağara Günleri: 27

D) MEDİNE YOLUNDA.. 28

1— Yola Çıkışları: 28

2— Sürâka, Peygamberimizin Peşinde: 28

3— Ümmü Ma'bed'in Çadırında: 29

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Hz. PEYGAMBER (S.A.) MEDİNE'DE. 30

A) Hz. PEYGAMBER (S.A.) MEDİNE'DE. 30

1— Hz. Peygamber'in (s.a.) Medine'de Karşılanışı: 30

2— Küba'da Konaklama: 30

3— Ebu Eyyub el-Ensarî'nin Evinde: 30

B) MEDİNE'DEKİ İLK FAALİYETLERİ 31

1— Mescidin Yapımı: 31

2— Muhacir-Ensar Kardeşliği: 32

3— Yahudilerle Yapılan Sulh Anlaşması: 33

C) KIBLE VE NAMAZ. 33

1— Kıblenin Kabe'ye çevrilmesi: 33

2— Beş Vakit Namazın Rekâtları: 34

A) CİHADIN ÖNEMİ 34

1— Cihada İzin Verilmesi: 34

2— Cihadın Farz Kılınışı: 35

B) CİHADA TEŞVİKİ 37

1— Cihada Teşvîk Konusundaki Hadisler: 37

2— Savaş Zamanı: 41

3— Şehitliğin Faziletleri: 41

C) HARP HUKUKU.. 43

1— Savaşa Çıkacaklardan Söz Alması: 43

2— Savaş Hazırlıkları: 43

3— Savaş Âletleri Kullanması: 44

4— Komutanlara Öğütleri: 45

D) GANİMETLERİN TAKSİMİ 45

1— Ganimetleri Taksimi: 45

2- Düşmanın Ele Geçen Yiyecekleri: 46

3-  Yağma ve İşkencenin Yasaklanışı: 47

4- Ganimet Hırsızlığı Konusundaki Tatbikatı: 47

E) HZ. PEYGAMBER'İN (S.A.) ESİRLER KONUSUNDAKİ UYGULAMALARI 48

1— Esirlere Yapılan Muamele: 48

2— Bedir Savaş» Esirlerinden Fidye Alınması: 48

3— Kadınların Esir Alınması: 49

F) HZ. PEYGAMBER'İN (S.A.) CASUSLAR HAKKINDAKİ TATBİKATI 50

1— Casusun Öldürülmesi: 50

2— Müşriklerin Köleleri: 50

3— Müslüman Olanların Malları: 50

G) HZ. PEYGAMBER'İN (S.A.) SAVAŞTA ELE GEÇİRİLEN* ARAZİLER KONUSUNDAKİ TATBİKATI 51

1— Fethedilen Topraklar Hakkındaki Tatbikatı: 51

2— Mekke'nin Savaş Zoruyla Fethedildiği: 52

ALTINCI BÖLÜM GAYRİMÜSLİMLERE MUAMELESİ 53

HZ. PEYGANlBER'lN (S.A.) GAYRİMÜSLİMLERE. 53

MUAMELESİ 53

1— Eman: 54

2— Medine'deki Gayrimüslimler: 54

3— Yahudilerle Anlaşma Yapması: 54

4— Kaynukaoğullarının Anlaşmayı Bozmaları: 55

5- Nadîroğullannın Anlaşmayı Bozmaları: 55

6— Kurayzaoğullannın Anlaşmayı Bozmaları: 56

7— Kurayzaoğullan Gazası: 57

8— Hz. Peygamber'in (s.a.) Anlaşmayı Bozanlara Karşı Tatbikatı: 58

9— Elçilere Muamelesi: 59

10— Mekkelilerie Yapılan Anlaşmada Kadınların Durumu: 60

11— Hayberlilerle Yapılan Anlaşmanın Bozulması: 61

12— Bu Olaydan Çıkan Sonuçlar: 62

13— Hayber Arazileri Mahsulünün Paylaşılması: 64

14— Zimmîlik Akdi ve Cizye Alınması: 65

YEDİNCİ BÖLÜM.. 67

CİHAD DÖNEMİNDE İNSANLAR.. 67

CİHADIN FARZ KILINMASI ÜZERİNE HZ. PEYGAMBER'İN (S.A.) İNSANLARA KARŞI TUTUMLARI 67

1— Kâfirlere ve Münafıklara Karşı Tutumları: 67

2— Mü'minlere Karşı Tutumları: 69

SEKİZİNCİ BÖLÜM İLK SERİYYELER.. 70

İLK SERİYYELER.. 70

  Hz. Hamza Seriyyesi: 70

  Ubeyde b. Haris Seriyyesi: 70

3— Saîd b. Ebî Vakkâs Seriyyesi: 70

4— Ebvâ Gazası: 70

5— Buvât Gazası: 71

6— Sefevan Gazası: 71

7— Zü'1-Uşeyre Gazası: 71

8— Abdullah b. Cahş Seriyyesi: 71

9— Haram Aylarda Savaşmak: 72

DOKUZUNCU BÖLÜM BEDİR SAVAŞI 73

A) BEDİR SAVAŞI 73

1— Müslümanlar Kervanı Karşılamaya Çıkıyor: 73

2— Mekkelilerin Savaşa Hazırlanması: 73

3— Ashab İle İstişare: 74

4— Bedir'e Yürüyüş: 74

5— Bedir'e Vanş: 75

6- Allah'ın Müslümanlara Yardımı: 75

7— Savaş Başlıyor: 76

8— Melek Orduları: 77

9— Mü'minlere Cennet Vardır: 78

10— Meleklerin Yardımı: 78

11— Müslümanların Kahramanlıkları: 79

12— Müşrik Ölüleri: 80

13— Bedir'd en Ayrılış: 80

14— Bedir Savaşına Katılanlar: 80

B) BEDİR SAVAŞINDAN SONRAKİ GAZALAR.. 81

1— Küdr Gazası: 81

2- Sevik Gazası: 81

3— Gatafan Gazası: 81

4— Bahran Gazası: 81

5— Beni Kaynuka Gazası: 81

6— Kâ'b b. Eşrefin Öldürülmesi: 81

ONUNCU BÖLÜM UHUD SAVAŞİ 82

A) UHUD SAVAŞI 82

1— Kureyş Savaşa Hazırlanıyor: 82

2— Savaş Nerede Yapılsın?. 82

3— Medine'den Savaş İçin Çıkış; 83

4— Uhud'a Varış ve Savaşa Hazırlık: 83

5— Savaşın Başlaması: 83

6— Savaşın Seyri Değişiyor: 84

7— Müslümanlar Toparlanıyor: 85

8— Ebu Süfyan'in Sorulan: 85

9- Allah'ın Mü'minlere Yardımları: 86

10— Uhud Savaşındaki Müslümanların Kahramanlıktan: 87

11— Bu Savaştan Çıkan Fıkhı Hükümler: 89

12- Uhud Savaşında Ortaya Çıkan Bazı Hikmetler: 92

B) UHUD SAVAŞINDAN SONRAKİ OLAYLAR.. 101

1- Hamrâü'l-Esed Seferi: 101

2— Ebu Seleme Seriyyesi: 101

3— Abdullah b. Üneys Seriyyesi: 102

4_ Recî Vakası: 102

5— Bi'ri Maûne Vakası: 103

6— Hz. Peygamber'in (s.a.) Kunutta Beddua Okuması: 104

7_ Zâtü'r-Rikâ Gazası: 104

8— İkinci Bedir Gazası: 106

9— Dûmetü'l-Cendel Gazası: 106

10— Müreysî Gazası: 106

11— İfk Hâdisesi: 107

ON BİRİNCİ BÖLÜM HENDEK SAVAŞI 111

A) HENDEK SAVAŞI 111

1— Yahudilerin KureyşIiİeri Kışkırtmaları: 111

2— Medine'nin Etrafına Hendek Kazılması: 111

3— Yahudiler Anlaşmayı Bozuyorlar: 112

4— Müşrikler Medine Önlerinde: 112

5_ Müşriklerin İttifakı Bozuluyor: 113

6— Müşriklerin Dağılmaları: 113

7— Kurayzaoğullan Seferi: 113

8— Ebu Râfi'in Öldürülmesi: 114

B) HENDEK SAVAŞINDAN SONRAKİ GAZALAR.. 114

1- Lihyanoğullan Gazası: 114

2— Necid Seriyyesi: 114

3— Gâbe Gazası: 115

4— Ükkâşe b. Mihsan Seriyyesi: 115

5— Ebu Ubeyde Seriyyesi: 116

6— Muhammed b. Mesleme Seriyyesi: 116

7_ Zeyd b. Harise Seriyyeleri: 116

8— Ebu Basîr'in Kureyş Kervanlarının Yolunu Kesişi: 117

9—Hz. Ali Seriyyesi: 117

10— Abdurrahman b. Avf Seriyyesi: 117

11— Kürz b. Câbir Seriyyesi: 118

ON İKİNCİ BÖLÜM HUDEYBİYE ANLAŞMASI 118

A) HUDEYBİYE ANLAŞMASI 118

1— Umre için Yola Çıkışları: 118

2— Kureyş'in Hazırlıkları: 119

3— Hudeybiye'ye Varış: 119

4— KureyşHIere Elçi Göndermesi: 119

5— Rıdvan Bîatı: 120

6_ Huzâalılann Gelişi: 120

7— Kureyş Elçilerinin Peygamberimize Gelişi: 121

8— Anlaşmanın Yazılması: 121

9— Kurbanların Kesilmesi: 122

10— Hudeybiye'den Medine'ye Dönüş: 123

11— Ebu Basîr'in Gelişi: 123

12— Hudeybıye Kuyusundan Su Çıkması: 123

B) HUBEYBİYE ANLAŞMASININ ÖNEMİ VE HİKMETLERİ 124

1—Hudeybiye Anlaşmasının Maddeleri: 124

2— Hubeydiye Anlaşmasından Çıkarılacak Bazı Fıkhı Hükümler: 125

3— Hudeybiye Anlaşmasının İçerdiği Bir Kısım Hikmetler: 128

ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM.. 131

HUDEYBİYE'DEN SONRAKİ OLAYLAR.. 131

A) HAYBER GAZASI 131

1— Hayber Gazasının Tarihi: 131

2— Hayber'e Doğru Yola Çıkış: 131

3— Ebu Hureyre ve Arkadaşlarının Medine'ye Gelişi: 131

4— Ehli Eşek Etinin Haramlığı: 132

5— Âmir ile Merhab'ın Vuruşması: 132

6— Sancağın Hz. Ali'ye Verilişi: 133

7— Merhab'm Öldürülmesi: 133

8—Hayber Kalelerinin Alınışı: 134

9— Yahudilerin Teslim Oluşu: 135

10— Hz. Peygamber'in (s.a.) Safiyye ile Evlenmesi: 135

11— Hayber Ganimetlerinin Taksimi: 136

12— Cafer b. Ebu Tâlib ve Arkadaşları ile Eş'arîlerin Medine'ye Gelmeleri: 137

13— Fezâreoğullannın Pay İstemeleri: 138

14— Hz. Peygamber'in (s.a.) Zehirlenmesi: 139

B) HAYBER GAZÂSINDAKİ FIKHI HÜKÜMLER.. 140

1— Hayber Gazâsındaki Fıkhı Hükümler: 140

2— Hayber Savaşla mı Fethedildi?. 145

C) VADİ'L-KURA GAZASI 146

1_ Vâdi'1-Kurâ Gazası: 146

2— Bu Gazadaki Fıkhı Hükümler: 147

3— Medine'ye Dönüş ve Ensann Mallarının Geri Verilişi: 148

D) BAZI SERİYYELER.. 148

1— Hz. Ebu Bekir Seriyyesi: 148

2— Hz. Ömer Seriyyesi: 148

3— Abdullah b. Revâha Seriyyesi: 148

4— Beşîr b. Sa'd Seriyyesi: 149

5— Mürreoğullanna Gönderilen Seriyye: 149

6— Gâlib b. Abdullah Seriyyesi: 149

7— Beşîr b. Sa'd Seriyyesi: 150

8- İbn Ebî Hadred el-Eslemî Seriyyesi: 150

9— İdam'a Gönderilen Seriyye: 151

10— Abdullah b. Huzâfe es-Sehmî Seriyyesi: 151

E) UMRETÜ'L-KAZÂ.. 152

1— Umretü'l-Kazâ: 152

2— Hz. Peygamber'in (s.a.) Meymune ile Evlenmesi 153

3— Hz. Hamza'nm Kızının Hidânesi: 154

4— Bu Umre Kaza Umresi inidir?. 155

5— Kurbanını Hudeybiye'de Kesmesi: 156

F) MUTE GAZASI 157

1— Rasülullah'ın (s.a.) Elçisinin Öldürülmesi: 157

2— Müslümanların Sefere Çıkışı: 157

3— Bizans Ordusuyla Karşılaşma: 157

4--Üç Şehid Komutan: 158

5— Hz. Peygamber'in (s.a.) Savaşı Anlatması: 158

G) ZÂTÜ'S-SELÂSİL SERfYYESİ 159

1— Kudâalılann Medine'ye Hücuma Kalkışmaları: 159

2— Amr b. Âs'ın Bu Gazada Teyemmüm Alması: 159

H) HABAT SERİYYESİ 160

1— Ebu Ubeyde'nin Deniz Sahiline Gönderilmesi: 160

2~- Bu Olaydaki Fıkhı Hükümler: 160

ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM.. 162

BÜYÜK FETİH.. 162

A) MEKKE'NİN FETHİ 162

1— En Büyük Fetih: 162

2— Kureyşliler'in Anlaşmayı Bozmaları: 162

3— Ebu Süfyan'm Aracılığı: 163

4— Müslümanların Savaşa Hazırlanmaları: 164

5— Hâtib'm Kureyşlilere Haber Vermeye Kalkışması: 164

6— Medine'den Yola Çıkış: 164

7— Ebu Süfyan b. Hâris'in Müslüman Oluşu: 165

8— Mernizzahrân'da Konaklama: 165

9’—’Mekke'ye Yürüyüş: 166

10— Bazı Mekkeliler'in Karşı Koymaya Çalışması: 167

11— Hz. Peygamber (s.a.) Kabe'de: 167

12— Hz. Peygamber (s.a.) M ek kel ilerle: 168

13- Kabe'nin Anahtarları: 168

14— Bilâi-i Habeşî'nin Kabe'de Ezan Okuması: 169

15— Fetih Namazı: 169

16— Öldürülmeleri Emredilen Mekkeliler: 169

17— Hz. Peygamberin Konuşması: 170

18— Rasûiullah Mekke'de Kalacak mı?. 170

19-- Bazı Mekkeliler: 170

20— Putların Yıktırılması: 171

21— Halid b. Velid'in Cüzeymeoğulları Seriyyesi: 171

B) HASSAN B. SÂBİT'İN ŞİİRİ 171

C) MEKKE FETHİNDEKİ YÜCE HİKMETLER.. 172

D) HZ. PEYGAMBERDİN (S.A.) FETİH HUTBESİ 180

 

DÖRDÜNCÜ KİTAP

HZ. PEYGAMBERİN (S.A.) CİHADI

BİRİNCİ BÖLÜM HZ. PEYGAMBERİN (S.A.) CİHAD KONUSUNDAKİ TUTUMLARI

HZ. PEYGAMBER'IN (S.A.) CİHAD KONUSUNDAKİ TUTUMLARI

 

1— Hz. Peygambermn (S.A.) Cihadı En Üstün İdi:

 

Cihad, yüce İslâm tepesinin zirvesi ve kubbesi olup mücahidlerin cen­netteki makamları da en yüksek makamlar olduğundan ötürü -ki dünyada üstünlük mücahıdlere ait olduğu gibi dünya ve ahirette en üstün olanlar da onlardır- Allah Rasûlü (s.a.) cihadın tam tepe noktasında, doruğunda idi ve ulaşılabilecek bütün türlerine egemendi. Allah yolunda kalb ve gönülle, da­vet ve anlatımla, kılıç ve mızrakla gerektiği gibi lâyıkıyla cihad etmiştir. O'-nun yaşamının saatleri kalbiyle, diliyle ve eliyle cihad etmekle dopdoluydu. Bundan dolayı âlemlerde adı en çok anılan, adı en jnice ve Allah katında kadri en muazzam olan O'dur. [1]

 

2— O Her Zaman Cihadda İdi:

 

Allah Teâlâ, peygamber olarak gönderdiği vakitten itibaren O'na cihadı emretti. Buyurdu ki: "Dileseydik her kasabaya bir uyana gönderirdik. Sen, kâfirlere uyma ve onlara karşı büyük bir cihad (=mücadele) ver.[2] Mek­ke'de inen ( = Mekkî) sûrelerden olduğu halde Allah, bu sûrede hüccet (= deliller ortaya koyma), anlatım ve Kur'an'ı tebliğ suretiyle kâfirlere karşı cihad açılmasını emretmiştir. Münafıklarla cihad da aynı şekilde yalnızca hüc­ceti tebliğ iledir. Yoksa onlar zaten m üs 1 umanların otoriteleri altındadırlar. Allah buyuruyor ki: "Ey Peygamber! Kâfirler ve münafıklarla cihad et. On­lara karşı sert davran. Onların barınakları cehennemdir. Kalacakları o yer ne kötüdür!" [3]

Münafıklarla cihad, kâfirlerle cihaddan daha güçtür. Bu, ümmetin seç­kinlerinin ve peygamberlerin vârislerinin cihadıdır. Bu cihadı yeryüzünde ayak­ta tutanlar birtakım fertlerdir; bu konuda iş birliği yapanlar ve dayanışma, yardımlaşma içinde bulunanlar sayı bakımından oldukça az iseler de, bu kim­seler, Allah katında kadri en yüce olanlardır.

En üstün cihad şekillerinden biri, karşı koyan kimsenin şiddet ve zorba­lığını göze alıp -meselâ, kendisinden eza ve cefa gelmesinden korkulan biri­nin yanında- gerçeği söylemektir ve bundan en büyük nasiplen olan peygam­berlerdir. Allah'ın salât ve selâmı onlara olsun. Bu konuda da en mükemmel ve en kusursuz cihad, Peygamberimize (s.a.) aittir. [4]

 

3— Nefisle Cihad:

 

Hz. Peygamber'in (s.a.): "Mücahid, Allah'a itaat yolunda ne/siyle ci­had edendir. Muhacir, Allah'ın yasakladığı şeylerden hicret edendir" hadi­sinde buyurduğu[5] üzere dış âlemde Allah düşmanlarıyla yapılan cihad, ku­lun, Allah'ın zâtı konusunda nefsiyle yaptığı cihadın bir uzantısı olduğun­dan nefis ile cihad, dış âlemdeki düşmanla cihaddan önde gelir ve ona temel teşkil eder. Zira kişi ilk olarak, emrolunduğunu yapması ve yasaklandığını bırakması için nefsiyle cihad etmez, Allah yolunda ona karşı savaşmazsa dış âlemdeki düşmanıyla cihad etmesi mümkün olmaz. İçindeki düşmanı onu oto­ritesi altına almış, ona baskın gelmiş ve kendisi de o düşmana karşı cihad et­memiş, Allah yolunda onunla savaşmamış iken düşmanıyla cihad etme ve ondan intikam alma imkânını nasıl elde edebilir? Hatta böyle bir kimse nef­siyle cihada çıkmadıkça düşmanıyla cihada çıkamaz.

İşte bu iki düşmanla cihad etme konusunda kul imtihana çekilmektedir. Bunların arasında bir üçüncü düşman daha vardır ki, onunla cihad etmeden bu ikisiyle cihad etmesi mümkün olmaz. O düşman bunlar arasında durmak­ta ve kulu bu iki düşmanla cihad etmekten alıkoymakta, savaşı bırakmaya teşvik etmekte, onu oyalamaya çalışmakta ve devamlı surette onun hayaline bu iki düşmanla cihad ederken karşılaşacağı zorluklan, terkedeceği nazları, kaçıracağı zevklen ve iştah kabartan şeyleri getirir durur. O düşmanla cihad etmeden bu iki düşmanla cihad etmesi mümkün değildir. Onunla cihad, bu iki düşmanla cihadın temelidir. İşte o düşman şeytandır. Allah Teâlâ: "Şüp­hesiz şeytan sizin bir düşmanınızdır. Öyleyse onu düşman edinin." buyur­maktadır .[6] Onu bir düşman edinme emri, -sanki o bıkmaz usanmaz ve alı­nıp verilen nefesler sayısınca (geçen sürede) kul ile savaşmaktan geri durmaz bir düşman imişçesine- onunla cihad etme ve savaşma yolunda olanca çabayı sarfetmeye bir tenbihtir. [7]

 

4 Cihad Bir İmtihandır:

 

îşte kul, bu üç düşmanla savaşıp cihad etmekle emrolundu; bu dünyada onlarla savaşmakla sınandı ve Allah'tan kendisine bir imtihan, bir deneyim olmak üzere bu düşmanlar onun üzerine salındı. Allah bu cihad için kula yar­dım, mühimmat, destekçiler ve silah vermiştir. Aynı zamanda kulun düşman­larına da yardım, mühimmat, destekçiler ve silah vermiştir. Her iki grubu birbiriyle imtihan etmiş; kimilerini diğerlerine bir sınama vasıtası kılmış ve böylece onların haberlerini denemiş ve bu imtihanla O'nu ve Peygamberleri­ni dost edinenlerle şeytan ve taraftarlarını dost edinenleri birbirinden ayır­mıştır. Nitekim Allah Teâlâ buyuruyor ki:

"Sabredecek misiniz diye sizi birbirinizle sınarız. Rabbin herşeyi gö­rür. "[8]

"îşte böyle! Şayet Allah dileseydi, elbet onlardan kendisi öç alırdı. An­cak sizi birbirinizle denemek için (cihadı emretmiştir.)[9]

"Andolsun, sizi, içinizden cihada çıkanları ve sabredenleri meydana çı­karıp haberlerinizi açığa vuruncaya kadar deneyeceğiz." [10]

Allah kullarına kulaklar, gözler, akıllar ve güçler vermiş; onlara kitap­lar göndermiş, peygamberlerini göndermiş; melekleriyle onların imdadına ye­tişmiş, meleklere: "Ben sizinleyim, inananlara direnme gücü verin." buyur-mUş[11] ve böylece onlara, düşmanlarıyla savaşta kullar için en muazzam bir yardım şeklini emretmiştir. Kullara haber vermiştir ki, şayet Allah'ın emirle­rini yerine getirirlerse hem Allah'ın düşmanlarına, hem de kendi düşmanları­na karşı sürekli yardım göreceklerdir; eğer düşmanı onların üstüne sarmışsa, emirlerinden bir kısmını terketmelerinden ve O'na karşı isyankar tutumlarından dolayı salmıştın Sonra Allah onların ümidini kırmamış, onları ümitsizliğe dü­şürmemiş, aksine onlara, işe yeni baştan başlamalarını, yaralarını tedavi et­melerini, ve düşmanlarına karşı koymaya, hücum etmeye geri dönmelerini emretmiştir ki, böylece düşmanlarına karşı onlara yardım etsin ve zafere ulaş­tırsın. Allah kullarına haber vermiştir ki, kendisi, onların içinden takva sa­hipleriyle, iyilik yapanlarla, sabredenlerle ve inananlarla birliktedir; inanan kullarını, kendilerini savunamayacakları bir biçimde savunacaktır. Hatta Al­lah'ın onları savunmasıyla düşmanlarına karşı muzaffer olacaklardır. Eğer Allah'ın savunması olmasa düşmanları onları ezer geçer, köklerini kazırlar-dı...

Onların bu şekilde savunulması imanları ve imanlarının gücü oranında­dır. İman güçlü olursa savunma da güçlü olur. Hayır bulan Allah'a hamdet-sin; hayırdan başkasını bulan ise ancak kendisini kınasın. [12]

 

5— Gerektiği Gibi Cihad:

 

Allah kullara, kendisinden gerektiği gibi sakınmalarını nasıl emretmiş-se, gerektiği gibi kendi yolunda cihad etmelerini de öylece emretmiştir.[13] Nasıl ki, O'ndan gerektiği gibi sakınmak O'na itaat edilip isyan edilmemesi, adı­nın anılıp unutulmaması, kendisine şükredilip nankörlükte bulunulmaması ise gerektiği gibi cihad etmek de kulun, kalbini, dilini ve uzuvlarını Allah'a teslim etmek için nefsiyle cihad etmesi ve böylece kendine ait, kendi başına buyruk değil bütünüyle Allah'a ait ve Allah'la birlikte olması; va'dini yalan­lamak, emrine isyan etmek ve yasakladığım yapmak suretiyle şeytanı ile ci­had etmesidir. Zira şeytan ona ümitler va'deder; mal, şöhret gibi gelip geçici şeyler temenni ettirir, fakir düşmekten korkutur, kötülükleri emreder, takva ve hidayetten iffet ve sabırdan, hasılı imanın bütün güzel huylarından mene-der. Kul, şeytanın va'dini yalanlamak ve emrine isyan etmek suretiyle onun­la cihad eder ve böylece bu iki cihaddan bir güç, kuvvet ve destek alır; onun sayesinde Allah sözünün en üstün olması için Allah düşmanlarıyla dış âlem­de kalbiyle, diliyle, eliyle ve malıyla cihad eder.

"Gerektiği gibi cihad etme" sözünün ne anlama geldiği konusunda selef âlimleri farklı sözler söylemişlerdir: İbn Abbas: "Bu yolda olanca çabayı sar-fetme ve Allah yolunda hiç kimsenin kınamasından korkmama" diyor; Mu-kâtil: "Allah için gerektiği gibi amel edin, O'na gerektiği gibi ibadet edin, anlamındadır" diyor. Abdullah İbnü'l-Mübârek ise: "Nefs ve hevâ ile mü-cahede etmektir." diyor. Bu iki âyet, güç yetirilemeyecek bir şeyi emretmeyi içermektedir zannıyla âyetlerin mensuh olduğunu söyleyenler isabet etmemiş­lerdir. "Gerektiği gibi cihad etme." ve "gerektiği gibi sakınma" haddi zatın­da her kulun gücünün yettiği şeydir. Bu da mükelleflerin kudret ve acziyet, bilgi ve cehalet konularındaki durumlarının çeşitliliğinden ötürü farklılık ar-zeder. Şu halde "gerektiği gibi sakınma" ve "gerektiği gibi cihad etme" güç­lü, kuvvetli ve bilgili kimseye nisbetle başka bir şey; aciz, cahil ve zayıf kim­seye nisbetle daha başka bir şeydir. Bunu emrettikten sonra Allah, peşinden: "O, sizi seçmiştir ve dinde sizin için bir zorluk, bir darlık kırmamıştır."[14] cümlesini nasıl getirdi bir düşün! Hem akşjne cihadı, herkesi kapsayacak şe­kilde geniş kılmıştır. Nitekim rızkını da her canlıyı kapsayacak şekilde ver­miştir. Kula, kulun gücünün yeteceği şeyi yüklemiş ve yine kula, kendisine yetecek nzık vermiştir. Kul, mükellefiyetine güç yetirir; nzkı da kendisine yeter. Allah hiçbir şekilde kuluna, dinde herhangi bir darlık kırmamıştır. Hz. Pey­gamber (s.a.): "Müsamahakâr, kolay bir hanif dini ile gönderildim." buyur-muştur.[15] Yani bu din tevhîd konusunda dosdoğru, amelde müsamahakâr ve kolaydır.

Allah Teâlâ dini, rıziklandırması, affı ve bağışlaması konularında kulla­rına son derece genişlik tanımış; ruh, bedende kaldığı müddetçe onlara tevbe etme imkânı vermiş; tevbe edebilmeleri için güneş batıdan doğuncaya ka­dar kapamayacağı bir kapı açmış; her bir günah için onu yok edecek bir kef-faret olarak bir tevbe, bir sadaka yahut günahı silen bir iyilik yahut da ha­ram kıldığı herşeye karşılık onlar için o şeye bedel, ondan daha faydalı, daha hoş, daha lezzetli bir şeyi helâl kılmıştır; bu helâl olan şey o haramın yerine geçer ve böylece kul haramdan müstağnî kalır; helâl ona yeterli olur, dar gel­mez. Allah, kullan kendisiyle imtihan ettiği her bir zorluk için birisi o zor­luktan önce, diğeri sonra olmak üzere iki kolaylık yaratmıştır. Artık "Bir zor­luk, iki kolaylığa asla galip gelemez. "[16] Allah Teâlâ'mn kullarına karşı tu­tumu böyle olduğuna göre, takat getiremeyecekleri ve güç yetiremeyecekleri şeyden öte onların kapasitelerini aşacak bir şeyle onları nasıl mükellef tutar? [17]

 

6— Cihadın Basamakları:

 

Bu anlaşıldıysa, şu halde cihad dört basamaktır:

1-  Nefis ile cihad,

2-  Şeytanla cihad,

3-  Kâfirlerle cihad,

4-  Münafıklarla cihad.

Nefis İle cihad da yine dört basamaktır:

Birincisi: Doğru yolu ve hak dini öğrenme konusunda nefis ile cihad ki gerek dünyada, gerekse ahirette nefsin kurtuluş ve mutluluğu bu hak dine bağlıdır. Bu dini bilmeyi kaçırırsa her iki cihanda da bedbaht olur.

İkincisi: Bu hak dini ve doğruyolu öğrendikten sonra onun gereğince dav­ranma konusunda nefis ile cihad. Aksi halde amelsiz sade bilgi ona zarar ver­mese de bir fayda da sağlamaz.

Üçüncüsü: İnsanları bu dine çağırma ve bilmeyenlere onu öğretme ko­nusunda nefis ile cihad. Aksi halde Allah'ın indirdiği hidayeti ve açıklamala­rı saklayan kimseler durumuna düşer. İlmi, ona fayda vermez ve Allah'ın aza­bından onu kurtarmaz.

Dördüncüsü: Allah'a çağırmanın zorluklarına ve halkın eziyetine karşı sabretme ve bütün bunlara Allah için tahammül gösterme konusunda nefis ile cihad. Kişi bu dört basamağı tamamladığı vakit rabbanilerden olur. Zira selef, bir âlimin "rabbani" ismine hak kazanması için hakkı bilip, onunla amel etmesinin ve onu öğretmesinin gerekli olduğunda hemfikirdirler. İşte ancak bilip amel eden ve öğreten kimse göklerin melekûtunda "ulu kişi" di­ye çağrılır.

Şeytanla Cihad:

Şeytanla cihad iki basamaktır:

1- Şeytanın, kulun içine attığı iman konusunda k; he ve kuşkularını defetmek üzere cihad etme.

2- Kulun içine attığı bozuk iradeleri ve arzulan defetme konusunda şey­tanla cihad. Birinci cihadın sonunda yakîn (= kesin inanç), ikincisinin sonunda da sabır oluşur. Allah Teâlâ: "Sabredip âyetlerimize kesin inanmalarından ötürü aralarından, emrimizle onları doğru yola ileten önderler çıkardık."'[18] buyurarak din önderliğine ancak sabır ve kesin inançla ulaşılabileceğini ha­ber vermiştir. Sabır bozuk iradeleri ve arzulan, kesin inanç ise şüphe ve kuş­kuları defeder.

Kâfirler ve Münafıklarla Cihad:

Kâfirler ve münafıklarla cihad ise dört basamaktır:

1-  Kalble,

2-  Dille,

3-  Malla,

4-  Canla,

Kâfirlerle cihad özellikle el iledir. Münafıklarla cihad ise özellikle dil dir.

Zalimler, bid'atçiler ve kötü işler yapanlarla cihad ise üç basamaktır: 1-Gücü yeterse el ile, 2- Yetmezse dile intikal eder, 3- Ona da gücü yetmezse kalbiyle cihad eder. İşte toplam cihadın on üç basamağı bunlardır. "Gazaya çıkmadan ve içinden gazaya çıkmayı kurmadan ölen kimse münafıklığın bir şubesi üzere ölmüş olur."[19]

 

7— Hicret:

 

Cihad ancak hicretle, hicret ve cihad da ancak imanla tamam olur. Al­lah'ın rahmetini umanlar bu üçün hakkını verenlerdir. Allah Teâlâ buyuru­yor ki: "inananlar, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler; işte onlar Allah'ın rahmetini umarlar. Allah sonsuz bağışlayıcı ve merhamet edici-dir."[20]

İman herkese farz olduğu gibi yine herkese her vakit iki hicret farzdır: 1- Tevhid, ihlâs, bağlılık, tevekkül, korku, ümit, muhabbet ve tevbe ile Al­lah Teâlâ'ya hicret. 2- Emrine uymak ve boyun eğmek, verdiği haberi doğru­lamak, emir ve haberini başkalarının emir ve haberlerine tercih etmek sure­tiyle Allah'ın Rasulü'ne hicret. "Kimin hicreti Allah'a ve Rasûlüne ise işte onun hicreti Allah'a ve Rasûlü'nedir. Kimin hicreti dünyalık bir şeye ise onu elde eder, yahut bir kadına ise onunla evlenir. Onun hicreti, hicret etmiş ol­duğu şeyedir."

Hz. Peygamber (s.a.) kişinin, Allah'ın zâtı konusunda nefsiyle cihad et­mesini ve şeytanına cihad açmasını farz kılmıştır. Bütün bunlar farz-ı ayın­dır; bu konuda hiç kimse, kimse adına bir şey yapamaz. Kâfirler ve münafık­larla cihad konusunda ise şayet cihaddan beklenen amaç yerine gelmiş olursa ümmetin bir kısmının cihad etmesi yeterli olabilir. [21]

 

 

İKİNCİ BÖLÜM HZ. PEYGAMBERİN (S.A.) DAVETİ

A) HZ. PEYGAMBER'IN (S.A.) DAVETE BAŞLAMASI

 

1— Daveti Tüm İnsanlaraydı:

 

Allah katında en mükemmel insan, bütün bu cihad basamaklarını tamam­layandır. İnsanların Allah katındaki dereceleri, cihad basamaklarında gös­terdikleri ayrılığa göre farklılık arzeder. Bundan ötürü Allah katında en mü­kemmel ve en üstün insan nebilerin ve rasullerin sonuncusu Hz. Muhammed'dir (s.a.). Zira O, cihadın bütün basamaklarım tamamladı. Allah yolunda ge­rektiği gibi cihad etti ve peygamber olarak gönderilmesinden başlayıp vefatı­na kadar cihadını sürdürdü. "Ey bürünen! Kalk da uyar. Rabbini yücelt. Giy­diklerini de temiz tut." âyeti[22] kendisine geldiği vakit hemen paçaları sıva­yıp davet için harekete geçti, Allah'ın zâtı konusunda en mükemmel bir şe­kilde girişimde bulundu, gece-gündüz, gizli-açık Allah'a çağırdı. "Sana em-rolunanı açıkça ortaya koy.*' âyeti[23] inince hiçbir kınayanın kınamasından çekinmeden Allah'ın emrini açıkça ortaya koydu. Küçük-büyük, hür-köle, erkek-kadın, kızılderili-siyah derili, cin-insan herkesi Allah'a çağırdı. [24]

 

2— Kavminin Tutumu:

 

Allah'ın emrini açıkça ortaya koyup da kavmine açıktan davette bulu­nup onları, tanrılarına sövmeye[25] ve (eski) dinlerini ayıplamaya çağırınca ge­rek O'na, gerekse davetine icabet eden ashabına karşı müşriklerin eza ve ce­faları şiddetlendi, hem O'na, hem de inanan müslümanlara türlü türlü işken­celerde bulundular. Bu, Allah Teâlâ'mn, yaratıkları arasındaki bir âdetidir. Nitekim buyurmaktadır ki:

"Sana söylenenler, senden önceki peygamberlere de söylenmişti."[26] "İşte böyle, cin ve insan şeytanlarını her peygambere düşman yaptık."[27]

"Onlardan öncekilere herhangi bir peygamber gelince mutlaka: 'Sihirbazdır' veya 'Delidir' derlerdi. Öncekiler, sonrakilere böyle mi vasiyet ettiler? Hayır, bunlar azgın bir millettir. "[28]

Allah Teâlâ bu şekilde peygamberini teselli etti ve kendisinden önce ge­çen peygamberlerde O'nun için bir örnek bulunduğunu haber verdi. Hz. Pey-gamber'e (s.a.) uyanları da şöylece teselli etti:

"Sizden önce gelip geçenlerin durumu sizin başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle darlığa ve sıkıntıya uğramışlar ve sarsıl­mışlardı ki, peygamber ve beraberindeki inananlar: 'Allah'ın yardımı ne za­man?' diyecek duruma düşmüşlerdi. İyi bilin ki, Allah'ın yardımı kuşkusuz yakındır."[29]

"Elif, Lâm, Mim. İnsanlar: 'İnandık' demekle sınanmadan bırakilıve-receklerini mi sanırlar? Oysa biz, kendilerinden öncekileri'de sınamışizdır. Allah elbet doğruları ortaya çıkaracak ve elbet yalancıları ayıracaktır. Yoksa günah işleyenler bizden kaçabileceklerini mi sanırlar? Ne kötü yargıda bulu­nuyorlar!

Allah'a kavuşmayı uman bilsin ki, Allah'ın koyduğu vakit elbet gelecektir. O, herşeyi işitir ve bilir. Cihad eden ancak kendisi için cihad etmiş olur. Kuş­kusuz Allah'ın âlemlere hiç ihtiyacı yoktur. İnanıp yararlı iş yapanların an-dolsun, günahlarını örteriz. Onları yaptıklarından daha güzeli ile mükâfat­landırırız. Biz, insana ana ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişiz­dir. Şayet ana ve baban seni körü körüne Bana ortak koşmaya zorlarlarsa; onlara itaat etme. Dönüşünüz Banadır. Yaptıklarınızı size bildiririm. İnanıp yararlı işler yapanları andolsun iyiler arasına katacağız.

 İnsanlardan: 'Allah'a inandık' diyenler vardır; ama Allah yolunda eza­ya uğratılınca insanların verdiği işkenceyi Allah'ın azabı gibi sayarlar. Rab-binden bir yardım gelecek olsa andolsun: 'Biz de sizinle birlikteydik' derler. Allah, herkesin kalplerinde olanı en iyi bilen değil midir?"[30]

 

3— Davet Karşısında İnsan:

 

; Artık kul, bu âyetlerin akışını ve içerdikleri ibret verici şeyleri ve hikmet hazinelerini iyice düşünsün. Zira insanlar, kendilerine peygamberler gönde­rildiği zaman şu iki şey arasındadırlar: Ya birileri "inandık" deyiverecek, ya da böyle demeyip günahlar ve küfür üzerinde devam edecektir. "İnandık" deyivereni Rabbi imtihan etmiş, denemiş ve fitneye düşürmüştür. Fitne, doğ­ru olan yalancıdan ayrılsın diye yapılan deneme ve sınamaya denir. "İnandık" demeyen, Allah'ı aciz bıraktığını, O'nun elinden kaçıp kurtulduğunu sanma­sın. Zira mesafeler O'nun ellerinde dürülür.

"Kişi günahıyîa O'ndan nasıl kaçabilir;  O'nun ellerinde mesafeler dürüldüğünde?"

Peygamberlere inanıp itaat edene peygamberlerin düşmanları düşman­lık ve eziyet ederler. Böylece elemle denenmiş olur. Peygamberlere inanıp itaat etmezse dünya ve ahirette cezaya çarptırılır ve böylece başına elem verici bir hal gelmiş olur. Başına gelen bu elem verici hal, peygamberlere uymanın ele­minden daha büyük ve daha sürekli olur. İnanan yahut imandan yüz çeviren her nefis için eleme uğramak kaçınılmazdır. Ancak mü'minin başına elem, dünyada ilk defa olarak başlangıçta gelir, sonra dünya ve ahirette mutlu so­na kavuşur. İmandan yüz çeviren ise ilk defa olarak başlangıçta bir lezzet el­de eder, sonra sürekli eleme düşer. Şafiî'ye (r.h.): "Kişi için, yolunda kararlı kılınması mı yoksa denenmesi mi daha iyidir?" diye sormuşlar, o da: "De­nenmeden yolunda kararlı kılınmaz." cevabım vermiştir. Allah Teâlâ, ülü'l-azm peygamberleri denemiş, sabrettikleri vakit onları yollarında kararlı kıl­mıştır. Hiç kimse asla, elemden kurtulacağını sanmasın. Eleme uğrayanlar, ancak akıl bakımından birbirinden ayrılırlar. En akıllıları büyük ve sürekli olan bir elemi, devamı olmayan az bir eleme satandır. En bedbahtları da de­vamı olmayan az elemi, sürekli olan büyük eleme satandır.

Soru: Akıllı bir kimse bunu nasıl tercih eder? Cevap: Onu, buna sürükleyen peşin ve veresidir.

'Nefis, peşin olanın sevgisine bağımlıdır.

'Hayır, hayır! Sizler acil olan (dünya nimetlerini) sever, ahireti bir ke­nara bırakırsınız."[31]

"Doğrusu onlar âcil olan (dünya nimetlerini) sever, arkalarında ağırlığı­na dayanılmaz bir gün bırakırlar."[32]

Bu durum herkeste ortaya çıkar. Zira insan tabiatı itibariyle medenî ( = sosyal bir varlık) dir. İnsanlarla birlikte yaşamak zorundadır. İnsanların ise irade ve tasavvurları vardır. Bu irade ve tasavvurlar konusunda, kişiden,ken-dilerine uymasını isterler. Şayet insan onlara katılmazsa ona eziyet eder, iş­kence verirler. Onlara katılır ve uyarsa kimi zaman onlar tarafından ve kimi zaman da başkaları tarafından o kişi eziyet ve işkenceye uğratılır. Meselâ, dindar ve takva sahibi bir kimsenin zalim ve günahkâr bir topluluk arasına düştüğünü varsayalım. Böyle bir topluluk, zulümlerine ve işledikleri günah­larına onu da katmadan yahut o kimse yaptıklarına ses çıkarmaz hale gelme­den rahat etmezler. Şayet bu kimse onlara katılsa yahut yaptıklarına ses çi-karmasa işin başında onların şerrinden selâmette olur. Ama sonra başlangıç­ta korktuğundan kat kat daha fazla küçümseyerek ve eziyet ederek onun ba­şına çullanırlar. Şayet onları yaptıklarından vazgeçirmeye çalışsa ve onlara karşı dursa -onlardan kurtulsa bile- başkalarının elinden ceza görmesi ve alay konusu olması kaçınılmazdır. O halde tam anlamıyla ihtiyatlılık, mü'minle-rin annesi Hz. Âişe'nin Muaviye'ye söylediği şu söze tutunmaktır: "İnsanla­rı kızdırarak Allah'ı hoşnut eden kimseye insanlardan gelebilecek sıkıntılara karşı Allah o kimsenin imdadına yetişir. Allah'ı kızdırarak insanları hoşnut eden kimseyi, insanlar, Allah'dan hiçbir şekilde müstağni kılamazlar."[33]

Dünyanın hallerini iyi düşünen kimse, cezalandırmalarından kaçmak için bozuk amaçları konusunda reislere yardım eden ve bid'atleri konusunda bid'-atçilerin yardımına koşan kimselerde bu durumu çokça görür. Allah'ın hida­yete erdirdiği kendisine doğru yolu ilham ettiği ve nefsinin şerrinden korudu­ğu kimse haramı işlemeye katılmaktan kaçınır ve o kimselerin zulümlerine sabreder. Sonra peygamberlerin kavuştuğu ve muhacirler, ensâr, sınanan âlim­ler, âbidler,salih veliler, tüccarlar ve daha başkaları gibi peygamberlerin ta­kipçilerinin kavuştuğu dünya ve ahiretteki mutlu sona kavuşur. [34]

 

4— Sıkıntılara Katlanmak:

 

Elemden asla kurtuluş olmadığından ötürü Allah Teâlâ süreksiz ve az olan elemi sürekli ve büyük olan eleme tercih edenleri; "Allah'a kavuşmayı uman bilsin ki, Allah'ın koyduğu vakit elbet gelecektir. O, herşeyi işitir ve bilir."[35] buyurarak teselli etti. Bu elemin süresi için bir vakit tayin etti. O vaktin gelmesi kaçınılmazdır. O vakit de Allah'a kavuşma günüdür. Kul, Al­lah için ve Allah rızası için katlandığı eleme karşılık en büyük lezzeti tada­caktır. Zevki, sevinci ve neşesi Allah yolunda, Allah için katlandığı elem miktarınca olacaktır. Rabbine ve Dostuna kavuşma iştiyakı, kulu, bu dün­yadaki elemin meşakkatine katlanmaya şevketsin diye bu teselli ve sabra teş­viki Allah'a kavuşmayı umma ile takviye etti. Hatta kimi zaman O'na ka­vuşma arzusu, kişiye elemin varlığını görülmez ve hissedilmez hale getirir. Bun­dan dolayı Hz. Peygamber (s.a.) Rabbinden, O'na kavuşma arzusu dilemiş, Ahmed ve İbn Hibbân'ın rivayet ettikleri bir duada şöyle niyazda bulunmuş­tur:

"Allah'ım! Gaybı bilmen ve yaratmaya güç yetirmen hürmetine şayet hayat benim için daha hayırlı ise yaşat, ölüm benim için daha hayırlı ise canı­mı al. Gizli-açık her yerde kalbimi Senin korkunla doldur, isterim. Gerek öf­ke, gerek hoşnutluk halinde hak söz söylememi sağla, isterim. Hem fakirlik-te, hem zenginlikte senden tutumluluk dilerim. Senden tükenmeyen bir ni­met, ardı kesilmeyen bir mutluluk dilerim. Kaza'dan sonra Senden rıza dile­rim. Ölümden sonra Senden tatlı bir yaşam dilerim. Yüzüne bakma zevkini tatmak dilerim. Senden, zarar veren bir mihnet ve saptıran bir fitne hali bu­lunmaksızın sana kavuşma arzusu dilerim. Allah'ım! Bizi, iman zineti ile süsle. Bizi doğru yola ermiş, doğru yolun rehberleri eyle."[36]

Arzu, arzulayan kimseyi sevgilisine bir an önce kavuşmak için harekete geçirir, ona yolu yakmlaştırır, uzakları katlar ve elemleri, zorluklan hafifle­tir. Bu, Allah'ın kuluna ihsan ettiği en büyük bir nimettir. Ancak bu nimetin birtakım söz ve amelleri vardır. İşte bu nimetin elde edilmesine sebeb onlar­dır. Allah Teâlâ o sözleri işitir ve o fiilleri bilir. O, bu nimete kimin elverişli olduğunu, kimin şükredeceğini, kıymetini bileceğini ve kendisine bu nimeti verene muhabbet besleyeceğini ve böylece kime bu nimet elverişli ve kim bu nimete münasip durumdadır, bilir. Nitekim Allah Teâlâ bir âyette buyuru­yor ki: "Aramızdan, Allah bunlara mı iyilikte bulundu? demeleri için işte böyle onlan birbiriyle sınadık. Allah şükredenleri en iyi bilen değil midir?"[37] Kul, Rabbinin nimetlerinden herhangi birini elinden kaçırdığı vakit kendi ken­dine, "Allah, şükredenleri en iyi bilen değil midir?" âyetini okusun.

