ON BEŞİNCİ BÖLÜM HUNEYN GAZASI

A) HUNEYN GAZASI

 

 

Bu gaza, Evtâs gazası diye de isimlendirilmiştir. Huneyn[1] ve Evtâs, Mekke île Tâif arasında iki bölgenin adıdır. Bu gaza, cereyan ettiği yere nis­betle bu adlarla anıldığı gibi RasûîuUah (s.a.) ile savaşmak için gelen Hevâ-zin kabilesine nisbetle Hevâzin gazası diye de anılmaktadır. [2]

 

 

1— Hevâzinlilerin Müslümanlara Karşı Hazırlanmaları:

 

îbn îshak der ki: Hevazin kabilesi, Rasûlullah'a (s.a.) ait haberleri, özel­likle Mekke'nin fethinin gerçekleştiğini duyunca Mâlik b. Avf en-Nasrî'nin[3] davetiyle bir toplantı yaptı. Sakîfliler de bu toplantıya katıldı. Bunlara Mu-dar ve Cüşem kabilelerinin tamamı, Sa'd b. Bekr oğullan ile Hilâloğulların-dan bir grup insan katıldı. Kays b. Aylan kabilesinden de ancak bir grup ka­tılmıştı. Hevâzin'den olan Kâ'b ve KilaboğuUan ise toplantıya katılmamıştı. Cüşemliler arasında Düreyd b. es-Sımme adında çok yaşlı biri vardı, ama yaş­lılığı sebebiyle, ancak görüş ve tecrübesinden istifade ediliyordu. Çok cesur ve tecrübeli birisiydi. Sakîflilerin iki komutanı vardı. Müttefiklerde ise, Kârib b. el-Esved, Mâlikoğullarından Subey' b. el-Hâris ile kardeşi Ahmer brdı. Hepsinin komutanı Mâlik b. Avf en-Nasrî idi.

Mâlik b. Avf, Rasûlullah'in (s.a.) üzerine yürümeye karar verince, sa­vaşa katılanlara yanlarına mallarım çocuklarını ve hanımlarını da almalarım emretti. Evtâs denilen mevkiye gelince, aralarında Düreyd b. es-Sımme'nin bulunduğu topluluk bir araya geldi. Düreyd: "Siz hangi vadidesiniz?" diye sordu, "Evtâs'ta" dediler. Bunun üzerine Düreyd: "At koşturmaya ne ka­dar uygundur; ne keskin taşları olan bir tepelik, ne de toprağı yumuşak olan bir düzlüktür." dedi. Sonra: "Neler oluyor? Deve böğürmeleri, eşek anır­maları, çocuk ağlamaları ve kuzu melemeleri duyuyorum." diye sordu. De­diler ki:"Mâük b. Avf herkesin karısını, hayvanını ve çocuğunu da yanında getirdi." Düreyd: "Mâlik nerede?" diye sordu. "İşte Mâlik!" denildi ve ça­ğırıldı. Düreyd, Mâlik'e: "Ey Mâlik! Bugün sen kavminin reisi oldun. Bugü­nün yarınları da olacaktır. Neler oluyor ki deve böğürmeleri, eşek anırmala­rı, çocuk ağlamaları ve kuzu melemeleri duyuyorum?" dedi. Mâlik: "Her­kesin karısını, çocuklarını ve hayvanlarını da beraber getirdim." dedi. Dü­reyd: "Niçin?" diye sordu. Mâlik: "Her bir adamın arkasında ailesi ve malı bulunsun ki, onları müdafaa için savaşsınlar." diye cevap verdi. Bunun üze-

"rine Düreyd: "Davar çobanı! Bozguna uğrayan askeri ne durdurabilir? Şa­yet savaş lehinde cereyan edecekse bu, adamlarının kılıcı ve "mızrağı sayesin­de olacaktır, şayet aleyhine dönecekse malını ve aileni rezil edeceksin." dedi. Sonra da: "Kâ'boğulları ve Kilâboğullan ne yaptı?" diye sordu. "Hiç biri gelmedi." dediler. Düreyd: "Hareket, sürat ve ciddiyet kalmadı. Eğer bugün şeref ve yükseliş günü olsaydı, Kâ'bda Kilâb da geri durmazdı. İsterdim ki siz de Kâ'boğulları ile Kilâboğulları'mn yaptığını yapsaydınız." dedi ve: "Sizlerden kimler katılıyor?" diye sordu. "Amr b. Âmir ve Avf b. Âmir." diye cevap verdiler. Düreyd: "Âmir'in o iki yavrusunun ne faydası ne de za­rarı olur. Ey Mâlik! Sen, Hevâzin topluluğunu atların boyunlarına sürmekle iyi bir iş yapmadın. Onları beldelerinin sağlam sığınaklarına ve kavimlerinin yanlarına götür, sonra sâbiîleri (müslümanlan[4] at üzerinde karşıla. Şayet savaş lehinde cereyan ederse geride kalanlar sana ulaşır, eğer aleyhine döne­cek olursa hiç değilse aileni ve malını korumuş olursun." dedi. Fakat Mâlik: "Vallahi dediklerini yapmayacağım! Sen yaşlandın, akim da kocamış. Ey He­vâzin topluluğu! Vallahi, ya bana itaat edeceksiniz ya da şu kılıcın üzerine kapanacağım ve ucu sırtımdan çıkacak!" diyerek hiddetlendi. Düreyd'in sö­züne ve görüşüne itibar edilmesini istemedi. Hevâzinliler, bu durum karşısında: "Sana itaat edeceğiz." dediler. Düreyd ise: "Bugün, hem içinde buluii-duğum, hem de şahit olmadığım bir gündür." dedikten sonra şu şiiri söyledii

"Keşke genç ve dinç olsaydım da orada yürüseydim ve koşsaydım.

Sanki iri yarı olmayan, çok zayıf da sayılmayan bir dağ keçisini andıra n uzun yeleli bir atı yediyorum."                                                           

Sonra Mâlik oradakilere: "Onları gördüğünüz zaman kılıçlarınızın kın­larını kırınız, sonra tek bir adamın saldırışı gibi yek vücut saldırınız." diye hitapta bulundu. Bu arada da etrafa gözcüler gönderdi. Bu gözcüler döndük­lerinde uzuvları parçalanmış vaziyetteydi. Mâlik: "Yazıklar olsun size, bu ha­liniz ne?" dedi. Dediler ki: "Benekli atlara binmiş beyaz adamlar gördük. Allah'a yemin olsun ki onlara ilişir ilişmez gördüğün felâket başımıza geldi. Vallahi bu durum bile azmettiği niyeti üzere yürümekten onu döndüremedi." [5]

 

2— Müslümanların Sefer Hazırlığı:

 

Allah'ın Peygamberi (s.a.), onların haberini duyunca Abdullah b. Hadred el-Eslemî'yi onlara casus olarak gönderdi, aralarına girmesini, hak­larında yeterli biigi elde edinceye kadar orada kalmasını ve sonra haberlerini kendisine getirmesini emretti. îbn Ebî Hadred gitti, aralarına girdi. Rasûlul-lah (s.a.) ile harb etmek için ne gibi hazırlıklar yaptıklarını duydu ve öğren­di. Mâlik'in ve Hevâzin'in durumu hakkında konuşulanları işitti. Sonra döndü ve bütün haberleri Rasülullah'a (s.a.) bildirdi.                                     

Hz. Peygamber (s.a.) Hevâzin üzerine yürümeye karar verince, Safvân b. Ümeyye'nin yanında çok sayıda zırh ve silah bulunduğu bildirildi. Rasû-lullah (s.a.) o gün müşrik olan Safvan'a adam gönderdi ve çağırttı. Gelince ona: "Ey Ebu Ümeyye! Şu silahlarım bize ödünç olarak ver, yarın düşmanı­mızla karşılacağız." dedi. Safvan: "Ey Muhammed! Gasb olarak mı?" diye sordu. O zaman Rasûlullah (s.a.): "Bilâkis onları sana geri verinceye kadar garanti edilmiş bir emanet olarak." buyurdu[6] Safvan: "O halde bir beisyok, olabilir." dedi ve yüz zırh ve bu zırhlara yetecek kadar da silah verdi. İddiaya göre Rasûiuİlah (s.a.) ondan silahların taşınmasını istemiş, o da taşı­mıştır.

Sonra Rasûiuİlah (s.a.), iki bin kişi Mekkelüerden, on bin kişi de, Al­lah'ın Mekke'nin fethini ellerinde nasip ettiği ashabından olmak üzere top­lam on iki bin kişiyle çıktı, Attâb b. Esîd'i Mekke'ye vali olarak tayin edip kendisi Hevâzinlilerle karşılaşmak üzere yola koyuldu. [7]

 

3—Hevâzinlilerle Karşılaşma:

 

İbn îshak, Âsim b. Ömer b. Katâde—Abdurrahman b. Câbir—babası Câbir b. Abdillah yoluyla yaptığı bir nakilde der ki: Huneyn vadisine yöne­lince Tihâme vadilerinden birinin geniş çukurlarından durmadan iniyor, ini­yorduk. Sabahın alaca karanlığı idi. Onlar bizden önce vadiye gitmişler ve vadinin çeşitli yerlerinde gizlenmişlerdi. Biz daha henüz yokuştan aşağı ini­yorduk ki, vallahi iyice hazırlanmış olarak birlikler halinde yek vücut üzeri­mize saldırdılar. Kimse kimseyi beklemeden herkes dönerek kaçışıyordu. Ra­sûiuİlah (s.a.) sağ tarafa dönerek: "Ey insanlar! Nereye? Bana geliniz, ben Allah'ın elçisiyim, ben Abdullah'ın oğlu Muhammed'im!" diyordu. Yanın­da Muhacirler'den, Ensar'dan ve ehl-i beytinden bir avuç insan kalmıştı. Mu­hacirlerden yanında kalan Ebu Bekir ve Ömer (r.a.), ehl-i beytinden Ali, Ab-xbas, Ebu Süfyan b. el-Hâris ve oğlu, Fadl b. Abbas, Rabîa b. el-Hâris, Üsâ-me b. Zeyd ve Eymen b. Ümmü Eymen idi. Eymen, o gün öldürülmüştü.

Hevâzinlilerden bir adam kırmızı bir devenin üzerinde, elinde uzun bir mızrağın ucuna takılmış siyah bir bayrak olduğu halde Hevâzinlilerin önüne düşmüş, onlar da arkasında, birini yakalarsa mızrağı ile vuruyor, önünde kimse yoksa yürüyor, arkasındakiler de onu takip ediyorlardı. Adam bu şekilde iler­lerken, Hz. Ali ve Ensar'dan bir sahabî bu adama doğru fırladılar. Hz. Ali arkasından geldi ve devenin topukları üzerindeki sinirlere vurdu, deve arkası üzerine düştü. Ensar'dan olan sahabî adamın üzerine atlayıverdi ve ona öyle bir darbe indirdi ki, ayağı baldırının yarısıyla birlikte vücudundan ayrıldı ve devesinden yere yuvarlandı. Bu hâdise üzerine kaçanlar döndüler ve savaş baş­ladı. Allah'a yemin olsun ki, hezimetlerinden kaçıp sonra dönenler, dön­dükleri zaman esirleri Rasûlullah'ın (s.a.) yanında elleri bağlı olarak buldu­lar.[8]

İbn İshak der ki: Müslümanlar ilk hamlede hezimete uğrayınca, Rasû-; îullah'ın (s.a.) yanında bulunanlardan bu vaziyeti gören bazı Mekkeli şahıs­lar içlerinde olan kin ve nefreti gizleyemedüer. Ebu Süfyan b. Harb: "Bu boz-n gunuii sonu denize dayanmadan gelmez!" dedi. Ebu Süfyan, fal oklarını da okluğu içinde yanına almıştı. Cebele b. Hanbel de şöyle bağırıyordu: —İbn Hişâm bu kişinin Kelede olduğunu söyler— "Bugün sihir bozuldu!" Ana bir kardeşi olan ve o gün henüz İslâm'a girmemiş bulunan Safvan ona: "SusJ dili tutulasıca! Vallahi, Kureyş'ten bir zatın bana hükmetmesi, Hevazin'djhı birinin hükmüne girmekten daha güzeldir."[9] dedi.