Sonra Allah Teâlâ o kimseleri bir başka şekilde daha teselli etti: Onların Allah yolunda yapacakları cihad, yalnız kendileri içindir ve bu cihadın mey­vesi kendilerine aittir. Allah, âlemlere muhtaç değildir. Bu cihadın menfaati Allah Teâlâ'ya değil, kendilerine dönecektir. Sonra Allah, bu cihadlan ve iman­ları sayesinde onları salihler zümresine katacağını haber vermiştir.

Sonra Allah, basiretsiz olarak imana gelenin halini anlatıp böyle kimse­nin Allah yolunda ezaya uğratıldığında insanların fitnesini, Allah'ın azabıy-la bir tuttuğunu haber verdi.[38] "İnsanların fitnesi" demek, o kişinin pey­gamberlerin ve onlara uyanların kaçınılmaz bir şekilde muhalifleri tarafın­dan uğratıldıkları elem ve mihnete uğratılması, insanlardan ezâ görmesi de­mektir. İşte bu durumu onlardan kaçma ve başına ezâ getirecek sebebi ter-ketme konusunda, müminlerin, imanlanyla kendisinden kaçtıkları Allah'ın azabiyla bir tutmuştur. Mü'minler mükemmel basiretlerden dolayı Allah'ın azabından imana kaçmışlar ve yakında ayrılacak, yok olacak bir elemi içinde banndıran hale tahammül etmişlerdir. Oysa diğeri basiretinin zayıfhndan ötürü peygamberlerin düşmanlarının azabının eleminden o peygamber düşmanla-nna muvafakat göstermeye, onlara uymaya kaçmıştır. Böylece onların aza­bının eleminden Allah'ın azabının elemine kaçmış, ondan kaçma konusunda insanların fitnesinin elemini Allah'ın azabının elemiyle bir tutmuş, güneşten ısınan yerden kaçıp kurtulayım derken ateşe düşmek suretiyle de tamamen aldanmış ve bir saatlik elemden sonsuz eleme kaçmıştır. Allah, ordusuna ve dostlarına yardım edip onları zafere eriştirince de ortaya çıkıp: "Ben de si­zinle birlikteydim" demiştir. Oysa Allah o kimsenin göğsünde taşıdığı mü­nafıklığı çok iyi bilir.

Sözün özü; hikmeti icabı Allah Teâlâ, nefisleri imtihan eder, dener ve böylece imtihanla iyilerini kötülerinden, dostluğuna ve ikramlarına lâyık olanı olmayanından ayırır, buna lâyık olan nefisleri imtihan körüğünde temizler, arıtır. Nitekim altın da cürufundan ancak ateşte imtihan ( = tasfiye) suretiyle arınır, saf hale gelir. Nefis aslında cahil ve zalimdir. Cehalet ve zulüm sebe­biyle nefisde, çıkarılması eritme ve tasfiyeye muhtaç bir pislik meydana gel­miştir. Bu pislik ya şu dünyada çıkar (kişi kurtulur), ya da cehennem körü­ğünde. Kul, temizlenip arındırılınca onun cennete girmesine izin verilir. [39]

 

B) İLK MÜSLÜMANLAR

 

Hz. Peygamber (s.a.), Allah Teâlâ'ya davet edince her kabileden Allah'ın kullan O'nun davetini kabul etti. [40]

 

1— Hz. Ebu Bekir:

 

: Hz. Peygamber'in (s.a.) davetini kabulde yarış bayrağını ilk eline geçi­ren, ümmetin sıddîkı ve onlar arasında İslâm'a ilk giren Hz. Ebu Bekir'dir. Allah ondan razı olsun. Allah'ın dini konusunda Hz. Peygamber'e (s.a.) destek oldu ve O'nunla beraber, basiretli bir şekilde Allah'a davette bulundu. Bu çalışmaları sonucunda Ebu Bekir'in davetini Osman b. Affan, Talha b. Ubey-dullah ve Sa'd b. Ebî Vakkas kabul ettiler. [41]

 

2— Hz. Hatice:

 

Kadınların sıddîkı, Huveylid kızı Hatice Hz. Peygamber'in (s.a.) dave­tini kabulde erken davrandı ve sıddîkhk yükünü omuzladı. Hz. Peygamber (s.a.) (kendisine ilk vahiy gelip de korku içinde evine döndüğünde) Hatice*-ye: "Kendimden korktum" demiş, o da: "Müjde sana! Vallahi, Allah hiçbir vakit seni utandırmaz." demişti. [42]Ve sonra O'nda bulunan üstün özellik­ler, güzel huylar ve faziletler ile istidlal ederek böyle bir kimsenin hiçbir vakit utandırılmayacağım ifade etti. Olgun aklı ve olgun fıtratıyla bilip anladı ki, salih ameller, üstün faziletler ve yüce huylar Allah'ın lutfu, desteği ve ih­sanı gibi kendilerine uygun olan şekillere münasip düşerler; rezil ve rüsvay olma ile uyum sağlamazlar. Buna ancak sayılan şeylerin zıtları münasip ge­lir. Allah'ın kendisini en güzel sıfatlar, en güzel huylar ve amellerle bezediği kimseye ancak Allah'ın lutfu ve ona nimetini tamamlaması lâyıktır. Kimi de en çirkin sıfatlara, en kötü huy ve amellere bulamışsa ona da ancak bunların münasipleri lâyıktır. Bu akıl ve sıddîkhk sayesinde Hz. Hatice, Rabbi'nin ken­disine, iki elçisi Cebrail ve Hz. Muhammed (s.a.) ile selâm göndermesine hak kazanmıştır. [43]

 

3— Hz. Ali:

 

Ebu Tâlib'in oğlu Ali, İslâm'a girmede erken davrandı. Allah ondan ra­zı olsun. Müslüman olduğunda sekiz yaşında idi. Daha büyük olduğu da söy­lenmiştir. Allah Rasûlü'nün (s.a.) gözetimi ve bakımı altında idi. Hz. Pey­gamber (s.a.) bir kuraklık senesinde yardım olsun diye onu, amcası Ebu Tâ-lib'den almıştı. [44]

 

4— Hz. Zeyd:

 

Allah Rasûlü'nün (s.a.) aşığı Harise oğlu Zeyd de İslâm'a girmede er­ken davrandı. Kendisi, Hz. Hatice'nin kölesi idi. Hz. Hatice evlendiği vakit onu, Allah Rasûlü'ne (s.a.) bağışladı. Zeyd'in babası ve amcası fidye verip kurtarmak için Hz. Peygamber'e (s.a.) gelip onu istediler. Deniliyor ki, on­lar geldiğinde Hz. Peygamber (s.a.) Mescidde idi. Huzuruna girdiler. "Ey Abdülmuttalib oğlu! Ey Hâşim oğlu! Ey kavminin efendisinin oğlu! Sizler, Allah'ın Harem'inin halkı ve onun komşususunuz. Esirin esaret bağını çö-zer, karnını doyurursunuz. Yanında bulunan oğlumuz için sana geldik. Bizi memnun et ve onu serbest bırakmak için isteyeceğin fidyede bizi hoşnut et." dediler. Hz. Peygamber (s.a.): "Oğlunuz kimdir?" diye sordu. "Zeyd b. Harise" cevabım verdiler. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.): "Bundan başka bir çözüm bulunsa olmaz mı?" dedi. Onlar da: "O çözüm nedir?" diye sordular. Hz. Peygamber (s.a.): "Oğlunuzu çağırırım. Onu tercihte serbest bırakırım. Sizi tercih ederse o sizindir. Beni tercih ederse vallahi ben, beni tercih edeni, hiç kimseye tercih etmem." dedi. Zeyd'in babası ve amcası, Hz. Peygamber'e (s.a.): "Sen bize çok insaflı bir karşılık verdin ve iyi davrandın." dediler.

Peygamberimiz, ZeydM çağırdı ve ona: "Bunları tanıyor musun?" di­ye sordu. O da "evet" cevabını verdi. Hz. Peygamber (s.a.): "Bu kim?" diye sordu. Zeyd: "Bu babam, bu da amcam." dedi. Peygamberimiz: "Ben bildiğin, gördüğün ve sana olan dostluğumu tanıdığın bir kimseyim. îster beni, ister onları tercih et." buyurdu. Zeyd: "Ben seni asla hiç kimseye tercih etmem. Sen, benim babam ve amcam yerindesin." cevabım verdi. Bunun üzerine babası ve amcası: "Yazıklar olsun sana, Zeyd! Köleliği hür­riyete, babana, amcana ve ailene tercih mi ediyorsun?" dediler. O da: "Evet. Bu adamdan öyle bir şey gördüm ki, ben onu asla hiç kimseye tercih et­mem." karşılığını verdi. Bu durumu gören Allah Rasûlü (s.a.) onu (Kabe yanındaki) Hicr'e götürdü ve: "Sizi şahid tutuyorum ki, Zeyd benim oğ-Iumdur. O bana mirasçı olur, ben ona." diye ilan etti. Bu durumu gören babası ve amcası gönülleri rahat ve boş bir şekilde geri döndüler.

Allah İslâm'ı getirinceye kadar Zeyd, "Muhammed'in oğlu Zeyd" di­ye çağrıldı. İslâmiyet gelince: "Üvey evlatları babalarının adlan ile çağı­rın." âyeti[45] indi ve bundan böyle o günden itibaren "Zeyd b. Harise" diye çağrıldı.[46]

Ma'mer, Camı' adlı eserinde Zührî'nin: "Zeyd b. Harise'den önce hiç kimsenin müslüman olduğunu bilmiyoruz." dediğini kaydeder.[47] Zeyd, Al­lah'ın kitabında gerek kendisinin, gerekse Rasûlü'nün ona ihsanda bulun­duğunu haber verdiği ve ismiyle andığı sahabîdir.

Keşiş Varaka b. Nevfel de müslüman olmuş ve kavmi Allah Rasûlü'nü (s.a.) memleketlerinden çıkarırken bir genç olmayı temenni etmiştir.[48] Sünen-i Tirmizfdski bir rivayete göre Allah Rasûlü (s.a.) onu rüyada iyi bir vaziyette görmüştür. Diğer bir hadise göre ise beyaz elbiseler içinde görmüştür.[49]

 

C) İŞKENCE DÖNEMİ

 

1— Kureyş Düşmanlığa Başlıyor:

 

İnsanlar birbiri ardından dine girdiler. Kureyş buna karşı gelmiyordu. Ne zaman ki onların dinlerini ayıplamaya, tanrılarına sövmeye[50] ve onların fayda ve zarar vermez şeyler olduklarını söylemeye başladı, işte o vakit onlar da paçaları sıvayıp O'na ve ashabına karşı düşmanca harekete başladılar. Allah, peygamberini, amcası Ebu Tâlib sayesinde himaye etti. Zira Ebu Tâlib, ailesi içinde kendisine itaat edilen, Kureyş arasında saygı gören şerefli brr kimse idi. Mekke halkı, ona herhangi bir eziye'tte bulunmaya cür'et edemezdi.

Ebu Tâlib'in, kavminin dini üzere kalması Hâkimler Hakimi'nin bir hik­metidir. Zira bunda düşünen kimsenin anlayacağı pek çok faydalar vardır. [51]

 

2— Ashaba Yapılan İşkenceler:

 

Hz. Peygamberin (s.a.) ashabına gelince; kimin kendisini himaye ede­cek bir aşireti var idiyse, aşireti ile korundu. Geri kalanlara ise müşrikler iş­kence ve azap çektirmeye başladılar. Himayesiz müslümanlardan Ammâr b.

Yâsir, annesi Sümeyye ve ailesi Allah yolunda işkenceye maruz kaldılar. Al­lah Rasûlü (s.a.) onlar işkence çekerken yanlarından geçtiği vakit: "Sabır, ey Yâsir ailesi! Buluşacağınız yer kuşkusuz cennettir.*' derdi.[52]

Himayesiz müslümanlardan Bilâl b. Rabah, Allah yolunda en çetin iş­kencelere manız kaldı. Kavmi tarafından hiç önemsenmedi ve kendisi de Al­lah yolunda can vermeyi hiç önemsemedi. İşkencenin şiddeti arttıkça: "Ahad, ahad= Allah birdir, birdir." derdi. Varaka b. Nevfel, onun yanından geçer­ken: "Evet, vallahi birdir, birdir ey Bilâl! Vallahi onu öldürürseniz, çok üzü­leceğim ve onu andıkça merhametimden ağlayacağım." dedi.[53]

Müşriklerin, müslümanlara yaptıkları işkenceler şiddetlenip, aralarında çıldıranlar oldu. Öyle ki onlardan birine: "Allah'tan gayrı Lât ve Uzzâ senin ilâhındır, değil mi?" diye soruyorlar, o da: "Evet" cevabım veriyordu. Hat­ta yanlarından bir tezek böceği geçtiğinde: "Bu da senin, Allah'tan gayrı ilâ­hındır değil mi?" diye soruyorlar, o da: "Evet" diyordu.

Allah düşmanı Ebu Cehil, Ammâr b. Yâsir'in annesi Sümeyye'nin yanı­na uğradı. Sümeyye, kocası ve oğlu işkence görüyorlardı. Ebu Cehil, onun mahrem yerine mızrak saplayıp öldürdü.

Hz. Ebu Bekir Sıddîk, işkence edilen bir köle görse müşriklerden onu satın alıp azad ederdi. Bilâl, Âmir b. Füheyre, Ümmü Ubeys, Zinnîre, Neh-diye, Nehdiye'nin kızı ve Adiyoğullannın bir cariyesi Hz. Ebu Bekir'in bu şekilde azad ettiği kölelerdendir. Sözü edilen Adiyoğullannın cariyesine müs-lümanhğından ötürü Ömer, kendisi rhüslüman olmadan önce işkence yapar­dı. Hz. Ebu Bekir'e babası: "Oğlum, zayıf köleleri azad ettiğini görüyorum. Yaptığını yapıyorsun, bari hiç değilse şöyle yiğit olanlarını azad et de seni korusunlar." dedi. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir, babasına: "Ben, istediği­mi yaparım." cevabım verdi. [54]

 

D) HABEŞİSTAN'A HİCRET

 

1— Birinci Hicret:

 

İşkence ve musibetin şiddeti artınca Allah Teâlâ, müslümanlara Habe­şistan'a ilk hicret iznini verdi. Oraya ilk hicret eden Osman b. Af fan oldu. Beraberinde karısı Allah Rasûlü'nün (s.a.) kızı Rukiyye de bulunuyordu. Bu ilk hicret edenler 12 erkek, 4 kadından oluşuyordu: Hz. Osman ve karısı, Ebu Huzeyfe ve kansı Sehle bt. Süheyl, Ebu Seleme ve karısı Ümmü Seleme Hind bt. Ebu Ümeyye, Zübeyr b. Avvâm, Mus'ab b. Umeyr, Abdurrahman b. Avf, Osman b. Maz'ün, Âmir b. Rabîa ve karısı Leylâ bt. Ebu Hasme, Ebu Sebra b. Ebu Ruhm, Hâtıb b. Amr, Süheyl b. Vehb ve Abdullah b. Mes'-ûd.

Kafile, Mekke'den gizlice çıkıp yola koyuldu. Sahile ulaştıklan saatte Al­lah'ın tevfıkiyle iki tüccar gemisiyle karşılaştılar. Tüccarlar onları gemilere bindirip Habeşistan'a götürdüler. Yola çıkışları Hz. Muhammed'in (s.a ) pey­gamber olarak gönderilmesinin beşinci yılındaki Recep ayına rastlamaktadır. Kureyş de peşlerinden yola çıktılar, denize kadar geldiler. Kafileden hiçbir kimseye yetişemediler.

Daha sonra, hicret eden kafileye, Kureyş'in Hz. Peygamber'le (s.a.) uğ­raşmaktan vazgeçtikleri haberi ulaşınca döndüler. Gündüz bir vakitte Mek­ke önlerine yaklaştıklarında Kureyş'in Allah Rasûlü'ne (s.a.) eskisinden daha şiddetli düşmanlık göstermekte oldukları haberini aldılar. Emân altın­da şehre girenler oldu. İşte bu defasında İbn Mes'ûd da Mekke'ye girmiş, namaz kılmakta olan Hz. Peygamber'e (s.a.) selâm vermiş, ama Hz. Pey­gamber (s.a.) selâmını almamıştı. Bu durum İbn Mes'ûd'un çok gücüne git­mişti. Nihayet Hz. Peygamber (s.a.) ona: "Allah, namazda konuşmayın di­ye yeni bir emir gönderdi." dedi.[55] Doğru olan budur. İbn Sa'd ve bir grup (tarihçi) İbn Mes'ûd'un Mekke'ye girmediğini, Habeşistan'a gen döndüğü­nü ve ikinci defada gelenlerle birlikte Medine'ye girdiğini iddia etmişlerdir. Bu iddia şöyle reddedilmiştir: îbn Mes'ûd, Bedir savaşma katılmış ve yarala­nan Ebu Cehil'in işini bitirmiştir. Bu hicrete katılanlar ise Cafer b. Ebu Tâ-lib ve arkadaşları ile birlikte Bedir savaşından dört yahut beş yıl sonra Medi­ne'ye gelmişlerdir.

Bu görüşü savunanlar diyorlar ki: Şöyle bir itiraz ileri sürülürse: Hayır, îbn Sa'd'm söylediği bu söz Zeyd b. Erkam'ın şu anlattıklarıyla uyum gös­termektedir: Biz namazda konuşurduk. Adam, yanındaki arkadaşıyla namazda konuşurdu. "îhlâslı bir halde Allah için namaza durun.*' âyeti[56] gelince bi­ze sükut emredildi ve söz söylemek yasaklandı.[57] Zeyd b. Erkam, Ensar'dan-dır. Sûre ise Medine'de inmiştir. O halde İbn Mes'ûd geldiğinde, Hz. Pey­gamber (s.a.) namazda iken selâm vermiş, Hz. Peygamber (s.a.) de selâm ve­rip namazdan çıkıncaya kadar onun selâmını almamış ve ona, söz söyleme­nin haram kılındığını haber vermiştir. Böylece îbn Mes'ûd hadisi ile İbn Er­kam hadisi aynı noktada birleşmiş oldu.

İtiraza cevap: Bu, îbn Mes'ûd'un Bedir savaşına katılmış olmasını iptal eder. İkinci hicrete katılanlar, ancak Hayber savaşının'yapıldığı sene Cafer ve arkadaşları ile birlikte gelmişlerdir. Şayet İbn Mes'ûd, Bedir savaşından

önce gelenlerden olsa, onun gelişinden mutlaka söz edilirdi. Habeşistan mu­hacirlerinin dönüşlerini anlatan herkes birinci gelişin Mekke'de iken yapıldı­ğını, İkincisinin ise Hayber savaşının vuku bulduğu sene Cafer'le birlikte ya­pıldığını kaydetmiştir. O halde İbn Mes'ûd bu iki kere dışında ne zaman ve kiminle dönmüştür? Bu konuda İbn îshak da bizim söylediğimiz gibi görüş ileri sürmüştür. Diyor ki: "Allah Rasülü'nün (s.a.) Habeşistan'a hicret eden arkadaşlarına Mekke halkının müslüman olduğu haberi ulaştı. Bu haber ken­dilerine ulaşınca döndüler. Mekke'ye yaklaştıkları vakit Mekke halkının müs­lüman olduğu haberinin asılsız olduğunu duydular. Emânla yahut gizlice gi­renler dışında hiç kimse şehre girmedi. Onlardan şehre girenler ve orada ka­larak, Medine'ye hicret edip Bedir ve Uhud savaşma katılanlar şunlardır:..." İbn İshak bunlar arasında Abdullah b. Mes'ûd'un ismini de kaydetmiştir.

Soru: Peki, Zeyd b. Erkam hadisini ne yapacaksınız?

Cevap: Bu itiraza iki türlü cevap vermek mümkündür: Birincisi: Namazda konuşmak Mekke'de iken yasaklanmıştır. Sonra Medine'de buna izin veril­di, sonra yeniden yasaklandı. İkincisi: Zeyd b. Erkam, sahabenin küçükle-rindendir. O ve bir grup insan alışkanlıkları üzere namazda konuşurlardı, ya­saklama onlara ulaşmamıştı. Yasak olduğu haberi onlara ulaşınca vazgeçti­ler. Zeyd, bu âyet ininceye kadar bütün müsîüman cemaati namazda konu­şurlardı diye haber vermemiştir. Bunu haber verdiği düşünülse bile bu onun bir yanılgısı demektir. [58]

 

2— İkinci Hicret:

 

Kureyş'in Habeşistan muhacirlerinden geri dönenlere ve diğerlerine kar­şı yaptığı işkencenin şiddeti arttı, aşiretleri gemi azıya alıp onlara karşı katı tutum içine girdiler ve müslümanlar onlardan pek şiddetli işkence gördüler. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.) Habeş ülkesine ikinci defa hicret için on­lara izin verdi. İkinci çıkışları onlara daha zor ve daha güç geldi. Kureyş'in pek şiddetli öfkesine maruz kaldılar ve onlardan işkence gördüler. Kendileri­ne ulaşan, Necâşî'nin Habeşistan'a hicret eden müslümanlarla iyi ilişkiler içinde olduğu haberi müşriklerin pek güçlerine gitti. Bu defa hicret için yola çıkan­ların sayısı, şayet Ammâr b.Yâsir de aralarında ise -ki İbn İshâk'ın dediğine göre bu husus kuşkuludur - 83 erkek, 19 kadındır.

Ben derim ki: Bu ikinci hicret olayında Osman b. Affan ve Bedir savaşı­na katılan bir grup sahabînin İsmi geçmektedir. Bu ya bir yanılgıdır, yahut da Bedir savaşından önce başka bir gelişleri daha olmalıdır. O zaman üç

kere gelmiş olurlar: 1- Hicretten önce, 2- Bedir savaşından önce, 3- Hayber savaşının yapıldığı sene. Bundan dolayı İbn Sa'd ve başka tarihçiler demiş­lerdir ki: Habeşistan muhacirleri, Allah Rasûlü'nün (s.a.) Medine'ye hicret ettiğini duyunca, aralarından 33 erkek ve 8 kadın geri döndü. Onlardan iki erkek Mekke'de öldü, yedisi Mekke'de hapsedildi ve 24 erkek Bedir savaşına katıldı. [59]

 

3— Necaşî'ye Mektup:

 

Allah Rasûlü'nün (s.a.) Medine'ye hicretinin 7. senesi Rabiûlevvel ayın­da Allah Rasûlü (s.a.) Necaşî'ye İslâm'a davet mektubu yazdı ve onu Amr b. Ümeyye ed-Damrî ile gönderdi. Mektup kendisine okununca Necâşî müs-lüman oldu ve: "Yemin olsun O'na gitmeye gücüm olsa mutlaka giderdim1." dedi.[60]

Hz. Peygamber (s.a.) Necaşî'ye, kendisini Ebu Süfyan'ın kızı Ümmü Ha-bibe ile nikahlaması için mektup yazdı. Ümmü Habibe, kocası Ubeydullah b. Cahş ile birlikte Habeş ülkesine hicret edenler arasına katılmıştı. Kocası orada hıristiyan oldu ve öldü. Bunun üzerine Necaşî, Ümmü Habibe ile Hz. Peygamber'in (s.a.) nikâhını kıydı ve Hz. Peygamber (s.a.) adına Ümmü Ha-bibe'ye mehir olarak dört yüz dinar verdi. Nikâhda Ümmü Habibe'nin velisi ise Hâlid b. Saîd b. Âs idi.[61]

 

4— Muhacirlerin Dönüşü:                                       

 

Allah Rasûlü (s.a.) Necaşî'ye bir mektup yazarak yanında kalan sahabî-leri gemiye bindirip göndermesini istedi. O da bu isteği yerine getirdi, sahabî-leri iki gemiye bindirip Amr b. Ümeyye ed-Damrî ile birlikte gönderdi. Allah Rasûlü'nün (s.a.) huzuruna Hayber'de iken geldiler. O'nu Hayber'i fethet­miş buldular. Allah Rasûlü (s.a.) ganimetin paylaştınlmasında onları da da­hil etmeleri konusunda müslümanlarla konuştu. Onlar da öyle yaptılar.'[62]

Buna göre îbn Mes'ûd hadisi ile Zeyd b. Erkam hadisi arasındaki prob­lem ortadan kalkar; İbn Mes'ûd hicretten sonra ve Bedir savaşından önce ara­daki gelişde Medine'ye girmiş, o vakit Hz. Peygamber'e (s.a.) selâm vermiş, o da selâmım almamış ve Zeyd b. Erkam'm dediği gibi, konuşma daha yakın zamanda haram kılınmış olur. Bu duruma göre konuşmanın haram kılınışı Mekke'de değil, Medine'de olmuş olur. İki rekât olarak farz kılınmışken dört rekâta çıkarılması, kılarken cemaat oluşturmanın vacipliği gibi namazda hic­retten sonra meydana gelen nesih ve değiştirme gözönüne alınırsa en isabetli­si budur.

İtiraz: Bu ne kadar güzel ve ne kadar sağlam bir uzlaştırma! Ama Mu-hammed İbn İshak aktardığınız: "îbn Mes'ûd Habeşistan'dan döndükten son­ra Medine'ye hicrete kadar Mekke'de kaldı, Bedir savaşına katıldı." sözleri­ni söylememiş olsa! Oysa bu sözler söyleneni reddeder.

Cevap: Muhammed İbn İshak bunları söylemişse, Muhammed îbn Sa'd da Tabakalında.: "İbn Mes'ûd, döndükten sonra biraz bekledi. Sonra Ha­beş ülkesine döndü." demiştir. Bu en açık olanıdır. Zira îbn Mes'ûd'un Mek­ke'de kendisini himaye edecek kimsesi yoktu. îbn Sa'd'ın rivayeti, İbn İs-hak'ın farkında olmadığı bir ilâveyi içermektedir. İbn İshak, bunu kendisine kimin aktardığını söylememiştir. Muhammed İbn Sa'd ise rivayetini Mutta-lib b. Abdullah b. Hantab'a isnad etmiştir. Böylece hadisler uzlaşmış ve bir­birlerini doğrulamış oldu, onlardaki problem ortadan kalktı. Hamd ve min­net yalnız Allah'a!

İbn İshak, Habeşistan'a yapılan bu hicrette Ebu Musa el-Eş'arî Abdul­lah b. Kays'i da kaydetmiştir. Aralarında Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî ve başkalarının da bulunduğu siyerciler bu konuda ona karşı çıkmışlar ve: "îbn İshak yahut onun berisindeki râvî bunun nasıl farkına varmamıştır?!" de­mişlerdir.

Ben derim ki: Bu durum Muhammed îbn İshak'tan öte, onun berisinde­ki râvi tarafından bile farkına varılmayacak bir şey değildir. Ancak yanılgı şundan kaynaklanmıştır: Ebu Musa, Cafer ve arkadaşlarının Habeşistan'a gittiğini duyunca Yemen'den Habeş ülkesine, onların yanına hicret etmiş, sonra Sahih'de açık bir şekilde belirtildiği üzere onlarla birlikte Allah Rasûlü'nün (s.a.) yanına Hayber'e gelmiştir. İşte tbn İshak bunu Ebu Musa'nın bir hic­reti saymıştır. O, Ebu Musa Mekke'den Habeş ülkesine hicret etti dememiş­tir ki, ona karşı gelinsin. [63]

 

5— Kureyş Muhacirleri Rahat Bırakmıyor:

 

Muhacirler, Necaşî Ashame'nin memleketine emniyet içinde yerleştiler. Kureyş bu durumu öğrenince peşlerinden Abdullah b. Ebu Rabîa ve Amr b. Âs'ı, şehirlerinden hediyeler ve armağanlarla yola çıkarıp muhacirleri kendi­lerine teslim etmesi için Necaşî'ye gönderdiler. Necaşî, onların bu isteklerini geri çevirdi. Müşrikler ileri gelen patrikleri araya soktular. Necaşî, onların isteklerini kabul etmedi. Bunun üzerine ona: "Bunlar İsa hakkında büyük lâf ediyorlar. İsa'nın Allah'ın kulu olduğunu söylüyorlar." diye muhacirleri jurnal ettiler. Necaşî, muhacirleri meclisine çağırttı. Liderleri Cafer b. Ebu Tâlib idi. Huzura girmek istedikleri zaman Cafer: "Allah'ın cemaati senden içeri girmek için izin istiyor." dedi. (Necaşî) mabeyinciye: "Ona, içeri gir­mek için istediği izni tekrar etmesini söyle" dedi. Cafer de tekrarladı. Neca-şî'nin huzuruna girdikleri vakit Necaşî: "İsa hakkında ne diyorsunuz?" diye sordu. Cafer, ona Meryem sûresinin baş taraflarını okudu. Bunun üzerine Necaşî eline, yerden bir çöp alıp: "îsa ne buna, ne de bu çöpe bir ilâvede bulunmuştur." dedi. Bu sözler üzerine yanındaki patrikler homurdandılar. Necaşî onlara: "Homurdanırsanız homurdanınî", muhacirlere de: "Gidin, sizler ülkemde seyûm'sunuz. Size ilişen cezasını çeker." dedi. -"Seyûm" on-Iann lisanında "güvencede olanlar" anlamındadır. -Sonra elçilere dönüp: "Ba­na bir dağ altın verseniz bunları teslim etmem." dedi. Sonra da emretti, he­diyeleri onlara geri verildi. Perişan bir halde geri döndüler.[64]

 

E) BOYKOT ANLAŞMASI

 

1— Kıırcyşliler Boykot Anlaşması İmzalıyor:

 

Sonra Hz. Peygamber'in (s.a.) amcası Hamza ve pek çok sayıda insan müslüman oldu. İslâmiyet yayıldı. Kureyş baktı ki, Allah Rasûlü'nün (s.a.) otoritesi baskın hale gelmeye başladı, işler durmaz ilerler oldu. Bunun üzeri­ne bir araya gelip kendilerine Allah Rasûlü'nü (s.a.) teslim edene kadar Hâ-şimoğulları, Abdülmuttaliboğullan ve Abdimenafoğulları ile ahş-veriş yap­mamak, kız alış-verişinde bulunmamak, konuşmamak ve onlarla birlikte otur-mamak üzere bir anlaşma yaptılar ve bunu bir sahifeye yazıp Kabe'nin tava­nına astılar. Sahife'nin kâtibinin, Mansûr b. İkrime b. Âmir b. Hâşim oldu­ğu söylenir. Nadr b. Haris olduğu da söylenir. Doğrusu Bağîz b. Âmir b. Hâ-şim'dir. Allah Rasûlü (s.a.) ona beddua etti, eli çolak oldu. Hâşimoğulları ile Muttaliboğullarının, Ebu Leheb dışında, mü'mini -kâfiri bir araya top­landı. Ebu Leheb ise; Allah Rasûlü'ne (s.a.), Hâşimoğullarına ve Muttalibo-ğullarına karşı Kureyş'i destekledi. Allah Rasûlü (s.a.) ve beraberindekiler İslâmiyet'in yedinci yılında Muharrem hilâlinin doğduğu gece, Ebu Tâlib Şi'bi denilen mahalleye hapsolundular. Anlaşmanın yazıldığı sahife Kabe'nin içi­ne asılmıştı. Müslümanlar üç sene kadar baskı altında, kendilerine yiyecek-içecek maddelerinin ulaşma yolu kesilmiş, mahbus bir halde kuşatma altında kaldılar. Öyle ki bu hal dayanılmaz olmuştu. Mahallenin ötesinden çocuklarınm ağıt sesleri duyuluyordu. Ebu Tâlib meşhur Kaside-i Lâmiye'sini ora­da söyledi. Başı şöyledir:[65]

"Allah kinden ötürü Abd-i Şems ve Nevfel'i

Tehirsiz, acele tarafından en kötü bir ceza ile hemencecik cezalandırsın." [66]

 

2— Anlaşmanın Sonu:

 

Kureyş'ten kimileri bundan hoşnut oluyor, kimileri hoşnutsuzluk göste­riyordu. Hoşnut olmayanlar sahifeyi yırtmaya çalıştılar. Bu işe kalkışan, Hi-şâm b. Amr b.Haris b. Habîb b. Nasr b. Mâlik idi. Bu zat, bu konuda Mut'-im b. Adiy ve bir grup Kureyşli ile gidip görüştü. Onun bu isteğini kabul etti­ler. Sonra Allah, Peygamberine, onların sahifelerinin ne hale geldiğini, o sa-hife üzerine bir ağaç kurdu gönderdiğini ve bu kurdun sahifede bulunan bü­tün haksızlık, akrabalık ilişkisini kesme ve zulüm ile ilgili sözlerin yazılı ol­duğu kısımları yediğini, Allah Teâlâ'mn adı yazılı olan kısmı bıraktığını bil­dirdi. Hz, Peygamber (s.a.) de bunu amcasma haber verdi. (Ebu Tâlib) Ku-reyş'e çıkıp yeğeninin şöyle şöyle dediğini haber verdi ve: "Şayet yalancı ise O'nunla sizin aranızdan çekiliriz. Şayet doğru söylüyorsa siz de bizimle ak­rabalık ilişkisini kesmekten, bize zulmetmekten vazgeçersiniz." dedi. Onlar da: "Haklısın" dediler, sahifeyi asılı olduğu yerden indirdiler. İş, Allah Ra-sûlü'nün (s.a.) dediği gibi çıkınca küfürleri katmerlendi. Allah Rasûlü (s.a.) ve beraberindekiler mahalleden dışarı çıktılar.[67] îbn Abdilber: "Boykot, pey­gamberimize peygamberlik geldikten on sene sonra kaldırıldı." diyor. Bun­dan altı ay sonra Ebu Tâlib, ondan üç gün sonra da Hz. Hatice vefat etti. Başka tarihler de verilmiştir. [68]

 

F) HZ. PEYGAMBER'İN (S.A.) TÂİF'E GİDİŞİ

 

1— Tâifliler O'nu Dinlemiyor:

 

Sahife yırtılıp da boykot anlaşmasının sona ermesiyle Ebu Tâlib ve Hz. Hatice'nin az bir zaman aralığı ile ölmeleri bir araya rastlamış; kavminin se­fihlerinin Allah Rasûlü'ne (s.a.) yaptıkları işkence şiddetlenmiş, Peygambe­rimize karşı cür'etkâr bir tavırla eziyette bjılunmaya koyulmuşlar ve bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.) kendisini barındırırlar, kavmine karşı kendisine yardım ederler ve onlardan korurlar ümidiyle Taife gitti.

Tâiflileri Allah Teâlâ'ya davet etti. Ne bir barındıran, ne bir yardımcı gördü. Bununla kalmayıp O'na en şiddetli işkencelerde bulundular, kendi kav­minin yapmadığını yaptılar.

Yanında kölesi Zeyd b. Harise bulunuyordu. Hz. Peygamber (s.a.) Tâ-iflilerin arasında on gün kaldı. Eşraftan gidip konuşmadığı hiç kimse kalma­dı. "Şehrimizden çık!" dediler ve ayak takımını O'na karşı kışkırttılar. Hz. Peygamber'in (s.a.) geçtiği yolun iki kenarında dizilip O'nu taşlamaya başla­dılar. Hz. Peygamber'in (s.a.) ayaklan kana bulandı. Zeyd b. Harise ise atı­lan taşlara kendi vücudunu siper edip Peygamberimizi korumaya çalışıyor­du. Onun da başında yaralanmalar oldu. [69]

 

2— Taif'ten Dönüşü:

 

Hz. Peygamber (s.a.) mahzun bir halde Tâif ten Mekke'ye dönüş için yola koyuldu. İşte bu dönüşü esnasında "Tâif Duası'* diye meşhur olan şu duayı yaptı:

"Allah'ım! Güçsüz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında hor görüldüğü­mü yalnız Sana yakınıyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Sen ezi­lenlerin, hor görülenlerin Rabbisin. Sen benim Rabbimsin. Beni kime bırak­tın? Bana saldıran bir uzak insan eline mi, yoksa işimi kendisine teslim etti­ğin bir düşmana mı? Yeter ki, bir gazabın olmasın bana; aldırmam çektikle­rime. Ancak şuna inanıyorum ki, Senin afiyetin daha geniştir, bana. Gazabı­na uğramaktan yahut öfkeni haketmekten karanlıkları aydınlatan yüzünün nuruna sığmıyorum. Hoşnut kalacağın kadar Sana memnuniyetimi sunuyo­rum. Güç de Senin, kuvvet de Senin."[70]

Bunun üzerine Rabbi, "dağlar meleğini" kendisine gönderip şayet ister­se Mekke'yi ortalarına alan iki büyük dağı (Ebu Kubeys ve Ahmer dağlarını) Mekke halkı üzerine geçirmesini emretmiş, o ise: "Hayır. Onlara yumuşak davr anı İmasını, mühlet tanınmasını istiyorum. Belki Allah, onların sulble-rinden kendisine ibadet edecek ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayacak kimse­ler çıkaracaktır." Demiştir.[71]

 

3— Hz. Peygamber*! (s.a.) Cinlerin Dinlemesi:

 

Hz. Peygamber (s.a.) Tâif ten dönüş yolu üzerinde Nahle'de konakladı­ğında gece namaz kılmaya kalktı. Bir grup cin O'nun bulunduğu yere gönde­rildi. Cinler Hz. Peygamberin (s.a.) okuduğu Kur'an-ı Kerim'i dinlediler. Şu âyetler ininceye kadar Allah Rasûlü (s.a.) onların farkına varmadı:

"Hani biz, cinlerden bir topluluğu Kur'an dinlesinler diye sana doğru çevirmiştik de, huzuruna geldiklerinde birbirlerine: 'Susun, dinleyin' demiş­ler; okunması bitirilince de uyarıda bulunmak üzere kavimlerine dönmüşler ve: 'Ey kavmimiz! Biz, Musa'dan sonra indirilmiş olan, kendinden öncekile-*ri doğrulayan, hakkı ve doğru yolu gösteren bir kitap dinledik. Ey kavmimiz! Allah'a çağırana icabet edin ve O'na inanın ki, sizin günahlarınızın bir kıs­mını alsın, bağışlasın, sizi çok elem verici bir azaptan korusun', demişlerdi. Allah'a çağırana uymayan kimse bilsin ki, Allah'ı yeryüzünde aciz bıraka­maz; onlara O'ndan başka dost da bulunmaz ve işte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler."[72]

Hz. Peygamber (s.a.) Nahle'de birkaç gün kaldı. Zeyd O'na, Kureyş'i kastederek: "Seni Mekke'den çıkarmışlarken onların içine nasıl girebilecek­sin?" diye sordu. Peygamberimiz: "Ey Zeyd! Görürsün, Allah ummadığın yerden bir kapı açar, bir çıkış yolu gösterir. Kuşkusuz Allah, dininin yardım­cısı ve peygamberinin destekçisidir." buyurdu. [73]

 

4— Peygamberimizin Mekke'ye Girişi:

 

Mekke'ye vardıklarında Hz. Peygamber (s.a.) Huzâa kabilesinden bir adamı Mut'im b. Adiy'e gönderip, "Himayene girebilir miyim?" diye sor-durttu. Mut'im "evet" cevabını verdi; oğullarını ve kavmini çağırıp: "Silah kuşanın, Kabe'nin rükünleri yanında olun. Ben, Muhammed'i himayeme al­dım." dedi.

Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.) yanında Zeyd b. Harise olduğu halde şehre girdi, Mescid-i Haram'a kadar vardı. Mut'im b. Adiy, devesi üzerinde doğruldu ve: "Ey Kureyş topluluğu! Ben, Muhammed'i himayeme aldım. Hiç biriniz ona saldırmasın." diye bağırdı.

Allah Rasûlü (s.a.) Rükn'e (Hacer-i Esved'e) vardı, onu selâmladı ve iki rekât namaz kılıp evine döndü. Mut'im ve oğulları, Peygamberimiz evine gi­rinceye kadar silahlı bir vaziyette O'nun etrafını çevirip koruma altına aldılar.'[74]

 

G) HZ. PEYGAMBERDİN (S.A.) MİRACA ÇIKIŞI

 

1— Mirâc Yolculuğu:

 

Sonra Allah Rasûlü (s.a.) doğru olan görüşe göre bedeniyle, Burak üze­rine binmiş olarak Cebrail (a.s.) eşliğinde geceleyin Mescid-i Haram'dan Beyt-i Makdis'e götürüldü (İsrâ hâdisesi). Oraya indi ve Peygamberlere imam olup namaz kıldırdı.'[75] Burak'ı mescidin kapısının halkasına bağladı. Beyt-i Lahm'e indiği ve orada namaz kıldığı söylenmişse de böyle bir rivayet asla sahih değildir.

Sonra o gece Beyt-i Makdis'den en yakın semaya yükseltildi. Cebrail, O'nun adına semanın kapısının açılmasını istedi, ona kapı açıldı. Orada insanlığın babası Hz. Âdem'i gördü, ona selâm verdi. O da selâmını aldı, "Merhaba = Hoşgeldin, safa geldin." dedi ve peygamberliğini tasdik etti. Allah Hz. Peygamber'e (s.a.) sağ tarafında bahtiyarların (cennetliklerin) ruhlarını, sol tarafında bedbahtların (cehennemliklerin) ruhlarını gösterdi.

Sonra ikinci semaya yükseltildi. Cebrail, ona semanın kapısının açılma­sını istedi. Hz. Peygamber (s.a.) orada Hz. Zekeriya'nın oğlu Hz. Yahya'yı ve Hz. Meryem'in oğlu Hz. İsa'yı gördü. Onlarla buluştu ve onlara selâm verdi. Onlar da selâmını aldılar ve "merhaba" dediler, peygamberliğini tas­dik ettiler.

Sonra üçüncü semaya yükseltildi. Orada Hz. Yusuf'u gördü; ona selâm verdi. O da selâmını alıp "merhaba" dedi ve peygamberliğini tasdik etti.

Sonra dördüncü semaya yükseltildi. Orada Hz. îdris'i gördü; ona selâm verdi. O da selâmını alıp "merhaba" dedi ve peygamberliğini tasdik etti.

Sonra beşinci semaya yükseltildi. Orada İmran oğlu Hz. Harun'u gör­dü; ona selâm verdi. O da selâmını alıp "merhaba" dedi ve peygamberliğini tasdik etti.

Sonra altıncı semaya yükseltildi. Orada İmran oğlu Hz. Musa ile karşı­laştı; ona selâm verdi. O da selâmını alıp "merhaba" dedi ve peygamberliği­ni tasdik etti. Hz. Peygamber (s.a.) onu geçip gidince Hz. Musa ağladı. Ona: "Niçin ağlıyorsun?" diye sordular. O da: "Nasıl ağlamayayım! Benden son­ra peygamber olarak gönderilen bir gencin ümmetinden cennete girenler, be­nim ümmetimden girenlerden daha çok!" dedi.

Sonra yedinci semaya yükseltildi, orada Hz. İbrahim ile karşılaştı; ona selâm verdi. O da selâmını ahp "merhaba" dedi ve peygamberliğini tasdik etti. [76]

 

2— Beş Vakit Namaz:

 

Sonra Sidretü'l-Müntehâ'ya çıkartıldı. Sonra ona Beytü'l-Ma'mür çıkar­tılıp gösterildi. Sonra da Cebbar olan Allah'a (c.c) yükseltildi. O'na o kadar yaklaştı ki, araları iki yay aralığı kadar belki daha yakın oldu.[77] Allah, kuluna o anda vahyedeceğini'sjâhyetti. Ona elli vakit namaz farz kıldı. Hz. Peygamber (s.a.) döndü, Hz. Musa'ya uğradı. Hz. Musa: "Neyle emrolun-dun?" diye sordu. Peygamberimiz: "Elli vakit namazla" karşılığını verdi. Hz. Musa: "Ümmetin buna güç yetiremez. Dön, Rabbine; ümmetin için ha­fifletmesini iste." dedi. Hz. Peygamber (s.a.) bu konuda istişare edercesine bakışını Cebrail'e çevirdi. O da: "İstersen, tamam öyle olsun." diye görüşü­nü bildirdi. Bunun üzerine Cebrail, onu yükseltti; Cebbar Teâlâ'ya getirdi. O yerinde idi. -Senedlerin birinde Buhan'nin metni böyledir.- Allah, ondan 10 vakit namazı kaldırdı. Sonra Hz. Peygamber (s.a.) indirildi. Hz. Musa'ya uğradı, ona durumu haber verdi. Hz. Musa: "Rabbine dön, hafifletmesini iste" dedi. Böylece Peygamberimiz, Hz. Musa ile Allah Teâlâ arasında gidip gelmeye başladı. Nihayet Allah namazı beş vakte indirdi. Hz. Musa yine Pey­gamberimize dönüp Allah'tan hafifletmesini istemeyi önerdiyse de Hz. Pey­gamber (s.a.): "Rabbimden utandım. Ama ben razıyım ve teslimim." dedi. Hz. Peygamber (s.a.) uzaklaşınca (ardından) bir münadi: "Farzımı artık im­zaladım, yürürlüğe koydum ve kullarımdan (yükümlülüklerini) hafiflettim." diye seslendi.[78]

 

3— Hz. Peygamber (s.a.) Rabbini Gördü mü?