îbn Sa'd, Şeybe b. Osman el-Hacebî'den şu nakli yapmaktadır: Mek­ke'nin fethedildiği sene Rasûiuİlah (s.a.) Mekke'ye girdi. Kendi kendime de­dim ki: Kureyşle birlikte Huneyn'de Hevâzinlilere giderim, belki o savaş ka­rışıklığında bir fırsatını bulur, Muhammed'i ele geçirir ve O'ndan intikamı­mı alırım. Ve böylece bütün bir Kureyşin intikamını alan şahıs da ben olu­rum. Daha önceleri, "Arap ve Acemler'den Muhammed'e tâbi olmayan hiç kimse kalmasa da ben yine O'na tabi olmaz,.:i3inini kabul etmezdim." der­dim. Beni bu yola çıkaran maksat için fırsat kolluyordum ve bu halim de be­nim kuvvetimi arttınyordu. Bozgun sonucu herşey karışmıştı. Rasûlulîah (s.a.) katırından inmişti. Kılıcımı kınından sıyırdım, niyetimi gerçekleştirmek dü­şüncesiyle yaklaştım, kılıcımı kaldırdım, nerdeyse işini bitirdiğimi hisseder gi­biydim ki yıldırımı andıran bir ateş yalımı peyda oldu, korkumdan elimle göz­ümü kapadım. Rasûhıllah (s.a.) bana döndü ve bağırdı: "Ey Şeybe, bana yak­laş!" Ben de yaklaştım. Eliyle göğsümü sıvazladı ve: "Allah'ım! Sen onu şey­tandan koru." dedi. Allah'a yemin olsun ki, o dakikada Rasûiuİlah (s.a.) bana gözümden, kulağımdan ve öz nefsimden daha sevimli geldi. Allah, kalbim­deki nefret duygularını giderdi. Sonra Rasûiuİlah (s.a.) bana: "Yaklaş ve sa­vaş!" dedi. Önüne geldim, kılıcımı düşman üzerine sallamaya başladım. Al­lah biliyor ki O'nu, canım pahasına da olsa herşeye karşı korumak istiyor­dum. O anda hayatta olsa da babam karşıma çıksaydı, ona da kılıcımı indi­rirdim. Bozgun anında Rasûiuİlah (s.a.) ile birlikte kalanlar arasında ben de vardım. Sonra müslümanlar dönüp yek vücut halinde bir hücum yaptılar. Ra-sûlullah'a (s.a.) katırı getirildi, üzerine bindi, kaçanları takip için peşlerine düştü. Sonra ordugâhına döndü. Çardağına girdi, ben de yanına girdim. Yü­zünü görmek ve bu sevinci, hissetmek istiyordum. Benden başka kimse yok­tu. Bana dedi ki: "Ey Şeybe! Allah'ın, senin için dilediği şey, senin kendi nefsin için dilediğinden daha hayırlıdır." Sonra içimde sır olarak saklayıp tek kişiye bile söylemediğim bütün sırlarımı birer birer sayıp döktü. Dedim; ki:

"Ben şehadet ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur ve sen de Allah'ın Rasû-lü'sün!" Sonra dedim ki: "Benim için Allah'tan mağfiret dile." Rasûlullah (s.a.) bunun üzerine: "Allah seni mağfiret etsin." buyurdu.[10]

 

4— Müslümanların Toparlanması:

 

İbn tshak der ki: Zührî—Kesir b.el-Abbâs yoluyla gelen rivayete göre Ke-sîr'in babası Abbâs b. Abdülmuttalip şöyie anlatmıştır: Ben, Rasûlullah (s.a.) ile beraberdim ve beyaz katırının gemini tutuyordum. İri yapılı ve gür sesi olan birisiydim. Rasûlullah (s.a.), insanların bozgun sebebiyle kaçıştıklarını görünce: "Nereye ey insanlar!" diyordu. Kimsenin döndüğünü görmedim. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) bana: "Ey Abbas; 'Ey Ensar topluluğu! Ey Semüre ağacının altında bîat etmiş olanlar!' diye bağır." buyurdu. Ben böy­le bağırınca herkes bir taraftan: "Buyur, buyur." diye cevap veriyor, devesi­nin yönünü çevirip geri dönmek istiyor, güç yetiremiyor, zırhlarını çikanp develerinin boyunlarına geçiriyorlar, kılıcını, kalkanını, okunu alan deveden inip sesin geldiği tarafa doğru koşuyor ve Rasûlullah'ın (s.a.) yanına varı­yorlardı. Yüz kişi kadar insan toplanınca düşmana karşı savunmaya geçip, savaşmaya başladılar. İlk çağrı, "Ey Ensar topluluğu!" diye oldu, daha son­ra da: "Ey Hazreç topluluğu!" şeklinde yapıldı. Bu kabileler, harp sırasında düşmana karşı çok dayanıklı ve sebatkâr idiler. Rasûlullah (s.a.) üzengileri­nin üstünde savaşa tutuşanlara baktı ve: "İşte, şimdi tandır tutuştu, savaş kızıştı!" dedi.[11] Bazıları Rasûlullah'ın (s.a.) bu sözüne, şu ilâveyi de yapmış­lardır:

"Ben Peygamberim, yalan yok. Ben AbdülmuttaUb'in oğluyum."

Sahih-i Müslim 'de şu rivayet vardır: Sonra Rasûlullah (s.a.) birkaç çakıl alarak kâfirlerin üzerine attı ve: "Muhammed'in Rabbine yemin olsun, boz­guna uğradılar!" dedi. Çakılları onlara atar atmaz kuvvetlerinin zayıfladığı­nı, işlerinin gerilediğini gördüm, durdum.[12]

Müslim'in bir başka rivayeti şöyledir: Rasûlullah (s.a.) katırından indi, sonra yerden bir avuç toprak aldı ve yüzlerine karşı dönerek: "Bu yüzler kah­rolsun!" buyurdu. Artık onlardan Allah'ın yarattığı hiç bir insan yoktu ki gözlerini toprak doldurmasın. Az sonra savuşup gittiler.[13]

İbn İshak, Cübeyr b. Mut'im'in şöyle dediğini nakleder: Hevâzin daha bozguna uğramamış, çarpışma devam ediyordu. Tam o sırada, bizimle He­vâzin arasına düşen siyah örtülü bir şey gördüm. Dikkatlice baktım. Bir de ne göreyim, bütün bir vadiyi simsiyah karıncalar sarmış. Hemen akabinde Hevâzin perişan oldu. O gelenlerin melekler olduğu hususunda hiç şüphe et­medim. [14]

 

5-— Eytâs Gazası:

 

' İbn İshak der ki: Müşrikler yenilince bir kısmı doğruca Taife geldiler. Mâlik b. Avf onlarla beraberdi. Bir diğer grup Evtâs'a, bir üçüncü grup da Nahle'ye yöneldi. Rasûlullah (s.a.), Evtâs'ta bulunanları takip etmek için Ebu Âmir el-Eş'arî'yi gönderdi. Ebû Âmir, bozgundan kaçanların bir grubuna ye­tişti ve savaşmaya başladılar. Kendisine isabet eden bir ok sonucu şehit oldu. Sancağı kardeşinin oğlu olan Ebu Musa el-Eş'arî aldı ve savaşmaya devam ettiler. Allah, Ebu Musa'ya zafer ihsan eyledi. Bu arada Ebu Âmir'in katili de öldürüldü. Rasûlullah (s.a.) "Allah'ım; Ubeyd Ebu Âmir ve ailesini mağ­firet et. Onu kıyamet gününde bir çok mahlukatından daha üstün derecelere ulaştır." diye dua etti. Aynı zamanda Ebu Musa'ya da mağfiret diîedi.[15]

Mâlik b. Avf, yoluna devam etti ve Sakîf kalesine sığındı. [16]

 

6— Hevâzin Esirleri ve Ganimetleri:

 

Rasûlullah (s.a.) esirlerin ve ganimetlerin toplanmasını emretti, hepsi bir araya getirilerek toplandı. Esirleri ve ganimetleri Cirâne'ye doğru yöneltti­ler. Altı bin esir, yirmi dört bin deve, kırk binden fazla koyun ve dört bin okka da gümüş ganimet olarak alınmıştı. Hz. Peygamber (s.a.) on küsur gün ganimetleri taksim etmeden, belki Hevâzinliler gelir, müslüman olurlar ümi­diyle bekledi.                                                                                 

Sonra ganimetleri taksim etmeye başladı. İlk önce müellefe-i kulûba verdi. Ebu Süfyân b. Harb'e kırk okka gümüş ve yüz tane deve verdi. Ebu Süfyân, oğlu Yezîd için de pay istedi. Rasülullah (s.a.): "Ona da kırk okka gümüş ve yüz adet deve veriniz." buyurdu. Diğer oğlu Muâviye için de istedi. Rasû-lullah (s.a.): "Onun için de kırk okka gümüş ve yüz adet deve veriniz." bu­yurdu. Sonra Hakîm b. Hizâm'a yüz deve verdi, isteği üzerine ona yüz deve daha verdi. Nadr b. Haris b. Kelede'ye yüz deve ve Alâ b. Harise es-Sakafî'ye elli deve vermiş, bunlar 'yüzlükler' ve 'ellilikler' diye anılmışlardır. Abbas b. Mirdâs'a kırk deve verdi, ancak bu konuda söylediği bir şiir üzerine onun payını yüz deveye tamamladı.