 

Sahabe, Hz. Peygamber'in (s.a.) o gece Rabbini görüp görmediği konu­sunda görüş ayrılığına düşmüştür. İbn Abbas'tan gelen sahih bir rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.) Rabbinİ görmüştür. Yine ondan gelen sahih bir rivayete göre ise Peygamberimiz, Rabbini kalbiyle görmüştür.[79]

Sahih bir rivayete göre Hz. Âişe ile İbn Mes'ûd bunu inkâr etmiş ve: "An-dolsun ki, Sidretü'l-Müntehâ yanında, bir başka inişte O'nu görmüştür." âye­tinde[80] geçen "görme" fiilinin öznesi sadece Cebrail'dir, demişlerdir.[81]

Bir sahih rivayete göre de Ebu Zer, Hz. Peygamber'e (s.a.): "Rabbini gördün mü?" diye sordu; Peygamberimiz de: "Bir nurdur. Onu nerde göre­yim!" demiştir. Yani benim O'nu görmemi bir nur engelledi demek istemiş­tir. Nitekim bir başka metne göre: "Bir nur gördüm." demiştir.[82]

Osman b. Saîd ed-Dârimî, sahabenin, Hz. Peygamber'in (s.a.) Rabbini görmediği konusunda ittifak etmiş olduklarını nakletmiştir.

Şeyhülislâm İbn Teymiye -Allah, ruhunu takdis eylesin- diyor ki: İbn Ab-bas'ın "gördü" demesi ne bununla ne de "kalbiyle gördü" sözüyle çatışır. Sahih bir rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.): "Ulu ve yüce Rabbimi gördüm." demiştir.[83] Ancak bu görme olayı İsrâ hadisesi sırasında olmamış, Medine'­de olmuştu. Sabah namazında sahabîlerin gözünden kaybolmuş; sonra o ge­ce rüyasında ulu ve yüce Rabbini gördüğünü haber vermişti. İmam Ahmed (r.h.) buna dayanarak: "Evet, Rabbini gerçekten görmüştür. Zira Peygam­berin rüyası gerçektir." demiştir. Böyle olmalıdır da. Ancak İmam Ahmed (r.h.): "Hz. Peygamber (s.a.) uyanıkken, baş gözüyle O'nu gördü" deme­miştir. Ondan böyle bir söz nakleden kimse, onu töhmet altında bırakmış olur. Fakat İmam Ahmed bir keresinde: "O'nu gördü" ve bir keresinde de "O'nu kalbiyle gördü" demiş; böylece ondan iki rivayet aktarılmıştır. Müntesiple-rinden birinin tasarrufu olarak ondan bir üçüncü görüş "O'nu baş gözüyle gördü" görüşü aktanlmışsa da, Ahmed'in söylediği sözler işte ortada; onlar arasında böyle bir şey mevcut değildir.

İbn Abbas;m: "O'nu kalbiyle iki kere gördü" sözünün dayanağı eğer Allah'ın önce: "Muhammed'in gözünün gördüğünü kalbi yalanlamadı." bu-yurup[84] ardından: "Andolsun ki, bir başka inişte O'nu görmüştür." buyur-ması[85] ise -ki açıkça görülen dayanağı budur- Hz. Peygamber'den (s.a.) gelen sahih bir rivayete göre bu görülen Cebrail'dir; kendisi onu asıl yaratıl­dığı suretinde iki kere görmüştür. İmam Ahmed'in "O'nu kalbiyle gördü" sözündeki dayanağı işte İbn Abbas'ın bu sözüdür. En iyi bilen Allah'dır.

Allah Teâlâ'nın Necm sûresinde "Sonra yaklaştı; tâ vardı yanına."[86] âyetinde bildirdiği, isrâ hadisesindeki yaklaşma ve varma olayı değildir. Zira Necm süresindeki, Hz. Âişe ve îbn Mes'ûd'un dedikleri üzere Cebrail'in yak­laşması ve yanma varmasıdır. Sözün akışı da bunu göstermektedir. Çünkü Allah: "O'na çetin güçlere sahip olan öğretmiştir."[87] buyuruyor ki bu öğ­retici Cebrail'dir; sonra devamla: "O öğretici güçlüdür. En yüksek ufukta iken doğrulu vermiş, sonra yaklaşıp tâ yanma varmıştır, "[88] buyurmuştur. Bütün buradaki zamirler, bu çetin güçlere sahip güçlü-kuvvetli öğreticiye git­mektedir. Bu öğretici en yüksek ufukta doğruluvermiş; yaklaşmış, tâ yanına varmış; Hz. Muhammed'e (s.a.) iki yay kadar, belki daha yakın olmuştur. İsrâ hadisindeki yaklaşma ve yanına kadar varmasıdır.[89] Necm sûresinde bu­na hiç dokunulmamıştır. Aksine bu sûrede Hz. Peygamber'in (s.a.) onu Sidretü'l-Müntehâ yanında, bir başka İnişte gördüğü kaydediliyor ki, görü­len varlık Cebrail'dir. Hz. Muhammed (s.a.) onu, bir kere yeryüzünde ve bir kere de Sidretü'l-Müntehâ yanında olmak üzere toplam iki kere asıl suretin­de görmüştür. En iyi bilen Allah'tır. [90]

 

4— Mirâc Olayını Kavmine Anlatışı:

 

Sabah olunca Allah Rasûlü (s.a.) kavmine, Allah Teâlâ'nın kendisine gös­terdiği bir kısım en büyük âyetleri haber verince müşriklerin onu yalanlama­ları, ona işkence vermeleri ve sataşmaları alabildiğine şiddetlendi; ondan ken­dilerine Beyt-i Makdis'i tasvir etmesini istediler. Bunun üzerine Allah, ona Beyt-i Makdis'in önünden perdeyi kaldırdı. Hz. Peygamber (s.a.) ona baka­rak, müşriklere özelliklerini saymaya başladı. Anlattığı hiçbir şeyi reddede­mediler.[91]

Hz. Peygamber (s.a.), geceki seyahat yolu üzerinde ve dönüşünde kav­mine ait kervanı gördüğünü ve bu kervanın ne vakit geleceğini onlara haber verdi. Kervanın önünde hangi devenin yol aldığını söyledi. İş, onun dediği gibi çıktı.[92] Bu ise müşriklerin ancak sırt çevirmelerini arttırdı; zalimler inat-laşıp küfürde direttiler. [93]

 

5— İsrâ ve Mirâc Hâdisesi Ruhla mı, Bedenle mi Gerçekleşti?

 

İbn İshak'ın nakline göre Hz. Âişe ve Muaviye: "İsrâ, Hz. Peygamber*-in (s.a.) ruhuyla gerçekleşmiştir; ama bedenini kaybetmemiştir." demişler­dir. Hasan Basrî'nin de böyle söylediği rivayet edilmiştir. Ancak "îsrâ uyku­da gerçekleşmiştir." demekle "Bedeniyle değil, ruhuyla gerçekleşmiştir" de­mek arasında fark bulunduğu bilinmelidir. İkisi arasında büyük bir fark var­dır. Hz. Âişe ve Muaviye "Uykuda gerçekleşti" dememişler; "Hz. Peygam­ber (s.a.) ruhuyla isrâ hadisesini yaşamıştır, ama bedenini kaybetmemiştir." demişlerdir. Bu ikisi arasında bir fark vardır. Çünkü kişinin uykuda gördü­ğü şeyler, bilinen şeyin (= ma'lûmun) hislerle algılanır suretlerde gösterilmiş olan misalleridir. Kişi kendisinin göğe çıkarıldığını, yahut Mekke'ye ve yer­yüzünün uzak mıntıkalarına götürüldüğünü görür, ama ruhu yükselmez ve gitmez. Yalnızca rüya meleği, ona, misal göstermiştir.

"Allah Rasûlü (s.a.) yükseltildi = miraca çıkarıldı" diyenler iki gruba ay­rılmıştır. Bir grup ruhu ve bedeniyle miraca çıkarıldı derken, diğer grup ru­huyla miraca çıkırıldı, bedenini kaybetmedi demiştir. Bu ikinci grup mirâc hâdisesi uykuda gerçekleşti demek istememişlerdir. Onlar sadece demek iste­mişlerdir ki ruhun bizzat kendisi isrâ hadisesini yaşadı, gerçekten miraca o çıkarıldı ve (bedenden) ayrıldıktan sonra temas edeceği cinsten bir temasta bulundu. Bu esnadaki durumu tıpkı (bedenden) ayrıldıktan sonraki durumu gibidir ki, kat kat göklere yükseliyor, nihayet tâ yedinci kat semaya varıyor, Allah Teâlâ'nın huzurunda duruyor, orada Allah dilediğini emrediyor, son­ra yeryüzüne iniyor... Allah Rasûlü (s.a.) için isrâ gecesi meydana gelen du­rum, bedenden ayrılışında ruh için meydana gelenden daha mükemmeldir.

Malumdur ki bu, kişinin rüyada gördüğünden daha üst bir durumdur. Fakat Allah Rasûlü (s.a.), diri iken karnı yarılıp da bundan elem duymaya­cak şekilde harikuladelikler makamında bulunduğundan ötürü öldürülmek-sizin gerçekten bizzat mukaddes ruhuyla miraca çıkarılmıştır. O'ndan baş­kaları ise ölmeden ve ruh bedenden ayrılmadan bizzat ruhu ile göğe çıkma imkânına sahip olamazlar. Peygamberlerin ruhîan bedenden ayrıldıktan sonra orada yerleşmiş; Allah Rasûlü'nün (r.a.) ruhu ise hayatta iken oraya çıkmış, sonra dönmüş ve Hz. Peygamber'in (s.a.) vefatından sonra peygamberlerin ruhları ile birlikte -Allah onlara salât ve selâm eylesin- Refîk-i A'lâ'ya yerleş­miştir. Maamafıh, O'nun ruhu bedenini gözetlemede, aydınlatmada ve onunla ilişki kurmadadır. Öyle ki, kendisine selâm veren kimsenin selâmını almak­tadır. [94] İşte bu ilişki sayesinde Hz. Musa'yı hem kabrinde ayakta namaz kı­lar vaziyette görmüş ve hem onu altıncı kat semâda görmüştür. Malumdur ki, Hz. Musa, kabrinden yükseltilip sonra oraya geri iade edilmiş değildir. Yalnızca bu kat onun ruhunun makamı ve eğleştiği yerdir. Kabri ise bedeni­nin, ruhların bedenlere döndürüleceği güne kadar kaldığı ve eğleştiği yerdir. Böylece Hz. Peygamber (s.a.) onu hem kabrinde görmüş ve hem de altıncı kat semada görmüştür. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.), Refîk-i A'lâ'da en yük­sek mekânda ve orada yerleşmiş olduğu halde kabrindeki bedeni kaybolmuş değildir; bir müslüman ona selâm verdiği vakit Allah, bedenine ruhunu iade eder ve böylece Hz. Peygamber (s.a.) Mele-i A'lâ'dan ayrılmadan o müslü-manın selâmım alır. İdrâki kalın ve tabiatı bunu idrak edemeyecek kadar in­celikten yoksun olan kimse güneşe baksın: Menzilinin yüksekliğine rağmen yeryüzüyle nasıl ilişki kuruyor ve orada nasıl etkisini gösteriyor, bitkiler ve hayvanlar nasıl onunla hayat buluyor? İşte ortada! Ruhun pozisyonu bu­nun üstündedir. Ruhun bir pozisyonu, bedenlerin ayrı bir pozisyonu var. Me­selâ, şu ateş, yandığı yerde bulunduğu halde sıcaklığı kendisinden uzak bir cisimde etkisini gösteriyor. Oysa ruh ve beden arasındaki irtibat ve ilişki bundan daha güçlü, daha mükemmel ve daha tamdır. Ruhun pozisyonu da bundan daha üstün ve daha lâtiftir.

Hasta gözlere: *'Güneşin göz kamaştıran ışığım görüp de gecelerin ka­ranlığını bürünmeyesin." deyiver. [95]

 

6— Mirâc Olayının Tarihi:

 

Musa b. Ukbe, Zührî'nin: "Allah Rasülü'nün (s.a.) ruhu, Medine'ye hic­retinden bir sene önce Beyt-i Makdis'e götürüldü, oradan da semâya yüksel­tildi." dediğini nakleder. İbn Abdilber ve başkalarına göre isrâ ile hicret ara­sında bir sene İki ay geçmiştir. [96]

 

7— Mirâc Olayı Kaç Kere Gerçekleşti?

 

Isrâ yalnız bir kere gerçekleşmiştir. Birisi uyanıkken, diğeri uykuda ol­mak üzere toplam iki kere gerçekleştiği de söylenmiştir. Herhalde bu görü­şün savunucuları Şerik hadisinde geçen: "Sonra uyandım" kısmıyla diğer ri­vayetler arasını uzlaştırmak istemişlerdir. Onlardan kimileri "Bu olay ona vahiy gelmeden önce gerçekleşmişti." şeklinde Şerîk hadisinde geçen bu ifadeden dolayı bir kere vahiyden önce, diğer hadislerin delâlet ettikleri gibi bir kere de vahiyden sonra olmak üzere iki kere gerçekleşti derken; kimileri de bir ke­re vahiyden önce, iki kere de vahiyden sonra olmak üzere toplam üç kere ger­çekleşti, demektedir. Bunların hepsi rastgele, gelişigüzel söylenmiş sözlerdir. Bu metod, nakil erbabı Zahirîlerin zayıflarının metodudur; olayda, diğer ba­zı rivayetlerde geçen anlatıma aykırı düşen bir söz görseler hemen onu bir başka defada meydana gelmiş sayıyorlar. Rivayetlerin ihtilaflı olduğunu gör­düler mi vak'aların sayısını artırıyorlar. Nakil imamlarının benimsedikleri doğ­ru olan görüşe göre isrâ, Hz. Peygambere (s.a.) vahiy geldikten sonra yalnız bir kere Mekke'de gerçekleşmiştir.

İsrâ hadisesinin defalarca gerçekleştiğini iddia eden şu insanlara hayret doğrusu! Her defasında Hz. Peygamber'e (s.a.) elli vakit namaz farz kılını­yor, sonra Rabbi ile Hz. Musa arasında gidip geliyor, nihayet namaz beş va­kit oluyor, sonra bir münadi: "Farzımı artık imzaladım, yürürlüğe koydum ve kullarımdan hafiflettim." diye sesleniyor; sonra ikinci defada Allah yeni­den namazı elli vakte geri iade ediyor, sonra onar onar düşürüyor... sanma­ları bu kişiler için nasıl mümkün olmuştur acaba?! Hadis hafızları, isrâ hadi­sinin birtakım metinlerinde Şerik'in yanıldığını söylemişlerdir.[97] Müslim onun bu hadisinden müsned olanını kaydettikten sonra: "Şerik, metinde ar­kada olması gereken kimi ifadeleri Öne, önde olması gerekenlerin kimini de arkaya aldı. Metinde ilâveler ve çıkarmalar yaptı." dedi ve hadisi tamamen serdetmedi; iyi de etti. Allah ona rahmet eylesin. [98]

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM YENİ BİR MEKÂNA DOĞRU

A) Hz. PEYGAMBERİN (S.A.) HİCRETİ

 

1— Hicrete Hazırlık:

 

Allah'ın, dostları ile düşmanlarının arasım ayırdığı; dinini aziz kılmak, kulu ve elçisi Hz. Muhammed'e (s.a.) yardım ve zafer bahşetmek için bir baş­langıç kıldığı hicretin hazırlığı:

Vâkıdî'nin Muhammed b. Salih aracılığıyla Âsim b. Ömer b. Katâde, Yezîd b. Rûman ve başkalarından rivayetine göre şöyle anlatıyorlar: Allah Rasûlü (s.a.) peygamberliğinin başlangıcından itibaren Mekke'de üç sene gizli, saklı bir şekilde yaşadı. Dördüncü sene peygamberliğini herkese ilan etti. Her sene hac mevsiminde hacca gelenlerin konakladıkları yerlere gider; Ukâz, Me-cenne ve Zülmecaz panayırlarının kurulduğu yerlerde toplanan insanlara va­rır; onları Rabbinden gelen tebligatı yerine ulaştırabilmesi için kendisini ko­rumaya çağırır ve bu çağrısını kabul ederlerse kendilerine cennet verileceğini söylerdi. Ama kendisine yardım edip davetini kabul edecek hiç kimse bula­mazdı. Hatta teker teker her bir kabileyi ve onların oturdukları yerleri sorar ve: "Ey insanlar! Lâ ilahe illallah = Allah'tan başka^taWıyo1?tur, deyin kur­tuluşa erin, Araplara hükümran olun, Acemler size boyun eğsin. İman eder­seniz cennette krallar olursunuz." derdi. Ebu Leheb ise Hz. Peygamber'in (s.a.) peşinden: "Ona kulak asmayın! O, kendi dinini bırakmış bir yalancı­dır." derdi. Bunun üzerine onlar da Allah Rasûlü'ne (s.a.) en çirkin bir şe­kilde karşılık veriyorlar, ona eziyet ediyor ve: "Ailen, aşiretin seni daha iyi tanırlar. Onlar sana uymadıklarına göre!" derlerdi. Hz. Peygamber (s.a.) onları Allah'a çağırmaktan geri durmaz ve bir yandan da: "Allah'ım! Sen istesen böyle olmazlar." diye yakınırdı.

Vâkıdî diyor ki: Allah Rasûlü'nün (s.a.) gidip davette bulunduğu ve ken­disini arzettiği, isimleri bize bildirilen kabileler: Âmir b. Sa'saa, Muhârib b. Hasafe, Fezâre, Gassân, Mürre, Hanîfe, Süleym ve Absoğullan; Nadiroğul-ları, Bekkâ, Kinde, Kelb, Haris b. Kâb ve Uzreoğullan ile Hadramûtlular. Bunlardan hiçbiri Hz. Peygamber'in (s.a.) davetini kabul etmedi.[99]

 

2— Medinelîlerin Müslüman Oluşu:

 

Allah'ın Peygamberine yaptığı bir yardımdır ki, (Medine'nin iki Arap kabilesi) Evs ve Hazrec, müttefikleri olan Medine yahudilerinden: "Bu za­manda bir peygamber gönderilecektir, ortaya çıkması yakındır. Biz ona uya­cağız, Âd ve îrem kavimleri gibi sizin kökünüzü kazıyacağız." sözünü işitir dururlardı. Arapların hac ve ziyaret ettikleri gibi Ensâr da Kabe'yi ziyaret ederdi. Ensâr, Allah Rasûlü'nün (s.a.) insanları Allah Teâlâ'ya çağırdığını görünce onun hallerini iyiden iyiye düşündüler ve birbirlerine: "Ey kavim! Vallahi biliyorsunuz ki, bu, yahudilerin kendisiyle sizi korkuttukları peygam­berdir. Ona inanmada aman, yahudiler sizi geçmesin." dediler.

Evs kabilesinden Süveyd b. Sâmit, Mekke'ye gelmişti. Allah Rasûlü (s.a.) onu İslâm'a davet etti. Süveyd ne yanından uzaklaştırdı, ne de davetini ka­bul etti. Ebu'l-Hayser Enes b. Rafı', yanında kabilesi Abdüleşhel oğulların­dan birkaç gençle birlikte (Hazreclilere karşı Kureyşlilerle) ittifak anlaşması yapmak üzere Mekke'ye gelmişti. Allah Rasûlü (s.a.) onları İslâm'a davet et­ti. İçlerinden henüz çok genç olan İyâs b. Muaz: "Ey kavmim! Vallahi, bu, elde etmek için geldiğimiz şeyden daha hayırlıdır." dedi. Bunun üzerine Ebu'l-Hayser onu dövdü ve azarladı. İyâs da sustu. Hem sonra ittifak da sağlaya­madan Medine'ye geri döndüler.[100]

 

B) AKABE BÎATLARI

 

1— Akabe'de Buluşma:                                      

 

Sonra Allah Rasûlü (s.a.) hac mevsiminde Ensar'dan, hepsi de Hazrec kabilesine mensup şu altı kişiyle Akabe mevkiinde buluştu: 1- Ebu Ümâme Es'ad b. Zürâre, 2- Avf b. Haris, 3- Râfi' b. Mâlik, 4-Kutbe b. Âmir, 5- Uk-be b. Âmir, 6- Câbir b. Abdullah b. Riâb. Allah Rasûlü (s.a.) onlan İslam'a davet etti, onlar da müslüman oldular.[101]

Sonra Medine'ye döndüler. Medine halkını İslâm'a davet ettiler. İslâm orada yayıldı. Öyle ki, İslâm'ın girmediği hiçbir ev kalmadı. [102]

 

2— Birinci Akabe Biati:

 

Ertesi sene olunca Medineli 12 kişi Mekke'ye geldi. Bunların altısı, Câ­bir b. Abdullah dışında, yukarıda adı geçenlerdir. Diğerleri de şunlardır: 1-Yukarıda geçen Avf in kardeşi Muaz b. Haris b. Rifâa, 2- Zekvan b. Abdül-kays: Zekvan hicrete kadar Mekke'de kaldı, o da hicret edenlerle birlikte hicret etti. Bu yüzden ona "Muhâcir-Ensâr" denilir. 3- Ubâde b. Sâmit, 4- Yezîd b. Sa'lebe, 5- Ebu'I-Heysem b. Teyyîhân, 6- Uveymir b. Mâlik. Toplam 12 kişi.[103]

Ebu'z-Zübeyr'in rivayetine göre Câbir anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.) Mekke'de on sene kaldı. Hac mevsimlerinde, Mecenne ve Ukaz panayırla­rında konakladıkları yerlerde insanlara varıp: "Rabbimin tebligatını insan­lara ulaştırabilmem için kim beni barındırır, kim bana yardım eder?" derdi. Ama kendisine yardım edecek ve barındıracak birini bulamazdı. Öyle ki, bir adam Mudar yahut Yemen'den kalkıp akrabasını ziyaret için Mekke'ye gelse derhal kavmi o adama gelip ona: "Kureyşli'den uzak dur, sakın seni yoldan çıkarmasın." derlerdi. Hz. Peygamber (s.a.) kavminin adamları arasında yü­rür, onları Allah Teâlâ'ya davet eder, onlar da kendisine parmakla işaret eder­lerdi. Nihayet Allah, Yesrib (Medine)'den bizi gönderdi. Bizden herhangi bi­ri ona gider, iman eder; Hz. Peygamber (s.a.) o kişiye Kur'an öğretir ve o da ailesine döner, onun müslüman Olması sayesinde ailesi de müslüman olu­verirdi. Böylece içinde müslümanlıklarını ortaya koyan bir grup müslüma-nın bulunmadığı hiçbir Ensâr evi kalmadı. Allah bizi, ona gönderdi. Emrini tuttuk, bir araya geldik ve birbirimize, "Allah Rasûlü (s.a.) Mekke dağların­da ne zamana kadar kovulup duracak ve ne zamana kadar korkulu anlar ya­şayacak?" dedik. Yola koyulup hac mevsiminde onun yanına geldik. Bizim­le Akabe bîatinda bulunmak üzere sözleşti. Amcası Abbas kendisine: "Ye­ğenim! Sana gelen bu topluluğu tanımıyorum. Oysa ben Yesrib halkını iyi tanırım." dedi. Bunun üzerine onun yanında birer, ikişer toplandık. Abbas yüzlerimize bakıp: "Bu topluluğu tanımıyoruz. Bunlar genç insanlar!" dedi. Biz, Hz. Peygamber'e (s.a.): "Ey Allah'ın Rasûlü! Sana ne üzerine bîat ede­lim?" diye sorduk. Peygamberimiz: "Neşeli-neşesiz zamanlarınızda sözleri­mi dinleyeceğinize, emirlerime itaat edeceğinize, darlıkta da, varlıkta da muh­taçlara yardımda bulunacağınıza; iyiliği buyurup kötülükten sakındıracağı­nıza, kınayanın kınamasından çekinmeksizin Allah rızasına uygun söz söyle­yeceğinize; memleketinize vardığımda bana yardım edeceğinize; kendinizi, ha­nımlarınızı ve oğullarınızı esirgeyip koruduğunuz şeylerden beni de esirgeyip koruyacağınıza dair bana söz verip bîatta bulunmalısınız. Bunu yaparsanız size cennet var." buyurdu. Kalkıp ona bîat ettik. Yetmiş kişinin en küçüğü olan Es'ad b. Zürâre Hz. Peygamber'in (s.a.) elini tutup: "Yavaş olun, ey Yesribliler! Biz hayvanlarımızı mahmuzlayip gelmişsek ancak onun, Allah'­ın elçisi olduğunu bildiğimizden geldik. Bugün onu yurdundan çıkarmak, bütün Araplardan ayrılma, iyilerinizin öldürülmesi ve size kılıçların ilişmesi demektir.

Dikkat edin, eğer buna katlanıyorsanız elini tutun. Mükâfaatlandınlmanız Allah'a aittir. Eğer canlarınıza gelecek bir tehlikeden korkuyorsanız onu bı-rakm. Bu, sizin için Allah katında daha çok mazeret teşkil eder." şeklinde bir konuşma yaptı. Bunun üzerine orada bulunanlar: -'Ey Es'ad! Çek elini bizden. Vallahi biz, bu bîatı ne bırakır, ne de bozmak isteriz." dediler. Bu sözler üzerine erkekler birer birer Hz. Peygamber'in (s.a.) yanına vardık. Kar­şılığında bize cennet vermek üzere bizden söz aldı ve şart koştu.[104]

 

3— İslâm Artık Medine'de:

 

Sonra bu bîatta bulunanlar Medine'ye döndüler. Allah Rasûlü (s.a.) be­raberlerinde, müslüman olanlara Kur'an öğretmek ve (olmayanları da) Al­lah Teâlâ'ya çağırmak üzere Amr b. Ümmü Mektûm ile Mus'ab b. Umeyr'i gönderdi. Bu iki sahabî, Ebu Ümâme Es'ad b. Zürâre'ye konuk oldular. Mus'­ab b. Umeyr, Medineli müslümanların imamlığım yapıyordu. Sayıları kırka ulaştığında Mus'ab onlara cuma namazı kıldırdı.[105] Bu iki sahabînin aracılı­ğı ile içlerinde Üseyd b. Hudayr ve Sa'd b. Muaz'ın[106] da bulunduğu pek çok insan müslüman oldu. Bu ikisinin müslüman olmasıyla o gün, Usayrim Amr b.Sâbit b. Vakş dışında Abdüleşhel oğullarının kadın-erkek tamamı müsîü-man oldu. Usayrim'in müslüman olması Uhud savaşına kadar gecikti. O gün müslüman oldu ve savaşa katıldı. Allah'a bir tek secde etmeden öldürüldü.

Bu durum Hz. Peygamber'e (s.a.) bildirilince: "Az amel işledi, çok sevap ka­zandı." Buyurdu.[107]                                           

 

4— İkinci Akabe Bîatı:

 

İslâmiyet Medine'de arttı ve yaygın hale geldi. Sonra Mus'ab Mekke'ye döndü. O sene müslüman ve müşrik Medineli pek çok kimse hac mevsiminde hacca iştirak etti. Kafilenin başkanı Berâ b. Ma'rûr idi. Akabe gecesi, gece­nin ilk üçte biri geçince 73 erkek ve 2 kadın Allah Rasûlü'ne (s.a.) gizlice gel­diler. Hem kavimlerinden ve hem de Mekke kâfirlerinden korku duyarak o kadınlarını, oğullarını ve hanımlarını esirgeyip korudukları şeylerden Hz. Pey-gamber'i (s.a.) de korumak üzere Allah Rasûlü'ne (s.a.) bîat ettiler. O gece ilk bîat eden Berâ b. Ma'rûr idi. Onun beyaz eli vardı. Zira bîat akdini iyice pekiştirmiş ve bu konuda acele etmiştir. Yukarıda geçtiği üzere bîatını sağ­lamlaştırmak için Allah Rasûlü'nün (s.a.) amcası Abbas da bîatta hazır bu­lunmuştu. Daha o vakit henüz kavminin dini üzere idi.

Allah Rasûlü (s.a.) o gece bîat edenler arasından 9'u Hazrec, 3'ü Evs kabilesinden olmak üzere 12 temsilci (= nakîb) seçti. Hazrecliler: 1- Es'ad b. Zürâre, 2- Sa'd b. Rabî, 3- Abdullah b. Ravâha, 4- Râfi' b. Mâlik, 5- Berâ b. Ma'rûr, 6- Câbir'in babası Abdullah b. Amr b. Haram: O gece müslüman olmuştu. 7- Sa'd b. Ubâde, 8- Münzir b. Amr, 9- Ubâde b. Sâmit. Evsliler: 10- Üseyd b. Hudayr, 11- Sa'd b. Hayseme, 12- Rifâa b. Abdülmünzir. Bu son temsilcinin yerine Ebu'l-Heysem b. Teyyihan'ın seçildiği de söylenmiş­tir.

İki kadın ise: 1- Kâb b. Amr'ın kızı Umâre Nüseybe: işte Müseylime bu kadının oğlu Habib b. Zeyd'i öldürmüştü. 2- Amr b. Adiyy'in kızı Esma.

Bu bîat tamamlanınca bîatta bulunanlar Allah Rasûlü'nden (s.a.) Aka­be halkı üzerine kılıçlarıyla eğilip onları kılıçtan geçirmek için izin istedilerse de Hz. Peygamber (s.a.) buna izin vermedi. Akabe tepesinden şeytan, işitile-bilecek en nüfuzlu bir sesle: "Ey Mina'da konaklayanlar! Kara çalınmış adamla yanında bulunan dinlerinden dönmüş ( = Sâbiî) Medineliler, sizinle savaşmak üzere toplandılar!" diye bağırdı. Allah Rasûlü (s.a.) yanındakile­re: "Bu, Akabe şeytanıdır; alçağın oğludur." dedikten sonra seslenene de: "Dinle, ey Allah düşmam! Vallahi işimi bitirince senin hakkından geleceğim!" diye karşılık verdi.[108]

 

5— Kureyşlilerin Olanları Buyması:

 

Sonra Hz.Peygamber (s.a.) herkesin konak yerlerine dağılmalarını em­retti. Sabah olunca Kureyş ululan ve eşrafı Medinelilerin bulundukları yere kadar gelerek: "Ey Hacrec topluluğu! Kulağımıza geldiğine göre siz bu gece bizim adamla buluşmuş ve bizimle savaşmak üzere bîat edip sözleşmişsiniz. Allaha yemin olsun ki, Arap kabileleri arasında sizinle savaşa girmekten duy­duğumuz nefret kadar nefret duyabileceğimiz bir kabile yoktur; sizinle ara­mızda savaş çıksın istemiyoruz." dediler. Orada bulunan Hazredi müşrikler derhal: "Böyle bir şey olmadı, bilmiyoruz." diye Allah adına onlara yemin etmeye başladılar. Abdullah b. Übey b. Selûl: "Bu asılsızdır. Böyle bir şey olmadı. Kavmim bana böyle bir şey danışmadı. Yesrib'de iken kavmim be­nimle danışıp benden emir almadan böyle bir iş yapmazlardı!" demeye baş­ladı. Bunun üzerine Kureyşliler, yanlarından ayrıldı.

Berâ b. Ma'rûr hayvanına binip Medine yolunu tuttu. Batn-ı Ye'cec'e vardı. Müslüman arkadaşları peşinden yetiştiler. (Olayın gerçek olduğunu ha­ber alan) Kureyş onları aramaya koyuldu. Sa'd b. Ubâde'ye yetişip ellerini devesinin kolanı ile boynuna bağladılar. Döve döve, sürükleye sürükleye, sa­çından çeke çeke Mekke'ye soktular. Mut'im b. Adiy ve Haris b. Harb b. Ümeyye gelip onu ellerinden kurtardılar. Medineli müslümanlar onu kaybe­dince geri dönüp onu aramak konusunda müşavere ederlerken Sa'd çıkagel-di. Böylece kafilenin tamamı Medine'ye ulaştı. [109] 

 

C) MEKKE'DEN HİCRET

 

1— Hicrete İzin:

 

Allah Rasûlü (s.a.) Medine'ye hicret için müslümanlara izin verdi. İn­sanlar hemen hicrete başladılar. Medine'ye gitmek üzere ilk yola çıkan Ebu Seleme b. Abdülesed ile karısı Ümmü Seleme'dir. Ancak Ümmü Seleme ko­casıyla gitmekten engellendi, ona kavuşmaktan bir sene alıkondu. Bir sene sonra oğlu ile yola çıkıp Medine'ye hicret etti. Osman b. Ebu Talha ona destek ver­di, yardımda bulundu.[110]

Sonra insanlar birbiri peşinden bölük böîük yola koyuldular. Mekke'de Allah Rasûlü (s.a.) Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ali dışında ve bir de müşriklerin zorla alıkoydukları dışında hiç müslüman kalmadı.'Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ali ise Peygamberimizin emriyle kaldılar. Allah Rasûlü (s.a.), yol hazırlığı yapıp kendisine hicret emrinin gelmesini beklemeye başladı. Hz. Ebu Bekir de yol hazırlığını tamamlamıştı. [111] 

 

2— Dâru'n-Nedve'de Yapılan Toplantı:

 

Müşrikler, Allah Rasûlü'nün (s.a.) ashabının yol hazırlığı yaptıklarını, yola koyulduklarını, eşyalarım yüklediklerini, kadınları, çocukları ve malla­rı Evs ve Hazrec kabilelerine sevkettiklerini görünce, Medine yurdunun ko­runaklı bir yurt ve halkının da iyi silah kullanan güçlü, kuvvetli cengaver bir halk olduğunu bildiklerinden Allah Rasûlü'nün (s.a.) onlara gidip katılarak kendilerine karşı davasının kuvvet bulmasından korkup telaşa kapıldılar; derhal Dâru'n-Nedve'de toplandılar. Bu konuyu görüşmek üzere müşriklerin ileri gelen görüş ve fikir sahiplerinden her biri istisnasız bu toplantıya katıldı.

Dostları ve üstadları olan İblis de ağır elbiseler giyinmiş Necidli yaşlı bir ihtiyar suretinde onların bu toplantılarına katıldı. Allah Rasûlü'nün (s.a.) du­rumunu görüştüler. Herbiri bir görüş ileri sürüyor; ihtiyar ise hepsini de red­dediyor, hoşnut kalmıyordu. Nihayet Ebu Cehil: "Aklıma bir fikir geldi. Gö­rüyorum ki hiçbirinizin aklına bu fikir gelmedi." dedi. "Nedir o?" diye sor­dular. Ebu Cehil anlattı; "Kanaatimce Kureyş'in her bir kabilesinden güçlü-kuvvetli yiğit bir delikanlı alırız, sonra ellerine keskin birer kılıç veririz, hepsi birden bir tek adam vurmuş gibi vurur onu öldürürler. Böylece kanı, bütün kabilelere dağılır. Bundan sonra Abdimenâfoğullan ne yapacaklarını bilemez­ler, bütün kabilelerin düşmanlığını göze alamazlar. Biz de onlara onun diye­tini öderiz!" Bu sözler üzerine ihtiyar adam: "Aferin şu yiğide! İşte vallahi, uygun olan görüş budur." dedi. Oradakiler, bu karar üzere hem fikir olarak ayrıldılar. Cebrail, Rab Teâlâ katından Hz. Peygamber'e (s.a.) vahiy getirdi, bu durumu kendisine bildirdi ve o gece yatağında uyumamasını emretti.[112]

 

3— Ebu Bekir'e Gidişi:

 

Allah Rasûlü (s.a.) öğle vakti sıcağında hiç gelmediği bir saatte başı ör­tülü bir vaziyette Hz. Ebu Bekir'e geldi ve ona: "Yanında kim varsa dışarı çıkar!" dedi. Hz. Ebu Bekir: "Onlar âilendir, ey Allah'ın Rasûlü!" dedi. Bu­nun üzerine Hz. Peygamber (s.a.): "Allah yola çıkmak için bana izin verdi." dedi. Hz. Ebu Bekir: "Sana yoldaşlık etmek var mı ey Allah'ın Rasûlü?" diye sordu. Allah Rasûlü (s.a.): "Evet" buyurdu. Hz. Ebu Bekir: "Babam, anam sana feda olsun! Şu iki devemden birini al." dedi. Allah Rasûlü (s.a.): "Para karşılığı" dedi.[113]

 

4— Evinden Çıkışı:

 

Hz. Peygamber (s.a.), Hz. Ali'ye o gece kendi yatağında yatmasını bu­yurdu. Kureyş'ten sözü edilen güruh Hz. Peygamber'in (s.a.) evinin etrafın­da toplandı. Kapının aralığından bakarak peygamberimizi gözetliyorlar, ge­celeyin ansızın baskın yapmak istiyorlar ve hangilerinin en bedbaht olacağını konuşuyorlardı. Allah Rasûlü (s.a.) karşılarına çıktı, yerden bir avuç kum ve çakıl taşı aldı ve müşriklerin başlarına saçmaya başladı. Müşrikler, Hz. Peygamber'i (s.a.) görmüyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.) ise: "Biz onların ön­lerinden bir sed, arkalarından da bir sed çektik. Onları bu şekilde perdeledik. Artık onlar göremezler." âyetini'[114] okuyordu. Allah Rasûlü (s.a.) Hz. Ebu Bekir'in evine gitti. Hz. Ebu Bekir'in evinin küçük kapısından geceleyin çıkıp yola koyuldular.

Müşrikler, Peygamberimizin kapısı önünde bekleşirken bir adam geldi, bekleşenleri görünce: "Ne bekliyorsunuz?" diye sordu. "Muhammed'i" de­diler. Adam: "Eliniz boşa gitti, ziyan ettiniz! Vallahi, yanınıza çıkmış, başı­nıza toprak serpmiş gitmiş!" dedi. Müşrikler: "Vallahi onu görmedik!" de­diler ve başlarından toprağı silkmeye koyuldular.

Peygamberimizin kapısında bekleşenler şunlardı: Ebu Cehil, Hakem b. Âs, Ukbe b. Ebu Muayt, Nadr b. Haris, Ümeyye b. Halef, Zem'a b. Esved, Tuayme b. Adiy, Ebu Leheb, Übey b. Halef, Nübeyh b. Haccac ve Müneb-bih b. Haccac.

Sabah olunca Hz. Ali yataktan kalktı. Müşrikler ona Allah Rasûlü'nü (s.a.) sordular. O da: "Bir bilgim yok." dedi.[115]

 

5— Mağara Günleri:

 

Sonra Allah Rasûlü (s.a.) ile Hz. Ebu Bekir Sevr mağarasına gittiler, içeri girdiler. Bir örümcek mağaranın kapısına ağını ördü.[116]

Abdullah b. Uraykıt el-Leysî'yi ücretle tutmuşlardı. Yolu çok iyi bilen bir kılavuzdu. Kavmi Kureyş'in dini üzere idi. Bu konuda ondan güvence al-dıiar, develerini ona teslim edip üç gün sonra Sevr mağarasında buluşmak üzere sözleştiler[117]

Kureyşliler onları arama işine ciddiyetle sarıldılar. Yanlarına iz takip uz­manları aldılar, mağaranın kapısına kadar vardılar, orada durdular.

Sahihayn'da rivayet edildiğine göre, Hz. Ebu Bekir telaşlanarak: "Ey Allah'ın Rasûlü! İçlerinden biri eğilip de ayağının dibine baksa bizi görür!" dedi. Peygamberimiz: "Ey Ebu Bekir! İki kişinin üçüncüsü Allah olursa sen, akibetin ne olacağını sanırsın? Endişe etme, Allah bizimle beraberdir." bu­yurdu.[118] Hz. Peygamber (s.a.) ve Hz. Ebu Bekir: müşriklerin, tepelerinde konuştuklarını duyuyorlardı. Ama Allah Teâlâ, onları müşriklere görünmez eyledi. (Hz. Ebu Bekir'in azatlısı) Âmir b. Füheyre tepelerinde Hz. Ebu Be­kir'in koyunlarını otlatır, Mekke'de söylenenlere kulak kabartır; sonra gelip onlara haber verirdi. Seher vakti olunca da diğer insanlarla birlikte sürüyü otlatırdı. [119]

Hz. Âişe anlatıyor: Onlara en kolaylarından yolda ihtiyaç duyacakları' şeyler hazırladık ve onlar için bir dağarcık içine azık koyduk. Hz. Ebu Be­kir'in kızı Esma, kuşağından bir parça kesip dağarcığın ağzını bağladı. Bir parça daha kesip onunla da kırbanın ağzım bağladı. Bundan dolayı kendisi­ne Hz. Peygamber (s.a.) tarafından "Zâtü'n-Nıtâkayn - îki kuşaklı" lâkabı verildi.[120]

 

D) MEDİNE YOLUNDA

 

1— Yola Çıkışları:                                               

 

Hâkim'in Müstedrekinde rivayetine göre Hz. Ömer anlatıyor: Allah Ra-sûlü (s.a.) beraberinde Ebu Bekir olduğu halde mağaraya doğru yola çıktı. Ebu Bekir, kâh Hz. Peygamber'in (s.a.) önünde, kâh arkasında yürümeye başladı. Sonunda Allah Rasûlü (s.a.) durumun farkına vardı ve sordu. Ebu Bekir: "Ey Allah'ın Rasûlü! Takib edildiğimiz hatırıma geliyor, arkanda yü­rüyorum. Sonra gözetlendiğimiz hatırıma geliyor, önünde yürüyorum." di­ye cevap verince Hz. Peygamber (s.a.): "Ey Ebu Bekir! Bana bir şey olma­sın, sana olsun istiyorsun, öyle mi?" diye sordu. Ebu Bekir: "Seni hakla gön­derene yemin olsun ki evet öyle." cevabını verdi. Mağaraya varıldığında Ebu Bekir: "Sen yerinde kal, ey Allah'ın Rasûlü! Ben girip senin için mağarayı iyice kontrol edeyim, temizliyeyim." dedi. İçeri girdi. Mağarayı kontrol edip temizledi. Mağaranın tepesine çıkınca ini kontrol etmediğini hatırladı. "Sen yerinde kal, ey Allah'ın Rasûlü! İni kontrol edeyim." dedi. İşini bitirdikten sonra: "Aşağı in, ey Allah'ın Rasûlü!" dedi. Peygamberimiz de mağaraya indi.[121] Mağarada üç gece kaldılar. Nihayet takip ateşi sönünce Abdullah b. Uraykıt, onlara iki deve getirdi. Onlar da develere bindiler. Ebu Bekir, Âmir b. Füheyre'yi terkisine aldı. Kılavuz önlerine düştü. Allah'ın gözü on­ları gözetiyor, desteği onlara yoldaş oluyor, medet ve inayeti onları indiriyor bindiriyordu.

Müşrikler onları ele geçirmekten ümit kesince, çınlan getirenlere herbiri-nin diyetini (100'er deve) vereceklerini ilan ettiler. Bunun üzerine insanlar ara­maya dört elle sarıldılar. Ama Allah, kendi işinin galibidir. [122]

 

2— Sürâka, Peygamberimizin Peşinde:

 

Hz. Peygamber (s.a.) ve yanındakiler Kudeyd'den yukarı çıkıp Müdli-coğullan oymağından geçerken oymaktan bir adam onları gördü. Derhal oy­mağa gelip ayakta dikildi ve: "Az önce sahile doğru giden bir karaltı gör­düm. Sanırım Muhammed ve arkadaşları olsa gerek." dedi. Sürâka b. Mâlik işin farkına vardı. Ama zafer yalnız kendisinin olsun istedi. Oysa onun hesa­bında olmayan zafer onu çoktan geçmişti. Sürâka yanındakilere: "Hayır, onlar filan ve filandır. İhtiyaçları olan bir şeyi aramak için (az önce) yola çıktılar." dedi. Sonra biraz bekledi. Sonra da ayağa kalkıp çadırına girdi ve hizmetçisi­ne: "Atı, çadırın arkasından çıkar. Seninle tepenin arkasında buluşalım." dedi. Sonra mızrağını eline aldı ve (parıltısı göze çarpmasın diye) üst tarafını aşağı doğru tutup yeri çizerek geldi, atma bindi.

Sürâka, Peygamberimiz ile yol arkadaşlarına, Allah Rasûlü'nün (s.a.) Kur'an okuyuşunu işitecek kadar yaklaştı. Hz. Ebu Bekir, dönüp dönüp ar­kasına bakıyordu. Allah Rasûlü (s.a.) ise arkasına bile dönüp bakmıyordu. Hz. Ebu Bekir: "Ey Allah'ın Rasûlü! İşte bak, Sürâka b. Mâlik bize yetiş­ti!" dedi. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.) ona beddua etti, atının ön ayak­ları yere gömüldü. Sürâka: "İyice anladım ki, başıma gelen ikinizin duasıyla geldi. Allah'a dua edin de kurtulayım. Buna karşılık insanların yüzünü siz­den çevireyim." diye yalvardı. Allah Rasûlü (s.a.) onun için dua etti, serbest kaldı. Sürâka, Allah Rasûlü'nden (s.a.) kendisi için bir emannâme yazması­nı istedi. Peygamberimizin emri üzerine Ebu Bekir bir deri parçasına bir eman­nâme yazdı.[123] Bu emannâme, Mekke fethedildiği güne kadar onun yanında idi. Emannâmeyi Peygamberimize getirdi. Allah Rasûlü (s.a.) ona vefa gös­tererek: "Bugün vefa ve iyilik günüdür!" buyurdu.

Sürâka, Peygamberimizle Ebu Bekir'e azık ve erzak vermek istediyse de: "İhtiyacımız yok. Sen bizden, takipçilerin yönünü şaşırt, yeter!" dediler. O da: "Tamam, dediğinizi yaparım." deyip oymağına döndü. İnsanların Pey­gamberimizle Ebu Bekir'in peşlerinde olduğunu görünce: "Ben sizin için her tarafı arayıp taradım, hiçbir yerde bulamadım. Benim aramam da sizin için yeter." demeye başladı. Günün evvelinde Peygamberimizin ve Ebu Bekir'in üzerine yürüyen Sürâka, günün sonunda onların koruyucusu kesildi! [124]

 

3— Ümmü Ma'bed'in Çadırında:

 

Sonra Allah Rasûlü (s.a.) bu yolculuğuna devam etti. Nihayet Ümmü Ma'bed el-Huzâiyye'ye ait iki çadıra uğradı. Ümmü Ma'bed, faziletçe üstün, güçlü-kuvvetli bir kadındı. Ellerini dizlerine kemend yapar çadırın önünde oturur, gelen geçenin su ve yiyecek ihtiyaçlarını karşılardı. Hz. Peygamber (s.a.) ile Hz. Ebu Bekir ona, yanında bir şey bulunup bulunmadığını sordu­lar. O da: "Vallahi, yanımızda bir şey olsaydı misafirperverliğimiz sizi boş çevirmezdi. Koyun otlaktan uzak. Sene kıtlık senesi." dedi. Allah Rasûlü (s.a.) çadırın yan tarafından bulunan bir koyun gördü ve: "Ey Ümmü Ma'bed! Bu koyun nedir?" diye sordu. O da: "Sürüden, dermansızlıktan dolayı geri kalmış bir koyun." cevabını verdi. Peygamberimiz: "Süt verir mi?" diye sordu. Ümmü Ma'bed: "Onda süt verecek derman nerde?" diye cevap verince Pey­gamberimiz: "Onu sağmama müsaade eder misin?" diye sordu. Kadın: "Evet, babam anam sana feda olsun! Süt bulabilirsen sağ!" dedi. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.) eliyle koyunun memesini sığadi, besmele çekip dua etti. Derhal koyun apışını ayırdı, sütünü gereği gibi akıtıp verdi. Hz. Peygamber (s.a.) kafileyi kandıracak genişlikte bir kap istedi. İçine süt sağdı, köpük taş­tı. Peygamberimiz kabı önce Ümmü Ma'bed'e sundu. O kanasıya içti. Sonra kabı arkadaşlarına sundu; onlar da kanasıya içtiler. Sonra da kendisi içip ikinci kere kaba süt sağdı ve kabı doldurdu. Kabı kadının yanına bırakıp hayvanla­ra bindiler, yola koyuldular.

Çok geçmeden kadının kocası Ebu Ma'bed, kınla döküle yürüyen, ke­miklerinde ilik, bacaklarında derman kalmayan arık keçileri süre süre geldi. Sütü görünce şaşırdı ve: "Bu sana nerden geldi? Koyun otlaktan uzak, evde sağmal hayvan yok!" dedi. Kadın: "Yok, vallahi! Ancak bize mübarek bir insan uğradı. Şöyîe şöyle söyledi. Şöyle şöyle yaptı..." diyerek olup biteni anlattı. Ebu Ma'bed: "Vallahi, kanaatimce o şahıs Kureyş'in aradıkları adam olacak. Hele onu bana bir anlat, Ey Ümmü Ma'bed!" dedi. O da anlattı: "Dış görünüşü gayet hoş, yüzü sabah aydınlığı gibi, hilkati yerli yerinde, ne şişmanlık diye bir kusur ona ilişmiş, ne baş küçüklüğü; güzel, yakışıklı, gözlerinin siyahı tam siyah, beyazı tam beyaz, göz kenarları kaşlar ve kirpik­ler gür; sesinde tizlik, boğukluk; boynunda uzunluk; göz siyahlığı çok siyah, beyazlığı çok beyaz, doğuştan sürmeli, kalem kaşlı, kaşlar birbirine yakın, saç gayette siyah; sustuğu zaman kendisini vakar bürür, konuştuğunda zera-fet bürür; uzaktan en güzel ve en zarif görünen insan; yaklaşıldığında en iyi ve en tatlı insan. Tatlı dilli, sözü tane tane, ne çok yavaş, ne çok hızlı. Ko­nuşması sanki dökülen inci taneleri gibi. Orta boylu. Hiçbir göz onu ne kısa­lıktan dolayı yere çalar, ne de uzunluktan dolayı yerer. İki dal arasında bir dal. O, üç kişilik kafilenin en parlak görünüme, en iyi değere sahip olanı. Yoldaşları var, etrafını kuşatan. Söz söylese sözünü dinlerler, emretse emrini yapmaya koşarlar. Hizmeti görülen, etrafında toplanılan bir insan. Ne yüzü­nü ekşitir, ne kınar." Bu tanıtım üzerine Ebu Ma'bed: "Vallahi bu zat, Ku-reyş'in, bize yaptığı şeyleri anlattıkları adamlarıdır. Yemin ederim ona arka­daş olmayı kafamda kurdum. Bir yolunu bulursam bunu yapacağım." dedi.

Mekke üzerinde yüksek sesle şu şiirin terennüm edildiği duyuldu; ama söyleyeni gören olmadı:

"Arş'ın Rabbi Allah Ümmü Ma'bed'in çadırlarında konaklayan iki yol­daşı en iyi şekilde mükâfatlandırdı.

O iki yoldaş iyilikle indiler, iyilikle yola koyuldular. Muhammed'in yol­daşı olan kurtuluşa erdi.

Hey, Kusay kabilesi! O'nun sayesinde Allah, sizden karşılığı görülme­yecek hiçbir cömertliği ve şerefi uzaklaştırmaz.

Mü'minleri gözetlemek için genç kızlarının oturdukları yer ve mekân Kâ-boğullarına kutlu olsun!

Kızkardeşinize sorun, koyununu ve kabını. Eğer sorarsanız koyuna, o da tanıklık eder."[125]

Hzj Ebu Bekir'in kızı Esma anlatıyor: Allah Rasûlü'nün (s.a.) ne yöne gittiğini bilmiyorduk. Mekke'nin aşağısından bir cin çikageldi, bu beyitleri okudu. İnsanlar peşine takıldılar. Sesini işitiyor, ama onu görmüyorlardı. Ni­hayet şehrin üst kısmından çıkıp gitti. O cinin söylediğini işitince Allah Ra­sûlü'nün ne yöne gittiğini anladık; bildik ki Medine yönüne doğru gitmektedir. [126]

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Hz. PEYGAMBER (S.A.) MEDİNE'DE

A) Hz. PEYGAMBER (S.A.) MEDİNE'DE

 

1— Hz. Peygamber'in (s.a.) Medine'de Karşılanışı:

 

Allah Rasûlü'nün (s.a.) Mekke'den çıkıp Medine'ye doğru geldiği habe­ri Ensar'a ulaşınca her gün, günün evvelinde Harre denilen mevkiye çıkıp onu bekliyorlar, güneşin sıcaklığı şiddetlenince âdetleri üzere evlerine dönüyor­lardı. Peygamberliğin on üçüncü senesi Rebiulevvel ayının on ikisine rastla­yan pazartesi günü olunca yine âdetleri üzere çıktılar. Güneşin sıcaklığı şid­detlenince döndüler. Bir yahudi, bir işi için Medine'nin surlarından birine çıktı. Allah Rasûlü (s.a.) ve yol arkadaşlarının beyazlar giyinmiş, kendilerini serap sürükler bir vaziyette geldiklerini gördü. En yüksek sesiyle: "Ey Kayleoğul-ları! İşte adamınız geliyor! İşte beklediğiniz atanız!" diye haykırdı. Ensar, derhal Allah Rasûlü'nü (s.a.) karşılamak için silaha sarıldı. Amr b. Avf oğullan oymağında bağrışmalar ve tekbir sesleri duyuldu. Müslümanlar, Hz. Peygam­ber'in (s.a.) gelişine sevinçten ötürü tekbir getirdiler, karşılamaya çıktılar. Onu karşılayıp peygamberlik selâmıyla selâmladılar. Etrafını çevirip kuşattılar. Hz. Peygamber'i (s.a.) vakar bürümüştü. Kendisine vahiy iniyordu: "Bilin ki, Al­lah, onun dostu ve bundan başka Cebrail, iyi mü'minler ve melekler de yar-dımcısıdır."[127]

 

2— Küba'da Konaklama:

 

Yoluna devam etti. Amr b. Avf oğulları yurdunda Küba'da konakladı. Gülsüm b. Hidm'in misafiri oldu. Sa'd b. Hayseme'nin misafiri olduğu söy-lenmişse de birincisi daha sağlamdır. Amr b. Avf oğullan arasında 14 gece kaldı. Küba mescidini inşa etti. Bu mescid, peygamberlikten sonra inşa edi­len ilk mesciddir.[128]

Cuma günü olunca Allah'ın emriyle hayvanına bindi, yola kovuldu. Cuma namazının vakti, Peygamberimizin Salim b. Avf oğullan oymağına vardığında girdi. Vadinin içindeki mescidde onlara cuma namazını kıldırdı. [129]

 

3— Ebu Eyyub el-Ensarî'nin Evinde:

 

Sonra devesine bindi. Halk, devesinin yularına yapıştı. Sayısız insan ka­labalığı, malzeme, silah ve kuvvet vardı. Hz. Peygamber (s.a.): "Devenin yo­lunu açınız! O emrini almıştır." buyurdu. Deve, onu götürmeye başladı. Hangi Ensar evinin yanından geçse muhakkak Hz. Peygamberin (s.a.) kendilerine konuk olmasını istiyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.) ise: "Onu bırakın! O, em­rini almıştır." diyordu. Deve yoluna devam etti. Nihayet bugünkü mescidin bulunduğu yere vannca oraya çöktü. Hz. Peygamber (s.a.) inmeden deve kalk­tı, biraz daha yürüdü. Sonra sağa sola baktı. Geri dönüp ilk çöktüğü yere çöktü. Peygamberimiz deveden indi. Orası Peygamberimizin dayıları Necca-roğullarının mahallesi idi. Bu, Allah'ın bir tevfikidir. Zira Hz. Peygamber (s.a.) kendilerine ikram olsun diye dayılarına misafir olmayı arzu etmişti. İn­sanlar, kendilerine misafir olması için Allah Rasûlü (s.a.) ile konuşmaya baş­ladılar. Ebu Eyyub el-Ensarî, çabucak Peygamberimizin yükünü evine taşı­dı. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.): "Kişi, yükünün yanında olmalı." de­meye başladı. Es'ad b. Zürâre geldi, Hz. Peygamberdin (s.a.) devesinin yula-nna yapıştı. Deve, onun yanında kaldı.[130] Tıpkı Ebu Kays Sırma el-Ensarî'nin dediği gibi oldu. Ibn Abbas bu zâta gidip gelirdi; ondan şu şiiri ezberlemiştir:

"Kureyş içinde on küsur sene kaldı.                      

Uyuşan bir dosta kavuşsa öğüt veriyordu.             

Hac dönemlerinde gelenlere kendisini arzediyordu.

Ne barındıracak birini buldu, ne de bir davetçi.

Bize gelip de menzil onunla istikrar bulunca,

Mesrur oldu Taybe'de, hoşnut kaldı.

Ne uzak zalimin zalimliğinden korkar oldu;

Ne azgın insanlardan...

Malımızın helâlinden ona mallar sunduk.

Savaşta ve barışta canlarımızı yoluna koyduk.

Onun düşmanlarının hepsine, tamamına;

Halis dostumuz olsa da düşman oluruz.

Biliyoruz ki, Allah'tan başka Rab yoktur;

Allah'ın kitabı yol göstericidir."[131]

İbn Abbas diyor ki: Allah Rasûlü (s.a.} Mekke'de idi. Kendisine hicret etmesi emredilip şu âyet indirildi: "De ki: Rabbim! Beni doğruluk girişiyle girdir; doğruluk çıkışıyla çıkar. Katından beni destekleyecek bir güç ver."[132]

Katâde diyor ki: Allah, Hz. Peygamber'i (s.a.) Mekke'den Medine'ye doğruluk çıkışıyla çıkardı. Allah'ın Peygamberi bu emre, güç olmaksızın ta­kat getiremeyeceğini biliyordu. Bu yüzden Allah'tan destekleyici bir güç iste­di. Mekke'de iken Allah Teâlâ ona hicret edeceği yurdu gösterdi. Hz. Pey­gamber (s.a.) buyurdu ki: "Bana sizin hicret edeceğiniz yurt, iki karataşlık tepe arasında hurmalıkh çorak bir yer şeklinde gösterildi. "[133]

Hâkim'in, Müstedrek'inde Ali b. Ebu Tâlib'den rivayetine göre Hz. Pey­gamber (s.a.) Cebrail'e: "Benimle birlikte kim hicret edecek?" diye sordu. Cebrail: "Ebu Bekir Sıddîk." cevabım verdi.[134]

Berâ anlatıyor: Allah Rasûlü'nün (s.a.) ashabından bize ilk hicret eden­ler Mus'ab b. Umeyr ve İbn Ümmü Mektûm'dur. İnsanlara Kur'an okutur­lardı. Sonra Ammâr, Bilâl ve Sa'd hicret etti. Sonra Ömer İbnü'l-Hattâb (r.a.) yirmi süvari ile hicret etti. Sonra da Allah Rasûlü (s.a.) hicret etti. Ben insan­ların, Hz. Peygamber'in (s.a.) gelişine sevindikleri gibi bir şeye sevindiklerini görmedim. Öyle ki, kadınların, çocukların ve cariyelerin: "İşte Allah'ın Ra­sûlü geliyor" diye sevindiklerini gördüm.[135]

Enes anlatıyor: Medine'ye girdiği gün Hz. Peygamber'i (s.a.) gördüm. O'nun şehrimiz Medine'ye girdiği günden daha güzel, daha parlak geçen bir gün kesinlikle hiç görmedim. Vefat ettiği gün orada bulundum. O'nun vefat ettiği günden daha kötü, daha karanlık geçen bir gün kesinlikle hiç görme­dim.[136]

Hz. Peygamber (s.a.) odalarını ve mescidini yapıncaya kadar Ebu Ey-yûb'un evinde kaldı. Allah Rasûlü (s.a.) Ebu Eyyûb'un evinde iken Zeyd b. Harise ile Ebu Râfi'i altlarına iki deve, ellerine beş yüz dirhem vererek Mek­ke'ye gönderdi. Bu iki sahabî, Hz. Peygamber'in (s.a.) kızları Fâtuna ile Ümmü Gülsüm'ü, hanımı Şevde bt. Zem'a'yı, Üsâme b. Zeyd ile anası Ümmü Ey-men'i alıp Medine'ye getirdiler. Allah Rasûlü'nün (s.a.) kızı Zeyneb'e kocası Ebu'l Âs b. Rebî hicret etme müsaadesi vermedi. Hz. Ebu Bekir'in oğlu Ab­dullah onlarla birlikte, aralarında Hz. Âişe'nin de bulunduğu Ebu Bekir ai­lesini yola çıkardı. Bunlar, Medine'ye gelince Harise b. Nu'man'ın evinde ko­nuk oldular.[137]                                              

 

B) MEDİNE'DEKİ İLK FAALİYETLERİ

 

1— Mescidin Yapımı:

 

Zührî anlatıyor: Hz. Peygamber'in (s.a.) devesi, mescidinin arsasına çök­tü. O vakit bu arsada müslüman birtakım erkekler namaz kılarlardı. Arsa, Es'ad b. Zürâre'nin vesayetinde bulunan Sehl ve Süheyl adında, Ensar'dan iki yetim çocuğa ait bir hurma kurutma yeri idi. Allah Rasûlü (s.a.) burasını mescid yapmak üzere satın almak için çocuklarla konuştu. Çocuklar: "Ha­yır, ey Allah'ın Rasûlü! Burasını sana bağışlıyoruz!" dediler, Allah Rasûlü (s.a.) bunu kabul etmedi, onlardan arsayı "on dinara satın aldı.

Orası duvarla çevrili idi; tavanı yoktu. Kıblesi Beyt-i Makdis'e doğru idi. Allah Rasûlü (s.a.) gelmezden önce orada vakit namazlarını ve cuma nama­zını Es'ad b. Zürâre kıldırirdı. Mescidin arsasında sincan dikenleri, harabe­ler, hurma ağaçları ve müşrik kabirleri vardı. Allah Rasûlü'nün (s.a.) emriy­le kabirler açılıp (başka tarafa naklolundu); harabeler düzlendi, hurmalar ve yabanî ağaçlar kesilip mescidin kıble tarafına dizildi.

Hz. Peygamber (s.a.) mescidin uzunluğunu kıble cihetinden beriye yüz kulaç, genişliğini ise bu kadar yahut buna yakın yaptı. Temelini de üç kulaca yakın yaptı. Sonra sahabîler mescidin duvarını kerpiçle ördüler. Allah Rasû­lü (s.a.) de onlarla birlikte mescidin yapımında çalışıyor, bizzat kendisi taş ve kerpici taşıyor ve şu beyitleri terennüm ediyordu:

"Allah'ım! Dirlik yalnız ahiret dirliğidir. Ensar ve muhacirlere merhamet buyur."

"Bu yük, Hayber (in üzüm ve hurma) yükü değil; Rabbimiz! Bu daha hayırlı, daha temiz!"[138]

Sahabîler recez söyleyerek kerpiç taşımaya koyuldular. Kimileri recezin-de şöyle diyordu:

Peygamber çalışırken oturursak biz; Elbet bu bizim sapmış (veya kokuşmuş) bir davranışımızda."

Hz. Peygamber (s.a.) mescidin kıblesini Beyî-i Makdis'e doğru koydu. Mescide üç kapı yaptı: 1- Gerisinde bir kapı, 2- Bâbu'r-Rahme ( = Rahmet kapısı) denilen kapı, 3- Allah Rasûlü'nün (s.a.) girmesine mahsus kapı. Di­reklerini hurma ağacından dikti. Tavanını yaprakları soyulmuş hurma çubuk­larıyla örttü. Kendisine: "Üstünü örtüp tavan yapsanız!" diye bir öneride bulunuldu ise de: "Hayır, Musa'nın çatısı gibi bir çaü yetişir." buyurdu. Mes­cidin bir tarafına hanımlarına kerpiçten odalar yaptı. Bu odaların tavanları­nı yaprakları soyulmuş hurma çubuklarıyla ve hurma direkleriyle örttü. Bina işini bitirince Hz. Âişe için mescidin doğu tarafında kıblesine yakın olarak yaptığı odada Hz. Âişe ile zifafa girdi. Burası şimdi Hz. Peygamber'in (s.a.) kabrinin bulunduğu odadır. Şevde bt. Zem'a için bir başka oda yaptı.[139]

 

2— Muhacir-Ensar Kardeşliği:

 

Sonra Allah Rasûlü (s.a.) Enes b. Mâlik'in evinde Muhacirlerle Ensar -arasında kardeşlik sözleşmesi kurdu. Buna katılanlar, yarısı Muhacirlerden ve yansı da Ensar'dan olmak üzere 90 erkekten ibaretti. Hz. Peygamber (s.a.), aralarında eşitlik esasına göre kardeşlik ilan etti. Bedir savaşına kadar ölüm­den sonra birbirlerine zevi'l-erhamdan[140] evvel mirasçı oluyorlardı. Allah Te-âlâ: "Zevi'l-erham (akrabalar) miras hususunda Allah'ın kitabında birbirlerine daha yakındır" âyetini'[141] indirince birbirine mirasçı olmayı kardeşlik sözleş­mesinden evvel akrabalık bağına çevirdi.[142]

Hz. Peygamber'in (s.a.) bir ikinci kardeşlik sözleşmesi olarak Muhacir­leri birbirlerine kardeş yaptığı ve kendisinin de bu sözleşmede Hz. Ali'yi kar­deş edindiği söylenmişse de[143] birincisi sahihtir. Muhacirler İslâm kardeşliği, yurt kardeşliği ve soy yakınlığından ötürü kardeşlik sözleşmesine muhtaç de­ğillerdi. Oysa Muhacirlerle Ensâr'm durumu böyle değildir.

Şayet Hz. Peygamber (s.a.) muhacirler arasında kardeşlik sözleşmesi yap­mış olsaydı kendisine kardeş olmaya en müstehak olan insan, en çok sevdiği, hicrette yoldaşı, mağarada arkadaşı, sahabenin en faziletlisi ve O'nun yanın­da en itibarlıları olan Hz. Ebu Bekir Sıddîk olurdu. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.): "Yeryüzü halkından birini dost edinecek olsaydım Ebu Bekir'i dost edinirdim. Ancak İslâm kardeşliği daha üstündür." buyurmuş, hadisin bir metnine göre ise: "Ancak o benim kardeşim ve arkadaşımdır." demiştir.[144] Bir hadise göre, Hz. Peygamber (s.a.) "Kardeşlerimizi görmek isterdim." bu­yurmuş, sahabîler de: "Biz senin kardeşlerin değil miyiz?" diye sormuşlar, Peygamberimiz "Siz benim arkadaşlarınsınız. Kardeşlerim ise benden sonra gelecek, beni görmedikleri halde bana inanacak olan insanlardır." cevabını vermişti.[145] Her ne kadar bu hadisin ifade ettiği üzere bu İslâm kardeşliği umumi ise de Ebu Bekir Sıddîk bu kardeşliğin en üst basamağında idi. Nite­kim sahabîliğin de en üst basamağında o vardı. Şu halde sahabe kardeşlik ve sahabîlik (arkadaşlık) meziyetine sahip insanlardır. Hz. Peygamber'in (s.a.) sahabeden sonraki takipçileri ise kardeşlik özelliğine sahip olan sahabîlik özel­liğine ise sahip olmayan kimselerdir. [146]  

 

3— Yahudilerle Yapılan Sulh Anlaşması:

 

Allah Rasûlü (s.a.) Medine'de bulunan yahudüerle sulh anlaşması yap­tı. O'nunla yahudiler arasında bir belge yazılıp İmzalandı. Yahudi hahamı ve âlimi Abdullah b. Selâm kısa süre içinde İslâm'a girdi.[147] Yahudilerin umu­mu küfürde direttiler.

Yahudiler üç kabileden oluşmaktaydı: 1- Kaynukâoğullan, 2- Nadiri-ğulları, 3- KurayzaoğuIIarı. Hz. Peygamber (s.a.) üçüyle de savaştı. Kayn^ı-kaoğullanna bir şey yapmadan onları bıraktı, Nadîroğullarım sürgün etti; KurayzaoğuUannı (savaşabilecek erkeklerini) idam edip kadınlarıyla çocuji larını esir aldı. Haşr sûresi Nadîroğullan, Ahzâb sûresi ise KurayzaoğuIIarı hakkında inmiştir.  [148]                                                                                     

 

C) KIBLE VE NAMAZ

 

1— Kıblenin Kabe'ye çevrilmesi:

 

Hz. Peygamber (s.a.) namazı, Beyt-i Makdis'i kıble edinerek kılardı. Kıb­lesinin Kabe'ye çevrilmesini arzu ederdi. Cebrail'e: "Keşke Allah, yönümü yahudilerin kıblesinden çevirse!" dedi. O da: "Ben de bir,;kulum. Rabbine dua et, O'ndan iste." diye tavsiyede bulundu. Bunun üzerine Hz. Peygam­ber (s.a.) bunu umarak yüzünü göğe çevirip durmaya başladı. Nihayet Al­lah: "Yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Seni hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir." âyetini[149] indirdi. Bu olay, Hz. Peygamber'in (s.a.) Medine'ye gelişinden onaltı ay sonra, Be­dir savaşından iki ay önce gerçekleşti.[150]

Muhammed îbn Sa'd'ın Hâşim b. Kasım yoluyla Ebu Ma'şer'den riva­yetine göre Muhammed b. Kâb el-Kurazî diyor ki: "Hiçbir peygamber kıble ve sünnet konusunda herhangi bir peygambere asla muhalefet etmiş değildir. Yalnız Allah Rasûlü (s.a.) Medine'ye hicret ettiği vakit onaltı ay Beyt-i Mak-dis'e doğru namaz kıldı." Muhammed b. Kâb sonra: "Allah, Nuh'a buyur­duğu şeyleri size de din olarak buyurdu. Sana vahyettik ki..." âyetini[151] okudu.[152]

Allah'ın kıble yönü olarak Önce Beyt-i Makdis'i tayin etmesinde ve son­ra onu Kabe'ye çevirmesinde büyük hikmetler vardır; müslümanlar, müşrik­ler, yahudiler ve münafıklar bu olayla bir imtihandan geçirilmişlerdir:

Müslümanlar, işittik itaat ettik, demişlerdir. "Ona inandık, hepsi Rab-bimizin kalındandır. "[153] demişlerdir. İşte Allah'ın hidayete erdirdiği bunlar­dır. Bu işi kabullenmek onlara güç de gelmedi.

Müşrikler ise: "Kıblemize döndüğü gibi yakında dinimize de döner. Kıb­lemize dönmüşse ancak hak bu olduğu için dönmüştür." demişlerdir.

Yahudiler de: "Kendisinden önceki peygamberlerin kıblesine ters düş­tü. Şayet peygamber olsaydı, peygamberin kıblesine doğru namaz kılardı" demişlerdi.

Münafıklar1 da: "Muhammed, nereye yöneleceğini bilmiyor. Eğer birin­cisi doğruysa onu terketti. Yok eğer ikincisi doğruysa demek ki bâtıl üzere idi." demişlerdir.

Sefih insanların lâfları çoğaldı. Allah Teâlâ'mn buyurduğu gibi oldu: "Gerçekten bu, i Allah'ın hidayete erdirdiği kimselerden başkalarına güç ge­lecek bir şeydir.'''[154] Bu olay, Allah'ın, kullarını denediği bir imtihan oldu ve böylece Allah, kimin Peygambere uyduğunu, kimin topukları üzerinde geri döndüğünü gördü.

Kıble işi ve! onun durumu büyük olduğundan ötürü Allah Teâlâ, kıble­nin Kabe'ye çevrildiğini açıklamaya geçmeden önce nesih olayını, kendisinin neshetmeye kudreti yeteceğini ve neshedilenden daha hayırlısını veya onun benzerini getireceğini açıklayarak söze başladı. Sonra hemen peşinden Allah Rasûlü'nü (s.a.) sorgulayanları, O'na itaat etmeyenleri azarladı! Bunun ar­dından da yahudilerle hıristiyanlann görüş ayrılıklarını, birbirleri hakkında "Onlar sağlam bir temel üzere değiller" şeklindeki tanıklıklarını kaydetti. İna­nan kullarını onlara muvafakat etmekten, onların arzularına uymaktan sa­kındırdı. Sonra onların inkârlarım, kendisine ortak koşmalarını ve "Allah'ın çocuğu vardır." sözlerini kaydetti. Allah Teâlâ, onların dediklerinden yüce­dir. Sonra doğunun da, batının da kendisine ait olduğunu, kullan yüzlerini ne yöne çevirirlerse kendisinin yönünün orası olduğunu ve kendisinin her şe­yi kapladığını, her şeyi bildiğini haber verdi. O'nun büyüklüğünden, kuşatı-cılığından ve ihatasından ötürü kul yönünü ne tarafa çevirirse Allah'ın yüzü o yöndedir.

Sonra Peygamberinin, ona uymayan ve onu tasdik etmeyen cehennem­liklerden sorumlu tutulmayacağını haber verdi. Ardından peygamberine bil­dirdi ki, ehl-i kitap yahudiler ve hıristiyanlar kendilerinin dinlerine uymadıkça Hz. Peygamber'den (s.a.) hoşnut olmayacaklardır; eğer Hz. Peygamber (s.a.) onlara uyarsa -ki Allah, onu bundan korumuştur- Allah'tan ona ne bir dost ne bir yardımcı bulunacaktır. Sonra ehl-i kitaba kendilerine vermiş olduğu nimeti hatırlattı ve kıyamet günündeki azabından onları korkuttu. Arkasın­dan Beytullah'ı yapan dostu Hz. İbrahim'i anlattı, onu övdü, medhetti ve onu yeryüzü halkının kendisine uyacağı "insanlar için bir imam" yaptığını haber verdi. Sonra Beytullah'ı ve dostunun onu yapışını anlattı. Bunun içeri­ğinde şu yatmaktadır: Beytullah'ın yapıcısı nasıl insanlar için bir imamsa, onun yaptığı bina da insanlar için bir imamdır. Sonra Allah, bu imamın dininden, en sefih insanlardan başkasının yüz çevirmeyeceğini haber verdi. Sonra kul­larına son peygamberine uymalarım; O'na, Hz. İbrahim'e ve diğer peygam­berlere indirilenlere inanmalarını emretti. Ardından: "Hz. İbrahim ve ailesi yahudi yahut hıristiyandı." diyenleri reddetti. Bütün bunları kıblenin çevril­mesine bir giriş, bir hazırlık, bir önsöz yaptı. Maamafih bütün bunlara rağ­men bu olay, Allah'ın hidayete erdirdiği kimseler dışındaki insanlara kabulü güç geldi. Allah Teâlâ bu emri ardarda üç kere tekrarlamak suretiyle te'kid etti. Peygamberine, olduğu yerde ve yola çıktığı yerde yüzünü Kabe'ye çevir­mesini emretti. Dilediğini doğru yola ileten Allah'ın onları bu kıbleye çevir­diğini ve bu kıblenin onlara yaraşır bir kıble, onların da bu kıbleye lây^k insanlar olduklarını haber verdi. Çünkü bu kıble en vasat, en faziletli kıble­dir; onlar da en vasat ve en hayırlı ümmettir. Bu yüzden en faziletli kıbleyi en faziletli ümmete seçip ayırmıştır. Nitekim bu ümmete en faziletli peygam­beri ve en faziletli kitabı seçip ayırmış, onları en hayırlı asırda dünyaya getir­miş, şeriatların en faziletlisini onlara tahsis etmiş, ahlâkın en hayırlısını onlara lütfetmiş, yeryüzünün en hayırlı bölgesine onları yerleştirmiş, cennetteki en hayırlı konak yerlerini ve kıyametteki en hayırlı bekleme yerlerini onlara tahsis etmiştir. Onlar (kıyamette) yüce bir tepededir; diğer insanlar onların altındadır. Rahmetini dilediğine tahsis eden Allah her türlü eksiklikten, ku­surdan uzaktır. Bu Allah'ın lutfudur, dilediğine verir. Allah, büyük lütuf sa­hibidir.

Allah Teâlâ, kıbleyi diğer insanlann müslümanlara gösterecekleri bir delil olmaması için Beyt-i Makdis'den Kabe'ye çevirdiğini haber verdi. Ancak az­gın zalimler müslümanlara karşı yukarıda zikredilen delilleri ileri sürmekte­dirler. Dinsizler, peygamberlere ancak bunlarla ve benzeri bâtıl delillerle karşı korlar. Peygamberin sözlerine, başka sözleri tercih eden herkesin delili, bu dinsizlerin delilleri cinsindendir.

Allah Teâlâ, müslümanlara nimetini tamamlamak ve onları hidayete er­dirmek için, böyle yaptığını haber verdi. Sonra onlara Kitab'ı, hikmeti ve bil­mediklerini öğretmek, kendilerini manevî yönden temizlemek için peygamberlerini göndermek, kitabını indirmek suretiyle onlara lütfettiği ni­metlerini hatırlattı. Ardından kendisini anmalarını ve kendisine şükretmele­rini emretti. Çünkü bu iki şeyle, Allah'ın nimetlerini tamamlamasına ve fazladan lütfetmesine hak kazanırlar; O'nun kendilerini anmasını ve sevme­sini sağlarlar. Sonra Allah onlara, bunları ancak kendisi aracılığıyla yardım istemek suretiyle elde edebilecekleri şeyi yani sabır ve namazı emretti ve ken­disinin sabredenlerle beraber olduğunu haber verdi. [155]    

 

2— Beş Vakit Namazın Rekâtları:

 

Allah, kıbleyle birlikte gecede ve gündüzde beş kere ezan okunmasını meş­ru kılarak müslümanlara nimetini tamamladı. Öğle, ikindi ve yatsı namazla­rının farzları iki rekât iken ikişer rekât daha ilâve ederek dörder rekâta çıkardı.[156] Bütün bunlar Hz. Peygamber'in (s.a.) Medine'ye gelişinden son­ra oldu. [157]    

 

A) CİHADIN ÖNEMİ

 

1— Cihada İzin Verilmesi:

 

Allah Rasûlü (s.a.) Medine'ye yerleşti; Allah onu, yardımıyla ve inanan Ensâr kullarıyla destekledi. Ensâr arasındaki kin ve düşmanlığı kaldırıp kalp­lerini birbirine ısındırdı; Allah'ın yardımcıları ve İslâm'ın askerleri Hz. Pey-gamber'i (s.a.) düşmanlardan ve suikasttan korudular, uğruna canlarını koydular, O'nun sevgisini babaların, oğulların, eşlerin sevgisine tercih ettiler ve Hz. Peygamber (s.a.) onlar için canlarından daha değerli oldu. İşte bu du­rumu gören (müşrik) Araplar ve yahudiler bir yaydan boşanırcasma onlara karşı birlik olup cephe aldılar, düşmanlık gösterme ve muharebe için paçayı sıvadılar, her taraftan seslerini yükseltmeye başladılar. Allah Teâlâ ise müs-lümanlara sabrı, affı ve bağışlamayı emrediyordu. Nihayet müslümanlar kuv­vetlenip güçlerine güç katılınca, Allah o zaman onlar için savaşa izin verdi, ama onlara savaşı farz kılmadı. Buyurdu ki: "Zulme uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin karşı koyup savaşmalarına izin verildi. Doğrusu Al­lah, onlara yardım etmeye elbette muktedirdir."[158]

Bir grup "Bu izin Mekke'de idi; sûre Mekke'de inen sûrelerdendir" de­mişse de şu sebeplerden ötürü bu söz yanlıştır:

1- Allah, Mekke'de müslümanlara savaşmaları için izin vermemiştir. Hem Mekke'de onların, savaşabilmeleri için gerekli güçleri de yoktu.

2- Âyetin gelişi de iznin hicretten ve müslümanlann yurtlarından çıkarıl­malarından sonra gerçekleştiğini göstermektedir. Zira Allah: "Onlar ancak Rabbimiz Allah dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmışlardır."[159] buyuruyor ki, bunlar muhacirlerdir.

3- "İşte Rableri hakkında birbirleriyle mücadeleye giren iki taraf..." âye-ti[160] Bedir savaşında her iki taraftan harp öncesi düelloya çıkanlar hakkında inmiştir.[161]

4- Allah, bu sûrenin son taraflarında, müslümanîara "Ey iman edenler!" diye hitap etmektedir. Bu şekildeki hitabın hepsi Medine'de inmiştir. "Ey insanlar'* şeklindeki hitap ise müşterektir (yani hem Mekke'de, hem de Me­dine'de inenlerde yer almaktadır).

5- Allah, bu sûrede elle ve başka şeylerle cihad etmeyi kapsayan cihadı emretmiştir. Kuşkusuz herhangi bir şeyle kayıtlı olmayan cihad emri, hicret­ten sonra gelmiştir. Delillerle cihad etme ise Mekke'de iken: "Kâfirlere uy­ma ve onlara Kur'anla büyük bir cihad aç" âyetiyle[162] emredilmiştir. Bu âyetin geçtiği sûre Mekke'de inmiştir. Mekke'deki cihad ise tebliğ yapma ve delille karşı koymadır. Hac sûresinde emredilen cihada ise kılıçla cihad etme de girer.

6- Hâkim, Müstedrekinde, A'meş -Müslim el-Batîn-Saîd b. Cübeyr se­nediyle İbn Abbas'ın şöyle dediğini rivayet eder: Allah Rasûlü (s.a.) Mekke'­den çıkınca Ebu Bekir: "Peygamberinizi çıkarın- Biz Allah'tan geldik ve yine O'na döneceğiz- elbette helak olacaksınız." dedi. Bunun üzerine Allah Teâ-lâ: "Zulme uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin karşı koyup sa­vaşmalarına izin verildi" âyetini'[163] indirdi. Savaş hakkında İnen ilk âyet budur.[164] Bu rivayetin senedi, Buharî ve Müslim'in Sahih lerinin şartlarım ta­şımaktadır. Sûrenin akışı, sûre içerisinde Mekke'de ve Medine'de inen âyet­ler bulunduğunu göstermektedir. Çünkü Peygamber'in arzusuna şeytanın vesvese karıştırması olayı Mekke'de vuku bulmuştur. En iyi Allah bilir. [165]    

 

2— Cihadın Farz Kılınışı:

 

Sonra Allah müslümanlara kendilerine savaş açanlarla savaşmayı farz kıldı, savaş açmayanlarla savaşmayı farz kılmadı. "Allah yolunda size savaş açanlarla savaşın." Buyurdu.[166]

Sonra müslümanlara, bütün müşriklerle savaşmayı farz kıldı. Müşrik­lerle savaş önce haramdı, sonra onlarla savaşa izin verildi, sonra savaş açan­larla savaşma emredildi, sonra da bütün müşriklerle savaşmak -iki görüşten birine göre farz-ı ayn, meşhur olana göre de farz-ı kifâye olmak üzere- em­redildi.

Araştırmanın ortaya koyduğu gerçek şu ki, kalb ile olsun, dil ile olsun, mal ile olsun, el ile olsun cihad etme farz-ı ayndır. Her müslüman bu türler­den biriyle cihad etmelidir. Bedenle cihad farz-ı kifâyedir. Mal ile cihadın farz olması konusunda iki görüş vardır. Doğrusu farz olduğudur. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de malla ve canla cihad eşit olarak emredilmiştir. Nitekim Allah Te-âlâ buyuruyor ki: "İster arzu ederek, ister ağırlaşarak olsun hepiniz cihada çıkın. Mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Bilirseniz bu, si­zin için daha hayırlıdır. "[167]Allah, cehennemden kurtulmayı, günâhın bağış­lanmasını ve cennete girmeyi malla cihad etmeye bağladı: "Ey iman edenler! Sizi can yakıcı bir azaptan kurtaracak kazançlı bir ticareti göstereyim mi? Allah'a ve Peygamberine inanırsınız, Allah yolunda mallarınızla, canlarınız­la cihad edersiniz. Bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. Böyle yaparsanız Allah günâhlarınızı bağışlar, sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki hoş meskenlere koyar. İşte bu, büyük bir kurtuluştur. "[168] Şa­yet bu denilenleri yaparlarsa onlara istedikleri yardım ve yakın fethi verece­ğini haber verdi ve: "İstediğiniz bir başka şeyi daha verecektir."[169]buyurdu. Yani cihad konusunda istediğiniz bir başka şeyi "Allah'tan bir yardım ve ya­kın bir fetih" verecektir. Allah: "İnananlardan canlarını ve mallarını cennet karşılığı satın aldığım"[170] haber vermiştir. Mallarına karşılık bedel olarak on­lara, cenneti vermiştir. Bu sözleşme ve vaadi gökten indirdiği en faziletli ki­tapları olan Tevrat, İncil ve Kur'an'da muhafaza etti. Sonra ahde vefa konusunda, kendisinden daha vefalı hiç kimse bulunmadığını onlara bildirmek suretiyle bunu pekiştirdi. Ardından bunu da, sözleşme yaptıkları alış-verişten ötürü sevinmelerini emrederek pekiştirdi. Sonra onlara, bunun büyük bir kur­tuluş olduğunu bildirdi.

Artık Rabbiyle bu ahş-veriş akdini yapan düşünsün, mertebesi ne kadar muazzam, ne kadar yüce! Çünkü müşteri, Allah Teâlâ, para ise Naîm cen­netleri, Allah'ın rızasını elde etme ve orada O'nu görmek suretiyle menfaat-lenmedir. Bu akdin elinde gerçekleştiği kimse meleklerin ve insanların Allah katında en şerefli ve en değerlileri olan Allah elçisidir. İşte böyle bir ticaret malı, muazzam bir iş ve büyük bir durum için hazırlanmıştır.

"Seni öyle bir şey için hazırladılar ki, sen onun farkına varsan başıboş bırakılmış develerle birlikte otlamaktan nefsini çek oradan uzaklaştır."[171]

Sevginin ve cennetin mehri, inananlardan can ve mallarını satın alan, sev­ginin ve cennetin sahibine can ve malı feda etmektir, îflâs etmiş, yüz çevir­miş korkak bu ticaret malının ticaretini nerde yapsın! Vallahi bu mal o kadar ayağa düşmedi ki, iflas edenler onun fiyatını sorsun; o kadar değerini yitir­medi ki züğürtler veresiye satın alsın! Bu mal, arayıp soranların çarşısında pazara çıkarıldı. Sahibi de bedel olarak canlan feda etmekten başka bir şeye razı olmamakta! Bu yüzden tembeller geriledi, âşıklar ayağa kalkıp içlerin­den kimin canının mala bedel olmaya yaraşır olduğunu gözetlemeye koyul­dular. Mal aralarında döndü dolaştı. "İnananlara karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı şiddetli"[172] olanların eline düştü.

Muhabbet iddiasında bulunanlar çoğalınca davalarının doğruluğuna delil getirmeleri istendi; şayet insanlara sırf iddia etmekle, iddia ettikleri şey veri­lecek olsaydı boş adam, meşgul adamın sanatını iddia ederdi. Davacılar tür­lü türlü şahitler getirmeye kalkıştılar. Onlara denildi ki: Bu dava delilsiz ispat edilemez. "De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sev­sin."[173]» Bunun üzerine bütün halk geriledi; fiillerinde, sözlerinde, tavırlarında ve ahlâkında Peygamberi izleyenler yerlerinde kaldılar. Bu sefer âdil şahit ge­tirmeleri istendi ve denildi ki: Adalet ancak "Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından çekinmezler." âyetinin[174] tezkiyesiyle ka­bul edilir. Bunun üzerine muhabbet iddiasında bulunanların çoğunluğu geri­ledi, mücahidler ayakta dikili kaldılar. Onlara denildi ki: Âşıkların canlan ve malları kendilerinin değildir. Akit konusu olan şeyi teslim edin. Çünkü Allah, inananlardan canlarını ve mallarım cennet karşılığında satın aldı. Alış­veriş akdi, her iki tarafın da üzerine düşeni teslim etmesini gerektirir. Tüc­carlar müşterinin azametini, bedelin miktarım, ahş-veriş akdi elinde gerçek­leşen zatın kadrinin yüceliğini ve bu akdin yazıldığı kitabın değerini görünce satışa çıkarılan malın, başka mallarda bulunmayan bir değere ve özelliğe sa­hip olduğunu anladılar; bu malı lezzet ve zevki gidecek, geriye kötü neticesi ve üzüntüsü kalacak sayılı dirhemler karşılığında düşük bir pahaya satmanın apaçık bir ziyan ve anormal derecede bir aldanma olduğunu ve bunu yapan kimsenin sefihler grubuna dahil olacağını görüp müşteriyle, geri dönebilme (muhayyerlik) şartı ileri sürmeksizin isteyerek, gönül hoşluğuyla hoşnudluk ahm-satımını (bey'atu'r-rıdvânı) gerçekleştirdiler ve: "Vallahi ne sen istedi­ğin için alış-verişi bozarız, ne de senden bu alış-verişi bozmanı talep ederiz." dediler. Akit tamam olup satılan malı teslim ettikleri vakit onlara denildi ki: Canlarınız ve mallarınız bizim oldu. Şimdi onları size olduğundan daha bol bir şekilde, mallarınıza kat kat mal katarak geri veriyoruz. "Allah yolunda öldürülenleri ölü sanma. Bilâkis Rableri katında diridirler, nzıklamrlar."[175] Biz, sizden canlarınızı ve mallarınızı üzerinizden kâr sağlamak amacıyla iste­medik. Bilâkis kusurlu şeyi kabul edip ona karşılık en yüksek pahayı vermekle cömertlik ve keremin eseri ortaya çıksın diye böyle yaptık. Sonra bedeli de, o bedel karşılığı alınan malı da size verdik.

Câbir b. Abdullah olayını düşün! Hz. Peygamber (s.a.) ondan devesini satın almıştı. Sonra ona devenin bedelini fazla fazlasına ödedi ve deveyi ye­niden ona geri verdi.[176] Babası, Uhud savaşında Hz. Peygamber'in (s.a.) ya­nında şehid düşmüştü. İşte bu davranışla Hz. Peygamber (s.a.) ona, babasının Allah'la olan durumunu hatırlattı ve ona haber verdi ki: "Allah babanı di­riltti ve onunla karşı karşıya konuştu: 'Ey kulum! Dile benden, dilediğini* dedi."[177]

Cömertlik ve keremi muazzam olan Allah'ı yaratıkların ilmi kuşatmak­tan   uzaktır!   Şu   işe   bak!   Hem   malı   verdi,   hem   bedeli   verdi, hem akdin tamamlanmasını sağladı, hem satılan malı kusuruna rağmen ka­bul etti, hem ona en yüksek fiyatı verdi, hem kulunu kendisinden malı karşı­lığı satın aldı, hem bedeli ve malı onda topladı, hem de bu akitten ötürü onu Övdü, medhetti! Oysa kulunu buna muvaffak kılan ve bunu ondan isteyen de O'dur!                          

"Haydi koş, himmet sahibi isen. Arzu sürücüsü seni sürdü. Artık mesa­feleri katlayıver.

Onların muhabbet ve hoşnutluk tellâlları çağırınca ona tam bin kerg'buyur!' de.

Önlerindeki yükseklere bakma. Şayet yüksek tepelere bakarsan onlar en­gele dönüverirler.

Yol alırken oturanın yoldaşlığını bekleme, bırak onu. Çünkü seni sürü­cü olarak arzu yeter.