Sonra Zeyd b. Sâbit'e, ganimetleri ve insanları saymasını emretti. Sa­yım işi bittikten sonra ganimetleri paylaştırdı. Kişi başına dört deve ve kırk koyun düşmüştü. Süvarilere on iki deve ve yüz yirmi koyun verildi. [17]

 

7— Ganimet Pay I aştın İmasında Hoşnutsuzluk:

 

İbn İshâk, Âsim b. Ömer b. Katâde—Mahmud b. Lebîd ve Ebu Saîd el-Hudrî yoluyla şu rivayeti zikretmektedir: Hz. Peygamber (s.a.), Kureyş'e ve diğer Arap kabilelerine ganimetlerden paylarını —yukarıda belirtildiği ölçüde— verince ve Ensar'a da pay ayırmayınca Ensar, nefislerinde bir hoş­nutsuzluk hissetti. Bu konuda söylenenler çoğaldı. Hatta içlerinden biri: "Ra­sülullah (s.a.) artık kavmine kavuşmuştur." dedi. Sa'd b. Ubâde Rasûlullah'ın (s.a.) yanına girerek: "Ya Rasûlalîah! Ensar'm bir kısmı, elde ettiğin gani-metlerdeki tasarrufundan dolayı hoşnutsuzluk hissediyorlar. Kendi kavmine pay ayırdın, Arap kabilelerine muazzam ihsanlarda bulundun, ama Ensar'm bu kısmına hiçbir şey düşmedi." dedi. Rasülullah (s.a.): "Sen ne düşünüyor­sun, ey Sa'd?" diye sorunca, o da: "Ya Rasülallah! Ben de kavmimden bir' " kişiyim." dedi. Bunun üzerine Rasülullah (s.a.): "Bana şuradaki boş arsada kavmini topla." emrini verdi. Muhacirlerden bazıları da oraya geldiler ve gir­melerine izin verildi, başkalarının girmesine engel olundu. Sonra Sa'd, Rasû-lullah'a (s.a.) gelerek: "Ensar sizin için toplandı ya Rasülallah!" diyerek ha­ber verdi. Hz. Peygamber (s.a.) geldi, Allah'a hamdetti, O'nu lâyık olduğu şekilde övdü ve sonra: "Ey Ensar topluluğu! Nefislerinizdeki hoşnutsuzluk ve bunun sonucu söylediğiniz sözler bana ulaştı. Ben sizi dalâlette bulmadım mı? Allah sizi, benim vasıtamla hidayete erdirmedi mi? Fakir bulduğum hal­de Allah sizi benim vasıtamla zengin kılmadı mı? Birbirinize karşı düşmanlar idiniz de, Allah benim vasıtamla kalplerinizi birbirine kaynaştırmadı mı?" diye hitap etti. Ensar da: "Allah Rasûlü'nün ihsanı ve fazileti pek büyüktür." diyerek karşılık verdiler. Sonra Hz. Peygamber şöyle devam etti: "Ey Ensar topluluğu! Bana cevap vermeyecek misiniz?" Bunun üzerine Ensar: "Nasıl cevap verelim ya Rasülallah? İhsan ve faziletler Allah ve Rasülünden-dir." dediler. Rasülullah (s.a.) da devamla: "Vallahi, siz isteseniz bana şu (aşağıdaki) sözleri söyler ve hem doğru söylemiş olursunuz, hem de sizi din­leyenler bu sözleri doğrularlar: Kavmin seni yalanlamış olarak bize geldin, biz seni tasdik ettik; perişandın, sana yardım ettik; kovulmuştun, seni ara­mızda barındırdık; fakir olarak geldin, malımızı seninle paylaştık. Ey Ensar topluluğu! Sizin müslümanlığmızdaki samimiyet ve ihlâsa güvenerek, yeni müs-lüman olanların kalplerini kazanmak için onlara vermiş olduğum geçici ve hükümsüz birkaç parça dünyalık için bana yakıştırmalarda bulundunuz. Ey Ensar topluluğu! Herkes develer ve koyunlarla buradan dönerken, sizler Ra­sülullah ile dönmek istemez misiniz? Muhammed'in nefsi kudret elinde olan Allah'a yemin ölsün ki sizin beraberinizde götürdüğünüz şey, onların bera­berinde bulunanlardan daha hayırlıdır. Hicret olmasaydı, mutlaka Ensar'-dan bir nefer olurdum. Ensar bir vadiye girse, diğer insanlar da başka bir vadiye girseler, ben Ensar'ın girdiği vadiye ve mahalleye girerdim. Ensar biz­zat cesede temas eden iç gömlek, diğer insanlar onun üzerine giyilen dış göm­lektir. Ya Rabbi! Ensar'a, Ensar'ın evlatlarına ve Ensar'm evlatlarının evlat­larına rahmet eyle." Bunun üzerine orada bulunan herkes sakallan ıslamn-caya kadar ağladılar ve "Nasip ve pay yönünden Allah ve Rasûlü'ne razı ol­duk." dediler. Daha sonra Rasülullah (s.a.) orayı terketti ve herkes dağıldı.[18]

 

8— Hz. Peygamberdin (s.a.) Süt Kızkardeşi:

 

Şeymâ bt. Haris b. Abdüluzzâ, Hz. Peygamber'in (s.a.) süt kızkardeşi İdi. Rasûlullah'a (s.a.) geldi ve dedi ki: "Ya Rasülallah! Ben senin süt kız-kardeşinim." Rasülullah (s.a.): "Bunun alâmeti, delili nedir?" diye sordu. O da: "Ben seni arkamda taşırken sırtımı ısırmıştın." dedi. Hz. Peygamber (s.a.) alâmeti tanıdı, hemen ridasını serdi, üzerine oturttu ve: "İstersen be­nim yanımda izzet, ikram ve sevgi ile kalabilirsin; eğer istersen sana mal ve­reyim, kavmine dön." diyerek onu muhayyer bıraktı. O da: "Bana biraz mal ver ve kavmime gönder." diye tercihini bildirdi. Allah Rasûlü (s.a.) de öyle yaptı. Sa'doğuHanmn iddiasına göre, Rasûluilah (s.a.) Şeymâ'ya Mekhûi adın­da bir köle ve bir câriye vermiş, Şeymâ da bu köle ile cariyeyi evlendirmiş olup, hâlâ nesilleri devam etmektedir. Ebu Ömer (ibn Abdilber), Şeymâ'nın müslüman olduğunu, Rasûlullah'm (s.a.) ona üç adet köle ve cariye. bunun dışında koyunlar ve başka mallar da verdiğini, adının Huzâfe, lakabının Şeymâ olduğunu kaydetmektedir[19]

 

9- Hevâzinlilerin Medine'ye Gelişi:

 

Hevâzin heyeti on dört kişi olarak Rasûlullah'a (s.a.) geldi. Başlarında Züheyr b. Surad, içlerinde de Hz. Peygamber'in (s.a.) süt amcası Ebu Bür-kân vardı. Rasûlullah'tan (s.a.), mallarını ve esirleri iade etmesini istediler. Rasûlullah (s.a.): "Benim yammdakiler, işte şu gördüklerinizdir. Bana en se­vimli gelen söz, en doğru olandır. Sizin için evlatlarınız ve kanlannız mı, yoksa mallarınız mı daha sevgili?" dedi. Onlar da: "Biz, hiçbir şeyi soyumuza eş tutmayız." dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.): "Ben öğle namazını kıl­dığım zaman kalkınız ve: 'Biz Rasûlullah'ı müslümanlara, müslümanları da Rasûlullah'a şefaatçi olarak esirlerimizin geri verilmesini istiyoruz,' deyiniz." dedi. Öğle namazını kılınca kalktılar, isteklerini böyle söylediler ve hemen Rasûluîlah (s.a.): "Bana ve Abdülmuttaliboğulları'na düşen mallar ve esir­ler sizindir, diğerlerinden de sizin adınıza istekte bulunacağım." dedi. Mu­hacirler ve Ensar, Rasûlullah'm (s.a.) bu isteğini: "Bizim malımız Rasûlullah'm (s.a.) malıdır." diyerek olumlu bir şekilde karşıladılar. Akra' b. Habis: "Ben ve Temîmoğulları geri vermiyoruz." dedi. Uyeyne b. Hısn: "Ben ve Fezâreo-ğulları geri vermiyoruz." dedi. Abbas b. Mirdâs: "Ben ve Süleymoğullan geri vermiyoruz." dedi. Fakat Süleymoğullan: "Bizim malımız Rasûlullah'a (s.a.) aittir." dediler. Bunun üzerine Abbas b. Mirdâs, Süleymoğullan'na hitaben: "Beni ayağa düşürdünüz." dedi. Daha sonra Rasûlullah (s.a.) "Bu kavim müsmman olarak bize geldi. Esirlerini paylaştırmadan önce beklemiştim. (Son­ra bana geldiler) ben de onları, mallan ile kadın ve çocukları arasında mu­hayyer bıraktım; kanlan ve çocuklarıyla hiçbir şeyi değişmediler. Kimin yanında kadın ve çocuk varsa ve gönül hoşluğuyia geri verirse, buyursun. Kim de hissesini hakkı olarak elinde tutarsa, Allah'ın bize ihsan edeceği ilk gani­met malından ona altı hisse vaadediyorum." dedi. Oradakiler: "Gönlümüz­den koparak Rasûlü'nün (s.a.) hatırı için bağışlıyoruz." dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.): "Biz razı olanınızı ve olmayanınızı bilemeyiz. Gidiniz, temsilcileriniz gelip durumu bize bildirsin." buyurdu. Bu söz üzerine kadınİarını ve çocuklarını iade ettiler[20] Uyeyne b. Hısn'ın dışında herkes ellerin-; dekini verdiler. Uyeyne b. Hısn ise payına düşen ihtiyar bir kadım iade jetmemekte ısrar etti. Daha sonra o da iade etti. Rasûlullah (s.a.) esir kadınlara elbiseler satın alıp giydirmişti. [21]

 

B) HUNEYN GAZASINDAKİ HİKMETLER VE FIKHÎ HÜKÜMLER

 

1— Huneyn Gazasindaki Hikmetler:

 

Allah Teâlâ Rasûlü'ne, Mekke'yi fethettiği zaman insanların grup­lar halinde dinine gireceğini ve Arapların tamamının boyun eğeceğini vaa-detmişti. —O, vaadini tutan, vaadinden dönmeyendir.— Mekke'nin fethi ta­mamlanınca Allah Teâlâ'nın hikmeti Hevâzin kabilesi ile o kabileye tâbi olan­ların kalbini İslâm'a yönelmekten alıkoydu. Allah Rasûlü'ne ve rnüslüman-lara karşı harbetmeye azmettiler ki, Allah'ın Peygamberine ihsan ettiği ni­meti tamamlansın, Peygamberinin izzet ve şerefi ve dinine olan yardımı, iyi­ce açığa çıksın, elde ettikleri ganimetler Mekke fethine katılanlar için bir te­şekkür mahiyetinde olsun. Bütün bunları Allah (c.c). Rasûlü'ne ve kulları­na göstermek için, daha önce hiç karşılaşmadıkları ölçüde muazzam bir güç­le karşılaşıp onları perişan ettikten sonra Araplar arasında daha hiç mukave­met yüzü görmemesi için bunlar ve bunların dışında, düşünüp akıl yoranla­rın bilebileceği ve görebileceği engin hikmetler gereğince bu hâdiseler böyle gelişmiştir.