Onlardan, onlara (gitmek için) azık al. Doğru yolu, sevgi yolu üzere git, hedefe ulaşırsın.

Ayakların (yorgunluktan) atını mahmuzlayamaz hale gelip özgengilere yakın seyrettiği vakitte onların yadıyla ayak hareketlerini canlandır. Hatırla­yış, seni gayrete getirecektir.

Yorgunluktan korkarsan ona: "Önünde kavuşma payı var, su kaynak­ları ara." de.

Onların nurundan bir kıvılcım yakala. Sonra onunla yoluna devam et. Onların nuru sana rehber olur, doğruyola iletir; meşaleler değil.

Erâk vadisine koş, orada öğle uykusuna yat. Belki onları görürsün. Sonra eğer istersen orada.

Yok eğer dilersen benim yanımda dostların durakladığı Arafat yakının­daki Na'man'da kalırsın, İstediğin vakit onları ararsın.

Bu da olmazsa geceyi Müzdelife'de geçirirsin, bunu da kaçırırsan Mi-na'da geçirirsin. Gafil olana yazıklar olsun!

Adn cennetlerine koş. Çünkü onlar senin ilk menzillerindir, oralarda ko­nakladın.

Ancak menzillere ağlayıp tepelerde durduğundan ötürü düşmanlar seni esir aldı.

Ebedîlik cennetindeki mezîd gününe koş. Feda edeceksen cömertçe ca­nını feda et.

Oraları silik izlerle bırak. Oralarda hiçbir öğle uykusuna yatılacak yer yoktur. Geç-git o yerleri, konulacak yer değildir onlar.

Halk sık sık gidip geldiğinde o izleri sildi. O izlerden nicesi öldürülmüş ve onlar arasında nicesi de bu halkı öldürmüştür.

Dostlar kervanının şen bir şekilde üzerinde yolculuk ettiği bu yolun üze­rindeki izlerden sağ taraftakini tut ve de ki:

"Ey nefis, bir saat sabır göstererek bana yardım elini uzat. Kavuşuldu-ğunda bu sıkıntı da kaybolur gider.

Yalnız bir saat, o da gelir geçer. Üzüntü, keder içinde bocalayan kişi de sevinir, rahat nefes alır." [178]    

 

B) CİHADA TEŞVİKİ

 

1— Cihada Teşvîk Konusundaki Hadisler:

 

Allah ve esenlik yurdunun davetçisi, onurlu nefisleri, yüce himmetleri harekete geçirdi. İman münadisi sağlam bellekli kulağı olanlara davetini du­yurdu, dirilere Allah'ı işittirdi. Kişiyi duydukları, iyilerin makamlarına ulaş­mak için can atar hale getirdi, gittiği yolda şarkılar söyleyip onu coşturdu. Bineği onu ancak yerleşim (âhiret) yurdunda üstünden indiidi. Allah Rasûlü (s.a.) buyurdular ki:

"Kendisi yolunda cihada çıkanlara Allah 'Yalnız Bana inandığı ve pey­gamberimi tasdik ettiği için cihada çıkan kimseyi elde ettiği mükâfat yahut ganimetle sağ-salim döndüreceğim yahut da cennete koyacağım' diye garanti vermiştir. Şayet ümmetime meşakkatli geleceğini bilmeseydim hiçbir seriye-nin ardından yerimde oturmazdım. Can-ı gönülden arzu ediyorum ki, Allah yolunda öldürüleyim, sonra diriltileyim. Sonra öldürüleyim, sonra diriltile­yim. Sonra öldürüleyim..."[179]

"Allah yolunda çarpışan mücahidin hali (gündüz) oruç tutan, (gece) na­maz kılan, Allah'ın âyetlerine itaat eden ve oruç tutmaktan, namaz kılmak­tan bıkıp usanmayan kimsenin hali gibidir. İşte Allah yolunda çarpışan mücahid eve dönünceye kadar bu durumdadır. Allah, kendi yolunda cihada çıkan mücahidi, vefat ettirip cennete koymayı yahut da elde ettiği sevap ya­hut ganimetle sağ-salim evine döndürmeyi üzerine almıştır."[180]

"Sabahleyin veya akşamleyin Allah yolunda cihad için yapılan bir yürü­yüş dünyadan ve dünyanın içindekilerden daha hayırlıdır. "[181]

Hz. Peygamber (s.a.), Rabbinden aktardığı bir kutsî hadiste buyuruyor ki: "Kulanmdan herhangi bir kul, hoşnutluğumu kazanmak için benim yo­lumda cihada çıkarsa ona şu garantiyi verdim: Şayet onu eve döndüreceksem elde ettiği sevap yahut ganimetle döndüreceğim. Eğer ruhunu alacaksam, ba­ğışlayıp merhamet edeceğim ve cennete koyacağım."[182]

"Allah yolunda cihad edin. Zira cihad, cennetin kapılarından bir kapı­dır. Allah onun sayesinde kişiyi endişeden ve tasadan kurtarır."[183]

"Bana inanan, müslüman olan ve hicret eden kimseye ben, cennetin si­nesinde bir köşke ve cennetin ortasında (ayrı) bir köşke kefilim. Bana ina­nan, müslüman olan ve Allah yolunda cihad eden kimseye ise ben, cennetin sinesinde bir köşke, cennetin ortasında (ayrı) bir köşke ve cennet köşklerinin en âlâları arasında (başka) bir köşke kefilim. Bunu yapan kimse hayır arzu­lama için bir kapı ve serden kaçmayı gerektirecek bir kapı bırakmamıştır. Öl­mek istediği yerde (istediği şekilde) ölür."[184]

"Bir deve sağımı süresince Allah yolunda çarpışan müslüman bir kimse cenneti hak eder."[185]

"Cennette yüz derece vardır. Allah onları,kendisi yolunda cihad eden­ler için hazırlamıştır. Her iki derecenin arası yerle gök arası kadardır. Allah'­tan dilekte bulunduğunuzda, O'ndan Firdevs'i isteyin. Çünkü o, cennetin ortası ve cennetin en alâ yeridir. Onun üstünde Rahman'm Arş'ı vardır. Cennetin 'nehirleri oradan fışkınr."[186]

 Allah Rasûlü (s.a.) Ebu Saîd'e: "Allah'ı Rab, İslâm'ı (hak) din ve Mu-hammed'i peygamber olarak kabul edip buna razı olan cenneti hak eder." buyurdu. Bu söz Ebu Saîd'in hoşuna gitti ve: "Bu sözü bana tekrarla, ey Al­lah'ın Rasûlü!" diye rica etti. Hz. Peygamber (s.a.) de tekrarladı ve: "Bir başka iyi amel daha vardır ki, Allah o amelle kulu, cennette yüz derece yük­seltir. Her iki derece arası yerle gök arası kadardır." buyurdu. Ebu Saîd: "O hangisi, ey Allah'ın Rasûlü?" diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.): "Allah yo­lunda cihaddır" buyurdu.[187]

"Allah yolunda iki çift (koyun, altın, gümüş, deve vs.) harcayan kimse­yi cennetin kapıcıları -herbiri ayrı bir kapıdan- "Ey falan! Buraya gel" diye çağırırlar. Namaza düşkün olan kimse namaz kapısından, mücahidlerden olan cîhad kapısından, sadaka (zekât) verenlerden olan sadaka kapısından ve oruç ehlinden olan da Reyyân kapısından çağırılır." Hz. Peygamber (s.a.) bu ha­disi söylerken orada bulunan Hz. Ebu Bekir: "Anam, babam yoluna feda olsun ey Allah'ın Rasûlü! Bu kapıların birinden çağırılana bir müşkil yok­tur. Ama bu kapıların hepsinden çağrılacak kimse de var mıdır?" diye sor­du. Peygamberimiz: "Evet, vardır. Umarım, sen de onlardansın." cevabını •verdi.[188]

"Allah yolunda malının fazlasını harcayan kimseye Allah yediyüz misli sevap yazar. Kendisi ve ailesi için mal harcayan, bir hasta ziyaret eden yahut bir yoldan eziyet veren şeyi kaldıran kimsenin yaptığı bu şeylere karşı -her iyiliğe on misli sevap olmak üzere- sevap verilir. Yıpratıp delmedikçe oruç bir kalkandır. Allah'ın, bedeninde bir rahatsızlığa mübtelâ kıldığı kimsenin, bu rahatsızlığı onun için günahlardan bir indirim ohır."[189]

İbn Mâce'nin rivayet ettiği bir hadiste de şöyle buyuruluyor: "Allah yo­lunda cihad için bir harcamada bulunan, ancak kendisi cihada çıkmayıp evinde oturan kimseye harcadığı her dirhem karşılığında yediyüz dirhem verilir. Al­lah yolunda bizzat gazaya çıkan ve Allah rızası için orada harcamada bulu­nan kimseye harcadığı her dirhem karşılığında yediyüzbin dirhem verilir." Bunları söyledikten sonra Hz Peygamber (s.a.): "Allah, dilediğine kat kat artırır." âyetini[190] okudu.[191]

"Allah yolundaki bir mücahide yahut borcu konusunda bir borçluya ya­hut da köleliği konusunda, efendisi ile belli bir mal getirip hürriyete kavuş­ma anlaşması yapmış (mükâteb) köleye yardımda bulunan kimseyi Allah,kendisinin gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı günde ken­di gölgesinde gölgelendirir."[192]

"Ayaklan, Allah yolunda tozlanan kimseyi, Allah cehenneme haram eder."[193]

"Bir adamın kalbinde cimrilikle iman bir arada bulunmaz. Bir kulun yü­zünde Allah yolundaki cihadın tozu ile cehennem dumanı birleşmez." Bu ha­diste geçen "Bir kulun yüzünde" ifadesi yerine bir metinde "Bir kulun kalbinde", bir başka metinde "Bir kişinin karnında" ve bir diğer metinde ise "Bir müslümanın burun deliklerinde" ifadesi yer almaktadır.[194]

îmam Ahmed'in (r.h.) rivayet ettiği bir hadiste: "Ayakları, gündüz bir saat, Allah yolunda tozlanan kimsenin o iki ayağı cehenneme haramdır." buy-rulmaktadır.[195]

Yine İmam Ahmed'in rivayet ettiği bir başka hadiste ise Hz. Peygamber (s.a.) buyuruyor ki: "Allah, bir adamın karnında Allah yolundaki cihadın tozu ile cehennemin dumanını birleştirmez. Ayaklan Allah yolunda tozlanan kimsenin bedeninin geri kalan kısmını da Allah cehenneme haram eder. Kim Allah yolunda bir gün oruç tutarsa Allah, ondan cehennemi dört nala giden süvarinin bin senede varacağı yer kadar uzaklaştırır. Allah yolunda bir yara alan kimse son nefesinde şehidlerin mührüyle mühürlenir, şehid olarak gi­der; kıyamet günü ona ait bir nur vardır, yarasının rengi safran rengi, koku­su misk kokusudur. Onu önceden gelip geçenler de, sonradan gelenler de tanır ve: "Bu falandır, üzerinde şehitlik mührü var" derler. Allah yolunda bir de­ve sağımı süresince çarpışan kimse cenneti hak eder." [196]

İbn Mâce'nin rivayet ettiği bir hadiste: "Kim Allah yolunda bir yürüyü­şe çıkarsa, bu yürüyüşte üzerine konan toz kadar kıyamet günü misk hak eder." buy rulmak tadır.[197]

îmam Ahmed'in (r.h.) rivayet ettiği bir hadiste ise: "Allah yolunda bir kimsenin kalbine bir tasa gelse muhakkak Allah ona cehennemi haram eder." buyrulmuştur.[198]

*'Allah yolunda bir gün sınırda nöbet tutma, dünyadan ve dünya üstün­deki herşeyden daha hayırlıdır. "[199]

"Bir gün, bir gece sınırda nöbet tutmak bir ay (gündüzleri) oruç tutup (geceleri) namaz kılmaktan daha hayırlıdır. Vazifesi başında ölürse yapmak­ta olduğu ameli sanki devam etmekteymişçesine sevap elde eder, ona (şehid-lere olduğu gibi) rızkı devam eder ve kabir fitnesinden emin olur."[200]

"Her ölenin amel defteri kapanır. Bundan Allah yolunda nöbet bekler­ken Ölen müstesnadır. Zira onun ameli, kıyamet gününe kadar artar durur ve o kimse kabir fitnesinden güvence altına alınır."[201]

"Sınırda Allah rızası için bir gün nöbet tutmak diğer yerlerde bin gün nöbet tutmaktan daha hayırlıdır."[202]

İbn Mâce'nin rivayet ettiği bir hadiste: "Kim sınırda Allah rızası için bir gece nöbet tutarsa, (gündüzleri) oruçla ve (geceleri) namazla geçirilen bin ge­cenin sevabını elde eder." [203]

"Herhangi birinizin Allah yolunda bekleyip gözcülük etmesi evinde yaptığı altmış senelik ibadetten daha hayırlıdır. Dikkat edin, Allah'ın sizi bağışlayıp cennete koymasını istiyorsanız Allah yolunda cihad edin. Kim Allah yo­lunda bir deve sağımı süresince çarpışırsa cenneti hak eder,"[204]

İmam Ahmed'in rivayet ettiği bir hadiste: "Kim müslümanların sahille­rinden birinde üç gün sınır nöbeti tutarsa bu, bir senelik (karada tutulan) sı­nır nöbeti yerine geçer." buyrulmuştur.[205]

Yine İmam Ahmed'in rivayet ettiği bir hadiste ise: "Allah yolunda bir gece bekçilik etme, geceleyin namazla gündüzün oruçla geçirilen bin geceden daha faziletlidir." buyrulmuştur.[206]

"Allah korkusundan dolu dolu olan yahut ağlayan bir göze cehennem ateşi haramdır. Allah yolunda uykusuz kalan bir göze cehennem ateşi haram-dır."[207]

İmam Ahmed'in rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.) buyuruyor ki: "Bir sultan kendisini tutmadan, kim kendi isteğiyle gönülden Allah yolunda müs­lümanların arkasından bekçilik ederse yeminde durulmuş olması için gerekli süre dışında o kimsenin gözleri cehennem ateşini görmeyecektir. Zira Allah: 'Yemin olsun sizden hiçbiriniz müstesna olmamak üzere muhakkak oraya (ce­henneme) uğrayacaksınız.'[208] buyurmaktadır."[209]

Hz. Peygamber (s.a.) bir yolculukları sırasında bütün bir gece akşam­dan sabaha kadar atı üzerinde müslümanlara bekçilik edip nöbet tutan, yal­nızca namaz yahut abdest bozmak için atından inen bir adama: "Cenneti hak ettin. Ancak bundan sonrr amel etmemen gerekmez." buyurdu.[210]

"Allah yolunda bir ok atana cennette bir derece vardır."[211]

"Bir kimsenin Allah yolunda ok atması, bir köle azadına denktir. Allah yolunda bir kimsenin saçı ağarsa, saçının aklığı kıyamet günü onun için bir nur olur."[212] Nesâî'nin rivayetinde derece, yüz seneyle tefsir olunmuştur.[213]

"Allah bir tek ok yüzünden şu üç kimseyi cennete kor: 1) Sanatında hayrı gözeterek oku imal edeni, 2) Okçuya atması için, yardım maksadıyla oku uza­tanı, 3) Oku atanı. Atıcılık ve binicilik öğrenin. Atıcılık öğrenmeniz bana gö­re binicilik öğrenmenizden daha iyidir. Kişinin eğlence için yaptığı her şey bâtıldır (boştur). Ancak yayı ile ok atması yahut atını eğitmesi ve hanımıyla oynaşması bundan müstesnadır. Allah'ın kendisine atıcılığı öğrenmeyi mü­yesser kıldığı bir kimse onu hiçe sayarak bırakırsa o nimete nankörlük etmiş olur." Bu hadisi İmam Ahmed ve Sünen sahipleri rivayet etmişlerdir.[214] İbn Mâce'de hadis "Kim atıcılığı öğrenir, sonra onu terkederse bana isyan etmiş olur'* şeklinde yer almaktadır.[215]

İmam Ahmed'in rivayetine göre bir adam Hz. Peygamber'e (s.a.): "Ba­na tavsiyede bulun.*' dedi. O da: "Sana Allah'tan korkmanı tavsiye ederim.

Zira herşeyin başı odur. Cihad etmeni Öneririm; çünkü cihad, İslâm'ın ruh­banlığıdır. Sana Allah'ı anmayı (zikri) ve Kur'an okumayı tavsiye ederim. Çünkü bu gökteki ruhun, yerdeki zikrindir." buyurdu.[216]

"İslâm şahikasının zirvesi cihaddır."[217]

"Üç kimseye yardım etmek Allah üzerinde bir haktır: 1) Allah yolunda çarpışan mücahid, 2) Efendisiyle, belli bir miktar mal getirdiğinde hürriyete kavuşmak üzere sözleşme yapmış olan ve bunu ödemek isteyen köle, 3) İffe­tini korumak amacıyla evlenmek isteyen kimse."[218]

"Bir kimse gaza etmeden ve gaza etmeyi gönlünden geçirmeden ölürse bir tür nifak üzere ölür."[219]

Ebu Davud'un rivayet ettiği bir hadiste: "Bir kimse gaza etmez yahut gazaya çıkan bir gaziyi donatmaz yahut da gazaya çıkan kimsenin ailesine iyi bakmazsa, daha kıyamet günü olmadan önce Allah onu bir musibete ma­ruz bırakır." buyrulmuştur.[220]

"İnsanların altın ve gümüşlere kıyamayıp pintilik ettikleri, îne alış-verişi yaptıkları, sığırların kuyruklarına yapıştıkları ve Allah yolunda cihad etmeyi bıraktıkları vakit gelince Allah onların başına bir belâ indirir; artık onlar, dinlerine dönünceye kadar başlarından bu belâyı kaldırmaz. "[221]

 İbn Mâce'nin rivayet ettiği bir hadiste: "Bir kimse Allah Teâlâ'ya ka­vuştuğunda üzerinde Allah yolunda (çarpışmadan) hasıl olan bir iz bulun­mazsa kendisinde bir yarık bulunduğu halde Allah'a kavuşur." buyrulmuştur.[222]

Allah Teâlâ: "Kendinizi bile bile tehlikeye atmayın." buyurmuştur.[223] Ebu Eyyub el-Ensârî, kişinin bile bile kendisini tehlikeye atmasını, cihadı ter-ketmek diye tefsir etmiştir.[224]

Sahih bir hadiste: "Cennetin kapılan, kılıçların gölgesi altındadır." buy­rulmuştur.[225]

Yine sahih bir hadiste: "Allah'ın sözü (ve dini) üstün olsun diye savaşan kimse, Allah yolunda savaşmış olur." buyrulmaktadır.[226]

Bir diğer sahih hadiste: "Cehenneme ilk atılacak kimseler gösteriş ve nam yapmak için ilim öğrenen âlim, sadaka veren mal sahibi (zengin) ve cihad sı­rasında öldürülen kişi." buyrulmuştur.[227]

Bir başka sahih hadiste: "Dünya malı elde etmek için savaşa çıkan kim­seye sevap yoktur" buyruluyor[228]

Bir başka sahih hadiste rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.), Ab­dullah b. Amr'a buyurmuştur ki: "Şayet sabredip sevabını Allah'tan bekle­yerek savaşırsan; Allah seni, sabırlı ve sevabı Allah'tan bekleyen olarak diriltir. Şayet gösteriş ve rekabet için savaşırsan; Allah seni, riyakâr ve rekabet eden olarak diriltir.[229] Ey Abdullah b. Amr! Sen hangi şekilde savaşır yahut öldürü-lürsen Allah seni o şekilde, o hal üzere[230]    

 

2— Savaş Zamanı:

 

Hz. Peygamber (s.a.) günün evvelinde savaşmayı uygun görürdü. Nite­kim yolculuğa da günün evvelinde çıkmayı severdi. Şayet günün evvelinde savaşa başlamazsa;vaşı, güneş tepe noktadan batıya yönelip rüzgârlar es­meye başlayıncaya ve yardım ininceye kadar ertelerdi[231]   

 

3— Şehitliğin Faziletleri:

 

Hz. Peygamber (s.a.) buyurdular ki: "Canım elinde olana yemin ede­rim ki, Allah yolunda yaralanan herhangi bir kimse -Allah kendisi yolunda yaralananı daha iyi bilir-, kıyamet günü rengi kan rengi, fakat kokusu misk kokusu olduğu bir halde gelir."[232]

Tirmizî'nin rivayet ettiği bir hadiste buyruluyor ki: "Allah'a şu iki dam­ladan yahut iki izden daha sevimli hiçbir şey yoktur: Allah korkusundan akan gözyaşı damlası, Allah yolunda akıtılan kan damlası. İzler ise; Allah yolun­daki iz ve Allah'ın farzlarından birinin yapılmasından meydana gelen iz-dir."[233]

Bir sahih hadiste buyuruluyor ki: "Ölüp de Allah katında bir hayra eri­şen bir kulu, tekrar dünyaya dönmesi ve dünya ile dünyadaki şeylerin kendi­sinin olması sevindirmez. Yalnız şehitliğin faziletinden dolayı görmekte olduğu şeylerden ötürü bundan şehid müstesnadır. Çünkü dünyaya dönüp bir kere daha öldürülmek - bir metne göre de gördüğü iltifattan Ötürü on kere daha öldürülmek - onu sevindirir."[234]

Oğlu Bedir savaşında Hz. Peygamber'in (s.a.) yanında öldürülen Numan'-in kızı Ümmü Harise, kendisine "O şimdi nerede?" diye sorduğunda Allah Rasûlü (s.a.): "O en yüksek Firdevs'e erişti." buyurdu. [235]

"Şehidlerin ruhları yeşil kuşların karınlarındadır. Onlar için Arş'a asıl­mış kandiller vardır. Diledikleri zaman cennetten çıkarlar; sonra bu kandil­lere konarlar. Rableri onları görür, gözetir, ihsanda bulunur ve: 'Bir arzunuz var ir..?' diye sorar. Onlar da: 'Ne arzumuz olsun? Dilediğimiz zaman cen­netten çıkıyoruz!' derler. Allah bunu onlara üç kere tekrarlar. Kendilerine bu sorunun sorulmasından vazgeçilmeyeceğini görünce: 'Ya Rabbi! Senin yo­lunda bir daha öldürülmemiz için ruhlarımızı bedenlerimize iade etmeni ta­lep ediyoruz.' derler. Allah da onların bir ihtiyacı bulunmadığım görünce öylece bırakılırlar. "[236]

"Şehidlerin Allah katında elde ettiği birtakım meziyetleri vardır: I) Ka­nı akmaya ilk başladığı anda bağışlanması. 2) Cennetteki makamının göste­rilmesi. 3) İmanın tadının tattırılması. 4) Siyahı simsiyah, beyazı bembeyaz olan gözlere sahip hurilerle evlendirilmesi. 5) Kabir azabından korunması. 6) En büyük korkudan güvencede olması. 7) Başına vakar tacının konulması - ki bu tacdaki bir yakut tanesi dünyadan ve dünyadaki şeylerden daha hayırlıdır-, 8) Yetmiş iki huri ile evlendirilmesi. 9) Akrabalarından yetmiş ki­şiye şefaat etme hakkının tanınması." Bu hadisi İmam Ahmed rivayet etmiş ve Tirmizî sahih olduğunu söylemiştir.[237]

Câbir'e buyurdu ki: "Sana, Allah'ın babana ne dediğini haber vereyim mi?" Câbir: "Evet, haber verin" dedi. Hz. Peygamber (s.a.) anlattı: "Al­lah, konuştuğu herkesle mutlaka perde arkasından konuşmuştur. Babanla karşı karşıya söyleşti. 'Dile benden dilediğini ey kulum! Sana vereyim.' dedi. O da: 'Ya Rabbi! Beni dirilt, senin yolunda ikinci kez öldürüleyim.' ricasında bulundu. Allah: 'Daha önce insanlar dünyaya bir daha döndürülmeyecekler diye hükmettim.' diye buyurdu. O da: 'Ya Rabbi! Öyleyse geride bıraktıkla­rıma bunu ulaştır.' diye istekte bulundu. Bunun üzerine Allah Teâlâ: 'Allah yolunda öldürülenleri ölü sanma. Bilakis onlar Rableri katında diridirler, n-zıklandırılmaktadırlar.' âyetini[238] indirdi."[239]

Hz. Peygamber (s.a.) anlatıyor: Kardeşleriniz Uhud'da şehid edilince Al­lah, onların ruhlarını yeşil kuşların karınlarına koydu; onlar cennet nehirle­rine gelir, cennet meyvelerinden yer ve Arş'm gölgesindeki altın kandillere konarlar. Yedikleri ve içtikleri şeylerin lezzetini, kaldıkları yerin güzelliğini görünce: "Keşke kardeşlerimiz Allah'ın bize yaptığım bilseler cihaddan ka­çınmazlar, harpten çekinmezler." dediler. Bunun üzerine Allah: "Ben sizin durumunuzu onlara ulaştıracağım." dedi ve Peygamberine: "Allah yolunda öldürülenleri ölü sanma." diye başlayan âyetleri indirdi.[240]

Müsned'âz rivayet edilen bir hadiste buyuruluyor ki: "Şehidler, cennet kapısındaki bir nehrin göz kamaştıran bir yerinde bulunan yeşil kubbededir­ler. Sabah akşam cennetten rızıklan çıkar." [241]

"Daha şehidin yerdeki kanı kurumadan (huri) iki hanımı, her birinin elin­de dünyadan ve dünyada bulunan şeylerden daha hayırlı birer yeni ve güzel elbise bulunduğu halde, sanki bitkisiz bir arazide yavrularını kaybetmiş iki kuş gibi koşar ona gelirler."[242]

Müstedrek'te ve Nesaî'de rivayet olunan bir hadiste buyuruluyor ki: "Be­nim için Allah yolunda öldürülmem, yerleşik hayat süren şehir ve köy ahalisi ile göçebelerin benim olmasından daha sevimlidir. "[243]

Yine aynı iki kaynakta yer alan hadiste ise: "Şehid, ölüm anında, sizin herhangi birinizin karınca ısırmasından duyduğu acıyı duyar." buyurul-maktadır.[244]

Sünen'deki bir hadiste de: "Şehid, ailesinden yetmiş kişiye şefaat eder.*' buyurulmaktadır.[245]

Müsnetfdt rivayet edilen bir hadiste buyuruluyor ki: "Şehidlerin en üs­tünü, (ön) safta düşmanla karşılaştığında yüzlerini çevirmeyip öldürülenler­dir, îşte onlar cennetin en âlâ köşklerinde yan gelip yatacaklardır. Rabbin onlara güler. Rabbin dünyada bir kula güldüğü zaman artık ona hesap so-rulmaz."[246]

Yine aynı kaynakta yer alan bir başka hadiste buyuruluyor ki: "Şehid-ler dörde ayrılır: 1) Mü'min, inancı yerinde bir adam, düşmanla karşılaşır; Allah'a sadakat gösterir ve öldürülür, tşte insanların kendisine bakmak için boyunlarını kaldırdığı kimse budur. -Bu sözleri söylerken Allah Rasûlü (s.a.) başını o kadar kaldırdı ki, başlığı yere düştü-. 2) Mü'min, inancı yerinde bir adam, düşmanla karşılaşır; derisine sanki dikenle vurulmaktadır, bir serseri ok gelir onu öldürür. Bu adam ikinci derecededir. 3) Mü'min, inancı yerinde iyi amelle kötü ameli birbirine karıştırmış bir adam, düşmanla karşılaşır; Al­lah'a sadakat gösterir ve öldürülür. İşte bu üçüncü derecededir. 4) Mü'min, ama kendisi aleyhine pek çok konuda haddi aşmış bir adam düşmanla karşı­laşır; Allah'a sadakat gösterir ve öldürülür. İşte bu da dördüncü derece­dedir. "[247]

Müsned'de ve İbn Hibbân'm Sahihinde yer alan bir hadiste buyurulu­yor ki: 'Savaşta ölenler üçe ayrılır: 1) Malıyla, canıyla Allah yolunda cihad eden, düşmanla karşılaştığında onlarla çarpışan ve öldürülen mü'min kimse, îşte Allah'ın Arş'ı altındaki çadırda imtihan olunan şehid budur. Peygam­berler, ondan ancak peygamberlik derecesiyle üstün gelirler. 2) Nefsine gü­nahlardan, hatalardan pay ayıran, ama canıyla, malıyla Allah yolunda cihad eden, düşmanla karşılaştığında çarpışan ve öldürülen mü'min kimse, İşte bu davranışı yalayıp yutucudur; günahlarını ve hatalarım siler süpürür. Kılıç, ha­taların silgisidir. Bu kimse cennetin istediği kapısından girer. Zira cennetin sekiz, cehennemin yedi kapısı vardır. Bazıları, bazılarından üstündür. 3) Ca­nıyla, malıyla cihad eden münafık kimse. Düşmanla karşılaştığı zaman Al­lah yolunda öldürülünceye kadar çarpışır. İşte bu kimse cehennemdedir. Kı­lıç, nifakı silmez."[248]                                                         .   :

Sahih bir hadiste: "Kâfirle onun katili, cehennemde asla feir ;araya gel­mez." buyurulmaktadır[249]                                                     

Hz. Peygamber'e (s.a.): "Hangi cihad daha üstündür?" diye sordular. "Müşriklerle malıyla, canıyla çarpışan kimsenin yaptığı cihad." cevabını verdi. "Hangi ölüm daha güzeldir?" diye sordular. "Allah yolunda kanı akıtılan ve atı vurulan kimsenin ölümü." cevabım verdi.[250]

İbn Mâce'nin Sünen İnde yer alan bir hadiste:' 'Zalim sultanın huzurunda söylenen adil söz, en büyük cihaddandır." buyurulmaktadır.[251] Bu hadisi Ah-med ve Nesâî, mürsel olarak rivayet etmişlerdir.

Bir sahih hadiste buyuruluyor ki: "Ümmetimden, kıyamet kopuncaya -bir metne göre ise sonuncuları Mesih Deccal'le savaşıncaya- kadar hak üze­re savaşan bir grup devamlı bulunacaktır. Ne onlan yardımsız bırakanlar onlara zarar verebilir; ne de muhalefet edenler;[252]

 

C) HARP HUKUKU

 

1— Savaşa Çıkacaklardan Söz Alması:

 

Hz. Peygamber (s.a.) harpte firar etmemek üzere ashabından söz alırdı. Bazan onlardan ölüm üzere söz aldığı da olurdu. îslâm üzere söz aldığı gibi onlardan cihad için de söz almıştır. Mekke fethinden önce ashabından hicret için söz almıştır. Ayrıca onlardan tevhid üzere, Allah'a ve Rasûlü'ne itaate sarılmak üzere söz almıştır. Bir grup ashabından da insanlardan hiçbir şey istememeleri için söz almıştır.

Onlardan birinin elinden kamçısı düştüğünde hayvanından iner, kendisi yerden alır, hiç kimseye "Onu bana ver'' demezdi.[253]

Cihad konusunda, düşmanın durumu hakkında ve (konaklamak için) yer seçimi konusunda ashabının fikirlerini alırdı. Müstedrek'te Ebu Hureyre'nin: "Allah Rasûlü'nden (s.a.) daha çok arkadaşlarına danışan bir kimse görme­dim." dediği rivayet edilmektedir. [254]

 

2— Savaş Hazırlıkları:

 

Sefer esnasında sevkiyat işlerine bakanlar arasında geride kalır, güçsüz­lerin ilerlemelerine yardım eder, yoldan kesilenleri terkisine alırdı. Yol boyunca yol arkadaşlarına en candan davranan O idi[255]

Bir gazaya çıkmak istediğinde tevriyeli ifade kullanırdı[256] Meselâ, Hu-neyn savaşına çıkmak istediği vakit "Necid yolu ve sulan nasıldır? Oradaki düşmanlar kimlerdir?" gibi sorular sormuştu.

"Harp hiledir." buyururdu[257]

Düşman hakkında bilgi toplamak üzere casuslar yollar, öncüler gönde­rir ve geceleyin muhafızlara nöbet tuttururdu[258]

Düşmanla karşılaştığı zaman durur dua eder, Allah'dan yardım dilerdi. Gerek kendisi, gerekse ashabı çokça Allah'ı zikreder ve seslerini kısarlardı[259]

Orduyu ve savaşı organize eder; her kanada ona denk bir birlik yerleşti­rirdi, O'nun emriyle huzurunda müslümanlarla düşmanlar arasında düello yapılırdı. Harp levazımatını kuşanırdı. Bazan iki zırhı birbirine geçirip giyi­nirdi[260] Sancakları ve bayrakları vardı[261]

Bir kavme galip geldiğinde onların arazilerinde üç gün kalır, sonra se­ferden dönerdi[262]

Baskın yapmak istediği vakit beklerdi. Eğer obada bir müezzinin ezan okuduğunu duyarsa baskın yapmaz, aksi takdirde hücuma geçerdi[263]' Kimi zaman düşmana gece baskın düzenler, kimi zaman da gündüzün ansızın bas­kın yapardı[264]'                                             |

Perşembe günü sabah erken vakitte sefere çıkmayı severdi[265]' Askerler bir yere konakladığı vakit birbirlerine öyle sokulurlardı ki, üzerlerine bir ör­tü serilse onların hepsini bürürdü[266]

Safları düzene kor[267] ve "Filan, sen öne geç! Falan,sen arkaya geç!" diyerek askerleri kendi eliyle harbe hazır duruma geçirirdi.

Ordusundan her bir neferin kendi kabilesinin sancağı altında savaşması­nı arzu ederdi.                                                                                

Düşmanla karşılaştığı vakit: "Kitab'ı indiren, bulutu yürüten, bölük bölük orduları hezimete uğratan Allah'ım! Şunları da bozguna uğrat. Onlara karşı bize yardım et!" diye dua ederdi[268] Bazan da: "Topluluk bozguna uğraya­cak, sırtlarını dönüp kaçacaklar. Hayır, doğrusu kıyamet onların azapla kor­kutuldukları gündür. Kıyamet ne korkunç, ne acı bir gündür." âyetlerini okurdu[269]

"Allah'ım! Yardımım indir." derdi. "Allah'ım! Benim desteğim sensin. Yardımcım sensin. Senin için savaşıyorum." derdi[270] Durum iyice şiddetle­nip harp kızıştığı ve düşman kendisine yöneldiği vakit kendisini tanıtır: "Ya­lan yok, ben peygamberim. Ben Abdülmuttalib oğluyum" derdi[271]

Harp şiddetlendiği vakit insanlar Hz. Peygamber'le (s.a.) korunurlar­dı[272] Düşmana en yakın olan O'ydu.

Harpde söyledikleri vakit tanınmaları için ashabına bir parola belirler­di. Parolaları bir keresinde "Emit! Emit = Öldür! Öldür" bir keresinde "Yâ Mansur ! ve  bir keresinde def "Hamım Lâ yunsarûn = Hamim. Yardım alamazlar !di.[273]                

 

3— Savaş Âletleri Kullanması:

 

Hz. Peygamber (s.a.) savaşta zırh ve miğfer giyer, kılıç kuşanır, mızrak ve Arap yayı taşırdı. Kalkan da kullanırdı. Harp esnasında kibirlilik göster­meyi severdi. Hz. Peygamber (s.a.): "Bir kısım kibir vardır ki, Allah sever; bir kısım kibir de vardır ki, Allah buğzeder. Allah'ın sevdiği kibir düşmanla karşılaşma sırasında ve sadaka verirken gösterilen kibirdir. Allah Teâlâ'nın buğzettiği kibir ise azgınlık ve övünme yolunda gösterilen kibirdir." buyur­muştur[274]

Bir keresinde mancınıkla savaştı; mancınığı Tâif halkına karşı kullandı. Savaşta kadınların ve çocukların öldürülmesini yasaklardı[275]' Karşı taraftan savaşa katılanlara bakardı: Tüylenmiş görürse öldürür, tüysüz delikanlıları ise bırakırdı[276]

 

4— Komutanlara Öğütleri:

 

Bir seriyye gönderdiği vakit onlara Allah'dan korkmalarım öğütler ve:

"Allah'ın adıyla, Allah yolunda yürüyün. Allah'a küfredenleri öldürün.| kence yapmayın, zulmetmeyin, çocuk öldürmeyin." buyururdu[277]

Bir kimsenin yanında Kur'an'la düşman ülkesine sefere çıkmasını saklardı.

Gönderdiği seriyyenin komutanına düşmanla savaşmadan önce onları şu şıklardan birini seçmeye davet etmesini emrederdi: I) Müslüman olup hicret etmeye. 2) Hicret etmeksizin yalnız müslüman olmaya. Bu durumda müslü-man Araplar gibi olurlar, ancak ganimetten bir pay alamazlar. 3) Cizye ver­meye. Şayet düşmanlar olumlu cevap verirlerse, komutan onların isteklerini kabul eder. Aksi takdirde Allah'dan yardım dileyip onlarla savaşa tutuşur[278]

 

D) GANİMETLERİN TAKSİMİ

 

1— Ganimetleri Taksimi:

 

Düşmana karşı zafer elde edince bir tellâla emreder, bütün ganimetleri bir araya toplatırdı. Önce düşman askerlerinin üzerinde bulunan elbise ve eş­yaları hakedenlere verir; sonra kalanın beşte birini (humus) ayırır, Allah'ın uygun gördüğü yerlere sarfeder ve İslâm'ın ve müslümanlann yararına kul­lanılmasını emrederdi. Sonra geri kalanlar kadınlar, çocuklar ve köleler gibi ganimetten nasibi olmayanlara ufak bağışlarda bulunurdu.[279] Sonra da geri kalanı süvariye üç pay -bir pay kendisi, iki pay atı için- ve piyadeye bir pay olmak üzere askerler arasında eşit olarak paylaştınrdı[280]' Hz. Peygamber'-den (s.a.) aktarılan sahih uygulama budur.

Uygun gördüğü fayda doğrultusunda asıl ganimetten pay ayırır, bağış yapardı. Ganimetten yapılan bu bağışın beşte birlik (humus) kısımdan oldu­ğu da söylenmektedir. Deniliyor ki, bu en zayıf görüştür; ganimetten yapılan bağış beşte birin beşte birlik kısmındendi.

Gazalardan birinde Seleme b. Ekvâ'ya hem süvari, hem piyade payını birlikte verdi. Böylece o gazada büyük yararlılık gösterdiğinden ötürü ona dört pay vermiş oldu.[281]

Ganimetten yapılan bağış istisna edilirse Hz. Peygamber (s.a.) ganimeti zayıf-güçlü ayrımı gözetmeksizin eşit olarak paylaştırırdı.[282]

Düşman ülkesine ayak bastığı vakit önden bir seriyye gönderirdi. Onla­rın aldıkları ganimetin beşte birini ayırır, kalanın dörtte birini bağışta bulu­nur ve arta kalanı da o seriye ile diğer askerler arasında paylaştırırdi. Sefer­den döndüğü vakit de bunu yapar ve ganimetin üçte birini bağış olarak verir-di.[283] Böyle olmakla birlikte ganimetten yapılan bağışı hoş görmez: "Güçlü mü'minler, zayıf mü'minlere iade etsin'* buyururdu.[284]

Hz. Peygamber'in (s.a.) ganimetten bir payı vardı ki, buna "safî" de­nirdi. İster köle, ister cariye isterse bir at olsun, onu beşte birlik kısımdan önce seçip alırdı[285]

Ebu Davud'un rivayetine göre Hz. Âişe: Hz. Peygamber'in (s.a.) hanım­larından olan "Safiye, safîdendir." demiştir.[286]' Bundan dolayı Züheyr b. Ukayşoğullarına gönderdiği mektubunda şöyle yazmıştır: "Şayet Allah'dan

başka tanrı bulunmadığına ve Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şeha-det eder, namazınızı kılar, zekâtınızı verir ve ganimetten beşte birlik kısmı, Hz. Peygamber'in (s.a.) payını ve safî payını öderseniz Allah ve Peygambe­rinin güvencesi altında emniyette olursunuz." [287]

Hz. Peygamber'in (s.a.) kılıcı Zülfikâr safîden idi.[288]

Müslümanların yararına olan bir vazifeden dolayı savaşa katılamayan­lara da ganimetten pay ayırırdı. Nitekim Hz. Osman'a Bedir ganimetlerin­den pay ayırmıştı. Oysa Hz. Osman Allah Rasûlü'nün (s.a.) kızı ve kendi ka­rısı olan Rukiye'nin hasta bakıcılığım yaptığından ötürü savaşa katılmamış­tı. Bu sebepten Hz. Peygamber (s.a.): "Doğrusu Osman, Allah ve Peygam­berinin işi için gitti." buyurup savaşa katılmış sevabını aldığını belirtti ve ona payını ayırdı[289]

Sahabîler gaza esnasında O'nun yanında alış-veriş yaparlardı. Onları gör­düğü halde alış-veriş yapmalarını engellemezdi. Adamın biri, benzerini hiç kimsenin elde etmediği bir kazanç elde ettiğini kendisine haber verdiğinde: "Nedir bu kazanç?" diye sordu. Adam: "Alış-veriş yaptım, üç yüz ükiyye kâr sağladım." dedi. Hz. Peygamber (s.a.): "Ben sana, bir kimsenin kazan­dığı en hayırlı kazancı haber vereceğim." dedi. Adam: "Nedir o? Ey Allah'­ın Rasûlü?" diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.): "Farz namazdan sonra kılı­nan iki rekât" cevabını verdi.[290]

Gaza için Ücretle iş yapanları iki şekilde tutuyorlardı: 1- Bir kimse bizzat gaza için yola çıkar ve yolculuk esnasında kendisine hizmet edecek ücretli hiz­metçi tutardı. 2- Mal vererek cihada çıkacak insan tutardı. Buna "ceâil" der­lerdi. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Gazaya çıkan, mükâfatını elde eder. Birini ücretle harbe gönderen kimse hem bundan dola­yı sevap kazanır ve hem de gazi sevabı elde eder."[291]

Ganimet konusunda da iki türlü ortaklık kurarlardı. 1- Ebdân şirketi.[292]

2- Bir kimse, devesini yahut atını, üzerinde savaşması ve elde ettiği ganimetin yansını kendisine vermesi şartıyla diğer bir kimseye verir; gazinin elde ettiği payı aralarında paylaşırlardı. Hatta birine okun gövdesi, diğerine ise ucun­daki demiri ve arkasına takılan yelek kısmı düşerdi.