Allah Teâlâ'nın hikmeti, müslümanların sayılarının ve mühimmatları­nın çokluğuna ve morallerinin yüksekliğine rağmen önce mağlubiyetin acısı­nı tatmalarını gerektirmiştir. Tâ ki Mekke'yi fethetmekle yükselen başlar al-çalsın ve Allah'ın haram beldesine o şekilde girmesinler. Rasûlullah (s.a.) Mek­ke'ye girerken tevazudan ve Rabbma karşı duyduğu tevazu hissinden ötürü atının üzerine o kadar eğilmişti ki, neredeyse çenesi eğerine değiyordu. Ha­ram olan o beldeyi ilk ve son olarak, yalnızca kendisine helâl kılan Rabbının azamet ve izzeti karşısında bu hale gelmişti. Aynı zamanda Allah Teâlâ, "Bu­gün az değiliz, mağlup olmayız.'* diyenlere, yardımın ancak Allah katından olabileceğini, O'nun yardım ettiğini hiç kimsenin mağlup edemeyeceğini, O'-nun perişanlığa mahkûm ettiğine de hiç kimsenin yardım edemeyeceğini açık­lamak istemiştir. Onlara: "Peygamberi'nin ve dininin muzafferiyetini üstle­nen, bizzat Allah Teâlâ'dır, sizin hoşunuza giden kalabalığınız değil. Kala­balık oluşunuz hiç işinize yaramamış, gerisin geri dönüp kaçmıştınız." nük­tesini iyice hazmettirmek istemiştir. Artık kalpleri kırık olarak bu mânayı hak­kıyla anlayınca da zafer müjdesini gönderdi: "Bozgundan sonra Allah, Pey­gamberine ve mü'minlere güvenlik verdi ve görmediğiniz askerler indirdi."[22] Allah'ın hikmeti gereği zafer müjdeleri ve mükâfatlar kalbi kırılmış, yıkıl­mış, perişan olmuş zümrelerin üzerine boşanır. "Biz memlekette güçsüz sa­yılanlara iyilikte bulunmak, onları önderler kılmak, onları varis yapmak, mem­lekete yerleştirmek, Firavun, Hâmân ve her ikisinin askerlerine çekinmekte ol­dukları şeyi göstermek istiyorduk."[23]

Allah Teâlâ, Mekke'yi fetheden askeri, Mekke'nin ganimetini almak­tan menetmişti. Ebu Davud'un Vehb b. Münebbih'ten rivayet ettiği gibi al­tın, gümüş, mal, esir veya arazi olarak hiçbir ganimet almamışlardı.[24] Hal­buki on bin kişilik bir ordu, atlı ve yaya Mekke'yi fethetmişler di. Onlar da bir ordunun ihtiyaç duyduğu herşeye muhtaç İdiler. Allah (c.c.) müşriklerin kalbine, mallarım, develerini, koyunlarını, aile ve çocuklarını beraberlerinde savaş alanına getirmek ve müslümanlarla savaşmak fikrini attı. Böylece O, Allah askerlerine bir ikram ve bir ziyafet takdim etmiş ve Allah'ın hükmü­nün tamamlanması için onları zafer kazanmaya arzulu kılmak, galibiyetin pren­siplerini göstermek suretiyle onlara verdiği değeri tamamlamış olsun. Peygam­berine ve sevdiği kullarına zafer ihsan edince, ganimetler de sahiplerini bu­lup Allah ve Rasûlü'nün payları ayrılınca: "Sizin ne kanınıza, ne malınıza, ne de kanlarınıza ihtiyacımız var." denildi. Allah (c.c), Hevâzinliler'in kal­bine tevbeyi ilham etti ve hepsi İslâm'ı kabullendiler. Onlara: "İslâm'ı kabul etmeniz ve buraya kadar gelmeniz adına, bir teşekkür olarak karılarınızı, ço­cuklarınızı ye esirlerinizi geri veriyoruz." dediler. "Allah kalplerinizde bir iyilik bulursa, size, sizden almanın daha hayırlısını verir, sizi bağışlar. Allah bağışlayandır, merhamet edendir." [25]

Allah Teâlâ, Araplarla yapılan savaşları Bedir harbiyle başîatmiş v Huneyn savaşıyla bitirmiştir. Bu sebepten bu iki savaşın adı beraber zikredi­lir; aralarında yedi sene gibi bir zaman bulunsa da "Bedir ve Huneyn" diyj; yanyana anılırlar. Bu savaşların her ikisinde de melekler harbe iştirak etmiş­ler, Rasûlullah (s.a.) müşriklerin suratlarına toprak serpmiş ve her iki harri-ten sonra da Arapların Rasûlullah'a ve müslümanlara saldırma ateşleri söri-müş, birincisi onları korkutmuş, kuwe-i maneviyelerini sarsmış, ikincisi mevcut bütün kuvvetlerini dışarı dökmüş, herşeylerini tüketmiş, onları zillete düşür­müş ve artık Allah'ın dinine girmekten başka çare bulamamışlardır.

Allah Teâlâ bu savaş sebebiyle Mekke halkının gönlünü almış, elde ettikleri ganimet ve zaferle de onları sevindirmiştir. Bu zafer ve ganimetler onların kınlan haysiyetleri için bir ilâç yerini tutmuştur. Hevâzinliler'in şer­rinin bertaraf edildiğini bilmeleri bu nimetin tamamlanması demekti. Çünkü onlara karşı koyacak güçleri yoktu. Müslümanlar sayesinde onlara galip gel­diler. Şayet onlarla tek başlarına harbe kalkışsalardı, düşmanları onları yer, bitirirdi. Bu savaş için, bu ve benzeri —tamamını ancak Allah'ın bileceğî-r-sayısız hikmetler sıralamak mümkündür. [26]                                              

 

2— Bu Olaydan Çıkan Fıkhî Hükümler:

 

Bu savaştaki fıkhî meselelere gelince:

Devlet başkanının savaş sırasında casuslarım düşman saflarının ara­sına sokup olup biteni haber alması gerekir. Düşmanının maksadını ve hazır­lığını öğrenirse, karşı koyacak gücü de varsa-oturup beklemez, bilakis Rasû-lullah'ın (s.a.) Huneyn'de Hevâzinlilerle karşılaşıncaya kadar yürüdüğü gibi düşman üzerine yürür.

  Devlet başkanı, düşmanlarıyla savaşmak için-müşriklerden ödünç silah ve diğer teçhizatı alabilir. Rasûlullah (s.a.) o gün müşrik olan Safvan'-dan çok sayıda zırhı ödünç almıştı.

Allah'a tevekkülün tam anlamıyla gerçekleşebilmesi için, o konuda yapılması gereken her işi yapmak ve bütün sebeplere sarılmak lâzımdır. Hz. Peygamber (s.a.) ve ashabı, tevekkül bakımından da insanların en mükem­meli oldukları halde, bütün silahlarla donatılmış olarak düşmanlarının karşısına çıkıyorlardı. Rasûlullah (s.a.), "Allah, seni insanlardan koruyacaktır." şeklinde Allah Teâlâ'jnn teminatına rağmen Mekke fethinde oraya girerken başına miğferini koymayı ihmal etmemiştir.

İslâmî ilimlerin künhüne vâkıf olamayan bazı sathî âlimler bu konuyu çeşitli yorumlara boğmuşlar; bazan Rasûlullah'ın bu davranışının yalnızca ümmetini eğitmeye yönelik olduğunu, bazan da yukarıda zikri geçen âyet-i kerimenin o zaman henüz nâzjil olmadığını söylemişlerdir. Halbuki bir ülke­de emirlerden birinin sormuş olduğu bir meseleye cevap verilirken, Ebu Ka­sım b. Asâkir'in et-Tarihu'l-Kebîr adlı eserinde şu hadis zikredilmiştir: "Ra­sûlullah (s.a.) bir yahudi kadının kendisine zehirli koyun ikram etmesinden sonra, ev sahibi yemeğe başlamadan o yemekten yemezdi."

Bazı âlimler, bu hadiste, sultanlar için güzel bir örnek bulunduğunu söy­lemişlerdir.

Bu konuya şöyle bir itirazda bulunulmuştur: Allah Teâlâ'nın: "Allah, seni insanlardan koruyacaktır." âyetiyle sizin söylediklerinizi bir arada nasıl düşünebiliriz? Allah Teâlâ, O'nu korumayı garanti etmişse, O da kesinlikle bilir ki hiç kimse kılına bile dokunamaz.

Bu itiraza cevaplar aranırken bazıları yukarıdaki hadisin zayıf olduğu­nu, bazıları da bu âyet ininceye kadar Rasûlullah'ın (s.a,) öyle davrandığını, bu âyet-i kerimenin inmesinden sonra o âdetini terkettiğini söylemişlerdir. Hal­buki onlar, Allah Teâlâ'nın teminat vermesi ile Rasûlullah'ın (s.a.) sebeplere sarılmasının birbirine zıt şeyler olmadığını düşünselerdi, zorlama sonucu yap­tıkları açıklamalara hiç gerek kalmayacaktı. Allah Teâlâ, İslâm dinini bütün dinlere üstün kılacağını haber verdiği halde; Rasûlû'ne de savaşmayı, düş­manına karşı kuvvet ve mühimmat hazırlamayı, onlara karşı uyanık olmayı, harp sanatının gerektirdiği bütün tedbir, dikkat, ciddiyet ve gizlilik prensip­lerine uygun hareket etmeyi emretmekten de geri durmamıştır. Çünkü bütün bunlar, Allah Teâlâ' mn hangi sebeplere yapışıhrsa hangi sonuçlara varılaca­ğı hususunda haber vermesi demektir. Rasûlullah (s.a.) Rabbım en iyi bilen, O'nun emirlerine en sıkı sarılan bir kimse olarak, Allah Teâlâ'nın hikmeti icabı, zafer kazanmayı, dinini diğer dinlerin üzerine çıkarmayı ve düşmanına galip gelmeyi kendisine dayandırdığı sebeplere yapışmayı- ihmal etmemiştir. Aynen bu konuda olduğu gibi Allah Teâlâ tebliğini tamamlayabilmesi ve di­nini açığa çıkarmak için Rasûlü'nün hayatını garanti etmiştir. Ama Rasûlul­lah (s.a.) normal bir insanın hayatını sürdürebilmesi için muhtaç olduğu ye­mek, içmek, giyinmek ve barınmak gibi tedbirlerin hepsini almıştır.

Bu husus birçok kimseyi yanıltmaktadır. Hatta bazı kimseler duayı bile terketme noktasına gelmiştir. Çünkü onlara göre şayet istenen şey ezelde takdir edilmişse, zaten kendiliğinden olacaktır; yoksa dua etmek sonucu değiştir­meyecektir. "Öyleyse dua ile uğraşmanın faydası nedir?" diye bir soru yö­neltmişler, sonra da âkılâne bir cevapla: "Dua etmek ibadettir." demişler­dir. O zaman yanlışı doğruya karıştıran bu adama denir ki: Bir kısım daha kaldı. O da şudur: Bir kimseye, belli bir sebebe yapışması sonucu isteğine ulaş­ması takdir edilmişse, bu demektir ki, sözkonusu sebebe yapışırsa arzusuna nail olacak, yoksa olmayacaktır. Yanılgı içindeki bu adam aynen: "Karnı­mın doyması takdirde varsa, yemek yesem de yemesem de doyarım. Şayet doymam takdir edilmediyse, yemek yesem de yemesem de doyamam. O hal­de yemek yemenin ne faydası var?" diyen kimseye benzer. Bütün bunlar ve bunun gibi düşünceler, Allah'ın hikmetini ve şeriatının ruhunu yok etmektir. Başarı Allah'tandır.

Rasûlullah (s.a.), Safvân'dan ödünç mal alırken teminat vermiş ve: "Bilâkis garanti edilmiş bir ödünçtür." buyurmuştur. Acaba bu söz şeriatın, âriye (ödünç) hakkındaki hükmünü haber vermek, Allah'ın bu konudaki hükj münü belirtmek, gasbediien eşyanın bedelinin ödenmesi gibi, âriyenin de be-j delinin ödenmesinin mümkün olduğunu bildirmek için midir? Yoksa âriyedtj bedelin geçersiz olduğunu, ödünç alınan eşyanın bizzat kendisinin verilmesi­nin lüzumunu haber vermek için midir? Bu sözün mânası: "Ben bunu geri vermeyi garanti ediyorum. Bu malın aynını sana getireceğim." mi demektir? Fakihler bu konuda ihtilâf etmişlerdir:

İmam Şafiî ve Ahmed, birinci görüşü benimsemişler ve: "Ödünç olarak alınan mal'telef olursa tazmin edilir." demişlerdir. İmam Ebu Hanife ile Mâlik de ikinci görüşü benimsemişler ve: "Ödünç olarak alınan malın bizzat kendi­sini geri vermek gerekir." demişlerdir. Bu-konuda Mâliki mezhebinde şöyle bir tafsilat vardır: Ödünç alınan mal, hayvan veya akar gibi gizlenmesi müm­kün olmayan cinsten ise, ödünç alan kimsenin yalan söylediği ortaya çıkma­dıkça, telef olması sebebiyle tazmin edilmez. Altın, gümüş v.s. gibi saklan­ması mümkün olan cinsten ise, telef olduğu isbat edilmediği müddetçe ta;-min edilmesi (bedelinin ödenmesi) mecburidir. Mâlikî mezhebinin konuya bz-kışı şöyledir: Âriye'nin —Ebu Hanife'nin dediği gibi— tazmini gerekmez. Ar -cak gerçeğe aykırı beyan da geçersizdir. Bu yüzden İmam Mâlik âriye'yi, sak­lanabilir ve saklanamaz olarak iki kısma ayırmıştır.

Bu meselenin esası Hz. Peygamber'in (s.a.) Safvân'a: "Bilâkis teminât altına alınmış, garanti edilmiş bir âriyedir," sözüdür. Acaba Rasûlullah (s.a.) bu sözüyle, yalnızca âriyenin aynısının geri verilmesinin mi, yoksa telef olursa bedelinin de geri verilmesininin mi lüzumunu anlatmak istemiştir? Yani bu hadisin mânası: "Telef olursa bedelini öderim mi demektir, yoksa, aldı­ğım bu ödüncü geri getirip iade etmeyi garanti ediyorum" mu demektir? Her iki şekilde de anlaşılması mümkün olan bu hadisin, şu üç sebepten dolayı alı­nan malı geri iade etme şeklinde anlaşılması daha doğrudur:

a)  Sözkonusu hadisin bir başka rivayetinde: "Bilâkis geri verilen — verilecek olan— bir ödünçtür." denilmekte ve bu rivayetten de geri verilme­sinin teminat altına alındığı anlaşılmaktadır.

b) Safvân, malının telef olması halinde ne olacağını sormamış, ancak bu malın kendisinden zorla mı gasbedileceğini, yani o vermek istemese de zorla mı elinden alınacağını sormuş ve Rasûlullah (s.a.) bu sorunun cevabı olarak: "Bilâkis geri vermek üzere aldığım bir ödünçtür." buyurmuştur. Şayet: "Telef olduğu zaman ne olacak, korkarım ki bu mal elimden çıkar?" diye sorsaydı, cevap olarak: "Telef olursa bedelini ödemeyi garanti ediyorum." demesi da­ha münasip olurdu.

c) Ödeme sıfatı, bizzat âriye (Ödünç mal) için kullanılmıştır. Şayet tele­fin teminatı kastedilseydi; o durumda ödeme, âriye için değil, âriyenin bedeli için olurdu. Bu hadiste ödeme (teminat, garanti, tazmin etmek) âriyenin sı­fatı olunca, mana da: "Âriyenin bizzat geri verilmesi " şeklinde olmuştur.

Soru: Bu hadisin devamında anlatıldığına göre bazı zırhlar kaybolmuş, Hz. Peygamber (s.a.) de bedelini ödemeyi teklif etmiş, fakat Safvân: "Ben bugün İslâm'ı daha çok istiyorum." diyerek bu teklifi geri çevirmiştir. Aca­ba Rasûlullah'm (s.a.) bu teklifte bulunması vacip mi idi, yoksa yapılması daha evla olan müstehab bir iş, bir üstün ahlâk örneği ve İslâm şeriatının gü­zelliklerinden bir lütuf rnu idi?

Cevap: Allah Rasûlü'nün (s.a.) tazminat ödemeyi teklif etmesi, yani ikinci şıkkı tercih etmek mümkün olabilir. Çünkü ödemesi vacip olsaydı, teklifte bulunmadan hemen gerekli meblağı öder ve: "Bu, senin hakkındır." derdi. Tıpkı ödünç aldığı mal telef olmasaydı, geri verip vermemeyi teklif etmeden doğrudan doğruya âriyeyi götürüp iade edeceği gibi. Bu noktayı iyi düşün.

Savaş halinde şayet lüzum görülürse, düşman askerinin bindiği at veya devenin ayaklarının kesilmesi caizdir. Hz. Ali'nin (r.a.) kâfirlerin bay­rağını taşıyan askerin bindiği devenin ayaklarım kesmesi bu kabildendir. Za­ruret hali sözkonusu olduğu için hayvana işkence etmek kabilinden —ki Al­lah Teâlâ bunu nehyetmiştir— sayılmaz.

  Hz. Peygamber (s.a.), kendisini öldürmeye yeltenen kimseyi affet­miş, onu hemen cezalandırmamış, bilâkis ona dua edip göğsünü sıvazlamış ve cok yakın ve samimi bir dost gibi davranmıştır.

Bu gazada Hz. Peygamber'in (s.a.) Nebî ve Rasûl olduğuna dair bir­çok mucizeler ve alâmetler ortaya çıkmıştır. Şeybe'ye, kalbinden geçirdikle­rini haber vermiş, bütün ordu bozguna uğrayıp kaçışırken Rasûlullah (s.a.) sebat gösterip hiç kımıldamamış, müşrik askerleri karşısında hücuma kalkarken şöyle demiştir:

"Ben Peygamberim, yalan yok, Ben Abdülmuttalib'in oğluyum."

Attığı bir avuç toprak kâfirlerin gözlerine kadar ulaşmış ve bütün küffârın gözlerini dolduracak kadar da bereketlenmiştir. Bunların dışında miı'-minlere yardımda bulunmak için melekler inmiş, kâfirler ve bazı müslüman-lar bunu açıkça görmüşlerdir.

Devlet başkanı, kâfirlerin İslâm'a girerek itaatta bulunmasını bek­lemek maksadıyla ganimetlerin paylaştırılmasını geciktirebilir. Daha sonra da esirlerini ve ganimetlerini iade edebilir. Huneyn gazasında cereyan eden bu olay, "Ganimete, paylaştırıldıktan sonra mâlik olunur, yalnızca istilâ edip ele geçirmekle değil." diyenlere delil teşkil etmiştir. Çünkü şayet yalnızca ele-geçırmekle ganimete sahip olunsaydı Rasûlullah (s.a.), —İslâm'a girerlerse^ onlara geri vermek için beklemezdi. Buna göre payına ganimet düşecek bjir asker, ganimetin paylaştırılmasından önce vefat ederse, onun payı diğer as­kerlere verilir, ölenin mirasçılarına kalmaz. Ebu Hanife'nin mezhebi bu gö­rüşü kabul etmiştir. Ganimet ele geçirilir, ama taksim edilmeden ölürse mi­rasçısı bir şey alamaz, taksimden sonra ölürse ona düşen pay mirasçısına ka­lır.

Hz. Peygamber'in (s.a.) Kureyşlilere ve müellefe-i kulûba (kalpleri İs­lâm'a ısındırılmak istenenlere) vermiş olduğu mallar asıl ganimet malından mıydı, yoksa ganimetten çıkarılan beşte birlik paydan mı idi, yoksa sözko­nusu beşte birin beşte biri miydi? İmam Şafiî ve Mâlik (r.h.) demişlerdir ki: Beşte birlik kısmın beşte birindendir. Bu oran, Allah tarafından Rasûlü (s.a.) için ayrılan bir pay ve O'na tanınan bir haktır. Safiy (ganimet mallarından devlet başkanına verilen hususî pay) ve ganimetten alacağı pay bunun dışın­dadır. Çünkü Rasûlullah (s.a.) bu mallan verirken, savaşa katılan ve gani­metten pay almaya hak kazananlardan izin istememiştir. Şayet verdiği mal­lar ganimetin aslından olsaydı, onlardan izin istemesi gerekirdi. Çünkü, ar­tık bu malların mâliki durumundadırlar. Beşte birlik kısımdan olduğu da soylenemeî;ji; çünkü daha sonra ganimet beş hisseye taksim edilmiştir. O halde beşte bil lik kısmın beşte birindendir. İmam Ahmed ganimetin, beşte dörtlük paydan /eriteceğini söylemiş, Kureyşlilere ve müellefe-i kulûb'a verilen mal­ların bu paydan olduğunu belirtmiştir. Rasûlullah (s.a.) kabile reislerini ve mensup oldukları kavimleri İslâm'a kazanmak için ihsanda bulunmuştur. Bu­nun böyle olması, ganimetin beşte biri çıkarıldıktan sonra onun üçte birinin veya dörtte birinin verilmesinden evlâdır. Çünkü bu ihsanda, İslâm'ın ve müs-lümanların kuvvetlenmesi ve düşmanlarının kendi saflarına çekilmesi gibi mu­azzam faydalar vardır. Nitekim bazılarının: "Rasûlullah (s.a.) yeryüzündeki insanlar içinde en çok nefret ettiğim bir insan iken, bana ihsanda bulundu ve bu ihsanı devam etti, sonunda benim için bütün insanların en sevimlisi ol­du." şeklindeki sözleri bu hakikata işaret etmektedir. İslâm'a ve müslüman-lara kuvvet ve ihsan kazandıran, küfrü ve kâfirleri zillete dûçâr eden, kızdık­ları zaman bütün tebaalarının kızdığı, hoşnut oldukları zaman da tebaaları­nın hoşnut kaldığı, müslüman olduğu zaman kendisine tâbi olanların tama­mının müslüman olduğu aşiret ve kabile reislerini İslâm safına çeken bir ih­sanın makamı ve mevkii ne muazzamdır ve bu ihsan, İslâm ve ehl-i İslâm için ne kadar faydalı ve yararlıdır!

Şu husus herkesçe bilinmektedir: Ganimetler, Allah'a ve Rasûlü'ne ait­tir. Allah Rasûlü (s.a.) bu ganimetleri, Allah'ın emrettiği şekilde taksim eder, bu emrin dışına çıkmaz. Ganimetlerin tamamını söz konusu şahıslara versey­di bile adaletten, hikmete ve maslahata uygun hareket etmiş olmaktan uzak­laşmış sayılmazdı. Zül'I-Huveysıra et-Temîmî ve benzerlerinin gözleri körle-şip bu maslahatı göremez hale gelince Rasûlullah'a (s.a.): "Adaletle hareket etmedin, âdil ol!", bir başkası: "Bu taksimde Allah'ın nzası gözetilmiş de­ğil!" gibi sözler söyleyebilmişlerdir. Allah'a yemin olsun ki bu şahıslar, Ra-sûlullah'ı tanıma, O'nun Rabbını tanıması, Rabbına itaat etmesi, Allah için vermesi ya da vermemesi gibi konularda bütün yaratıkların en cahilleridirler. Ganimetleri dilediği gibi taksim etmek Allah'ın hakkıdır. Dilerse Mekke'nin fethinde olduğu gibi bütün mücahidleri ganimetten meneder, halbuki onlar süvari ve piyade olarak Mekke'ye girmiş ve orayı fethetmişlerdi. Dilerse gök­ten ateş yağdırarak bütün ganimetleri yok eder. O, bütün bu tasarruflarında adaletlilerin en âdili ve hikmet sahiplerinin en hakimidir. Yaptığı bu işlerin hiçbiri boş ve abes değildir. Bilâkis bütün bu tasarruflar maslahat, hikmet, ada^t ve rahmetin bizzat kendisidir. Kaynağı da ilminin, izzetinin, hikmet ve rahmetinin kemâlidir. O, kendilerini Rasûlullah'ın (s.a.) beraberliğinde ve önderliğinde yuvalarına döndürdüğü kavim (Ensâr) üzerine nimetini tamam­lamıştır. Bu nimetin kıymetini takdir edemeyenleri de koyun ve deve ile hoş­nut etmiştir. Bu tıpkı küçük bir çocuğa akimin ve bilgisinin erdiği kadarını

vermek, aklı başında jâlgun bir insana da durumuna göre ihsanda bulunmak gibidir. Bu durum Allah'ın fazlından ve keremindendir. Allah (c.c.) mahlu-kâtından hiç kimsenin kontrolü ve baskısı altında değildir ki onlar akıllarına göre bazı şeyleri Allah'a vacip, bazı şeyleri de haram kılsınlar. Peygamber'i (s.a.) ise O'nun emirlerinin uygulayıcısıdır.