îbn Mes'ûd anlatıyor: Ben, Ammâr ve Sa'd, Bedir savaşında elde edece­ğimiz ganimetler konusunda ortaklık kurduk. Sa'd iki esir. yakalayıp getirdi, ben ve Ammâr hiçbir şey getiremedik,[293]

Hz. Peygamber (s.a.) seriyyeyi bazan süvari, bazan da piyade birliği şek­linde gönderirdi. Fetih olup bittikten sonra yardımcı kuvvet olarak gelenlere ganimetten pay ayırmazdı.[294]'

Hz. Peygamber (s.a.) (ganimetin kendisinin tasarruf yetkisine verilen beşte birlik kısmından) akrabaların payını Hâşimoğullanna ve Muttaliboğullanna verirdi; onların kardeşleri olan Abdişemsoğullan ile Nevfeloğullarına ise pay ayırmazdı. " M uttalib oğulları ile Hâşimoğullan aynı soydandır" buyurup par­maklarım birbirine kenetledi ve: "Onlar bizden ne cahiliye, ne de İslâm dö­neminde ayrıldılar." dedi.[295]

 

2- Düşmanın Ele Geçen Yiyecekleri:

 

Müslümanlar savaşlarda O'nun yanında bal, üzüm ve çeşitli yiyecek mad­deleri ele geçirirler; onları yerler, ganimetler arasına kaldırmazlardı.[296] Ebu Davud'un rivayetine göre İbn Ömer diyor ki: "Allah Rasûlü (s.a.) dönemin­de bir ordu, ganimet olarak yiyecek ve bal ele geçirdi. Onlardan humus (beş­te bir) alınmadı."[297]

Abdullah b. Mugaffel, Hayber savaşında tek başına bir yağ tulumu ele geçirdi ve: "Bu gün bundan hiç kimseye bir şey vermem." dedi. Allah Rasû­lü (s.a.) onun bu sözünü duydu, tebessüm etti, ona hiçbir şey demedi'[298]

İbn Ebî Evfâ'ya: "Siz, Allah Rasûlü (s.a.) döneminde ele geçirdiğiniz yiyecek maddelerinin beşte birini verir miydiniz?" diye sorduklarında: "Hayber savaşında yiyecek maddesi ele geçirdik. İsteyen gelir, ondan kendisine yete­cek miktar alır giderdi." cevabını verdi.[299]

Sahabeden biri diyor ki: Biz savaşta ele geçirdiğimiz cevizleri yer, pay-laştırmazdık. Hatta eşyalarımızın yanma tulumlarımız ceviz dolu olduğu halde dönerdik.[300]

 

3-  Yağma ve İşkencenin Yasaklanışı:

 

Hi Peygamber (s.a.) savaşlarında yağma ve işkenceyi yasaklardı. "Yağ­malayan kimse bizden değildir." buyurdu[301] ve içlerinde yağma maldan ye­mek pişirilen tencereleri emredip döktürdü.[302]

Ebu Davud'un rivayetine göre Ensâr'dan bir adam anlatıyor: Allah Ra­sûlü (s.a.) ile birlikte bir sefere çıktık. İnsanlar şiddetli bir ihtiyaç ve zorluk içine düştüler. Bir davar sürüsüne rastgeldiler ve sürüyü yağmaladılar. Ten­cerelerimiz kaynarken Allah Rasûlü (s.a.) yayını baston gibi kullanıp yürü­yerek çıkageldi. Tencerelerimizi yayı ile ters yüz etti, döktü. Sonra eti topra­ğa bulamaya başladı. Sonra da: "Yağma, lâşe yemekten daha helâl değildir -yahut- lâşe yemek, yağmadan daha helâl değildir." buyurdu.[303]

Herhangi bir kimsenin ganimet bir hayvanı binek vasıtası olarak kulla­nıp hayvanı zayıf düşürerek onu geri iade etmesini ve ganimet bir elbiseyi kul­lanıp eskiterek geri getirmesini yasakladı.[304] Ancak savaş sırasında bunlar­dan yararlanmayı yasaklamadı. [305]

 

4- Ganimet Hırsızlığı Konusundaki Tatbikatı:

 

Ganimet malından çalma konusunda gerçekten çok "Çalınan o mal, sahibine kıyamet günü ardır, ateştir vej yururdu.[306]                                                              

Hz. Peygamber'in (s.a.) kölesi Mid'am savaşta vurulup öldürülünce: "Cennet ona mübarek olsun!" dediler. Peygamberimiz: "Hayır, hayır. Ca­nım elinde olana yemin ederim ki, Hayber'in fethi günü henüz taksimat ya­pılmadan ganimet mallar arasından çaldığı kadife şal onun üzerinde alev alev yanmaktadır." buyurdu. Bunu işiten bir adam bir -veya iki- nalın tasması getirdi. Peygamberimiz: "Ateşten bir-veya iki-nalın tasması" buyurdu.[307]

Ebu Hureyre anlatıyor: Allah Rasûlü (s.a.) aramızda ayağa kalktı ve ga­nimet malından çalmanın durumunu anlattı; günahının büyüklüğünü, bu işin korkunçluğunu belirtti. Buyurdu ki: Sakın kıyamet günü şöyle bir manza­rayla karşılaşmıyayım: Birinizin omuzunda meleyen bir koyun, öbürünüzün omuzunda hım hım eden bir at; bana: "Ey Allah'ın Rasûlü! İmdadıma ye­tiş!" diye sesleniyorlar, bense her birine: "Senin için bir şey yapamam. Ben sana vazifemi tebliğ ettim" diyorum. Bir diğerinizin omuzunda altın ve gü­müş yükü, bana: "Ey Allah'ın Rasûlü! İmdadıma yetiş!" diyor. Bense ona: "Senin için bir şey yapamam. Ben sana vazifemi tebliğ ettim." diyorum. Başka birimizin omuzunda dalgalanan bir elbise, bana; "Ey Allah'ın Rasûlü! İm­dadıma yetiş!" diye sesleniyor. Bense ona: "Senin için bir şey yapamam. Ben sana vazifemi tebliğ ettim." diyorum.[308]

Hz. Peygamber'in (s.a.) yol ağırlığı olan eşyasına bekçilik eden biri (Kir-kire) ölünce Peygamberimiz: "O cehennemdedir." buyurdu. Bunu duyan sa-habîler bakmaya gittiler ve onun eşyaları arasında ganimet malından çaldığı bir aba buldular.[309]

Gazalardan birinde (Hayber savaşında) sahabîler: "Filan şehiddir. Fi­lan şehiddir." diye şehidleri saymaya başladılar. Bir adamın başına varıp da: "Ve filan da şehiddir" dediklerinde Hz. Peygamber (s.a.): "Hayır, hayır. Doğrusu ben onu ganimetten çaldığı bir bürde -yahut aba- içinde cehennem­de görüyorum." buyurdu. Sonra Allah Rasûlü (s.a.) Hz. Ömer'e dedi ki: "Git, ey Hattab'ın oğlu! Git, insanlara şunu duyur: Cennete inananlardan başkası girmeyecektir! "[310]

Bir adam Hayber savaşında vefat etti. Durumu Allah Rasûlü'ne (s.a.) ilettiler. Hz. Peygamber (s.a.): "Arkadaşınızın cenaze namazını kılın." bu­yurdu. Bu söz üzerine insanların moralleri bozuldu. Hz. Peygamber (s.a.) du­rumu görünce: "Arkadaşınız Allah yolunda iken ganimet malından bir şey çaldı." buyurdu. Sahabîler onun eşyalarını araştırdılar, iki dirhem etmez ya-hudi imalatı bir boncuk salkımı buldular.[311]

Bir ganimet ele geçirdiği zaman Bilâl'e insanlar arasında duyuru yapma­sını emreder, insanlar ele geçirdikleri ganimetleri getirirlerdi. Hz. Peygam­ber (s.a.) beşte birini alır, geri kalanı taksim ederdi. Ganimet paylaştırıldıktan sonra bir adam kıldan yapılma bir yular getirdi. Allah Rasûlü (s.a.) ona: "Bi-lâl'in üç kere seslendiğini işittin mi?" diye sordu. Adam: "Evet" cevabını verdi. Hz. Peygamber (s.a.): "Peki, onu getirmekten seni alıkoyan nedir?" diye sorunca, adam özür diledi. Bunun üzerine Allah Rasûiü (s.a.): "Bunu kıyamet günü getirmiş ol, yine kesinlikle kabul etmeyeceğim." buyurdu.'[312]

Hz. Peygamber(s.a.) ganimet malından çalanın malının yakılmasını ve o kimsenin dövülmesini emretti. Kendisinden sonra hilâfete geçen iki Râşid Halife (Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer) ganimet hırsızının malını yaktırmışlar-dir.[313] Kimi âlimler: "Bu uygulama, yukarıda kaydettiğim diğer hadislerle yürürlükten kaldırılmıştır. Zira bu hadislerden hiçbirinde yakma meselesi bu­lunmamaktadır." derken kimileri de diyorlar ki -doğru olan görüş budur.[314] Bu iş kamu menfaatine göre uygulanmak üzere devlet başkanlarının ictihad-larına bırakılmış ta'zîr cezalan ve malî cezalar kabilindendir. Zira Hz. Pey-gamber'in (s.a.) yaktığı da olmuştur, yakmadığı da. Kendisinden sonra gelen halifeleri de aynı uygulamada bulunmuşlardır. İçki içen kimsenin üçüncüde yahut dördüncüde öldürülmesi meselesinde[315] olduğu gibi. Bu had cezası ol­madığı gibi yürürlükten kaldırılmış da değildir. Yalnızca devlet başkanının içtihadına bağlı bir ta'zir cezasıdır. [316]

 

E) HZ. PEYGAMBER'İN (S.A.) ESİRLER KONUSUNDAKİ UYGULAMALARI

 

1— Esirlere Yapılan Muamele:

 

Hz. Peygamber (s.a.) esirlerin bir kısmını karşılıksız salıverir, bir kısmı nı öldürür, bir kısmını fidye olarak mal alıp bırakır ve bir kısmım da müslü-man esirlerle değîş-tokuş ederdi. Bunların hepsini maslahat (kamu menfaati) gereği yapmıştır. Bedir esirlerini mal karşılığı serbest bıraktı ve: "Mut'im b. Adiy hayatta olsaydı da şu kokuşmuş adamlar hakkında benimle konuşup aracılık etseydi onun hatırına bunları bırakırdım." buyurdu.[317]

Hudeybiye anlaşması sırasında seksen silahlı adam gafil avlamak isteye­rek Hz. Peygamber'e (s.a.) baskın yaptı. Peygamberimiz onları esir aldı, sonra fidye almaksızın serbest bıraktı.[318]

Hanifçoğullarının reisi Sümâme b. Üsâl'i esir aldı, mescidin direğine bağ­ladı ve sonra serbest bıraktı. O da müslüman oldu.[319]

 

2— Bedir Savaş» Esirlerinden Fidye Alınması:

 

Bedir esirleri konusunda sahabe ile istişare etti. Hz. Ebu Bekir Sıddîk, düşmanlara karşı bir güç oluşturmak için onlardan fidye almasını ve onları bu şekilde serbest bırakmasını ve böylece belki Allah'ın onları İslâm'a erdi­receğini söyledi. Hz. Ömer: "Hayır, vallahi, olmaz. Ben Ebu Bekir'in görü­şünde değilim. Fikrimce, sen bize müsaade et, onların boyunlarını vuralım. Çünkü bunlar kâfirlerin liderleri ve asilzadeleridir." dedi. Allah Rasûlü'nün gönlü (s.a.) Hz. Ebu Bekir'in dediğine yattı, Hz. Ömer'in dediğini arzu et­medi. Ertesi gün olunca Hz. Ömer geldi, Allah Rasûlü (s.a.) ile Hz. Ebu Be­kir'in ağladığım gördü. Bunun üzerine: "Ey Allah'ın Rasûlü! Sen ve arkada­şın neden ağlıyorsunuz? Sebebini söyleyin, ben de ağlayabil i rsem ağlayayım; ağlayamazsam, siz ağladığınız için ben de ağlar görüneyim!" dedi. Allah Ra­sûlü (s.a.): "Senin arkadaşlarının esirlerden fidye alınmasını bana arzetme-lerinden dolayı ağlıyorum. Onların uğrayacağı azap (yambaşında bulunan bir ağaca işaret ederek) şu ağaçtan daha yakın bir şekilde bana gösterildi. Allah: "Savaşta düşmanı yere sermeden esir almak hiçbir peygambere yaraşmaz..." âyetini[320] indirdi.[321]

Âlimler bu iki görüşten hangisinin daha isabetli olduğu konusunda tar­tışmış ve bir grup bu hadisden dolayı Hz. Ömer'in görüşünü tercih etmiştir. Bir grup da şu sebeblerden ötürü Hz. Ebu Bekir'in görüşünü tercih etmiştir: İş Hz. Ebu Bekir'in görüşünde karar kılmıştır. Onun görüşü fidye karşılığı serbest bırakmanın kendilerine helal kılınması konusunda Allah'ın daha ön­ce indirdiği âyete uygun düşmektedir. Ayrıca gazaba galip gelen rahmete de uygun düşmektedir. Bu olayda Hz. Peygamber (s.a.) Hz. Ebu Bekir'i Hz. İbrahim ile Hz. İsa'ya, Hz. Ömer'i de Hz. Nûh ile Hz. Musa'ya benzetmiş­tir.[322] Bu esirlerin çoğunluğunun müslüman olmasıyla Hz. Ebu Bekir'in gö­rüşü büyük hayırlara vesile olmuştur. Onların sulblerinden de müslüman ne-siller ortaya çıkmıştır. Alınan fidye ile müslümanlar kuvvet elde etmişlerdir. Hz. Ebu Bekir'in görüşüne önce Allah Rasûlü (s.a.), sonra da Allah muvafa­kat göstermiştir. Zira iş onun görüşü üzere karar kılmıştır. Sıddîk'ın bakış açısının derinliği de bir başka sebeptir. Çünkü Allah'ın hükmünün sonuçta, karar kılacağı noktayı kendisine fikir edinmiş ve rahmet tarafını ceza tarafı­na baskın yapmıştır.

Diyorlar ki: Hz. Peygamber'in (s.a.) ağlaması ise bu işten dünyalık ya­rar elde etmek isteyenlere azabın inmesinden dolayı onlara olan merhametin-dendir. Bunu Allah Rasûlü (s.a.) ve Hz. Ebu Bekir istememiş, sahabenin bir kısmı istemişse de fitne (azap) yalnızca bunu isteyenlere isabet etmez, umuma isabet eder. Nitekim Huneyn savaşında içlerinden birinin: "Bugün az bir topluluğa elbette mağlup oimayız." dediği için[323] ve onlardan bir kısmının, çokluklanyla böbürlenmelerinden dolayı asker hezimete uğramıştır. Bir im­tihan, bir sınama olsun dîye bu yüzden ordu mağlup düştü. Sonra işin deva­mında yardım ve zafer yetişti. En iyi bilen Allah'tır.

Ensar, Hz. Peygamber'in (s.a.) amcası Abbas'ın fidyesini kendisine bı­rakmak için izin istediğinde onlara: "Ondan bir tek dirhemi dahj bırakma­yın." buyurdu.[324]

Hz. Peygamber (s.a.) Seleme b. Ekva'dan, Hz. Ebu Bekir'in, gazaların­dan birinde kendisine ganimet payı olarak verdiği bir cariyeyi bağış yapması­nı istedi. O da cariyeyi Hz. Peygamber'e (s.a.) bağışladı. Peygamberimiz ca­riyeyi Mekke'ye gönderip bir grup müslümam esirlikten kurtarmak için onu fidye olarak verdi.[325] İki müslümam, Ukeyl kabilesinden bir adamla değiş-tokuş etti. Ganimet paylaştırıldıktan sonra Hevâzin kabilesinin esirlerini on­lara geri iade etti ve ganimetten payı olanların gönüllerini aldı, onlar da O'-nun hatırına gönüllerini hoş edip paylarını bağışladılar. Bundan hoşnut kal­mayanlara bedel olarak her bir insan karşılığı ganimetten altı hisse verdi.[326] Esirlerden Ukbe b. Ebî Muayt'ı ve Nadr b. Hâris'i Allah'a ve Rasûlü'ne olan şiddetli düşmanlıklarından ötürü öldürttü.[327]

İmam Ahmed'in rivayetine göre İbn Abbas anlatıyor: Esirlerden bir kıs­mının hiç malı yoktu. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.) Ensar çocuklarına okuma-yazma öğretme karşılığında onları serbest bırakma kararı aldı.[328]Bu da gösterir ki, fidye olarak mal almak nasıl caizse emek karşılığı salıvermek de öylece caizdir.

Esir alınmadan Önce müslüman olanları köle yapmazdı. Arap olmayan ehl-i kitabı köle yaptığı gibi Arap esirleri de köle yapardı. Hz. Âişe'nin on­lardan alınan esirlerden bir kadın kölesi vardı. Hz. Peygamber (s.a.): "Onu azat et. Çünkü o, Hz. İsmail evlâdındandır." buyurdu.[329]

Taberânî'deki bir hadisde buyuruluyor ki: "Kimin, Hz. İsmail evlâdın­dan bir kölesi varsa Belanber'den azat etsin."[330]

 

3— Kadınların Esir Alınması:             

 

Mustalıkoğulları esirlerini paylaştırdığında Hâris'İn kızı Cüveyriye, Sa­bit b. Kays b. Şemmâs'ın payına düştü. Cüveyriye kendisini kölelikten kur­tarmak için belli miktar mal karşılığında Sabit ile anlaşma yaptı. Bunun üze­rine Allah Rasûlü (s.a.) kölelikten kurtulması için getirmesi gerekli parayı ödedi ve onunla evlendi. Hz. Peygamber (s.a.) onunla evlenmesinden dolayı, Allah Rasûlü'nün (s.a.) yeni kurulan sihri hısımlığından ötürü bir ikram olarak Mus­talıkoğulları ailesinden yüz esir köleyi azat etti.[331] Cüveyriye halis Araptır. Asr-ı saadette müslümanlar, esir Arap cariyeleriyle cinsel İlişki kurmak için onların müslüman olmalarını beklemezler, istibrâdan (yani hamile olmadığı anlaşıhncaya kadar bekledikten) sonra onlarla cinsel ilişkiye girerlerdi. Allah bunu onlara helal kılmış, cariyenin müslüman olmasını şart koşmamış ve hatta: "...Evli kadınlarla evlenmeniz de haram kılındı. Sahip olduğunuz cariyeler müstesna." buyurmuş.[332] Böylece evli bile olsalar istibrâ için gerekli süre ta­mam olunca cariyelerle cinsel ilişki kurmayı mubah kılmıştır. Hz. Peygam­ber (s.a.), esirlerden payına düşen Fezareoğullarından bir cariyeyi bağış yap­masını kendisinden istediğinde Seleme b. Ekva* O'na: "Ey Allah'ın Rasûlü! Vallahi ondan çok hoşlandım. Ama bir tek elbisesini açmadım." dedi.[333] Şa­yet müslüman olmadan cariye ile cinsel ilişki kurmak müslümanlara haram olsaydı bu sözün bir anlamı olmazdı. Cariye de müslüman olmamıştı. Çün­kü Hz. Peygamber (s.a.) onu, Mekke'de esir bulunan bir grup müslümam kurtarmak için fidye olarak vermişti. Müslüman fidye olarak verilmez. Özetle, asr-ı saadette cariye ile cinsel ilişki kurmak için onun müslümanlığının şart koşulduğuna dair sahabeden gelen haberler arasında bir söze, bir uygulama­ya kesinlikle rastlamıyoruz. Doğrusu Hz. Peygamber'in (s.a.) ve ashabının tatbikatında Arap esirleri köle yapma ve müslüman olma şartı getirilmek sizin cariyelik mülkiyeti ile, esir alınan kadınlarla cinsel ilişki kurma yer al­maktadır.

Esir anne ile çocuğunun arasının ayrılmasını yasaklar ve: "Kim anne ile çocuğunun arasını ayırırsa Allah da kıyamet günü onunla sevdiklerinin ara­sını ayırır." buyururdu.[334] Esirler kendisine getirildiğinde, aralarını ayırmak istemediği için aile fertlerinin hepsini bir yere verirdi. [335]

 

F) HZ. PEYGAMBER'İN (S.A.) CASUSLAR HAKKINDAKİ TATBİKATI

 

1— Casusun Öldürülmesi:

 

Hz. Peygamber'in (s.a.) bir müşrik casusu öldürttüğü sabittir.[336] Öte yan­dan kendisi aleyhine casuslukta bulunan Hâtıb'ı öldürtmediği de sabittir. Hz. Ömer, onu öldürmek için izin istediğinde Hz. Peygamber (s.a.): "Sana ne oluyor ki? Beiki Allah, Bedir savaşında bulunanları görüp gözetmiş ve onla­ra: 'İstediğinizi yapın. Ben sizleri bağışlamışımdır.' buyurmuştur." diyerek öldürmesine engel oldu.[337] Şafiî, Ahmed ve Ebu Hanife -Allah onlara rah­met eylesin- gibi müslüman casusun öldürülmesini caiz görmeyenler de; Mâ­lik, Ahmed'in müntesiblerinden İbn Akıl (r.h.) ve daha başkaları gibi müslü­man casusun öldürülmesini caiz görenler de bu hadisi delil göstermişlerdir. Caiz görenler diyorlar ki: Çünkü Hz. Peygamber (s.a.) Hâtıb'ın öldürülme-mesi konusunda başkalarında bulunmayan, öldürmeye engel bir illet göster­miştir. Müslüman olmak öldürülmesine engel olsaydı, ondan daha hususi bir illet gösterilmezdi. Zira hüküm daha genel bir illete bağlanırsa daha hu­susi olan tesirsiz kalır. Bu görüş daha güçlüdür. En iyi bilen Allah'tır. [338]

 

2— Müşriklerin Köleleri:

 

Müşriklerin köleleri müslümanlar tarafına gelip müslüman olurlarsa Hz. Peygamber (s.a.) onları azad eder ve: "Bunlar Allah Teâlâ'nm azadhlarıdır." Buyururdu.[339]

 

3— Müslüman Olanların Malları:

 

Hz. Peygamber'in (s.a.) tatbikatına göre bir kimse elinde bulunan bir şeyle müslüman olsa, o şey ona ait olarak kalırdı. Müslüman olmadan önce o şeyi hangi yolla elde ettiğine bakmaz, müslüman olmadan önce nasıl idiyse aynı şekilde o mah, o kişinin elinde bırakırdı. Müşrikler müslüman oldukla­rında Hz. Peygamber (s.a.) harp sırasında veya harpten önce onların telef ettikleri müslüman can veya malını onlara tazmin ettirmezdi. Hz. Ebu Bekir Siddîk, mürted (dinden dönen) muhariplere müslümanlarm diyetlerini ve mal­larını tazmin ettirmeye azmetti. Hz. Ömer buna karşı çıkarak: "Onlann kanlan Allah yolunda akıtılmıştır. Mükâfatları Allah'a aittir. Şehide diyet yoktur." dedi. Sahabe, Hz. Ömer'in söylediğinde ittifak etti. Hem Hz. Peygamber (s.a.), kâfirlerin müslümanlardan zorbalıkla aldıklan mallan (onlann ellerinde mallar aynen mevcut bulunduğunda bile), o kâfirler müslüman olduktan sonra on­lardan geri alıp müslümanlara iade etmezdi. Müslümanlar mallarını onların ellerinde görürler, ama peşine düşüp talep etmezlerdi. İster bu mal akar (gayri­menkul = taşınmaz) olsun, ister menkul mal olsun durum farketmezdi. Hz. Peygamber'in (s.a.) şüphe götürmez tatbikatı işte budur.

Hz. Peygamber (s.a.) Mekke'yi fethettiğinde bir grup Muhacir kendisi­ne müracaat edip müşriklerin el koyduğu evlerini kendilerine geri vermesini istediler. Hz. Peygamber (s.a.) onlardan hiçbirine evini geri vermedi. Çünkü onlar bu evleri Allah için terkettiler ve O'nun rızasını kazanmak için oniar-dan ayrıldılar. Allah da bu evlere bedel onlara cennette daha hayırlı evler ih­san etti. Allah için terkettikleri şeye dönmeye haklan yoktur. Hatta bundan daha açıkçası Hz. Peygamber (s.a.) Muhacir'in, haccını tamamladıktan son­ra Mekke'de üç günden fazla kalmasına izin vermemiştir.[340] Çünkü Muha­cir, şehrini Allah için terkedip oradan hicret etmiştir. Artık orayı vatan edin­mek için geri dönemez olmuştur. Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.) Sa'd b. Havle'ye üzüldü; Mekke'de öldü ve oradan hicret etmişken oraya defne­dildi diye onu "zavallı" olarak niteledi.[341]

 

G) HZ. PEYGAMBER'İN (S.A.) SAVAŞTA ELE GEÇİRİLEN* ARAZİLER KONUSUNDAKİ TATBİKATI

 

1— Fethedilen Topraklar Hakkındaki Tatbikatı:

 

Sahihtir ki, Hz. Peygamber (s.a.) Kurayzaoğulları ve Nadîroğullan ara­zisi ile Hayber arazîsini savaşa katılan gaziler arasında paylaştırdı. Medine ise, Kur'ân'Ia fethedildi ve halkı müslüman oldu. Bu yüzden olduğu şekliyle bırakıldı (statüsünde bir değişiklik yapılmadı). Mekke'yi de Hz. Peygamber (s.a.) savaşarak, zorla (=anveten) fethetti; ama paylaştırmadı. Mekke'nin savaşla fethedilmesiyle paylaştınlmadan bırakılmasını uzlaştırmak her bir âlim grubuna problem oldu. Bir, grup: "Zira Mekke hac ibadetinin yapıldığı bir yurttur; bütün müslümanlara vakıftır. Müslümanlar Mekke konusunda eşit haklara sahiptirler. Bu yüzden paylaştırılma imkânı yoktur." demiştir. Son­ra bunlardan kimileri Mekke (arazisi)'nin satımım ve kiraya verilmesini ya­sak saymış; kimileri Mekke'de bulunan evlerin satımım caiz, kiralanmalarını yasak saymıştır. Şafiî, savaşla ele geçirme ile paylaştirmamayı uzlaştırama-yınca: "Mekke sulh yoluyla fethedildi; bu yüzden paylaştırılmadı. Savaş yo­luyla zorla ele geçirilmiş olsaydı, ganimet olurdu. O zaman da hayvanların ve menkullerin paylaştırümasında olduğu gibi Mekke arazisinin de paylaştı­rılması vacip olurdu." demiş; Mekke evlerinin satımında ve kiraya verilme­sinde bir sakınca görmemiş ve delil olarak da demiştir ki: Mekke arazisi sa­hiplerinin mülküdür, o kimselerden miras kalır; ayrıca bu arazi hibe de edile­bilir. Allah Teâlâ da Mekke arazisini, onlara bir mülkün, sahibine nisbeti gi­bi nisbet etmiştir. Ömer b. Hattâb, Safvân b. Ümeyye'den bir ev satın almıştır. Hz. Peygamber'e (s.a.) de (Veda haccında): "Yarın Mekke'deki evin­de nereye ineceksin?" diye sorulduğunda "Akîl, bize ev-bark bıraktı mı ki?" diye karşılık vermişti.[342] Akıl, Ebu Tâlib'e mirasçı olmuştu. Şafiî, arazi de ganimetten sayılır, ganimetlerin paylaştırılması vaciptir; Mekke mülkiyete konu olur ve alımr-satıhr; buna rağmen evleri, haneleri paylaştınlmamıştır prensi­binden hareket ettiğinden ötürü Mekke'nin sulh yoluyla fethedildiğini söyle­mekten başka yol bulamamıştır.

Ancak sahih hadisleri iyice tetkik edip düşünenler, bunların hepsinin cum­hurun görüşüne, yani Mekke'nin savaş yoluyla zorla fethedildiği görüşüne delil teşkil ettiklerini görür. Sonra cumhur da kendi aralarında Hz. Peygam-ber'in (s.a.) hangi sebeple Mekke arazisini paylaştırmadığı konusunda görüş ayrılığına düşmüş ve kimleri: "Çünkü Mekke hac yurdu ve ibadet mahalli­dir. Allah'ın, müslüman kullarına bir vakfıdır." demiş, kimileri de: "Devlet başkam araziyi paylaştırmakla vakfetmek arasında serbesttir. Hz. Peygam­ber (s.a.) Hayber'i paylaştırdı, Mekke'yi paylaştırmadı. Böylece her iki tür uygulamanın da caizliğini ortaya koymuştur" demişlerdir. Bunlar diyorlar ki: Arazi, paylaştınlmaları emredilen ganimetler arasına girmez. Ganimetler yalnızca hayvanlar ve menkul mallardır. Çünkü Allah ganimetleri bu ümmet dışında hiçbir ümmete helâl kılmamış; bu ümmete ise, kâfirlerin diyarını ve arazilerini helâl kılmıştır. Nitekim bir âyette buyurmuştur ki: "Hani Musa kavmine: Ey kavmim! Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın ki, aranıza peygamberler gönderdi, size saltanatlar ihsan etti, âlemlerde hiç kimseye ver­mediğini size verdi. Ey kavmim! Allah'ın size nasib ettiği Mukaddes Arz'a girin."[343]Firavun'un ve kavminin diyarı, ülkesi hakkında da: "İşte böyle olup bitti. Biz de o diyarı İsrailoğullarma miras olarak verdik."[344] buyurmakta­dır. Böylece anlaşılmış oldu ki, arazi ganimetler arasına girmez; devlet baş­kanı arazi konusunda maslahat (toplum menfaati) uyarınca hareket etmekte serbesttir. Allah Rasûlü'nün (s.a.) hem paylaştırdığı, hem de paylaştırmadığı olmuştur, Hz. Ömer ise paylaştırmamış, olduğu şekliyle bırakmış ve devamlı surette arazinin rakabesine (= soyut mülkiyetine) bağımlı bulunan ve savaş için olan haraç vergisi almıştır. İşte arazinin vakfedilmesinin anlamı budur. Buradaki vakıf, rakabedeki mülkiyeti aktarmayı engelleyen vakıf anlamında değildir. Ümmetin de uygulamakta olduğu üzere bu arazinin satımı caizdir. Âlimler bu arazinin mirasa konu olacağında icmâ etmişlerdir. Oysa vakıf mirasa konu olmaz. İmam Ahmed (r.h.) bu arazinin mehir olarak verilebile­ceğini ifade etmiştir. Oysa vakfın nikâhta mehir olması caiz değildir. Zira vak­fın satımının ve rakabesindeki mülkiyetin naklinin imkânsız olmasının sebe­bi, böyle bir halde kendilerine vakıf yapılan kimselerin vakıftan merifaatlen-me haklarını iptal durumunun söz konusu olmasıdır. Savaş, onlarmi'arazinin haracmdaki haklarıdır. Haraç araziyi bir kimse satın alsa aynen satıcısının yanında olduğu gibi onun yanında da haraç arazi (haracıye) olur, Müslüman­lardan hiçbirisinin hakkı nasıl miras, hibe ve mehirle iptal olmuyorsa tıpkı bunun gibi bu satım akdiyle de iptal oİmaz. Meselâ, mükâteb (efendisiyle, belli miktar mal getirdiğinde azad edilme sözleşmesi yapmış) kölenin rakabe-sinin satımı da böyledir. Bu satım sözleşmesinde, mükâteb köle olma sözleş­mesi yapmakla hürriyet kazanma sebebi geçerliliğini korumuştur. Çünkü köle müşteriye, satıcının yanında olduğu gibi aynen mükâteb olarak intikal eder. Hakkında gerçekleşen azad sebebi, satımıyla ortadan kalkmaz. En iyi bilen Allah'tır.

Bunun delillerinden biri de şudur: Hz. Peygamber (s.a.) Hayber arazisi­nin özellikle yansını paylaştırmıştır. Eğer arazi, ganimet arazisi hükmünde olsaydı humus (î/5) çıkarıldıktan sonra kalanın hepsini paylaştınrdı. Sünen'de ve Müstedrek'it rivayet edildiğine göre: "Allah Rasûlü (s.a.), Hayber'i fet­hettiğinde orayı otuz altı pay etti; her bir pay, yüz paydan oluşmaktaydı. Bu­nun yarısı Allah Rasûlü'nün (s.a.) ve müslümanların oldu. Arta kalan yarıyı da kendisine gelen elçilere, devlet işlerine ve insanların başlarına gelen felâ­ketlere ayırdı." Bu, Ebu Davud'un metnidir. Bir metne göre Allah Rasûlü (s.a.), on sekiz pay ayırdı ki bu, felâketler ve müslümanların işleri için ayrılan yandır. Bu payda Vatîh, Küteybe, Sülâlim ve civarları yer almaktadır.

Yine Ebu Davud'daki bir metne göre Hz. Peygamber (s.a.), Hayber ara­zisinin yansını, Vatîh, Küteybe ve havalilerini kendi felâketlerine ve başına gelen işlere ayırdı; diğer yansını, Şıkk, Netât ve havalilerini de ayırıp müslü-manlar arasında paylaştırdı. Allah Rasûlü'nün (s.a.) payı Şıkk ve I^etât ha­valilerinden düşmüştür.[345]

 

2— Mekke'nin Savaş Zoruyla Fethedildiği:

 

Mekke'nin savaş zoruyla fethedildiğini gösteren deliller şunlardır:

1- Kesinlikle herhangi bir kimse ne Hz. Peygamber'in (s.a.) fetih zama­nı Mekkeliler'le barış anlaşması yaptığını ve ne de Mekke halkından herhan­gi bir kimsenin şehre karşılık olmak üzere O'nunla barış anlaşması yapmak üzere geldiğini rivayet etmiştir. Yalnız Ebu Süfyan Hz. Peygamber'e (s.a.) gelmiş, Hz. Peygamber (s.a.) de onun evine girenlere, yahut kendi kapısını kapayanlara, yahut Mescid'e girenlere veyahut da silahını bırakanlara emân ( = güvence, kurtuluş garantisi) vermiştir.[346] Şayet Mekke sulh yoluyla fethe­dilmiş olsaydı, "Onun evine giren yahut kendi kapısını kapayan yahut da Mes­cid'e giren güvencededir." demezdi. Çünkü sulh, umumi bir güvenceyi icabettirir.

2- Hz. Peygamber (s.a.) buyuruyor ki: "Şüphesiz Allah fil ordusunu Mek­ke'den alıkoydu ve oraya Peygamberini ve mü'minleri hükümran kıldı. Doğ­rusu bu beldede bana bir günün bir saatinde (sair zamanlarda Mekke'de yapılması yasak olan şeyler konusunda) izin verdi." Hadisin bir metnine gö­re de: "Mekke benden hiç kimse için helâl olmadı, benden sonra hiç kimse için de helâl olmayacaktır. Yalnızca bir günün bir saatinde bana helâl kılın­dı." buyurmuştur.[347] Bir başka metne göre de: "Şayet Allah Rasûîü (s.a.) bu­rada harbeni diye herhangi bir kimse ruhsat tarafına kaçacak olursa ona: 'Allah, Peygamberine izin vermiştir, size izin vermedi* deyiniz. Bana da yal­nızca bir günün bir saati içinde izin verdi. Bugünkü haramlığı dünkü haram-hğa döndü" buyurmuştur.[348] Bu hadis Mekke'nin savaş zoruyla fethedildiğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

a) Sahih 'te yer alan bir hadise göre Hz. Peygamber (s.a.) fetih günü Ha-lid b. Velid'i ordunun sağ kanadına, Zübeyr'i sol kanadına ve Ebu Ubeyde'-yi zırhsız-miğfersiz askerlerin başına komutan tayin etti ve vadinin içine doğru gönderdi. Ebu Hureyre'ye: "Ey Ebu Hureyre! Bana Ensar'i çağır." diye ta­limat verdi. Onlar da haberi alınca koşarak geldiler. Hz. Peygamber (s.a.): "Ey Ensar topluluğu! Kureyş'in günahkârlarını gördünüz mü?" diye sordu. "Evet, gördük" dediler. Hz. Peygamber (s.a.): "Yarın onlarla karşılaştığınızda onları ekin biçer gibi biçmeye bakın" buyurdu, elini sıkıp sağını solu­nun üzerine koydu ve "Benimle buluşma yeriniz Safâ'dır." buyurdu. O gün karşılarına kim çıktıysa kırıp geçtiler. Allah Rasûlü (s.a.) Safa tepesine çıktı ve Ensar geldi, Safâ'yı çevirdi. Ebu Süfyan gelip: "Ey Allah'ın Rasûlü! Ku­reyş'in karaltısı yok oldu. Bugünden sonra Kureyş yok artık!" dedi. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.) "Ebu Süfyan'ın evine giren güvencededir. Silahı bırakan güvencededir. Kapısını kapayan güvencededir" buyurdu.[349]

b) Ümmü Hani, bir adama emân verip onu himayesine aldı. Ali b. Ebî Tâlib o adamı öldürmek istedi. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.): "Ey Üm­mü Hani! Senin himayene aldığın kimseyi biz de himaye ederiz." buyurdu. Ümmü Hani'den gelen bir başka metin ise şöyledir: Mekke'nin fetih günü olunca akrabalarımdan iki adama emân verdim, himayeme aldım. Onları bir eve soktum ve üzerlerine kapıyı kapadım. Anamın oğlu Ali gelip kılıçla üzer­lerine saldırdı. Derhal emân hadisini (yahut sözünü) ve Hz. Peygamber'in (s.a.): "Ey Ümmü Hani! Senin himayene aldığın kimseyi biz de himaye ede­riz." buyruğunu hatırlattım. Bu olay Mekke'nin içinde, fetihten sora oldu.[350] Görüldüğü üzere Ümmü Hani'nin adama emân vermesi, Hz. Ali'nin onu öl­dürmek istemesi ve Hz. Peygamber'in (s.a.) Ümmü Hani'nin verdiği emâni geçerli sayıp devam ettirmesi Mekke'nin savaş zoruyla fethedildiğini açıkça meydana koymaktadır.

c)  Hz. Peygamber (s.a.), Makîs b. Subâbe, İbn Hatal ve iki cariyenin öldürülmesini emretti. Şayet sulh yoluyla fethedilmiş olsaydı, halkından hiç­bir kimsenin öldürülmesini emretmez ve bunların adının geçmesi sulh anlaş­masından istisna teşkil edeFdi.

d) Sünen'dç sahih bir senedle rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.), Mekke'nin fethi günü gelince: "İki kadın ve dört nefer dışındaki insanlara emân verin. Onları ise Kabe'nin örtüsüne sarılmış bulsanız bile öldürün." bu­yurdu [351]En iyi bilen Allah'tır.

Müslümanın Düşman Topraklarında Yaşaması:

Allah Rasûlü (s.a.), hicrete gücü yeten bir müslümanın müşrikler ara­sında kalmasını yasakladı ve: "Ben, müşrikler arasında ikamet eden her müs-lümandan uzağım" buyurdu. "Niçin, ey Allah'ın Rasûlü?" diyi sordular. "Ateşleri birbirini görmeyecek" cevabını verdi.[352]

Hz. Peygamber (s.a.) buyuruyor ki: "Müşrikle birleşen ve onunla otu­ran kimse de onun gibidir."[353]

Yine buyuruyor ki: "Tevbe kapısı kapanıncaya kadar hicret kapısı ka­panmaz. Güneş batıdan doğmadan da tevbe kapısı kapanmaz."[354]

Buyurdu ki: "Bir hicretten sonra bir hicret olacaktır. Yeryüzü halkının hayırlıları Hz. İbrahim'in hicret ettiği yere en çok tutunup kalanlardır. Yer­yüzünde, yeryüzü halkının kötüleri kalır; onları bulundukları yer dışarı atar, Allah'ın nefsi onlardan tiksinir, ateş onları maymunlarla, hınzırlarla bir ara­ya toplar."[355]

 

ALTINCI BÖLÜM GAYRİMÜSLİMLERE MUAMELESİ

HZ. PEYGANlBER'lN (S.A.) GAYRİMÜSLİMLERE

MUAMELESİ

 

Bu bölümde Hz. Peygamberin (s.a.) eman, sulh, kâfirlerin elçilerine karşı muamele, cizye alma, ehi-i kitab ve münafıklara karşı muamele konuların­daki tatbikatı, Allah'ın sözünü dinlemek üzere gelen kâfirleri himaye etmesi ve güvence altına alması, yapılan anlaşmaya sadık kalması ve hiyanetten uzak oluşu anlatılmaktadır. [356]

 

1— Eman:

 

Sahih bir rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.) buyuruyor ki: "Müslüman­ların emanı birdir; statü bakımından en aşağıda bulunan bir müslüman da eman verebilir. Kim bir müslümamn verdiği emana'tecavüz ederse Allah'ın, meleklerin ve bütün müsiümanlann laneti onun üzerine olsun. Allah kıya­met günü onun ne bir farzını, ne de bir nafilesini kabul eder."[357]

Buyuruyor ki: "Müslümanların kanları birbirine denktir. Onlar başka­larına karşı bir eldir. Statü bakımından en aşağıda bulunanlarının verdiği eman onların emanı demektir. Mü'min, kâfire mukabil (kısas edilerek) öldü­rülmez. Kendisine eman verilen kimse de eman içinde iken öldürülmez. Kim bir bid'at çıkarırsa kendi aleyhinedir. Kim de bir bid'at çıkarır yahut bir bid'-atçıyı barındınrsa Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun."[358]

Sahih bir hadiste buyuruluyor ki: "Kendisiyle bir kavim arasında anlaş­ma bulunan kimse, anlaşmanın süresi doluncaya yahut onlarla eşitlik üzere anlaşmayı bozuncaya kadar ne bir düğüm çözsün, ne bir düğüm atsın."[359]

Hz. Peygamber (s.a.): "Kim bir insanın canını teminat altına alır, ona eman verir de sonra onu öldürürse, ben katilden uzağım." buyurmuştur. Bir metne göre ise: "Hıyanet sancağını eline tutuştururum." buyurmuştur.'[360] Yi­ne buyurmuştur ki: "Her hainin kıyamet günü kıçının yanında bir sancak bulunur, onunla tanınır. Bu filanın oğlu falandır, bu da yaptığı hiyanetidir, denilir."'[361]

Bir rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.): "Herhangi bir kavim anlaşmayı bozarsa muhakkak kendilerine karşı,

Düşman yardım ğörür.buyurmuştur.[362]

 

2— Medine'deki Gayrimüslimler:

 

Hz. Peygamber (s.a.) Medine'ye gelince kâfirler O'nun karşısında üç kıs­ma ayrıldılar. Birinci kısım: Hz. Peygamber (s.a.) bunlarla barış ve mütare­ke anlaşmaları yaptı. Şarta göre Hz. Peygamber'le (s.a.) savaşmayacaklar, O'na karşı düşmanlarıyla işbirliği yapmayacaklar ve düşmanlarına yardımda bulunmayacaklar; ama küfürleri (inançları) üzere kalacaklar, kan ve mal gü­venliği içinde bulunacaklardı. İkinci kısım: Hz. Peygamberce (s.a.) savaş açıp O'na düşmanlık ilan ettiler. Üçüncü kısım: Hz. Peygamber'le (s.a.) mütare­kede bulundular; O'nunla ne barış anlaşması yaptılar, ne de O'na savaş açtı­lar. Bunlar Hz. Peygamber'le (s.a.) düşmanlarının akıbetlerini beklediler. Bunlardan kimileri içlerinden Hz. Peygamber'in (s.a.) galip gelmesini, mu­zaffer olmasını arzuluyor; kimileri düşmanlarının O'na galip gelmesini ve muzaffer olmasını istiyor ve kimileri de görünüşte Hz. Peygamber'in (s.a.) yanında, içte ise O'nun düşmanlarının yanında yer alıyor ve böylece her iki taraftan da güvence altında olmak istiyorlardı ki, işte bunlar münafıklardır. Hz. Peygamber (s.a.) bu gruplardan her birine karşı Rabbinin emrettiği^ kilde davrandı. [363]

 

3— Yahudilerle Anlaşma Yapması:

 

Medine yahudileriyle barış anlaşması yaptı. Hz. Peygamber'le (s.a.) ya-hudiler, aralarında bir karşılıklı güven belgesi imzaladılar. Medine civarında üç yahudi kabilesi yaşamaktaydı: 1) Kaynukaoğulları, 2) Nadîroğullan, 3) Ku-rayzaoğullan. [364]                    

 

4— Kaynukaoğullarının Anlaşmayı Bozmaları:

 

Aralarında barış anlaşması imzalanmış olmasına rağmen Kaynukaoğul-ları Bedir savaşından sonra Hz. Peygamber'e (s.a.) savaş açtılar; Bedir gali­biyeti güçlerine gitti, bu sebeple kıskançlık ve çekememezHk gösterdiler. Allah'ın ordusu, başlarmda Allah'ın kulu ve peygamberi olduğu halde hicre­tin 20. ayına rastlayan Şevval ayının ortasında cumartesi günü Kaynukao-ğullannın bulunduğu mıntıkaya doğru yola koyuldu. Kaynukaoğulları, münafıkların reisi Abdullah b. Übey b. Selûl'ün müttefikleri ve Medine ya-jhudilerinin en cesurlarıydı. O gün müslümanların sancağını taşıyan, Abdül-muttalip oğlu Hz. Hamza idi. Hz. Peygamber (s.a.) Medine'de yerine. Ebu Lübâbe b. Abdülmünzir'i vekil bıraktı. Kaynukaoğullarmı, Zilkade ayının hilâli görülünceye kadar on beş gece kuşatma altında tuttu. Bu kabile, Hz. Peygamber'in (s.a.) savaştığı ilk yahudi kabilesidir. Yahudiler kalelerinde ko­rundular. Hz. Peygamber (s.a.) onları en sıkı bir şekilde kuşatma altında tut­tu. Allah bir kavmin rüsvay olmasını ve yenilgiye uğramasını istediği zaman onların üzerine bir korku indirir ve kalplerine bir korku salar. İşte bu kuşat­ma esnasında yahudilerin kaplerine de böyle bir korku saldı. Bunun üzerine yahudiler canları, malları, kadınları ve çocukları hakkında Allah Rasûlü'nün (s.a.) hükmüne boyun eğdiler. Hz. Peygamber (s.a.) emredip adamların elle­rini arkalarından bağlattı. Abdullah b. Übey onlar hakkında Allah Rasûlü (s.a.) ile konuştu ve bu konuda O'na çok ısrarda bulundu. Hz. Peygamber (s.a.) yahudileri ona bağışladı ve Medine'den çıkmalarını, Medine'ye yakın yerlere yerleşmemelerini emretti. Onlar da Şam bölgesindeki Ezriât denilen yere gittiler. Çok geçmeden orada çoğunluğu öldü. Kaynukaoğulları, kuyum­culuk ve ticaretle uğraşırlardı. Altı yüz kadar savaşçıları vardı. Yurtlan Me­dine'nin kenar semtinde idi. Hz. Peygamber (s.a.) onlardan mallarını aldı. Yahudilerin mallan arasından Allah Rasûlü (s.a.) üç yay, iki zırh, üç kılıç ve üç mızrak aldı; onlardan ele geçen ganimetin beşte birini ayırdı. Ganimet­leri toplama işiyle Muhammed b. Mesleme görevlendirilmişti.[365]

 

5- Nadîroğullannın Anlaşmayı Bozmaları:            

 

Sonra anlaşmayı Nadîroğullan bozdu. Buharî, Urve'den naklen bu olayın Bedir savaşından altı ay sonra meydana geldiğini söylüyor.[366] Bu olayın se­bebi şudur: Hz. Peygamber (s.a.), Amr b. Ümeyye ed-Damrî'nin öldürdüğü Kilâb kabilesinden iki kişinin diyeti konusunda kendisine yardımda bulun­maları için konuşmak üzere bir grup ashabıyla Nadîroğullanna gitti. Onlar: "Yaparız, ey Ebu'l-Kâsım! Sen burada otur, biz senin ihtiyacım giderelim." dediler. Bazıları tenha bir yerde kafa kafaya verdiler; şeytan onlara, üzerle­rine yazılmış olan bedbahtlığı şirin gösterdi ve Hz. Peygamber'i (s.a.) öldür­me karan aldılar. "Hanginiz şu değirmen taşıru alıp dama çıkar ve onun başına atıp kafasını kırar?" diye sordular. En azgınlan olan Amr b. Cihâş: "Ben" diye cevap verdi. Sellâm b. Mişkem bu adamlara: "Yapmayın. Vallahi, kurduğunuz bu plan kesinlikle ona haber verilir, bu iş onunla aramızda mevcut : bulunan anlaşmayı bozma demektir." dedi. Derhal Rabbinden Hz. Peygam-ber'e (s.a.) vahiy gelip onların hazırladıkları planı haber verdi. Hz. Peygam­ber (s.a.) hızla yerinden kalktı, Medine'ye doğru yöneldi. Yolda ashabı kendisine yetişip: "Kalkıp gittin, farkına varmadık" dediler. Hz, Peygam­ber (s.a.) onlara yahudilerin planını haber verdi.

Allah Rasûlü (s.a.) yahudilere: "Medine'den çıkın. Burada benimle bir­likte oturmayın. Size on gün süre tanıyorum. Bu süreden sonra Medine'de hanginizi bulursam boynunu vururum." diye haber gönderdi. Bu haber üze­rine birkaç gün kalıp yol hazırlığı yapmaya başladılar.