Soru: Bir vakit gelse ve devlet başkam düşmanlarına karşı da böyle dkv-ranmak (ihsanda bulunmak) zorunda kalsa, bu onun için caiz olur mu?

Cevap: Devlet başkanı bütün müslümanlann vekilidir, onların maslaha­tı ve dinin ayakta durması için çalışır. Şayet o, İslâm'ı ve İslâm beldelerini müdâfaa etmenin İslâm düşmanlarının başkanlarının gönlünü kazanarak müs-lümanlan şerlerinden korumanın bu yolla mümkün olacağına kanaat getirir­se böyle davranması caiz olur, hatta başka türlü davranamaz. Şeriat da bun­dan başkasına cevaz vermez. Çünkü onlara ihsanda bulunmamak bir fesada sebep olacaksa, başka türlü hareket etmek düşünülemez. İslâm şeriatında muh­temel bir fesat, düşmanın kalbinin ısındırılması fırsatının kaçırılmasından daha büyük bir şer olarak kabul edilir. Şeriat, küçük fesada tahammül göstererek daha büyüğünü defetmek ve küçük maslahatların eiden çıkmasını göze ala­rak daha büyük maslahatlar temin etmek esaslarına dayanır. Hatta din ve dünya maslahatları bile bu iki temel üzerinedir. Başarı Allah'tandır.

10— Peygamberimiz (s.a.): "Kim gönüi hoşluğu ile vermezse, bundan sonra Allah'ın bize ihsan edeceği ganimet malından altı hisse vaadediyorum." buyurmuştu. Rasûlullah'in (s.a.) bu sözünde, köle ve hayvanların kendi cinsleri karşılığı satışlarında vâde ve fark uygulanmasının caiz olduğuna delil vardır.

Sünen'dt Abdullah b. Amr hadisinde şöyle denilmektedir: Rasûlullah (s.a.) ona (Abdullah b. Amr'a) orduyu techizatlandırmasını emretti. Bu ara­da yeterli sayıda deve bulamadılar. Rasûlulfah (s.a.) zekât develerinden öden­mek üzere deve temin etmesini emretti. (Bu emir üzerine) zekât mevsimi ze­kât olarak gelecek develerden iki deve vermek üzere bir deve alıyordu.[27]

Yine Sünen'de İbn Ömer'den, Rasûlullah'ın (s.a.) bir hayvanı diğer hay­van karşılığında vadeli olarak satmaktan menettiği rivayet edilmiştir. Tirmizî bu hadisi, Hasan—Semüre yoluyla rivayet etmiş ve sahih olduğunu söyle-miştir.[28]

Sünen-i Tirtnizî'de Haccâc b. Ertât —Ebu'z-Zübeyr—Câbir yoluyla Ra-sûlullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Bir hayvanı iki hayvan karşılığında vadeli olarak vermek uygun olmaz, peşin olursa beis yoktur." Tirmizî; "Bu hadis hasendir." demektedir.[29]

Bu hadislerde zikredilen konu hakkında İslâm âlimleri dört ayrı görüş belirtmişlerdir. Bu görüşlerin tamamı İmam Ahmed'den rivayet edilmiştir:

1) Farklı veya eşit miktarda, vadeli veya peşin, her halükârda bu alışve­riş caizdir. Ebu Hanife ve Şafiî'nin (r.h.) mezhebi budur.               

2)  Farklı miktarda ye vadeli olursa caiz değildir.                     

3) Vâde ve miktar farkı aynı alışverişte yanyana gelirse haram olur. Sa­dece vâde farkı veya sadece miktar farkı bulunursa caizdir. Bu görüş İmam Mâlik'e (r.h.) aittir.

4) Aynı cinsten olduğu takdirde miktar farkı caiz, vâde farkı haramdır. Cinsler değiştiği zaman vâde farkı da miktar farkı da caiz olur.

Yukarıda zikredilen hadisler ve aralarını telif etme hususunda üç yol vardır:

Birinci yol: Hasan—Semüre yoluyla gelen hadis zayıftır. Çünkü ondan yalnızca iki hadis gelmiştir. Bu hadis o iki hadisten biri değildir. Haccâc b. Ertât hadisi de zayıftır.

İkinci yol: Hadislerden hangisinin önce hangisinin sonra vârid olduğu bilinmemekle beraber birinin diğerini neshettiği iddia edilmiştir.

Üçüncü yol: Hadisler muhtelif hallere hamledilmiş, bu da şöyle olmuş­tur: Bir hayvanı diğer bir hayvan karşılığı vadeli olarak satmanın nehyedil-mesi, vadeli satıldığı zaman faize yol açacak mallarda da aynı uygulamaya gidilmesini önlemek içindir. Satıcı, bu çeşit satışta kâr gördüğü zaman sade­ce o cins malların satışıyla yetinmeyecek, kâr etme arzusu onu, vadeli satıldı­ğı zaman faiz kabul edilecek satışlara da yöneltecektir. Bu durumu önlemek için Hz. Peygamber (s.a.), ancak peşin satışa izin vermiş, vadeli satışı menet-mistir. (Haram olduğu için değil de) harama vesîle olduğu için yasaklanan şeyler, tercih edilen bir maslahat sözkonusu olunca mubah olur. Tıpkı arâyâ satışında müzâbenenin'[30] bu gerekçe ile mubah kılınması, bu sebeple ihtiyaç duyulan şeyin de mubah olması gibi. Yukarıda zikredilen kıssadaki bir hay­vanın başka bir hayvan karşılığında vadeli olarak satılmasının mubah kılın­ması da bu sebeptendir. İbn Ömer hadisi, savaş sırasında ve müslümanların asker teçhizatına ihtiyaç duydukları bir zamanda vârid olmuştur. Askerî tec-hizatlandırmakdaki maslahatın, bir hayvanı diğer bir hayvan karşılığı vadeli olarak satmadaki mefsedetten daha üstün olduğu bilinmektedir. İslâm şeria­tı üstün bir menfaati daha düşük derecedeki bir menfaat yüzünden menet-mez. Savaşta iken ipek elbise giymenin ve mütekebbir bir tavır takınmanın caiz olması, hep aynı sebebe dayanmaktadır. Çünkü harbte bunların menfa­ati daha üstündür. Hz. Peygamber'in (s.a.) Eyle krah tarafından hediye edi­len ipek cübbeyi bir müddet giyip, böylece hediye edenin gönlünü hoş edip ondan sonra çıkarması da bu kabildendir. Bu hâdise ipek giymenin müslü-man erkekler için yasaklanmasından sonradır. Biz bu soruyu, et-Tahyîr fima Yahillu ve Yahrumu min Libâsi'l-Harîr adlı kitabımızda bütün tafsilatıyla açık­lamış ve orada bu hâdisenin hicretin 9.yılı olan "elçiler senesi"nde vukûbuî-duğunu belirtmiştik. İpek elbise giymenin yasak edilmesi bu seneden önce idi. Rasûlullah'ın (s.a.) Hz. Ömer'e vermiş olduğu ipek elbiseyi giymesini yasak­laması, Hz. Ömer'in de o elbiseyi müşrik olan kardeşine giydirmesi belirtti­ğimiz hususun delilidir. Bu olay Mekke'nin fethinden önce idi. Rasûlul­lah'ın (s.a.) Eyle kralı tarafından hediye edilen ipek cübbeyi giymesi Mek­ke'nin fethinden sonra idi. Yine Hz. Peyamber'in (s.a.) güneş doğmadan ön­ce (yani sabah namazından sonra) ve ikindi namazından sonra namaz kılma­yı yasaklaması da kâfirlere benzeme yolunu tıkamak gibi bir sebebe dayanır. Ancak farz veya sünnet namazların kaza edilmesi, cenaze namazı ve tahiyyetü'l-mescid namazının kılınması gibi üstün maslahatların bulunduğu hallerde sözkonusu vakitlerde namaz kılmayı mubah kılması da aynı kabil­dendir. Çünkü bu durumlarda namaz kılmayı gerektiren maslahat, namaz kı­lınmasını engelleyen mefsedetten daha üstündür. En iyi bilen Allah'tır.

11— Bu olay akidlerde, (alışverişte) her iki tarafın (satıcı ve müşterinin) karşılıklı ittifakları ve rızaları, olduğu takdirde (malın bedelinin ödenmesi için) herhangi bir vakit belirlememelerinin caiz olduğuna delil teşkil etmektedir. İmam Ahmed b. Hanbel, kendisinden yapılan bir rivayette muhayyerlik müd­detinin, sınırsız olmasının caiz olduğunu söylemiştir. Kesin kararların;, ve­rinceye kadar bu müddetin devam etmesi caizdir. Tercih edilen görüş budur. Çünkü bunda bir mahzur yoktur. Alıcı ve satıcıdan herbiri bilerek ve sözleş­menin gereğini anlayarak karar vermişlerdir. Her iki tarafın bu konudaki bilgisi eşittir. Birinin diğerine üstünlüğü sözkonusu değildir, bu sebeple de ortada herhangi bir haksızlık yoktur.

12—  Bu gazada RasûluIIah (s.a.): "Kim bir kâfiri öldürür, onu öldür­düğüne dair delil de getirirse; ölenin üzerinden çıkan eşyaya (seleb)sa.hip olur."[31] buyurmuştur. Bundan önceki gazada da aynısını söylemişti. Fakih-ler, bu hadisin ifade ettiği hüküm üzerinde ihtilâf etmişlerdir. Acaba bu eşya komutanın şartı ile mi, yoksa şeriatın hükmüyle mi ona ait olur? İmam Ah-med'in her iki şekilde de fetva verdiği rivayet edilmiştir.

Birincisi: Bu eşya şer'an kâfiri öldüren mücahidindir. Devlet başkanı ve komutanın şart koşup koşmaması önemli değildir. İmam Şafiî de bu görüşü benimsemiştir.

İkincisi: O mücahid, komutanın şartı olmadan bu eşyaya sahip olamaz. İmam Ebu Hanîfe bu görüşü benimsemiştir. İmam Mâlik ise şöyle demiştir: Komutanın şart koşması ve bu şartın da savaştan sonra olması kaydıyla bu eşyayı almaya hak kazanır. Savaştan sonra şart koşsa caiz olmaz. İmam Mâ­lik der ki: Benim bildiğim, Rasûlullah'm (s.a.) bu sözü sadece Huneyn gaza­sında söylediğidir. Hz. Peygamber (s.a.) ganimet taksimini savaş bittikten sonra yapmıştı.

Bu ihtilâfın kaynağı şudur: RasûluIIah (s.a.), devlet başkanı, hâkim, müftü ve peygamber idi. Bazan peygamber olarak hüküm veriyor ve bu hükümler, kıyamet gününe kadar yürürlükte kalacak umumî kanunlar oluyordu. Mese­lâ: "Her kim bizim şu dinimizde, ondan olmayan bir şey icad ederse, o (icad) reddohmmuştur."[32] "Kim, başkalarının tarlasına sahihlerinin izni olma­dan ekim yaparsa, o tarlanın mahsûlünden hiç bir şey alamaz. Ancak mas­rafları ödenir."[33] hadisleri bu kabildendir. Bir şahit ve bir yeminle[34] hüküm vermesi ve taksim olunamayan şeylerde şüf'a hakkına[35] hükmetmesi yine bu kabildendir.