Münafık Abdullah b. Übey onlara: "Yurdunuzdan çıkmayın. Berabe­rimde, kalenize girip önünüzde ölecek iki bin kişilik ordum var. Kurayza ka­bilesi ve Gatafan'dan müttefikleriniz de size yardım ederler." diye haber gönderdi. Reisleri Huyey b. Ahtab, onun bu sözlerine tamah etti ve Allah Rasûlü'ne: "Biz yurdumuzdan çıkmayacağız. Aklına geleni yap!" diye ha­ber gönderdi.

Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.) ile ashabı tekbir getirip ona doğru yola koyuldular. Sancağı Ali b. Ebî Tâlib taşıyordu. İslâm ordusu onların yurdu­na vannca kalelerinden ok ve taş atmaya başladılar. Kurayza kabilesi onlar­dan ayrıldı. îbn Übey ve Gatafanlı müttefikleri onlara hiyanet ettiler. Bundan dolayı AUah Teâlâ onların durumunu bir benzetme ile şöyle tasvir etti: "...Tıpkı şeytan gibi. İnsana: înkâr et! der. O da inkâr edince bu sefer: Ben senden uzağım! der."[367] Zira Haşr sûresi Nadîroğullan süresidir; bu sûrede onlann kıssalarının başlangıcı ve neticesi anlatılmıştır. Allah Rasûlü (s.a.) Nadîro-ğullannı kuşatma altında tuttu, onlann hurma ağaçlanın kestirip yaktırdı.[368] Bunun üzerine yahudiler O'na: "Biz Medine'den çıkacağız." diye haber gön­derdiler. Hz. Peygamber (s.a.), silah dışında bir devenin taşıyabileceği eşya­larım yanlarına almalan, kendi başlarını ve çoluk çocuklarını alıp çıkmaları şartıyla onları kaleden indirdi. Hz. Peygamber (s.a.) çeşitli mallar ve silahlar ele geçirdi. Nadîroğullanndan ele geçen bütün ganimetler kendi musibetleri ve müslümanlann yaran uğruna harcaması için tamamen Allah Rasûlü'ne (s.a.) ait oldu. Beşte birini alıp gerisini taksim etmedi. Çünkü bu ganimetleri O'na Allah ihsan etti. Müslümanlar bunları ele geçirmeleri için ne at ne deve koş­turdular. Ama Kurayza gazasından ele geçen ganimetlerin beşte birini ayırıp geri kalanı taksim etti."[369]

îmam Mâlik diyor ki: "Allah Rasûlü (s.a.) Kurayza ganimetlerinin beş­te birini ayırıp geri kalanım taksim etti. Ama Nadîroğullanmn ganimeti ko­nusunda bunu yapmadı. Çünkü müslümanlar Nadîroğullarına karşı at ve deve koşturmadılar. Oysa Kurayzaoğullarına karşı at ve deve koşturmuşlardır." Hz. Peygamber (s.a.) Nadîroğullan yahudilerini aralarında reisleri Huyey b. Ahtab da bulunduğu halde Hayber'e sürgün etti ve silahlarını-ele geçirdi; ara­zilerine, yurtlarına ve mallarına el koydu. Silah olarak elli zırh, elli tolga ve üç yüz kırk kılıç buldu. "Muğîreoğullarının Kureyş içindeki durumu ne ise bunlann da kavimleri arasındaki durumu odur." buyurdu. Bu olay hicretin 4. senesi Rebîulevvel ayında cereyan etmiştir.[370]

 

6— Kurayzaoğullannın Anlaşmayı Bozmaları:

 

Kurayza'ya gelince: Bu kabile Allah Rasûlü'nün (s.a) en azılı düşmanı ve küfürlerinde en katı olan yahudi kabilesiydi. Bu sebeple kardeşleri olan diğer yahudilerin başına gelmeyen onların başına geldi.

Onlarla savaşılmasmm sebebi: Allah Rasûlü (s.a.) Hendek savaşına çık­tığında bu kabile O'nunla barış anlaşması yapmış durumdaydı. Huyey b. Ah­tab, Kurayzaoğullannı yurtlarında ziyaret edip onlara: "Size zamanın izzetini getirdim. Size başlarında efendileri olduğu halde Kureyş'i ve önlerinde ko­mutanları olduğu halde Gatafan'ı getirdim. Sizler güçlü kuvvetli, iyi silah kul­lanan insanlarsmız.Haydi gelin, Muhammed'le vuruşalım, işini bitirelim." dedi. Kurayza kabilesi reisi ona: "Hayır, sen bana vallahi zamanın zilletini getirdi. Sen bana suyunu boşaltmış, içinde yıldırımlar gürleyip şimşekler ça­kan bir bulut getirdin!" diye karşılık verdi. Huyey, onu kandırmak için çeşit çeşit vaadlerde bulunup onu savaşı arzu eder hale getirmeye çalıştı. Nihayet reis, Huyey'in de kendisi ile birlikte kaleye girmesi ve kendilerinin başlarına gelecek olanın onun da başına gelmesi şartıyla teklifi kabul etti. O da bu şartı kabullendi istenileni yaptı. KurayzaoğuIIan Allah Rasûlü'yle (s.a.) yaptık­ları anlaşmayı bozdular ve açıktan açığa ona sövmeye başladılar. Allah Ra-sûlü'ne (s.a.) haber ulaştı. Hz. Peygamber (s.a.) durumu öğrenmek amacıyla adam gönderdi. Yahudilerin anlaşmayı bozmuş olduklarını gördü, tekbir ge­tirdi ve: "Ey müslümanlar! Müjde size." dedi.

(Hendek savaşından sonra) Allah Rasûlü (s.a.) Medine'ye dönünce sila­hım tam çıkarıp koyuyordu ki, Cebrail çıkageldi ve: "Silahını çıkardın mı? Vallahi, melekler silahlarım daha çıkarmadılar! Haydi, beraberindekilerle bir­likte Kurayzaoğullarına doğru yola koyul. Ben senin önünden gideceğim, on­ların kalelerini sarsacağım ve kalplerine korku salacağım!" dedi. Cebrail, meleklerden oluşan bölüğü ile yola koyuldu. Allah Rasûlü (s.a.) de onun pe­şinden, Muhacirlerden ve Ensardan oluşan bölüğü ile yola çıktı,"[371] Ashabı­na o gün: "Hiç kimse KurayzaoğuIIan yurduna varmadan ikindi namazını kılmasın!" buyurdu. Sahabîler derhal Hz. Peygamber'in (s.a.) emrini yerine getirmeye koyuldular ve vakit geçirmeden yola çıktılar. Yolda ikindi vakti girdi. Bazıları: "Emrolunduğumuz gibi ikindiyi ancak KurayzaoğuIIan yur­dunda kılarız." deyip bu namazı yatsıdan sonra kıldılar. Bazıları ise: "Hz. Peygamber (s.a.) bizden bunu istemedi. O yalnızca acele yola çıkmamızı iste­di." (Jeyip namazı yolda kıldılar. Hz. Peygamber (s.a.), durum kendisine ak­tarıldığında gruplardan herhangi birini ayıplamadı."[372]

Bu iki uygulamadan hangisi daha isabetliydi? Bu konuda fakihler ihti­lâf etmişlerdir. Bir grup demiştir ki: Tehir edenler isabet etmişlerdir. Biz de onlarla birlikte olsaydık onlar gibi biz de tehir ederdik. Allah Rasûlü'nün (s.a.) emrine uyarak ve açık ifadeye aykırı yorumu bir kenara bırakarak bu nama­zı ancak KurayzaoğuIIan yurdunda kılardık.

Öteki grup diyor ki: Aksine namazı vaktinde, yolda kılanlar yarışın li­derliğini ele geçirdiler ve iki fazileti yakalama mutluluğuna erdiler. Çünkü Hz. Peygamber'in (s.a.) yola çıkma emrini yerine getirmeye ve namazı vak­tinde kılarak rızasını kazanmaya koştular. Sonra diğer gruba yetişmek için acele ettiler. Böylece hem cihadın faziletim ve hem de namazı vaktinde kılma faziletini elde ettiler, kendilerinden istenileni iyi anladılar ve diğerlerinden özel­likle de bu namaz konusunda daha fakih oldular. Zira bu namaz ikindi na­mazı idi. İkindi namazı ise orta namazdır. Çünkü Allah Rasûlü'nün (s.a.), red sebebi ve kusuru bulunmayan açık ifadeli sahih hadisi bunun böyle oldu­ğunu belirtmiştir ve aynı zamanda bu namaza ayrı bir özenle devam etme­nin, bu namazı kılmak için acele davranmanın ve ilk vaktinde kılmanın Hz. Peygamber'in (s.a.) sünneti olduğu rivayetleri aktarılmıştır. Ayrıca (hadise göre) bu namazı kaçıran kimsenin malı ve ailesi eksilmiş veya ameli heder olmuş demektir.[373] Bu namaz konusunda gelen emir gibi bir emir başka bir namaz konusunda gelmemiştir. Bu ikindi namazını tehir edenler olsa olsa ne­ticede mazur olurlar. Hatta hadisin açık ifadesine uyduklarından ve emri.ye-rine getirmeyi amaçladıklarmdan ötürü bir tek sevap alırlar. Ama haddizatında onların isabet etmiş, namaza ve cihada koşanların hata etmiş olmaları asla, katiyen düşünülemez. Namazı yolda kılanlar, delilleri uzlaştırmışlar ve iki fa­zileti elde etmişlerdir. Bu yüzden onlar iki sevap kazanırken, diğerleri de se­vap kazanmışlardır. Allah onlardan razı olsun.

Soru: Namazı cihad için tehir etmek -o zaman caiz ve meşru idi. Bu yüz­den Hz. Peygamber (s.a.) Hendek savaşında, ikindiyi en nihayet geceye ka­dar tehir etmişti. Sahabîlerin ikindi namazını geceye kadar tehir etmeleri aynen Hendek savaşında Hz. Peygamber'in (s.a.) bu namazı geceye tehir etmesi gi-bidirL özellikle de bu, korku namazı meşru kılınmadan önce böyleydi.

pevap: Bu kuvvetli bir sorudur. Buna iki yönden cevap verilebilir:

Şöyle denilebilir: Namazın vaktinde kıhnmayıp tehir edilmesinin na­maz vakitleri açıklandıktan sonra da caiz olduğu uabit değildir. Bunun tek delili Hendek savaşında geçen olaydır. Zira bu görüşü savunanlar işte bu olayı delil göstermektedirler. Oysa bu olayda onlar için delil yoktur. Çünkü Hz. Peygamber'in (s.a.) namazı kasten tehir etmiş olduğuna dair bir ipucu mev­cut değildir. Hatta, ihtimal ki Hz. Peygamber (s.a.) unutarak tehir etmiştir. Olayda da bunu gösteren bir ipucu mevcuttur. Zira Hz. Ömer, O'na: "Ey Allah'ın Rasûlü! İkindiyi kıldığımda neredeyse güneş batacaktı." dediğinde Allah Rasûlü (s.a.): "Vallahi, ben onu kılmadım." dedi ve sonra ayağa kalktı, namazı kıldı.[374] Bu da gösteriyor ki, Hz. Peygamber (s.a.) içinde bulundu­ğu meşguliyetten ve kendisini kuşatan düşmanla ilgilenmesinden ötürü bu na-ma,zı unutmuştu. Buna göre unutma mazereti ile tehir etmiş oluyor. Nitekim bir yolculuğu esnasında da uyku mazeretiyle tehir etmiş, uyandıktan ve ha­tırladıktan sonra ümmetine örnek olmak için bu namazı kılmıştır.

Namazın vaktinde kıhnmayıp tehir edilmesinin, namaz vakitleri açık­landıktan sonra da caiz olduğunun sabitliği düşünülecek olsa bile bu, yalnız­ca namaz fiillerini akılda bulundurmaktan ve onları yerine getirmekten alıkoyacak bir dehşet ve şaşkınlık anında, korku ve çarpışma durumunda söz-konusu olabilir. Sahabe, Kurayzaoğullan yurduna giderken bu halde değil­di. Aksine onların buradaki hükümleri, düşmana yaptıkları bundan önceki ve bundan sonraki seferleri hükmündeydi. Malumdur ki, onlar namazı vak­tinden tehir etmezlerdi. Kurayza kabilesi de kaçmalarından endişe edilecek bir kabile değildi. Çünkü onlar yurtlarında ikamet etmekteydiler. îşte iki gru­bun bu konuda ayak bastıkları son nokta budur. [375]

 

7— Kurayzaoğullan Gazası:

 

Allah Rasûlü (s.a.) sancağı Ali b. Ebî Tâlib'e verdi. Medine'de yerine vekil olarak îbn Ümmi Mektum'u bıraktı. Kurayzaoğullannm kalelerinin kar­şısına gelip karargâhını kurdu. Onları yirmi beş gece kuşatma altında tuttu. Kuşatma kendilerine iyice güçlük çıkarmaya başlayınca reisleri Kâ'b b. Esed, yahudilere şu üç teklifte bulundu: "Ya müslüman olur Muhammed'in dinine gireriz, ya çocukları ve kadınları öldürür, kılıçları çeker savaşmak için onun karşısına çıkar, muzaffer oluncaya yahut hiçbir fert sağ kalmamak üzere öl-dürülünceye kadar vuruşuruz; ya da cumartesi günü Allah Rasûlü ve ashabı­na hücum eder onlan sıkıştırırız; çünkü onlar bugünde kendileriyle savaşmayacağımızdan emindirler." Yahudiler, reislerinin bu tekliflerinden her­hangi birini kabul etmeye yanaşmadılar. Hz. Peygamber'e (s.a.): "Bize ken­disiyle istişare etmemiz için Ebu Lübâbe b. Abdülmünzir'i gönder!" diye haber yolladılar. Yahudiler Ebu Lübâbe'nin geldiğini görünce karşılamak için aya­ğa kalktılar, ağlıyorlardı. "Ey Ebu Lübâbe! Ne diyorsun, Muhammed'in.hük-müne razı olalım mı?*' dediler. O da: "Evet" cevabını verdi ve bunun boğazlanmak anlamına geldiğini söylemek için eliyle boğazım işaret etti. Sonra derhal Allah'a ve Rasûlü'ne (s.a.) hiyanet ettiğinin farkına vardı. Başını öne eğerek oradan çekip gitti. Allah Rasûlü'nün (s.a.) yanına dönmedi. Doğruca mescide, Medine mescidine gitti. Kendisini mescidin direğine bağlattı ve Al­lah Rasûlü (s.a.) kendi eliyle çözmedikçe ipini çözdürmeyeceğine, Kurayzao­ğullan arazisine ebediyen girmeyeceğine yemin etti. Bu durum AUah Rasûlü'ne (s.a.) ulaşınca: "Allah tevbesini kabul edinceye kadar onu bırakın." buyur­du. Sonra Allah tevbesini kabul etti de Allah Rasûlü (s.a.) kendi eliyle onun ipini çözdü.                                   

Sonra yahudiler Allah Rasülü'nün hükmüne boyun eğdiler. Evs kabilesi mensupları Hz. Peygamber'e (s.a.) başvurdular ve: "Ey Allah'ın Rasûlü! Kay-nukaoğullan hakkında bildiğin uygulamada bulundun. Onlar, kardeşlerimiz Hazreclilerin müttefiki idiler. Bunlar ise bizim müttefiklerimizdir. Bunlara iyilikte bulun." dediler. Hz. Peygamber (s.a.): "Onlar hakkında sizden biri­nin hüküm vermesine razı olmaz mısınız?" buyurdu. Onlar da: "Evet, razı­yız." dediler. Peygamberimiz: "Hüküm verme Sa'd. Muaz'a havale edildi." deyince Evsliler: "Razı olduk." dediler. Hz. Peygamber (s.a.) gelmesi için Sa'd b. Muaz'a haber saldı. Sa'd, aldığı bir yaradan dolayı sefere katılama­mış, Medine'de kalmıştı. Onu bir eşeğe bindirdiler. Allah Rasülü'nün (s.a.) yanına geldi. Yolda etrafını çeviren Evsliler kendisine: "Ey Sa'd! Müttefik­lerine iyilik, güzellik düşün. Onlara iyilikte bulun. Allah Rasûlü (s.a.), onla­ra iyilikte bulunasm diye seni hakem tayin etti." diyorlar; o ise susuyor, onlara herhangi bir karşılık vermiyordu. Evsliler baskılarını artırdıkları vakit: "Val­lahi, Sa'd'ın Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasına aldırmayacağı an gelmiştir." dedi. Onun bu sözünü işittiklerinde bazıları Medine'ye dönüp halka Kurayza yahudilerinin ölüm haberini ilettiler.

Sa'd, Hz. Peygamber'in (s.a.) yanına yaklaşınca Hz. Peygamber (s.a.) sahabeye: "Kalkın, efendinizi karşılayın!" buyurdu. Sa'd'ı yere indirdiler. "Ey Sa'd! Bu kavim senin hükmüne razı oldu." dediler. Sa'd: "Hükmüm onlara geçerli mi?" diye sordu. "Evet" dediler. "Peki müslümanlara geçerli mi?" diye sordu. Yine "Evet" cevabını verdiler. Saygı ve hürmet olsun diye Allah Rasûlü (s.a.) tarafını işaret ederek ve yüzünü o tarafa çevirerek: "Peki şurada bulunan zata da geçerli mi?" diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.): "Evet, bana da." cevabını verdi. Bunun üzerine Sa'd: "Erkeklerin öldürülmesine, kadınların ve çocukların esir alınmasına ve malların paylaştırılmasına hük­mediyorum!" diyerek hükmünü ilan etti. Allah Rasûlü (s.a.) bu hüküm üze­rine: "Sen onlar hakkında Allah'ın yedi kat gök üstündeki hükmüne uygun hüküm verdin!" buyurdu."[376]

O gece kaleden inmeden önce bir grup yahudi müslüman oldu. Amr b. Sa'd kaçıp gitti. Nereye gittiği öğrenilemedi. Anlaşmayı bozanlar arasına ka­tılmamakta diretmişti. Haklarında bu şekilde hüküm verilince Allah Rasûlü (s.a.) kendilerine ustura dokunan (ergenlik çağına giren) bütün yahudilerin öldürülmesini emretti. Tüyü bitmeyenler ise kadınlar ve çocuklar arasına katıldı."[377] Medine çarşısında onlar için hendekler kazdırdı. Yahudilerin boyun­ları vuruldu. 600-700 kişi kadardılar. Bir tek kadın dışında hiç kadın öldü­rülmedi. O kadın ise Süveyd b. Sâmit'in başına değirmen taşını atmış ve onu Öldürmüştü. Adamlar hendeklere grup grup getiriliyorlardı. Reisleri Kâ'b b. Esed'e: "Ey Kâ'b! Sence Muhammed bize ne yapacak?" diye sordular. O da: "Hiçbir yerde aklınızı kullanamaz mısınız? Görmüyor musunuz, çağına ara vermiyor, sizden gidenler dönmüyor. Vallahi bizi katledecekler." dedi.

îbn Kâsım'ın rivayetine göre Mâlik diyor ki: Abdullah b. Übey, Kuray-zaoğulları hakkında Sa'd b. Muaz'a: "Onlar benim iki kanadımdan biridir. Üç yüz zırhlı, altı yüz zırhsız ve miğfersizden oluşmaktalar." dedi. O da: "Sa'-d'm Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasına aldırmayacağı an gelmiş­tir." dedi. Huyey b. Ahtab, Hz. Peygamber'in huzuruna getirilince, gözü Peygamberimiz'e ilişti ve: "Vallahi, sana karşı duyduğum düşmanlıktan ötürü kendimi asla kınamıyorum. Kim Allah'ı yenmeye çalışırsa yenik düşer." de­di. Sonra sözlerine şöyle devam etti: "Ey insanlar! Bir sakınca yok, Allah'ın takdiri! Israiloğullannm yazgısı olan bir ölüm tarzı." Sonra konuşmayı kes­ti; boynu vuruldu.

Sabit b. Kays, Allah Rasûlü'nden (s.a.) Zübeyr (Zebîr) b. Bata ile ailesi ve malının bağışlanması talebinde bulundu. Hz. Peygamber (s.a.) de onun hatırına onları bağışladı. Sabit b. Kays, ona: "Allah Rasûlü (s.a.) benim ha­tırıma seni, aileni ve malını bağışladı. Onlar senindir." dedi. O da: "Ey Sa­bit! Kendi elimle yanında senden beni dostlara kavuşturmanı istiyorum." deyince, Sabit de onun boynunu vurdu, yahudi dostlarına kavuşturdu.

Bütün bu uygulamalar Medine yahudileri hakkındadır. Her bir Medine-li yahudi kabilesi ile yapılan savaş, her bir.büyük savaşı müteakip olmuştur. Kaynukaoğullan ile yapılan savaş Bedir'i müteakip, Nadîroğulları ile yapı-lan savaş Uhud savaşını müteakip ve Kurayzaoğulları ile yapılan, savaş Hen­dek savaşını müteakip yapılmıştır.[378] Hayber yahudilerinin kıssası —inşallah— az aşağıda anlatılacaktır. [379]

 

8— Hz. Peygamber'in (s.a.) Anlaşmayı Bozanlara Karşı Tatbikatı:

 

Hz. Peygamber (s.a.) bir kavimle barış anlaşması yapar da onlardan bazılan anlaşmayı ve barışı ihlâl eder, diğerleri buna seslerini çıkarmaz, razı olur­larsa; hepsine karşı savaş açar ve hepsini anlaşmayı bozmuş sayardı. Nitekim Kurayza, Nadîr ve Kaynukaoğullan hakkındaki uygulaması ile Mekke halkı hakkındaki uygulaması buna örnektir. Barış yaptığı kimseler hakkındaki uy­gulaması budur. Buna göre hükmün zimmîler hakkında da geçerli olması ge­rekir. Nitekim İmam Ahmed'in müntesiplerinden olan bir kısım fakıhler ve daha başkaları bunu açıkça belirtmişlerdir. Şafiî mezhebi âlimleri onlara mu­halefet etmişler ve anlaşmayı bozma hükmünü özellikle anlaşmayı bozanlara has kılmışlar, anlaşmanın bozulmasına razı olan ve buna ses çıkarmayanları anlaşmayı bozmuş saymamışlardır. Bu ikisi arasını şöylece ayırmışlardır: Zim­mîlik sözleşmesi daha güçlü ve daha pekiştirilmiştir. Bundan dolayı zamanla sınırlı olmaksızın yürürlüğe konmuştur. Ama saldırmazlık ve barış anlaşma­sında durum böyle değildir.

Birinciler diyorlar ki: Bu ikisi arasında bir fark yoktur. Zimmîlik sözleş' mesi zamanla sınırsız olarak yürürlüğe konmuş değildir. Aksine bu sözleş­me, zimmîlerin devamlı olarak iltizam ettikleri şey çerçevesinde kalmaları ve bu pozisyonlarını devam ettirmeleri şartıyla konulmuş bir sözleşmedir. Öte yandan bu sözleşme, sözleşmeye konu olan şeylerin hükümlerinin onlar tara­fından iltizam edilmesi şartıyla saldırmazlık için yapılan barış anlaşması gi­bidir. Hz. Peygamber (s.a.) Medine'ye geldiğinde yahudilerle yaptığı barış ve saldırmazlık anlaşmasını vakitle sınırlamadı; onlar kendisine ilişmedikleri ve O'na savaş açmadıkları sürece bu anlaşmayı mutlak bıraktı. İşte bu, onla­rın zimmîlik sözleşmeleri oldu. Ancak şu var ki, cizyenin farz olduğuna dair henüz bir âyet inmiş değildi. Cizyenin farz olduğunu ifade eden âyet inince bu, anlaşmada koşulan şartlara eklendi; anlaşmanın hükmünü değiştirmedi ve gereken durum da ebedilik oldu. Artık bazıları zimmîlik anlaşmasını bo-. zup diğerleri onlara ses çıkarmaz razı olurlar ve durumu müslümanlara bil-dirmezlerse, bu takdirde barış anlaşması yapılmış olanların anlaşmayı bozmaları gibi bir duruma düşerler. Gerek zimmîlik sözleşmesi yapanlar ve gerekse barış anlaşması yapanlar bu anlamda birbirine eşittirler, bu konuda aralarında bir fark yoktur. Ancak bir başka yönden birbirlerinden ayrılmak­tadır ki, bunu şu mesele açıklığa kavuşturur: Anlaşmanın bozulmasına ses çıkarmayıp razı olan, kabullenen kimse her ne kadar bu haliyle zimmîlik söz­leşmesinin ve barış anlaşmasının dışına çıkmış, zimmîlik sözleşmesinden ve barıştan önceki ilk durumuna dönmüş olursa da eğer zimmîlik sözleşmesi ve barış anlaşması üzerinde devam etmekteyse onunla savaşmak ve her iki du­rumda da onu öldürmek caiz olmaz. Bu konuda saldırmazlık anlaşması ile zimmîlik sözleşmesi arasında durum farkı yoktur. Peki o halde bu kimse nasil bir yerde (eski) haline dönmüş olur, bir başka yerde ise dönmemiş olur?Bu iş makul değildir. Bunun açıklaması: O kimseden cizye alımının yenilenişi, sözleşmeyi bozanlara rıza göstermesi, destek olması ve muvafakat etmesi ya­nında o şahsın sözleşmesini yerine getirmiş olmasını icab ettirmez. Cizye ver­memek onun anlaşmayı bozan ve sözleşmeyi yerine getirmeyen bir hain olmasını icab ettirir. Bunun ise imkânsızlığı ortadadır.

Bu konuda üç görüş vardır: 1) Her iki halde de anlaşma bozulur görüşü: Allah Rasûlü'nün (s.a.) kâfirler hakkındaki uygulaması da bunu göstermek­tedir. 2) Her iki halde de anlaşma bozulmamış olur görüşü: Sünnetin göster­diği yoldan en uzak olan görüş budur. 3) Bu iki durum arasında ayrım yapmak. Birinci görüş daha isabetlidir. Başarı Allah'tandır.

Şu olayda veliyyü'î-emr'e (sultana) bu görüş doğrultusunda fetva ver­dik: Hıristiyanlar Şam'da müslümanların mallarını ve evlerini yaktılar. Müs­lümanların en büyük camilerini yakmak istediler, hatta caminin minaresini yaktılar bile. Şayet Allah onları defetmeseydi, neredeyse caminin tamamı ya­nacaktı. Bu durumu hıristiyanlardan bilenler oldu. Buna muvafakat ettiler, ses çıkarmadılar, razı oldular ve veliyyü'l-emr'i haberdar etmediler. Veliyyü'l-emr, huzurundaki fakihlerden onlar hakkında fetva istedi. Biz de ona bu işi yapan, herhangi bir şekilde buna yardım eden yahut razı olup ses çıkarma­yan kimselerin zimmîlik sözleşmesini bozduklarına; had cezalarının kesinlik­le idam olduğuna; esirde olduğu gibi burada devlet başkanının herhangi bir seçim yapma hakkının bulunmadığına; idamın bir had cezası ve cezanın had olması halinde müslüman olmanın Allah'ın hükümlerini yüklenmiş, zimmî­lik sözleşmesi altına girmiş bulunan kimselerden idam cezasını düşürmeyece­ğine; müslüman olan düşman ülkesi (dârülharb) vatandaşı için bunun söz konusu olmadığına; çünkü müslüman olmanın o kimsenin kanını ve malını koruma altına aldığına, müslüman olmazdan önce yapmış olduklarından ötürü idam edilemeyeceğine ve bunun ayrı bir hükmü, anlaşmayı bozmuş ve sonra müslüman olmuş zimmînin başka bir hükmü olduğuna fetva verdik. Söyle­diğimiz bu fetvayı, İmam Ahmed'in ifadeleri ve usulü icabettirmektedir. Şey­hülislâm İbn Teymiye —Allah ruhunu şâd eylesin— buna parmak basmış ve birçok yerde bu şekilde fetva vermiştir.

Hz. Peygamber'in (s.a.) sünnet ve tatbikatından biri de, O, bir kabile ile barış ve anlaşma yapar da o kabileye, onlar dışında Hz. Peygamber'e (s.a.) düşman olan bir başka kabile katılırsa Hz. Peygamber'le (s.a.) anlaşma ya­pan kabilenin anlaşmalarına onlar da dahil olur ve anlaşma yapmış olan ka­bilenin yanında yer alırlar; Hz. Peygamber'e (s.a.) daha başka bir kabile katılırsa onlar da O'nun anlaşmasına dahil olur, O'nun yanında yer alırlar ve O'nun anlaşmasına dahil olup O'nun yanında yer alan kâfirlere savaş açan­lar O'na savaş açmış hükmünde olurlardı. Hz. Peygamber (s.a.) Mekkeliler­ie bu nedenle savaşmıştır. Çünkü Mekkelilerie on yıl savaşmamak şartıyla barış anlaşması yapmıştı; Bekir b. Vâil oğulları ileri atılıp Kureyş'in anlaşma ve sözleşmesine dahil oldular; Öte yandan Huzâa kabilesi öne atılıp Allah Rasü-lü'nün (s.a.) anlaşma ve sözleşmesine dahil oldular. Sonra Bekiroğullan, Huzâa kabilesine saldırıp onlara gece baskını yaptılar ve kabilenin bir kısmını öl­dürdüler. Kureyş de gizlice onlara silah yardımında bulundu. Allah Rasûlü (s.a.) bu hareketlerinden ötürü Kureyş'i anlaşmayı bozmuş saydı ve mütte­fiklerine saldırdıklarından ötürü Bekir b. Vâil oğullarıyla savaşmayı caiz gördü. Bu olay aşağıda —inşallah— anlatılacaktır.

Şeyhülislâm İbn Teymiye doğu hıristiyanlan ile savaşmaya da bundan ötürü fetva verdi. Zira onlar her ne kadar bizimle savaşmamış, harp etme­mişlerse de müslümanlann düşmanlarına savaş sırasında yardım ettiler, on­lara mal ve silahla destek oldular. Bu yüzden Üstad, onları zimmîlik sözleşmesini bozmuş olarak gördü. Nitekim Kureyş de Hz. Peygamber'in (s.a.) müttefikleriyle savaşan Bekir b. Vâil oğullarına yardım etmekle Hz. Peygam­ber'in (s.a.) anlaşmasını bozmuşlardı. Öyleyse zimmîler, müslümanlarla sa­vaşta müşriklere yardım ederlerse ya durum nice olur? En iyi bilen Allah'tır. [380]

 

9— Elçilere Muamelesi:

 

Düşmanlarının elçileri, aynen düşman olarak huzuruna gelir; ama onla­ra feveran etmez ve onları öldürmezdi. Yalancı peygamber Müseylime'nin el­çileri Abdullah b. Nevvâha ve İbn Üsâl huzuruna geldiklerinde Hz. Peygamber (s.a.) onlara: "Peki siz ne diyorsunuz?" diye sormuş, onlar da: "Müseyli-me'nin dediği gibi diyoruz." demişlerdi. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.): "Elçiler öldürülmez olmasaydı sizin boyunlarınızı vurdururdum." buyur-du.[381] O'nun tatbikatı böylece sürmüş, hiçbir elçi öldürülmemiştir.

Yine Hz. Peygamber (s.a.) elçi kendi dinini seçtiğinde onu yanında alı­koymaz; bu elçinin gidip kendi kabilesine katılmasına mâni olmaz, hatta onu kabilesine gönderirdi. Nitekim Ebu Râfi' anlatıyor: Kureyş beni Hz. Peygam-ber'e (s.a.) elçi olarak gönderdi. O'nun yanına gelince kalbime müslümanlık ateşi düştü, müslüman oldum. Hz. Peygamber'e (s.a.): "Ey Allah'ın Rasû­lü! Onlara dönmeyeceğim." dedim. O da: "Doğrusu ben anlaşmayı bozamam ve elçileri ahkoyamam. Onlara geri dön. Eğer şimdi kalbinde olan hâlâ kalbinde ise geri dön." buyurdu.[382]

Ebu Davud diyor ki: Bu, Allah Rasûlü'nün (s.a.) Mekkelilerie yaptığı anlaşmada onlardan olup da kendisinin yanma geleni —müslüman bile olsa— iade etmeyi şart koştuğu süre İçinde geçerliydi. Bugünse bunun bir geçerliliği yoktur.

Hz. Peygamber'in (s.a.): "Elçileri alıkoyamam." ifadesi bunun kayıtsız-şartsız elçilere has bir hüküm olduğunu göstermektedir. Mekkelilerden ken­disine geleni müslüman da olsa onlara İade etmesi ise Ebu Davud'un da dedi­ği gibi, ancak şart koşulmuşsa geçerli olur. Elçiler için ise daha başka bir hüküm vardır. Görüldüğü gibi huzurunda: "Biz Müseylime'nin, Allah'ın peygam­beri olduğuna şehadet ederiz." diyen Müseylime'nin iki elçisine iü'şmemiştir.

Düşmanları, ashabından biriyle kendi nzası alınmaksızın müslümanlara zarar vermeyecek bir anlaşma yaptıklarında, Hz. Peygamber (s.a.) onların bu anlaşmalarını geçerli sayardı. Nitekim müşrikler, Huzeyfe ve babası Hu-seyl ile Hz. Peygamber'in (s.a.) yanında yer alarak kendileriyle savaşmama­ları şartıyla anlaşma yapmışlar, Hz. Peygamber (s.a.) onların bu anlaşmalarını geçerli saymıştır ve Huzeyfe ile babasına da; "Dönün. Biz onların anlaşma­larına bağlı kalacağız. Onlara karşı Allah'tan yardım dileriz." buyurdu.[383]

 

10— Mekkelilerie Yapılan Anlaşmada Kadınların Durumu:

 

Hz. Peygamber (s.a.) Kureyş'le on yıl savaşmamak ve onlardan müslü­man olup kendisinin yanına gelenleri onlara geri iade etmek üzere ve kendisi­nin yanından onlara kaçanları ise onların iade etmemeleri şartıyla barış anlaşması yaptı.[384] Metnin ifadesi erkekler ve kadınlar için umumi idi. Al­lah bunu kadınlar hakkında yürürlükten kaldırdı, erkekler hakkında ise ay­nen yürürlükte bıraktı. Allah, Peygamberine ve mü'minlere gelen kadınları imtihana çekmelerini, şayet kadının mü'min olduğuna kanaat getirirlerse onu kâfirlere iade etmemelerini emretti. Öte yandan müslümanlara o kadından istifade imkânını yitirmiş olmasından dolayı onun kocasına, kadına verdiği mehri geri vermelerini de emretti. Diğer taraftan müslümanlara, karısı irtidat edip müşriklerin yanına kaçan adama o kadının mehrini şu şekilde öde­melerini emretti: Müslüman olup müslümanların yanma hicret eden kadının mehrini geri vermeleri gerektiğinde bir ceza olarak bu mehri-karısı irtidat eden adama ödeyecekler, müşrik kocasına geri vermeyeceklerdi. İşte bu bir ceza­landırmadır, azabla bir ilgisi yoktur.

Bu olaydan şu sonuçlar çıkarılmıştır:

Kadından istifade imkânının kocanın mülkiyetinden çıkmasının bir değeri vardır ki, o da kocanın karısına nafaka olarak harcadığı belirlenmiş miktarla değerlendirilip kıymetlen dirilmiştir. Yoksa mehr-i misil ile kıymet­lendirilmiş değildir.

Kâfirlerin nikâhları da sahihlik hükmü taşır, onların bâtıl olduğuna hükmolunmaz.

Şart koşulmuş olsa bile hicret edip gelen müslüman kadının kâfirle­re iade edilmesi caiz değildir.

  Müslüman kadının kâfirle nikâhlanması helâl değildir.

Bir müslüman erkek hicret edip gelen kadınla, kadının iddet müd­deti tamamlandığında ona mehrini verip evlenebilir.

Bu olay apaçık bir şekilde göstermektedir ki, hicretle ve müslüman olmakla kadından istifade imkânı kocanın mülkiyetinden çıkmakta ve kadı­nın onunla nikâhı münfesih (bozulmuş) olmaktadır.

Müslüman kadının kâfirle evlenmesi haram olduğu gibi müslüman erkeğin de müşrik kadınla evlenmesi haramdır.

Bu hükümler bu iki âyetten[385] çıkanlmıştır. Bir kısmında icmâ ve bir kıs­mında da ihtilâf edilmiştir. Bunların neshini iddia edenlerin hiçbir delilleri yoktur. Çünkü Hz. Peygamber'le (s.a.) kâfirler arasındaki, müslüman olup Peygamberimizin yanına gelen kimsenin onlara geri verilmesi yolundaki anlaşma maddesi eğer erkeklere mahsus idiyse buna kadınlar girmemiştir; şayet erkekler ve kadınlar için umumi idiyse bu durumda Allah Teâlâ bundan ka­dınların iadesini çıkarmış ve müslümanlara kadınları iade etmeyi yasaklamış, ancak bu kadınların mehirierini geri vermelerini emretmiştir. Öte yandan ka­rısı irtidat edip müşriklere kaçmış olan müslümanlara karısına vermiş oldu­ğu mehri bu mehirlerden vermelerini buyurmuş ve sonra haber vermiştir ki, bu O'nun kullan arasında verdiği hükmüdür; kendi ilim ve hikmetinden çık­mıştır. O'ndan bu hükme aykırı ve bu hükümden sonra gelen başka bir hü­küm gelmemiştir ki, bunu neshedici olsun.

Müşriklerle, erkekleri geri çevirme üzerinde anlaşma yapınca onların, ken­disinin yanma gelenleri alıp götürmelerine fırsat verir; ama gelen müslümanı dönmeye zorlamaz ve dönmesini de emretmezdi. Müşriklerden kaçan müslü­man bir müşriği öldürse yahut onlardan (zorla) bir mal alsa ve bu müslüman Hz. Peygamber'in (s.a.) yanından ayrılmış, ama karşı tarafa da katılmamış olsa Hz. Peygamber (s.a.) onun bu davranışını yasaklamaz, müşriklere de onun verdiği zararı tazmin etmezdi. Çünkü o müslüman O'nun otoritesi al­tında ve avucunda değil; ona bunu Hz. Peygamber (s.a.) emretmiş de değil. Öte yandan barış anlaşması da yalnızca Hz. Peygamber'in (s.a.) otoritesi al­tında ve avucunda bulunanlardan canlara ve mallara gelebilecek zararlara karşı bir güvenceyi icab ettirmekteydi. Nitekim Halid (b. Velid)'in telef ettiği Cü-zeymeoğullannın canlarının ve mallarının tazminatını ödemiş, yaptığı bu dav­ranıştan dolayı Halid'e memnuniyetsizliğini ifade etmiş ve ondan uzak olduğunu söylemiştir.'[386] Haîid'in adamlara ilişmesi bir tür şüpheden kaynak­lanmıştı; zira adamlar: "Müslüman olduk" dememişler, "Dinimizi değiştirdik" demişlerdi ve bu söz açık bîr şekilde müslüman olduklarını ifade etmiyordu. İşte böyle bir yorum ve şüphe bulunduğu içindir ki, Hz. Peygamber (s.a.) onların diyetlerinin yarı tazminatını ödedi. Bu konuda onlara zimmîlik söz­leşmesiyle canlarını ve mallarını koruma altına alan, ama İslâm'a girmeyen ehl-i kitap gibi muamelede bulundu.[387]

Diğer taraftan barış anlaşması müşriklerle harp eden ve Hz. Peygam-ber'in (s.a.) avucunda ve otoritesi altında bulunmayan müslümanlara karşı müşriklere yardım etmesini de icabettirmiyordu. Bu da göstermektedir ki, müs­lüman olsalar bile İslâm devlet başkanının otoritesi ve eli altında bulunmayan bir topluluk, kendileriyle anlaşma yapılmış olanlara savaş açsa İslâm devlet başkamnın bu müslüman topluluğu onlann başından savması, bu işten me­netmesi ve verdikleri zaran karşılaması gerekmez.

Harple ilgili İslâm'ın, müslümanların ve İslâm otoritesinin menfaatle-riyle ve siyaset-i şer'iyyenin icaplarıyla ilgili hükümleri Hz. Peygamber'in (s.a.) siyerinden ve savaşlarından çıkarmak kişilerin görüşlerini esas almaktan da­ha iyidir. Bu başka, o başka bir renk! Basan yalnız Allah'tandır. [388]

 

11— Hayberlilerle Yapılan Anlaşmanın Bozulması:

 

Aynı şekilde Hz. Peygamber (s.a.) Hayberlilerle onları mağlup ettiğin­de, onları hayvanlarının taşıyacağı kadar yanlanna yük alarak oradan sür­gün etmek üzere ve altın, gümüş ve silahların Allah Rasûlü'ne (s.a.) bırakılması şartıyla barış anlaşması yaptı. Barış sözleşmesinde Hayberlilerin hiçbir şeyi gizlememelerini ve saklamamalarını şart koştu; eğer böyle bir şey yaparlarsa onların zimmîlik haklarının kaldırılacağını ve anlaşmanın bozulacağını be­lirtti.

Ancak yahudiler, içinde mal ve zinet eşyası bulunan, Huyey b. Ahtab'a ait bir deve tulumunu sakladılar; Huyey bu tulumu, Nadîr kabilesi sürgün edildiğinde beraberinde Hayber'e taşımıştı. Allah Rasûlü (s.a.), Huyey b. Ah-tab'm Sa'ye adındaki amcasına: "Huyey'in Nadîr'den getirdiği tuluma ne ol­du?" diye sordu. O da: "Maişet işleri ve harpler alıp götürdü." dedi. Peygamberimiz: "Aradan geçen zaman az, mal ise ondan çok fazla!" dedi.

Huyey, Kurayzaoğullannın maiyetine girdiğinde onlarla birlikte öldürülmüştü. Allah Resulü (s.a.) onun amcasını konuşturmak üzere Zübeyr'e teslim etti. Zübeyr ona biraz azap dokundurunca: "Huyey'in şuradaki harabede dolaş­tığını gördüm." dedi. Sahabîler gittiler dolaştılar ve harabedeki tulumu bul­dular. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.) anlaşmayı bozdukları için biri Huyey b. Ahtab'ın kızı Safiyye'nin kocası olmak üzere Ebu'l-Hukayk'm iki oğlunu idam ettirdi, yahudilerin kadınlarını ve çocuklarım esir aldı, mallarım (gazi­lere) taksim etti. Onları Hayber'den sürgün etmek istedi. Bunun üzerine adam­lar: "Bırak bizi, bu arazide kalalım. Araziyi ıslah edelim ve yapılması gerekeni yapalım. Biz bu araziyi sizden daha iyi biliyoruz." dediler. Ne Allah Rasü-lü'nün (s.a.), ne de ashabımn bu arazinin bakım külfetini yüklenecek hizmet­çileri vardı. Bu sebeple araziden çıkacak meyve olsun, tahıl olsun herşeyin yarısının Allah Rasûlü'ne verilmesi, diğer yarısının da onlara kalması ve Al­lah Rasûlü'nün (s.a.) onları orada istediği kadar tutması şartıyla araziyi ya-hudilere terketti.[389]

Hz. Peygamber (s.a.) Kurayza yahudilerine yaptığı gibi Hayber yahudi-lerinin umumi olarak hepsini idam ettirmedi. Çünkü Kurayza yahudileri an­laşmayı bozmada hemfikir olmuşlardı. Bunlara gelince; Hz. Peygamber (s.a.), tulumu bilen, onu saklayan ve eğer ortaya çıkarsa zimmîlik haklarının kaldı­rılmasını ve anlaşmanın bozulmasını şart koşanları, kendi canları pahasına şartı kabul etmiş olmalarından dolayı idam ettirmiş, bu konuda diğer Hay-berlilere ilişmemiştir. Zira onların hepsinin Huyey'in tulumunu ve onun bir harabede gömülü olduğunu bilmedikleri kesinlikle malumdur. Aynı şekilde zimmî ve anlaşmalı (muâhed) şahıs da anlaşmayı bozsa ve bu konuda ona başkası destek olmasa bozma hükmü yalnız ona mahsus kalır. [390]

 

12— Bu Olaydan Çıkan Sonuçlar:

 

Hz. Peygamber'in (s.a.) araziyi yahudilere çıkanın yarısına karşılık teslim etmesi müsâkat ve müzâraa[391] akitlerinin caiz olduğuna ve ağacın hur­ma ağacı olmasının asla bir tesiri bulunmadığına açık bir delildir. Bir şeyin hükmü onun benzerinin de hükmü demektir. Eğer bir memlekette ihtiyaç mad­desi olan meyve üzüm, incir ve daha başka meyveler ise o memleket hüküm bakımından ihtiyaç teşkil eden meyvesi hurma olan memleketin hükmüyle eşit­tir, arada bir fark yoktur.

Tohumun arazi sahibinden olması şart değildir. Çünkü Allah Rasû-lü (s.a.) çıkanın yarısı üzerine anlaşma yapmış, ama onlara asla tohum ver­memiş ve göndermemiştir. O'nun böyle davrandığı kesin olarak bilinmektedir. Hatta bazı ilim adamları demişlerdir ki, tohumun araziyi kiralayandan ol­masının şart olduğu söylense bu görüş, Allah Rasûlü'nün (s.a.) Hayberliler hakkındaki uygulamasına uygun düştüğünden ötürü, tohumun arazi sahibin­den olmasının şart olduğunu ifade eden görüşten daha güçlü olurdu.