Bazan müftü olarak fetva veriyordu. Meselâ: Ebu Süfyan'm karısı Hind bt. Utbe Rasûlullah'a (s.a.) kocasının cimriliğinden şikâyetçi olmuş, kendisi-, ne yetecek miktarı vermediğini söylemiş, bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.): "Onun malından mâruf veçhile (zulme ve israfa kaçmadan) sana ve oğulları­na yetecek kadar al!" buyurmuştur[36] Bu bir fetvadır, bir hüküm değildir. Çünkü Allah Rasülü (s.a.) ne Ebu Süfyan'ı çağırmış, ne de hakkındaki iddi­ayı cevaplandırmasını istemiştir. Hind bt. Utbe'den de iddiasını isbatlamâsı-nı talep etmemiştir.

Bazan da devlet başkanı sıfatıyla o vakitte, o yerde ve o durumda İslâm ümmetinin maslahatı istikametinde konuşuyordu. Kendinden sonra gelen dev­let başkanlarının zaman, mekân ve durum olarak Rasûlullah'm (s.a.) masla­hat gördüğü hususları gözetmeleri gerekmektedir. Rasûlullah'tan (s.a.) ha­ber vârid olan bu tür konuların çoğunda imamların ihtilâfa düştüğünü gör­mekteyiz. Meselâ: "Kim bir kâfiri öldürürse, üzerindeki eşyası onundur." hadisini devlet başkanı sıfatıyla mı söylemiştir ki bu sözün hükmü devlet baş­kanları ile ilgili olsun? Yoksa Nebî ve Rasûl sıfatıyla mı söylemiştir ki o du­rumda umûmî bir kanun hükmüne geçsin? Aynı şekilde: "Kim, ölü bir ara­ziyi ihya ederse (tarıma elverişli hale getirirse); orası onundur."[37] buyurması, devlet başkanının izni olsun olmasın herkes için bu hakkı isbat eden umumî bir kanun mu sayılmaktadır? Yoksa konu, devlet başkanına bırakılmış, onun izni olmadan kimse o araziye sahip olamaz mı? İmam Şafiî ve Ahmed'in mez­heplerinde birinci görüş daha çok kuvvet kazanmıştır.

İkinci görüşü Ebu Hanife (r.h.) benimsemiştir. İmam Mâlik ise ihya edilen araziyi, 1) Konumu itibariyle kimsenin ilgilenmediği ve yerleşme yerlerine çok uzak bölgeler, 2) Herkesin sahip olmak istediği yerler, olarak ikiye ayırmış­tır. Bu bölgelerin ilki için devlet başkanının izninin gerekmediğini, ama ikin­cisi için bu iznin şart olduğunu söylemiştir.

13— Rasûlullah'ın (s.a.): "Onu öldürdüğüne dair delil getirirse..." sö­zü, iki meseleye işaret etmektedir:

Birincisi: Kâfiri öldüren kimsenin, yalnızca böyle bir iddiada bulunma­sı onu maktulün eşyası üzerinde hak sahibi kılmaz.

İkincisi: Bu iddianın isbatı için bir şahit ve bir yemin yeterlidir. Buharî ve Müslim'in Sc/iz/îlerinde, Ebu Katâde'den şöyle bir rivayet yer almakta­dır: Huneyn (harbi) yılında Rasûllah (s.a.) ile birlikte (gazaya) çıktık. İki or­du karşılaşınca müslümanlarda bir bozulma oldu. Derken müşriklerden bir adam gördüm ki müslümanlardan birini alt etmişti. Hemen ona dönerek ar­kasından yanma geldim ve boynunu vurdum, ama bana dönerek beni öyle bir sıktı ki ölümün kokusunu duydum. Sonra can vererek beni bıraktı. Aka­binde Ömer b. Hattâb'a yetiştim. O: "Bu insanlara ne oldu?" dedi. Ben de: "Allah'ın emri!" dedim. Sonra cemaat döndü. Rasûluliah (s.a.) da oturdu ve: "Bir kimse birini öldürür de onu öldürdüğüne dair delili de bulunursa, ölenin üzerindeki eşyası onun olur." dedi. Bunun üzerine ayağa kalktım ve: "Bana kim şahitlik eder?" dedim ve oturdum. Sonra Hz. Peygamber (s.a.) aynı sözleri tekrarladı. Ben de tekrar ayağa kalktım ve: "Bana kim şahitlik edecek?" dedim. Rasûluliah (s.a.) üçüncü defa aynı sözleri söyledi, ben yine ayağa kalktım, fakat Rasûluliah (s.a.): "Sana ne oldu ey Ebu Katâde?" diye sordu. Ben de olanları kendisine anlattım. Bunun üzerine cemaattan bir adam: "Doğru söyledi yâ Rasûlallah! Onun öldürdüğü şahsın üzerindeki eşyası ben­dedir. Hakkından dolayı Ebu Katâde'yi razı ediver (de bende kalsın)." Ebu Bekir Sıddîk ise: "Hayır, vallahi bu olmaz. Hz. Peygamber (s.a.), Allah ve Rasuiü'nün yolunda cenk eden Allah arslanlanndan bir arslanın hakkını çiğneyerek onun eşyasını sana vermez.'* dedi. Bunun üzerine Rasûluliah (s.a.): "Doğru söyledi. Bunu ona ver." buyurdu ve bana verdi. Sonra zırhı sattım da onunla Selemeoğullan toprağında bir bahçe satın aldım. İşte İslâm'da ilk edindiğim mal budur.[38]

Bu meselede üç görüş vardır: Yukarıda zikredilen husus birincisidir ve İmam Ahmed'in mezhebinin bir açıklamasıdır. İkincisi: Mutlaka bir şahit ve yemin gerekir. İmam Ahmed'in bu görüşü de benimsediği rivayet edilmiştir. Üçüncüsü: —İmam Ahmed'e nisbeti en sağlam olan görüş budur— mutlaka iki şahit gerekir. Çünkü bu, bir öldürme iddiasıdır, iki şahit olmadıkça bu iddia kabul edilmez.

14— Bu olayda bir başka meseleye de delil bulunmaktadır. O da şahit­likte, "şahitlik ederim ki" sözünün söylenmesinin şart olmadığıdır. Her ne kadar Hanbelî mezhebindeki âlimler nezdinde meşhur olan görüş bu sözün söylenmesinin şart koşulması İse de, İmam Ahmed'den gelen rivayetlerin en sahihine göre şart değildir. Mâliki mezhebinde de böyledir. Üstadımız (İbn-Teymiye) demiştir ki: "Sahabî veya tabiinden şehadet sözünü şart koşan bir kimse bilinmemektedir." İbn Abbas (r.a.) dedi ki: "Yanımda sözüne güve­nilir bazı kimseler şahitlik yaptılar. Hz. Ömer (r.a.) de onlara muvafakat etti ki Rasûluliah (s.a.) ikindi ve sabah namazlarından sonra nafile namaz kılmayı yasakladı." Bu şahısların "şahitlik ederim" sözünü, yalnızca haber vermek manasında kullandıkları bilinmektedir. Mâiz hadisinde de: "Dört defa ken­di aleyhinde şahitlik yapınca, onu recmetti." denilmiş ve buradaki şahitlik­ten, sadece haber verme mânası kastedilmiştir. Aynı şekilde Allah Teâlâ'nın: "Allah'la beraber başka tanrılar bulunduğuna gerçekten siz mi şahitlik edi­yorsunuz? de. Ben şahitlik etmem! de."[39] "Kendi aleyhimize şahitlik ede­riz, derler. Dünya hayatı onları aldattı ve kendilerinin kâfir olduklarına yine kendileri şahitlik ettiler. "[40], "Fakat Allah, sana indirdiğine şahitlik eder, onu kendi ilmi ile indirmiştir. Melekler de şahitlik ederler. Ve şahit olarak Allah kâfidir."[41]"İkrar edip bu ahdi kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı? demişti. Kabul ettik! demişlerdi de: 'O halde şa­hit oiun, ben de sizinle beraber şahitlerdenim.' demişti."[42] "Allah, kendi­sinden başka tanrı olmadığına şahitlik etti. Melekler ve adaleti yerine getiren ilim sahipleri de O'ndan başka tanrı olmadığına şahitlik ettiler. "[43] âyetleri ile bunlardan başka birçok âyet ve hadis "şahitlik" sözünün haber vermek mânasında kullanıldığını göstermektedir.

İmam Ahmed ve Ali b. el-Medînî cennetle müjdelenen on kişi hakkında konuşuyorlardı. AH b. el-Medînî: "Ben; 'Onlar cennettedir' derim. 'Şahitlik ederim ki onlar cennettedir' demem." dedi. Bunun üzerine İmam Ahmed: "Ne zaman onlar cennettedir, dersen —bu sözüne— şahitlik etmiş olursun." dedi. İmam Ahmed'in bu sözü, şahitlik sırasında "şahitlik ederim" lafzının kullanılmasının şart olmadığını açıklamaktadır. Ebu Katâde hadisi bu konu­daki delillerin en açığıdır.

Şayet, "Eşyanın yanında olduğunu haber veren kimsenin bu sözü ikrar —ve itiraf— sayılır, şehadet sayılmaz" denirse, şöylece cevap verilir: "Doğ­ru söyledi.'' demesiyle bu söz, ikrar ve şahitlik manalarının her ikisine de şa­mil olmuştur. O kâfiri öldürdüğüne şehadet ederken: "Eşyası yanımda" sö­züyle de itirafta bulunmuş olmaktadır. Rasûluliah (s.a.) eşya hakkındaki hük­münü şahid (delil)den sonra vermiştir. O adamın Ebu Katâde'yi tasdik etme­si şahit (delil)tir.

15_ Hz. Peygamber'in (s.a.): "Üzerinden çıkan eşya ona aittir." bu­yurması, bu eşyanın tamamının ona ait olduğuna delildir. Seleme b. Ekvâ'-birini öldürünce, onun için: "Üzerinden çıkan eşyanın hepsi ona aittir." bu­yurmak suretiyle bu hususa tamamen açıklık getirmiştir.

Bu meselede üç görüş vardır ve yukarıda zikri geçen husus bu görüşler­den birincisidir.

İkincisi: Bu eşya da ganimet malı gibi beşte birinin çıkarılmasına tâbi tutulur. Evzaî ve Şamlı âlimler bu görüşü benimsemişlerdir, tbn Abbas da sözkonusu eşyanın, ganimet âyetinde beirtilen sınırlar içine girdiği gerekçe­siyle bu görüştedir.

Üçüncüsü: Devlet başkanı eşyanın miktarını çok bulursa beşte birinin çıkarılmasına tâbi tutar, az bulursa tutmaz, tshak bu görüşü benimsemiş, Hz. Ömer de böyle yapmıştır. Saîd b. Mansûr, Sünen'indç İbn Sîrîn'den şu riva­yeti zikretmektedir: Berâ b. Mâlik, Bahreyn'de, düşman ordusunun başko-mutanıyla düelloya çıktı ve hasmını yaralayıp belini kırdı. Üzerindeki iki bi­leziği aldı. Hz. Ömer (r.â.), öğle namazını kılınca Berâ'nın evine geldi ve: "Biz selebi —ölenin üzerinden çıkan eşyayı— tahmis etmiyorduk (beşte biri­ni çıkarmıyorduk); fakat Berâ'nm seiebi çok büyük bir meblağa ulaştı, ben onu tahmis edeceğim." dedi. İslâm'da tahmis edilen ilk seleb, Berâ'nınki ol­du ve miktarı otuz bine ulaştı. (Bu üç görüş içerisinde) en sahihi birincisidir. Çünkü Rasûlullah (s.a.) selebi tahmise tâbi tutmayıp "tamamı ona aittir." buyurmuştur. Rasûlullah'in (s.a.) ve daha sonra Hz. Ebu Bekir Sıddîk'ın sün­neti bu minval üzere devam etmiştir. Hz. Ömer'in (r.a.) uygulaması ise onun kendi içtihadıdır.