Doğrusu, tohumun araziyi kiralayandan olması da, arazi sahibinden ol­ması da caizdir; iki taraftan yalnız birine mahsus olması şart koşulamaz. To­humun arazi sahibinden olmasını şart koşanların müzâraa akdini mudarebe şirketine kıyaslanmalarından başka asla bir delilleri bulunmamaktadır. Di­yorlar ki: Mudarebede sermayenin mülkiyet sahibinden ,işîn de mudaribden (iş yapacak kimseden) olması nasıl şart ise aynen muzâraada da şarttır; yine aynı şekilde müsâkatta da ağacın tarafların ikisinden birinden, yapılacak işin de diğer taraftan olması şarttır. Bu kıyas onlara delil olmaktan, onlar aleyhi­ne delil olmaya daha yakındır. Çünkü mudarebede sermaye, sahibine ait olur ve geri kalanı ortaklar aralarında paylaşırlar. Bu müzâraa akdinde şart ko-şulsa onlara göre akit fasit olur. Tohumu, sermaye mesabesinde görmüyor­lar, diğer yeşillikler mesabesinde görüyorlar. Şu halde onların prensiplerine göre muzâraayı mudarebe gibi düşünmek bâtıldır.

Hem tohum, su ve menfaatler mesabesindedir. Zira tahıl yalnızca tohum­dan meydana gelip yetişmez. Sulama ve emek harcamayı icab ettirir. Tohum arazide ölür. Allah, tahılı tohum yanında su, rüzgâr, güneş, toprak ve emek gibi daha başka parçalardan yaratır. Tohum da bu parçalar hükmündedir.

Öte yandan arazi kırâz (mudarebe) akdindeki sermaye gibidir, sahibi onu müzâri'e ( — tarlayı kiralayan) teslim etmiştir. Tohumun ekilmesi, tarlanın sü­rülmesi ve sulanması mudarib'in emeği gibidir. Bu da tarla kiracısının mudarib'e benzetilerek tohuma arazi sahibinden daha münasip olmasını içab etti­rir. Sünnetin getirdiği uygulama şeriatın kıyasına ve usulüne uygun olan doğru uygulamadır.                                                                                    ;

Bu olay, zaman sınırı konmaksızın mutlak surette, hatta İslâm dev­let başkanının dilediği vakte kadar barış anlaşması yapmanın caiz olduğuna delildir. Bundan sonra da bu hükmü yürürlükten kaldıran herhangi bir şey gelmemiştir. Doğrusu da bunun caiz ve sahih olmasıdır. Müzenî'nin rivayeti­ne göre îmam Şafiî bunu açıkça belirtmiştir. Daha başka imamlar da buna parmak basmışlardır. Ancak Hz. Peygamber (s.a.), anlaşmanın bozulduğu­nu bilme konusunda kendisiyle düşmanlarının eşit olması için durumu bildi-rinceye kadar onlara baskın yapıp savaş açmazdı.

  Sanığın tâzirle cezalandırılması caizdir ve bu siyaset-i şer'iyyeden-dir. Zira Allah Teâlâ, vahiy yoluyla Allah Rasûlü'üne (s.a.) hazinenin yerini bildirmeye kadirdi. Ama ümmete sanıkların cezalandırılması çığırını açmak ve onlara bir rahmet ve kolaylaştırma olsun diye hükümlerin yollarını geniş­letmek istedi.

Davanın doğruluğuna ve yanlışlığına delil getirirken karinelere baş­vurmanın geçerliliği bu olayla gösterilmiş oldu. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.), malın tükendiğini iddia eden Sa'ye'ye: "Aradan geçen zaman az, mal ise on­dan çok fazla!" buyurmuştur.

Aynı şekilde Hz. Davud'un oğlu, Allah Peygamberi Hz. Süleyman da kurdun götürdüğü çocuğun annesini tayinde karineyi delil olarak kullanmış­tır. Kadınlardan her biri o çocuk ötekinin diye iddia etmiş ve geride kalan çocuğun annesi oldukları konusunda birbirleriyle mahkemelik olmuşlardı. Hz. Davud, çocuk yaşlı kadınındır hükmünü verdi. Kadınlar Hz. Süleyman'a çık­tılar. Hz. Süleyman: "Allah'ın peygamberi aranızda ne hüküm verdi?" diye sordu. Onlar da durumu anlattılar. Bunun üzerine Hz. Süleyman: "Bana bir, bıçak getirin, çocuğu aranızda paylaştırayım." dedi. Genç kadın atılıp: "Yap­ma, Allah sana merhamet eylesin! Çocuk, onun oğludur." dedi. Hz. Süley­man çocuğun genç kadına ait olduğuna hükmetti.[392] Genç kadının yüreğindeki merhamet ve şefkat, çocuğun öldürülmesine müsamaha etmemesi ve diğer kadının da çocuğu kaybetme konusunda kendisine eşit olsun diye buna müsamaha göstermesi karinelerini delil olarak esas alıp çocuğun genç kadının oğlu olduğuna hükmetti.

Böyle bir dava bizim şeriatımızda ortaya çıksa Şafiî, Mâlik ve Ahmed'in müntesipleri —Allah onlara rahmet eylesin—: "Bu konuda ebenin sözüne göre işlem'yapılır." derlerdi. Onlar ebeyi, erkek olsun kadın olsun neseb iddiasın­da bulunanın tercihi için bir sebep saymakladırlar.

Arkadaşlarımız diyorlar ki: Bir müslüman kadınla bir kâfir kadın bir ara­da doğum yapsalar; kâfir kadın müslüman kadının çocuğunun kendi çocuğu olduğunu iddia etse aynı şekilde işlem yapılır. Bu konu İmam Ahmed'e so­ruldu, ama çekimser kaldı. Ona: "Ebenin sözünü geçerli görür müsün?" de­diler. O da: "Ne iyi olur!*' cevabını verdi. Ebe bulunmaz da aralarında bir hâkim Hz. Süleyman'ın verdiği şekilde hükmederse elbet isabetli olur. Bu hü­küm kur'a çekmekten daha iyidir. Zira iki dava birbirine her yönden eşit olup da ikisinden birisi diğerine baskın gelmezse ancak o zaman kur'a çekimine gidilir. Ama eşlerden her birinin ev eşyası ve kaplardan kendisine elverişli olan şeyleri iddia etmesi; iki sanatkârdan her birisinin kendi sanatının âletlerini iddia etmesi; başında sarık bulunmayan bir kimsenin, elinde bir sarık ve ba­şında başka bir sarık bulunan ve aynı zamanda düşmanca şiddet gösteren bir kimsenin sangını iddia etmesi... vb. gibi halin, kişinin doğruluğuna muvafa­kati yahut hasmın yemin etmekten çekinmesi yahut levs[393] gibi açık bir ka­rine veya zilyedlikle veyahut bir tek şahitle iki taraftan biri diğerine baskın gelse bütün bunlar kur'a çekimine tercih edilir.

Ebu Abdurrahman en-Nesâî, Hz. Süleyman kıssasını rivayet ettiği bölü­me "Gerçeğin kendisi sayesinde anlaşılması için gerçeğe aykırı düşüldüğü ku­runtusunu veren hüküm bölümü" başlığım koymuştur. Hz. Peygamber (s.a.) bu kıssayı bize gece sohbeti edinelim diye anlatmadı, hükümlerde bu bize ib­ret olsun diye anlattı. Hatta kasâme[394] ile hükmetme ve katil davasında bu­lunanların yeminlerini tercih etme açık karinelere dayanılarak verilen bu tür hükümlerdendi. Hatta ve hatta koca mülâanede[395] bulunduğu halde bundan kaçman ve mülâanede bulunmayan kadının recmedilmesi de bundandır. Şa­fiî ve Mâlik —Allah onlara rahmet eylesin— kocanın mülâanede bulunması ve kadının bundan kaçınmasından ortaya çıkan açık levs'e dayanarak sırf ko­canın mülâanede bulunmuş olması ve kadının da bundan kaçmmasıyla kadı­na idam cezasının verileceğini söylemişlerdir. Allah Teâlâ'run bu kabilden olarak bize meşru kıldığı şeylerden biri de ehl-i kitabın yolculuk sırasında (vefat eden bir müslümanın yaptığı) vasiyet konusunda müslümanlara yaptıkları şahitli-

ğin kabul olunmasıdır. Ölünün velilerinden ikisi vasilerden ( = vasiyeti yerine getirmekle ölü tarafından görevlendirilenlerden) bir hiyanete muttali olsalar, bunların.yemin ederek, üzerine yemin ettikleri şeyi istihkak etmeleri caiz-dir.[396] Bu malî konulardaki bir levsdir ve kanla ilgili davalardaki levsin ben­zeri olup caizlik bakımından ondan daha önde gelir. Buna göre malı çalınan bir kimse hırsızlığı malum bir hainin elinde malının bir kısmına muttali olsa ve o adamın bu malı başkasından satın aldığı ortaya çıkmadan malı çalınan kimsenin, işi açıklığa kavuşturan ve aydınlatan karinelere ve bu açık levse dayanarak malının geri kalan kısmının da o adamın yanında bulunduğuna ve adamın hırsız olduğuna yemin etmesi caizdir. Bu kasâme davasında, öl­dürülenin velilerinin: "Onu falan öldürdü." diye yemin etmelerine benzemekte

olup onunla aynıdır. Hatta malî konular daha basit ve daha hafiftir. Bu se­beple kanla ilgili davaların aksine maîî davalar bir şahit - bir yemin, bir er­kek - iki kadın şahit, dava ve yemin etmekten kaçınma ile sabit görülüp karara bağlanır. Kanla ilgili davaların levs ile isbatı caiz olduktan sonra malî dava­ların bu yolla isbatı daha da önde gelir ve daha da uygundur.

Kur'an ve sünnet hem buna, hem ona delâlet etmektedir. Kur'an'm de­lâlet ettiği şeyin neshedildiğini iddia edenlerin hiçbir delilleri yoktur. Çünkü bu hüküm Mâide sûresinde yer almaktadır. Bu sûre ise Kur'an'ın en son inen sûrelerindendir. Ebu Musa el-Eş'arî gibi Allah Rasûlü'nün (s.a.) ashabı, ken-: dişinden sonra, bunun icabına göre hüküm vermiş, sahabe de onun bu hük-i münü kabullenmiş ve ses çıkarmamışlardır.

Allah Teâlâ'nın Hz. Yusuf kıssasında hikâye ettiği şahid'in delil getirişi] olayı da bu kabildendir. Arada şahitlik yapan adam gömleğin arkadan yırtıl-p mış olması karinesini esas alarak Hz. Yusuf'un doğru ve kadının ise yalan söylediği sonucuna varmış ve şöylece izah etmiştir: Hz. Yusuf arkasını dön­müş kaçarken kadın onun arkasından yetişip onu kendine doğru çekti ve bu esnada gömleğini arkadan yırttı. Bu açıklamadan sonra kadının kocası ve orada bulunanlar Hz. Yusuf'un doğru söylediğini anladılar, bu hükmü kabul etti­ler; günahı kadının günahı saydılar ve ona tevbe etmesini emrettiler. Allah Teâlâ da bu olayı bize hükmü inkâr edici olarak değil, kabullenici olarak ak­tarmıştır. Bu ve benzerlerinde örnek alınacak kısım Allah'ın onu kabullenip inkâr etmemesidir. Yoksa sırf onu hikâye etmesi değildir. Zira Allah'ın onu kabullenerek ve onu yapanı övüp methederek haber vermesi ondan razı olduğunu, onun kendi hikmet ve rızasına uygun düştüğünü gösterir. Burası iyi düşünüle! Zira gerçekten faydalıdır. Şayet Kur'an'da, sünnette ve Allah Ra-sûlü (s.a.) tle ashabının uygulamasında buna dair örnekleri araştıracak olsak söz uzar. Belki bu konuda -inşaallah- şifa veren müstakil bir eser yazarız. Mak­sadımız Hz. Peygamberin (s.a.) tavırlarına tenbih etmek ve O'nun siretin-den, savaşlarından ve başına gelen hadiselerden hükümler iktibas eylemektir. [397]

 

13— Hayber Arazileri Mahsulünün Paylaşılması:

 

Allah Rasûlü (s.a.) Hayber halkını arazilerinde bırakınca her sene onla­rın meyvelerinin ne kadar geleceğini tahmin edecek adam[398] gönderir; bun­ların ne kadarının olgunlaşacağına bakar, Hayberlilere müslümanlann payım ödettirir ve öylece artık adamlar meyvelerden tasarrufta bulunurlardı. Bir tek tahminci göndermekle

Bu uygulamadan şu hükümler çıkartılmıştır:

1- Hurma ağacının meyvesi gibi olgunlaştığı iyice belli olan meyvelerin önceden göz kararı ile tahmin edilmesi caizdir.

2- Meyvelerin hurma ağacı üzerinde göz kararı ile tahmin edilerek pay­laştırılması caizdir. Her ne kadar gelişip büyüme yararından dolayı henüz ke­sinkes ayrılıp belirginleşmemiş bile olsa iki ortaktan birinin payı belli olmuş olur.

3- Paylaştırma bir alım satım akdi değil, bir ayrım işlemidir,

4-  Bir tek tahminci ve bir tek paylaştırıcı ile yetinmek caizdir.

5- Meyveler elinde bulunan kimsenin tahmin işleminden sonra onlarda tasarruf yetkisi vardır ve o kimse kendisi için göz kararı ile tahminde bulu­nan ortağının payını tazmin eder.

6- Hz. Ömer devrinde oğlu Abdullah Hayber'deki malına gitti. Hayber-liler ona saldırdılar, onu bir evin damından aşağı attılar ve kolunu kırdılar. Bu olay üzerine Hz. Ömer onları oradan Şam'a süTgün etti ve arazilerini Hu-deybiye anlaşmasında hazır bulunanlardan olup da Hayber savaşma katılan­lar arasında paylaştırdı. [399]

 

14— Zimmîlik Akdi ve Cizye Alınması:

 

Zimmîlik akdi ve cizye alma konusundaki tatbikatına gelince; hicretin 8. yılında Berâe (Tevbe) sûresi ininceye kadar kâfirlerin hiçbirinden cizye al­madı. Cizye âyeti inince mecusilerden,[400]' ehl-i kitaptan ve hıristiyanlardan cizye aldı. Muaz'ı (r.a.) Yemen'e gönderdi ve Yemen yahudilerinden müslü-man olmayanlarla zimmîlik akdi yaptı ve onlara cizye bindirdi. Hayber ya­hudilerinden cizye almadı. Yanılan ve hata edenlerden bazıları bunun Hayberlilere mahsus bir hüküm olduğunu, diğer ehl-i kitaptan alınsa bile on­lardan cizye alınmayacağını sandılar. Bu onların siyer ve megaziyi anlama­malarından kaynaklanmaktadır. Çünkü Allah Rasûlü (s.a.) onlarla savaştı ve onları dilediği kadar memleketlerinde tutma şartıyla barış anlaşması yaptı. Cizye âyeti henüz inmemişti. Bu sebeple onlarla yapılan barış anlaşması ve onların Hayber arazisinde bırakılmaları cizye âyetinin inmesinden önceye rast-

lamış oldu. Sonra Allah Teâîâ, Hz. Peygamber'e (s.a.) ehl-i| kitapla, onlar cizye verinceye kadar savaşmasını emretti. O zaman Hayber1 yahudileri bu hükme dahil olmadı. Çünkü onlann orada bırakılmaları ve çıkanın yansı ken­dilerinin olması kaydıyla arazide işçi olarak çalışmaları şartıyla Hz. Peygam­ber (s.a.) ile onlar arasında yapılan anlaşma daha önce gerçekleşmişti. Bu yüzden onlardan bundan başka bir şey talebinde bulunmadı. Ama Necran hıristiyanlan, Yemen yahudileri ve daha başkaları gibi kendisiyle onlar ara­sında daha önce bir anlaşma bulunmayan Hayberliler dışındaki ehl-i kitap­tan cizye anlaşmasında bulunma gibi bazı şeyler taleb etti. Hz. Ömer, Hayber yahudilerini Şam'a sürgün edince Hayber arazisinde bırakılmalarını içeren

0 anlaşma bozulmuş ve onlar da diğer ehl-i kitap hükmüne geçmişlerdir.

Sünnet ve sünnetin işaretleri kapalı kalan devletlerin birinde Hayber ya­hudilerinden bir grup bir belge ortaya koydu. Belgeci eski göstermek için yıp­ratmışlar ve bir takım yalanları süsleyip yaldızlamışlar, doğru göstermek için imza taklit etmişlerdi. Bu belgeye göre Hz. Peygamber (s.a.) Hayber yahudi­lerinden cizyeyi kaldırmıştı ve buna Ali b. Ebî Tâlib, Sa'd b. Muaz ve bir grup sahabî —Allah onlardan razı olsun— şahit olmuşlardı. Allah Rasûlü'-nün (s.a.) sünnetim, savaşlarım ve siyerini bilmeyen bazı cahiüerce bu belge revaç buldu. Onlann aklına olabileceği kuruntusu geldi. Hatta doğruluğunu sandılar da bu sahte belgenin hükmüne göre hareket ettiler. Nihayet belge Şeyhülislâm İbn Teymiye'ye —Allah ruhunu şâd eylesin— iletildi ve ondan bu belgenin yürürlüğe konmasına ve gereğince işlem yapılmasına yardım et­mesi talebinde bulunuldu. Üstad, belgeye tükürdü ve onun sahte olduğunu on noktadan ortaya koydu. Bazıları:

1. Belgede Sa'd b. Muaz'ın şahitliği yer almaktadır. Oysa Sa'd kesinlik-le Hayber'in fethinden önce vefat etmiştir.                                     

2. Belgeye göre Hz. Peygamber (s.a.) onlardan cizyeyi kaldırmıştı. Oysa cizye âyeti daha henüz inmemişti ve o vakit sahabe cizye nedir bilmiyordu. Çünkü cizye âyeti Hayber fethinden üç sene sonra, Tebük savaşının yapıldığı yılda inmişti.

3. Yine belgeye göre Hz. Peygamber (s.a.) onlardan vergileri ve angar­yaları kaldırmıştır ki bu imkânsızdır. Zira O'nun zamanında ne onlardan ne de başkalarından alman ne vergi ve ne de angarya vardı. Allah gerek O'nu Ve gerekse ashabını vergi ve angarya almaktan korumuştur. Bunlar zalim hü­kümdarların koydukları ve o şekilde devamedegelen vergilerdendir.

 4. Farklı branşlara mensup ilim adamlarından hiçbiri bu belgeden söz t;    âlîlite   hiri. ne hadis ve sünnet âlimle-

rinden biri, ne fıkıh ve fetva âlimlerinden biri ve ne de tefsircilerden biri bun­dan söz etmiştir. Yahudiler böyle bir belgeyi selef devrinde ortaya çıkarama­mışlardır; çünkü biliyorlardı ki, eğer öyle bir sahte belge düzenleseler onlar o belgenin asılsız ve sahte olduğunu hemen anlarlar. Fitne zamanında ve sün­netin bir bölümünün gizli kaldığı dönemde devletlerden birini hafife alıp böyle bir sahte belge düzenlediler, onu süsleyip yaldızladılar ve ortaya çıkardılar. Onların yaptıkları bu şeye Allah'a ve Rasûiü'ne hiyanet eden bazı kimselerin tamahkârlıkları müsaade etti. Ama bu sürekli olmadı, çok geçmeden Allah, onun gerçek yüzünü gösterdi. Peygamberlerin halifeleri (yani âlimler) onun asılsızlığını ve sahteliğini ortaya koydular.

Cizye âyeti inince Hz. Peygamber (s.a.) şu üç kısımdan cizye aldı: 1) Me-cusiler, 2) Yahudiler, 3) Hıristiyanlar. Putperestlerden cizye almadı. Bir gö­rüşe göre Hz. Peygamber'in (s.a.) alıp almama konusundaki tatbikatına uyarak bunlar dışında ve bunların dinini benimseyenler dışındaki herhangi bir kâfir­den cizye almak caiz değildir. Diğer bir görüşe göre ise hem ehl-i kitaptan ve hem de Arap olmayan putperestler gibi ehl-i kitap dışındaki kâfirlerden cizye alınır; ama Arap putperestlerinden alınmaz. Birinci görüş İmam Şafiî'­nin (r.h.) ve iki rivayetten birine göre İmam Ahmed'in görüşüdür. İkincisi ise İmam Ebu Hanîfe'nin (r.h.) ve diğer rivayete göre de İmam Ahmed'in (r.h.) görüşüdür.

İkinci görüşü savunanlar diyorlar ki: Hz. Peygamber (s.a.) Arap müş­riklerinden cizye almamıştır; çünkü cizyenin farz oluşunu ifade eden âyet Arap yarımadası müslüman olduktan sonra inmiştir. O vakit orada müşrik kalma­mıştı. Zira bu âyet Mekke'nin fethinden ve Arapların Allah'ın dinine akın akın girmelerinden sonra inmiştir. O zaman Arap memleketinde müşrik kal­mamıştı. Bu yüzden Hz. Peygamber (s.a.) fetihden sonra Tebük gazasına çık­mıştır. Oranın halkı hıristiyandı. Şayet Arap memleketinde müşrikler bulunsaydı onlar Hz. Peygamber'i (s.a.) takip ediyor olurlardı. Uzaktakiler-İe savaşmaktansa onlarla savaşmak daha münasip olurdu.

Siyeri ve İslâm savaşlarını iyi tetkik eden işin böyle olduğunu anlar. Ken­disinden alınacak kimse bulunmadığından ötürü onlardan cizye alınmamış­tır. Yoksa onlar cizye verecek kimse olmadıklarından cizye alınmamış değildir. Bu görüş sahipleri devamla diyorlar ki: Hz. Peygamber (s.a.) ehl-i kitap ol­madıkları halde mecusilerden cizye almıştır. Onların kitapları olduğu sahih değildir. Bu konuda Hz. Peygamber'e (s.a.) bir hadis nisbet edilmişse de böyle bir hadis sabit ve senedi de sahih olmaz.[401]

Ateşe tapanlarla puta tapanlar arasında bir fark yoktur. Hatta putpe­restlerin halleri ateşperestlerin hallerinden daha yakındır. Onlar bazı konu­larda Hz. İbrahim'in dinini izlerlerdi; ateşperestlerde ise böyle bir şey yoktu. Aksine ateşperestler Hz. Halil İbrahim'in düşmanıdırlar. Onlardan cizye alın­dığına göre putperestlerden alınması daha da yerindedir. Buna Allah Rasû-îü'nün (s.a.) sünneti de delâlet etmektedir. Nitekim Sahih-i Müslim'de yer alan bir hadisine göre bir komutanına: "Müşrik düşmanlarınla karşılaştığın zaman onları şu üç şeyden birine çağır; hangisine olumlu cevap verirlerse on­lardan bunu kabul et ve onlara ilişme." buyurduktan sonra ona düşmanları müslüman olmaya, ya da cizye vermeye çağırmasını, (bunları kabul etmez­lerse) onlarla savaşmasını emretti.[402]

Muğîre, İran hükümdarının görevlisine: "Peygamberimii bize, si; lah'a ibadet edinceye yahut cizye verinceye kadar sizinle savaşmamızı eı ti." dedi.[403]

Allah Rasûlü (s.a.) Kureyş'e: "Kendisi sayesinde Arabın size boyun eğe­ceği ve acemlerin size cizye vereceği bir kelimeniz olsun istemez misiniz?" bu­yurdu. Onlar da: "Nedir o?" dediler. Hz. Peygamber (s.a.): "La ilahe illallah = Allah'tan başka tanrı yoktur, sözü" buyurdu.[404]                           '

Hz. Peygamber (s.a.) Tebük seferinden dönerken süvarileri Dümetü'l-Cendel hükümdarı Ükeydir'i yakaladılar. Peygamberimiz onunla cizye yermesi şartıyla barış anlaşması yaptı ve canını ona bağışladı.[405]

Necranlı hıristiyanlarla bir anlaşma yaptı. Anlaşmaya göre Necranlılar, yarısı safer ayında, diğer yansı recep ayında olmak üzere müslümanlara iki bin takım elbise ödeyecekler; eğer Yemen'de bir savaş veya bir hıyanet söz konusu olursa oraya savaş için gidecek müslümanlara ödünç olarak otuz zırh, otuz at, otuz deve ve her sınıf silahtan otuzar adet silah verecekler, müslü-manlar telef olanları tazmin edecek ve geri kalanları iade edecekler; hiçbir kiliseleri yıkılmayacak; hiçbir keşişleri dışarı çıkarılmayacak ve herhangi bir yaramazlıkta bulunmadıkları yahut faiz yemedikleri sürece dinlerinden dön­meleri için zorlamlmayacaklardır.'[406]"

Bu anlaşma metni göstermektedir ki, şayet şart koşulmuşsa yaramazlık çıkartmak yahut faiz yemekle zimmîlik sözleşmesi bozulmaktadır.

Muaz'ı Yemen'e gönderirken ona ergenlik çağına girmiş herkesten bir dinar yahut onun değerinde meâfirî denilen Yemen mamulü kumaş almasını emretti.[407]

Bu da gösteriyor ki, cizyenin cinsi ve miktarı belirlenmiş değildir. Müs lümanların ihtiyaçlarına ve kendisinden alınacak kimsenin dayanabüirliliği-ne, zenginlik durumuna ve sahip olduğu mala göre cizyenin kumaş, altın ve takım elbise olması da, daha çok-daha az olması da caizdir.

Gerek Allah Rasûlü (s.a.) ve gerekse halifeleri cizye hususunda Arap ile Arap olmayan arasında fark gözetmemişlerdir. Allah Rasûlü (s.a.) hıristiyan Araplardan cizye aldığı gibi Hecer mecusilerinden de almıştır. Bunlar Arap idiler. Araplar aslında hiç kitaplan bulunmayan bir millettir ve onların her bir kolu, komşuları olan milletlerin dininde idi. Bahreyn Araplan, İran, Te-nûh ve Bühre'ye komşu olduklarından mecusi; Tağliboğullan Bizans'a kom­şu  olduklarından  hıristiyan;   Yemen'deki  bir  takım  kabileler  Yemen yahudilerine komşu olduklarından yahudi idiler. Allah Rasûlü (sLa.) cizye hü­kümlerini yürürlüğe koydu ve atalarına, onların ehl-i kitap dinine ne zaman girdiklerine bakmadı. Onlar bu dine, yürürlükten kaldırıldıktan ve değiştiril­dikten önce mi, sonra mı girmişlerdi? Bu dini nereden biliyorlardı? Bu nasıl sağlam şekilde belirlenebilir ve bunun delili nedir? Bütün bu soruları dikkate almadı. Siyer ve megazide sabit olduğu üzere Hz. İsa'nın şerîati yürürlükten kaldırıldıktan sonra Ensardan bazılarının oğulları yahudi olmuş ve babalan onları müslüman olmaya zorlamışlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ: "Dinde zorlama yoktur." âyetini'[408] indirdi.

Hz. Peygamber'in (s.a.) Muaz'a: "Ergenlik çağma giren herkesten bir dinar al!" buyurması cizyenin çocuklardan ve kadınlardan alınmayacağına delildir.

Soru: Peki, şu hadisi ne yapacaksınız? Abdürrezzak'm Musannef'inde ve Ebu Ubeyd'in et-Emvâl'de rivayetlerine göre Hz. Peygamber (s.a.) Muaz b. Cebel'e, Yemen'de her bir ergenlik çağına girmiş kadın ve erkekten cizye almasını emretti. Ebu Ubeyd: "Adam başı bir dinar yahut onun değerinde meâfirî kumaş olmak üzere... köle yahut cariyeden..." kısmını ilâve etmiş­tir[409]' Bu hadise göre Hz. Peygamber (s.a.) gerek erkek ve kadından, gerek­se hür ve köleden cizye almıştır.                                         

Cevap: Bu hadisin mevsul olarak rivayeti sahih değildir, hadis munka-tı'dır. Bu ilâve kısım ise ihtilaflıdır; diğer raviler tarafından zikredİlmemiş-tir. Herhalde râvilerden birinin yorumu olsa gerektir. İmam Ahmed, Ebu Davud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce ve daha başkaları bu hadisi rivayet etmiş­ler; ama yalnızca "Hz. Peygamber (s.a.) ona ergenlik çağma girenden bir di­nar almasını emretti." kısmını aktarmışlar ve bu ilâveyi anmamışlardır.

Hz. Peygamber'in (s.a.) kendilerinden cizye aldığı kimselerin çoğunlu­ğu hiristiyan, yahudi ve mecusi Araplardı. Onlardan hiçbirinin dinine ne za­man girdiğini araştırmadı. Onları babalarına göre değil dinlerine göre değerlendirirdi. [410]

 

 

YEDİNCİ BÖLÜM

CİHAD DÖNEMİNDE İNSANLAR

CİHADIN FARZ KILINMASI ÜZERİNE HZ. PEYGAMBER'İN (S.A.) İNSANLARA KARŞI TUTUMLARI

 

1— Kâfirlere ve Münafıklara Karşı Tutumları:

 

Allah Teâlâ'mn, Hz. Peygamber'e (s.a.) vahyettiği ilk emri, "Yaratan Rabbinin adıyla oku!" emriydi. Bu, peygamberliğinin başlangıcındaydi. Al­lah Teâlâ, kendi kendisine okumasını emretmişti; o zaman henüz tebliğ et­mesini emretmemişti. Sonra "Ya eyyuhe'l-müddessir= Ey örtüye bürünen! Kalk da uyar." [411] âyeti inmiştir. Allah Teâlâ, O'nu "Oku!" emriyle nebî, "Ya eyyuhe'l-müddessir" âyetiyle de rasûl tayin etmiştir. Bundan sonra ya­kın akrabalarını uyarmasını, sonra kavmini, sonra civarlarındaki Arapları, sonra da bütün Arapları, en sonunda da bütün insanları uyarmasını emret­miştir. Peygamber oluşundan sonra on küsur sene savaşmaksızın ve cizye al­maksızın İslâm'a çağırma görevini yerine getirmiştir. Kendisine bu süre içinde; (kâfirlerin yaptıklarına) aldırmaması, sabretmesi ve affetmesi emrediliyordu.

Sonra hicret etmesine ve savaşmasına izin verildi. Daha sonra da Allah Teâlâ, kendisine savaş açanlarla savaşmasını ve kendisinden uzak durup sa-vaşmayanlara ilişmemesini emretti. Nihayet, din tamamıyla Allah'ın olunca­ya kadar müşriklerle savaşması emredildi. Cihad emrinden sonra, O'na göre kâfirler üç gruba ayrılmış oldu:

1-  Barış ve ateşkes yapılanlar,

2-  Savaşılanlar,

3-  Zimmîler.

Anlaşma ve banş yapılanlara karşı anlaşma müddetini tamamlaması ve sâdık kaldıkları sürece anlaşmaya bağlı kalması; ihanet etmelerinden korkârsa, onlara karşı anlaşmalarını bozması, ancak anlaşmayı bozduğunu karşı tara­fa bildirinceye kadar onlarla savaşmaması emredildi. Bu arada anlaşmasını bozanlarla savaşması da ayrıca emrolundu.

Berâe (Tevbe) sûresi, işte bütün bu hallerin hükmünü açıklamak için in­di. Bu sûrede Allah ehl-i kitabtan olan düşmanlarla, cizye vermelerine ya da İslâm'a girmelerine kadar savaşmasını; kâfirlerle ve münafıklarla cihad et­mesini, bunlara sert ve şiddetli davranmasını emretti. O da kâfirlere karşı kı­lıç ve mızrakla, münafıklara karşı da delille ve dille cihad etti.

Adı geçen sûrede, kâfirlerle yaptığı anlaşmalara uyması ve (gerekirse) on­lara karşı anlaşmalarını bozması emredildi. Yine Allah burada, anlaşma ya­pılanları da üçe ayırdı:

1- Savaşilmasmı emrettikleri. Bunlar, anlaşmalarım bozup anlaşma doğ­rultusunda hareket etmeyenlerdir. Hz. Peygamber (s.a.) onlarla savaştı ve on­lara galip geldi.

2- Süre tayin edilmiş bir anlaşma yapıldıktan sonra anlaşmayı bozup da O'nun düşmanlanna yardım etmeyenler. Allah Teâlâ, Hz. Peygamber'in (s.a.) bunlar için anlaşma süresini tamamlamasını emretmiştir.

3- Aralarında herhangi bir anlaşma olmayan ve Hz. Peygamber (s.a.) ile savaşmayanlar veya mutlak bir anlaşmaya sahip olanlar. Allah Teâlâ Ra-sûlü'ne (s.a.) bunlara dört ay süre tanımasını emir buyurmuştur. Bu dört ha­ram ay çıkınca onlarla savaşmıştır. Bu dört ay, Allah Teâlâ'nın şu âyet-i kerimesinde sözettiği aylardır: "Yeryüzünde dört ay daha dolaşm."[412] Bu dört ay ise, şu âyette geçen haram aylardır: ('Haram aylar çıktığında, müşriklerle savaşınız."[413] Burada sözü edilen haram aylar, tesyîr aylandır[414]

Başlangıcı Allah Rasülü'nün (s.a.) insanlara tebliğ günü olup o da Zil-hicce'nin onuncu günüdür, ki bu konunun insanlara tebliğ edildiği en büyük hac günüdür. Sonu da Rabîulâhir'in onuncu günüdür. Bu aylar, şu âyette sözü edilen dört ay değildir: "Allah'a göre ayların sayısı, gökleri ve yeri ya­rattığı günde takdir ettiği gibi on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır."[415] Sözkonusu dört aydan biri tek olarak, üçü birbirinin peşisıra gelir: Recep, Zilkade, Zilhicce, Muharrem. Müşrikler bu dört ayda gezip dolaşamadılar, çünkü mümkün değildi. Zira bu dört ay peşpeşe gelmiyordu. Allah Teâlâ, onlara ancak dört ay süre tanıdı ve peşinden bu ayların çıkışından sonra Ra-sûlü'ne (s.a.) müşriklerle savaşmasını emretti. Rasûlullah (s.a.) da anlaşma­sını bozanla savaştı, anlaşması olmayana veya dört aylık mutlak (şartsız) anlaşması olana süre verdi ve anlaşmasına bağlı kalanların anlaşma süresini tamamlamasını emretti. İşte bunlann tamamı müslüman oldu; tanınan süre­ye kadar küfürleri üzere kalmadılar. Zimmîlere de cizye koydu.

Berâe (Tevbe) sûresinin inişinden sonra artık kâfirler O'nun nazannda, şu üçünden biri olarak kesinleşmiş oldu:

1- O'nunla savaşanlar,

2-  Barış yapılanlar,

3-  Zimmîler.

Sonra, anlaşma ve banş yapılanlar İslâm'a döndü ve onlar da ik: oldular:

1-  Savaşanlar,

2-  Zimmîler.

Peygamber (s.a.) ile savaşanlar O'ndan (s.a.) korkuyorlardı

Böylece Hz. Peygamber (s.a.) açısından dünyada yaşayanlar üçe mış oluyordu:

1-  Kendisine inanan müslümanlar,

2-  Kendisiyle anlaşıp, emân sahibi olanlar,

3-  Kendisinden korkup savaşanlar.

Münafıklara karşı tutumu ise şöyleydi: Rasûlullah (s.a.), münafıkların dışa vurduklarını ve açıkladıklarını kabul etmekle, gizlediklerini ve sırlarını Allah'a havale etmekle, onlarla ilim ve delille cihad etmekle emrolundu. Al­lah Teâlâ, Rasûlü'ne (s.a.), onlardan yüz çevirmesini ve onlara karşı sert dav­ranmasını, kendilerine güzel ve fasih ifadelerle tebliğde bulunmasını emretti; onların cenaze namazlarını kılmasını, kabirleri başında durmasını yasakladı. Ve Allah Teâlâ, Rasûlullah (s.a.) münafıklar için istiğfar etse de kendisinin onları affetmeyeceğini haber verdi. İşte, düşmanı olan kâfir ve münafıklara karşı Allah Rasûlü'nün (s.a.) tutumu bu idi. [416]

 

2— Mü'minlere Karşı Tutumları:

 

Dostlarına ve kendi grubuna ilişkin tutumuna gelince; Allah (c.c), Ra­sûlü'ne (s.a.), gece gündüz Rabblerine dua edip cemâlini (rızasını) isteyenle­re kendisini adamasını ve gözlerini onlardan ayırmamasını emretti. Yine onları bağışlamasını, onlar için istiğfarda bulunmasını, her işte onlarla istişare et­mesini ve onların cenaze namazlarını kılmasını emretti.

îsyan edip emrini yerine getirmekten geri duranlardan, onlar tevbe edip itaat altına girinceye kadar ayrı kalmasını, onlara küs durmasını emretti. Ni­tekim (savaşa çıkılacağı sırada emrini dinlemeyip) geri kalanlara darılmış, on­lardan uzak durmuştu.

Had gerektiren birşey yapana hadleri uygulamasını; ve bu hususta soy­luların ve sıradan insanların O'nun (s.a.) yanında eşit olmasını emretti.

Düşmanları olan insan şeytanlarını en güzel metodla savuşturmasını ve kendisine kötülük yapanın kötülüğüne iyilikle karşılık vermesini, cahilliğine hilmle (yumuşaklıkla), zulmüne affetmekle, alâkasını kesene bağlantı ve iliş­ki kurmakla karşılık vermesini emir buyurdu. Allah (c.c), Rasûlü'ne (s.a.) şayet böyle yaparsa, düşmanının candan ve sıcak bir dosta dönüşeceğini de haber verdi.

Düşmanları olan şeytânlarını da, onlardan Allah'a (c.c.) sığınmak sure­tiyle savuşturmasını emretti. Bu iki emri Kur'an'da üç yerde, A'râf, Mü'mi-nûn ve Fussilet sûrelerinde topladı. A'râf sûresinde: "Sen af volunu tut. basışla!

Ma'rûfu emret ve cahillerden yüz çevir (onlara aldırış etme). Şeytan seni dür­tecek olursa Allah'a sığın. Şüphesiz ki O, işiticidir, bilicidir."[417] buyurdu. Bu­rada Allah (c.c), Rasûlü'ne cahillerin şerrinden, onlardan yüz çevirerek; şey­tanın şerrinden de ondan Allah'a sığınarak korunmasını emretmiş ve güzel ahlâkın ve huyların hepsini bu âyette toplamıştır. Zira devlet başkanının te­baasına karşı üç tavrı vardır: 1) Elbette O'nun (s.a.) tebaası üzerinde, tebaa­sının mutlaka yerine getirmesi gereken bir hakkı, 2) Tebaasına karşı bir emir yetkisi vardır. 3) Tebaasının, onun bu hakkında aşırılığa ve düşmanlığa düş­meleri kaçınılmazdır. Tebaası üzerindeki hakkından, onların itaat edebilecek­leri, kendilerine hafif gelecek, kolaylarına gidecek ve güç gelmeyecek olanım tercihle emrolundu. Bu onun sarf etmekle onlara herhangi bir zarar ve güç­lük vermeyecek olan "afv"dir. Ayrıca Rasûlullah tebaasına örfü emretmek­le emrolundu. Örf, selim akılların ve doğru fıtratın (yaratılışın) tanıyıp güzelliğini ve yararını kabul ettiği ma'ru'f olan şeydir. Bunu emrettiğinde; sert­likle ve kabalıkla değil, iyilikle emrederdi. Yine Allah Teâlâ, Rasûlullah'a (s.a.) onların içerisindeki cahillerin cahilliğine, misliyle değil, yüz çevirmek sure­tiyle karşılık vermesini emretmiştir ki böylece onların şerrinden korunmuş olurdu.

Mü'minûn sûresinde Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: "De ki: Rabbim! On­ların tehdîd olundukları şeyi bana mutlaka göstereceksen, o zaman beni zâ­lim milletin içinde bulundurma ya Rabbi!

Biz onlara vadettiğimizi sana elbette gösterebiliriz. Sen kötülüğü en iyisi ile (en iyi bir biçimde) savuştur. Onların nitelendirdikleri şeyleri Biz daha iyi biliriz. De ki: Rabbim; şeytanların kışkırtmalarından Sana sığınırım. Rab­bim; yanımda bulunmalarından da Sana sığınırım."[418]

Fussilet sûresinde ise şöyle buyurmuştur: "İyilik ve kötülük bir değildir. Sen fenalığı en güzel şekilde savuştur (karşıla). O zaman seninle arasında düş­manlık bulunan kişinin yakın bir dost gibi olduğunu görürsün. Bu ancak sab­redenlere vergidir; bu ancak o büyük hazzı tadanlara vergidir. Şayet şeytan seni dürtecek olursa Allah'a sığın! Doğrusu O işitendir,bilendir"[419]

îşte Rasûlullah'm (s.a.) bütün yeryüzünde yaşayanlara karşı; insanlara, cinlere, mü'minlere ve kâfirlere karşı tutumları böyle idi. [420]

 

 

SEKİZİNCİ BÖLÜM İLK SERİYYELER

 

İLK SERİYYELER

 

  Hz. Hamza Seriyyesi:

 

Rasûlullah'ın (s.a.) bağladığı ilk sancak, hicretten sonra 7. ayın başla­rında, Ramazan'da Hamza b. Abdülmuttalib'e verdiği sancaktı. Sözkonusu sancak beyaz bir sancaktı. Sancağı, Hz. Hamza'nın müttefiki Ebu Mersed Kennâz b. Husayn el-Ganevî taşıyordu. Hz. Peygamber (s.a.) Hz. Hamza'yı özellikle Muhacirlerden seçtiği 30 mücahidin başında, Şam'dan gelen ve Ku-_ reyş'e ait Ebu Cehil b. Hişâm'm komuta ettiği 300 kişinin bulunduğu bir ker­vanın önünü kesmek için gönderdi. Birlik îs dolaylarındaki Sîfu'I-Bahr'e vardı. İki taraf karşılaştılar ve savaşmak için saf tuttular. îki grubun da, hem bu tarafın hem o tarafın müttefiki olan Mecdî b. Amf el-Cühenî, aralarını ayı-nncaya kadar gidip geldi; ve savaşmadılar[421]

 

  Ubeyde b. Haris Seriyyesi:

 

Sonra Ubeyde b. Haris ,b. el-Muttalib'i, bir seriyyenin başında hicretten sonra 8. ayın başlarında Şevval ayında Râbiğ vadisine gönderdi. Ona da be­yaz bir sancak verdi. Sancağı Mistah b. Üsâse b. Abdülmuttalib b. Abdime-nâf taşıyordu. 60 muhacirden ibarettiler, aralarında Ensar'dan bir tek kimse yoktu. Râbiğ vadisinde, 200 kişiye komuta eden Ebu Süfyan b. Harb'le, Cuh-fe'den 10 mil uzaklıkta karşılaştılar. Aralarında bir ok atımı mesafe vardı. Kılıç çekmediler, savaşmak için saf da tutmadılar. Ancak karşılıklı ok ve mızrak attılar. Müslümanlar arasındaki Sa'd b. Ebî Vakkâs, Allah yolunda ilk ok atan kişi oldu. Sonra her iki taraf da birliklerine döndüler.

îbn İshak, karşı tarafın komutanı İkrime b. Ebî Cehil'di, demiş ve Ubeyde seriyyesinin Hz. Hamza seriyyesinden önce oldğunu söylemiştir. [422]

 

3— Saîd b. Ebî Vakkâs Seriyyesi:

 

Daha sonra Rasûlullah (s.a.) Sa'd b. Ebî Vakkas'ı hicretten sonra 9. ayın başlarında Zilkade ayında Harrâr'a gönderdi. Ona da beyaz bir sancak ver­di. Sancaktar Mikdad b. Amr'di. Kureyş'e ait bir kervanı vuracak 20 süvari idiler. Rasûlullah (s.a.) Harrâr'dan ileri gitmeyeceklerine dair söz aldı. Yü­rüyerek yola çıktılar. Gündüz gizlenip gece yürüyorlardı. Nihayet perşembe sabahı oraya vardılar. Ancak kervanın akşamleyin oradan geçtiğini öğ­rendiler.[423]

 

4— Ebvâ Gazası:

 

Sonra Hz. Peygamber (s.a.), bizzat kendisi Ebvâ gazasına çıktı. Bu ga­zaya Veddân da denir. Sözkonusu gaza, Rasûlullah'm (s.a.) bizzat çıktığı ilk gazadır. Hicretten sonra 12. ayın başlarında Safer ayında olmuştur. Sancağı­nı Hamza b. Abdülmuttalib taşıyordu ve beyaz renkteydi. Medine'de Sa'd b. Ubâde'yi vekil bıraktı. Kureyş'e ait bir kervanı vurmak üzere özellikle Mu­hacirlerin başında gazaya çıkmıştı. Ancak savaş olmadı. Bu gazada Hz. Pey­gamber (s.a.), o zaman Damraoğullarımn başkanı olan Muhşî b. Amr ed-Damrî ile; Damraoğullanna saldırmamak, Damraoğullan da kendisine sal­dırmamak ve O'na (s.a.) karşı adam toplamamak ve düşmanlık yapmamak üzere anlaşma yaptı. Aralarında bir anlaşma yazıldı. Rasûlullah (s.a.) bu gaza sebebiyle Medine'den 15 gece ayrı kalmıştı.[424]

 

5— Buvât Gazası:

 

Rasûlullah (s.a.), hicretten sonra 13. ayın başlarında, Rebîulevvel'de Bu-vât'a, gaza için yola çıktı. Sancağını Sa'd b. Ebî Vakkâs taşıyordu. Sancak beyaz renkteydi. Medine'de vekil olarak Sa'd b. Muaz'ı bıraktı. Rasûlullah (s.a.) ashabından 200 kişiye komuta ediyordu. Kureyş'e ait ve Ümeyye b. Halef el-Cümahî'nin başkanlık ettiği, 100 Kureyşlinin ve 2500 yük devesinin bulun­duğu bir kervanın önünü kesecekti. Rasûlullah (s.a.) Buvât'a vardı. Orası iki dağdan ibaretti ki bunlar, Şam yolu yönünde Cüheyne dağının uzantılarıydı. Buvât'la Medine arasında yaklaşık dört konaklık bir mesafe vardı. Herhangi bir çatışma çıkmadı. Rasûlullah (s.a.) da geri döndü.[425]