Bu hadis, selebin ganimetin aslından sayıldığına delâlet etmektedir. Ra­sûlullah (s.a.) selebin, öldürene ait olduğuna hükmetmiş; miktarına, kıyme­tine ve beşte birlik kısmın beşte birinden çıkarıldığına itibar etmemiştir. İmam Mâlik ise selebi beşte birin beşte birinden saymıştır. Yine aynı hadis ganimet taksiminden pay almaya hak kazanan ya da kadın, çocuk, köle ve müşrik gibi ganimette pay hakkı olmayan herkesin, selebi almaya hakkı olduğunu göstermektedir. İmam Şafiî, iki görüşünün birinde, ganimetten pay alama­yanın seiebi de alamayacağını söylemiştir. Çünkü ona göre köle, çocuk, ka­dın ve müşrik, üzerinde icmâ edilen ganimet payında hak sahibi olamazlarsa selebde de olmamaları daha evlâdır. Fakat hadisin lafzı, genel ifade olduğu için birinci görüş daha sahihtir. Çünkü seleb, devlet başkanının: "Kim şöyle şöyle yaparsa veya bir kaleye giden yolu gösterirse ya da bir kelle getirirse, ona şu mükâfat vardır." sözünün hükmüne göre geçerlilik kazanır ve bu sözde cihada teşvik vardır. Halbuki ganimet payı, hiçbir şey yapmasa bile sadece savaşa katılmakla da hak edilir. Seleb ise yapılan bir iş mukabili hakkedilir. Böyle olunca da ceâle (ödül)[44]' gibi değerlendirilir.                       

Yine bu hadis, bir mücahidin, sayıları ne kadar olursa olsun öldürdüğü bütün kâfirlerin selebini üstündeki (eşyalarını) almaya hak sahibi olduğuna delâlet etmektedir. Ebu Davud, Huneyn savaşında Ebu Taiha'nın yirmi kişi* yi Öldürdüğünü ve hepsinin eşyasını aldığını zikretmektedir[45]

 

ON ALTİNCİ BÖLÜM TÂİF GAZASI

A) TÂİF GAZASI

 

1__ Taiflilerin Putunun Yıktırılması:

 

Hicrî 8. senenin Şevval ayında vukubulmuştur. Bu konuda İbn Sa'd şu rivayeti nakleder: Hz. Peygamber (s.a.) Tâif üzerine yürümek isteyince Tu-feyl b. Amr'ı, Amr b. Humeme ed-Devsî'nin putu Zü'1-Keffeyn'i yıkmaya gönderdi. Bu hususta kabilesinden yardım istemesini, onların da Taife gel­melerini emretti. Tufeyl b. Amr, süratle kabilesine geldi ve akabinde Zü'l-Keffeyn'i yıkıp ateşe verdi. Putun yüzünü alevler sardığında şöyle diyordu:

"Ey Zü'1-Keffeyn! Ben sana ibadet edenlerden değilim. Doğumumuz senin doğumundan öncedir. Ben senin —görüldüğü gibi yüzünü değil— kalbini ateşe verdim."

Tufeyl b. Amr ile beraber kabilesinden dört yüz kişi, Rasûlullah'ın (s.a.) Taife gelişinden dört gün sonra oraya geldiler. Debbâbe[46] ve mancınık da getirilmişti. [47]

 

2— Taif'in Kuşatılması:

 

İbn Sa'd der ki: Hz. Peygamber (s.a.), Huneyn'den Taife doğru yola çıktığında Halid b. Velid ordunun başındaydı. Sakîf kabilesi kalelerini tamir etmişler, bir yıllık ihtiyaçlarım da depolamalardı. Evtâs vadisinde hezimete uğrayınca, kalelerine girip kapılan kapatarak savaş için hazırlandılar. Daha sonra müslümanlan ok yağmuruna tuttular. Çok sayıda müslüman yaralan­dı. Bunun yanısıra on iki kişi de şehit oldu. Hz. Peygamber (s.a.), bugün Tâ-if Mescidi'nin bulunduğu yere çıktı. Yanında hanımlarından Ümmü Seleme ve Zeynep vardı. Her ikisi için birer çardak kuruldu. Rasûlullah (s.a.) Tâif kuşatması boyunca namazım bu iki çardak arasında kılmaktaydı. Kuşatma on sekiz gün sürdü.[48] İbn İshak'a göre ise yirmi küsur gece devam etmiştir.

Kaleyi döğmek için mancınık kurulmuştu. İslâm tarihindeki ilk mancı­nık buydu.

İbn Sa'd der ki: Mekhûl'ün rivayetine göre Rasûlullah (s.a.), Tâifliler üzefine kırk gün mancınıkla atış yapmıştır.[49]

İbn İshak'm rivayeti ise şöyledir: Tâif surlarının dibinde hücuma kalkıl­dığı gün, Hz. Peygamber'in (s.a.) ashabından bir grup, Debbâbe altına siper alarak Tâif surlarından içeri girip surları yakmak istediler, ancak Sakîfîiler kızgın demir parçaları atarak onları siperlerden çıkartıp ok atmaya başladı­lar ve bir çoğunu öldürdüler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) Sakîf kabilesi­ne ait üzümlerin kesilmesini emretti. Ordakiler de hemen kesime başladılar.

îbn Sa'd, olayın devamını şöyle nakleder: (Sakîfîiler) Allah rızası ve akraba hatırı için kesimden vazgeçmelerini istediler. Hz. Peygamber (s.a.) "Al­lah rızası ve akraba hatırı için vazgeçtim." buyurdu ve görevlendirdiği biri şöyle bağırmaya başladı: "Hangi köle, kaleden çıkıp bize gelirse hürdür." Bunun üzerine on küsur kişi kaleden çıktı, aralarında Ebu Bekre de vardı. Rasûlullah (s.a.) bunların hepsini hürriyetine kavuşturup her birini bir müs-lümana vererek barınak ve yiyecek gibi zaruri ihtayaçlarmı karşıladı. Bu du­rum Tâif halkına çok zor geldi.

Herşeye rağmen henüz Tâif'in fethi tamamlanmamıştı..Rasûlullah (s.a.) Nevfel b. Muâviye ed-Dîlî'ye görüşünü sordu. O da dedi ki: "Tilki ininde-dir, istersen yakalarsın, şayet terkedersen sana zararı dokunmaz." Bunun üze­rine Rasûlullah (s.a.) Hz. Ömer'e yola çıkılacağının duyurulması emrini ver­di. Bu emir ashab arasında gürültüye ve hoşnutsuzluğa sebep oldu. "Tâif fet­hedilmeden gidecek miyiz?" diye söylendiler. Rasûlullah (s.a.): "Öyleyse haydi savaşa!" buyurdu. Hücuma kalkıldı ve birçok müslüman yaralandı. Hz. Pey­gamber (s.a.): "Yarın inşaallah yoia çıkıyoruz." buyurdu. Bu haberi herkes memnuniyetle karşılayıp yola koyulduğunda Rasûlullah (s.a.) gülüyordu. Or-dan ayrıldıklarında şöyle demelerini emretmişti: "Dönüyoruz, tevbe ediyo­ruz, Rabbımiza ibadet ve hamdediyoruz." Bu arada, "Ya Rasûlallah! Sakîf kabilesine beddua ediniz." denildi. Allah Rasûlü de: "Ya Rabbi! Sakîf'e hi­dayet ver, onları bize getir." diye dua etti.[50]

Tâif'te Hz. Peygamber'in (s.a.) ordusundan bir grup sahabî şehit oldu. Sonra Rasûlullah (s.a.) Tâif ten çıktı. Cirâne'ye geldi. Orada umre niyetiyle ihrama girip daha önce yapamadığı umreyi kaza etti ve Medine'ye döndü. [51]

 

3— Sakîflilerin Medine'ye Gelişi:

 

İbn İshak der ki: Hz. Peygamber (s.a.) Tebük'ten Medine'ye Ramazan ayında geldi. Bu ay içinde Sakîf kabilesinden bir heyet O'nu ziyaret etti. Olay şöyle olmuştu: Rasûlullah (s.a.) Tâif'ten ayrılınca, Urve b. Mes'ud O'nu ta­kip etmiş ve Medine'ye girmeden önce O'na yetişmişti. Müslüman olup, Hz. Peygamber'den (s.a.) kendisini kavmine göndermesini, onları İslâm'a davet etmek istediğim bildirdi. Rasûlullah (s.a.): "Onlar seni öldürürler." buyur­du. Zira Allah'ın elçisi, onların İslâm'a girmelerine engel olan bir tekebbür içinde olduklarını biliyordu. Bunun üzerine Urve dedi ki: "Ya Rasûlallah! Onlar beni evlatlarından çok severler." Gerçekten sevilen ve kendisine itaat edilen birisiydi. Bu durumundan dolayı karşı konulmayacağını ümid ederek kavmini İslâm'a davet etmek için çıktı. Kendisine ait olan köşkün üzerinde bu daveti yaptı ve müslüman olduğunu açıkladı. Bunu duyar duymaz ok yağ­muruna tuttular ve isabet eden oklardan biri ölümüne sebep oldu. Urve'ye: "İntikamını almamız için ne yapmamızı istersin?" diye sorulduğunda ceva­ben şöyle demişti: "Bu, Allah'ın bana ihsan ettiği bir şeref ve bana nasıp et­tiği bir şehitliktir. Benim durumum Rasûlullah (s.a.) ile beraber savaşırken şehid olanlardan farklı değildir. Beni onlarla beraber defnediniz." Vasiyet yerine getirildi ve onlarla birlikte defnolundu. Rasûlullah'ın (s.a.) Urve hak­kında: "Onun, kavmi ile arasındaki durumu, Yasin sahibinin kavmi ile ara­sındaki gibidir. "[52] buyurduğu ileri sürülmüştür. [53]

 

4— Tâiflilerin Müslüman Oluşu:

 

Urve'nin ölümünden sonra birkaç ay daha dayanan Sakîf kabilesi, ara­larında bir toplantı yaptı. Etrafındaki Araplarla savaşacak güçte olmadıkla­rını görüp, bîat ederek müslüman olmayı kararlaştırdılar. Daha önce Urve'-yi gönderdikleri gibi birini RasûluUah'a (s.a.) gönderme konusunda ittifak ettiler. Abdi Yâleyl b. Amr b. Umeyr'e meseleyi açtılar. Urve b. Mes'üd'un ya­şında olan bu zat Urve'ye yapılanın kendisine de yapılmasından korktuğu için ilk anda teklifi reddetti ve şöyle dedi: "Benimle beraber birkaç kişi daha gön-dermezseniz isteğinizi yerine getirmem." Bunun üzerine müttefiklerden iki ve Mâlikoğulları'ndan üç kişi gönderilmesi hususunda sözbirliği ettiler. Böy­lelikle altı kişilik bir heyet oluştu. Diğer beş kişi şunlardı: Hakem b. Amr b. Vehb, Şurahbil b. Gîlan, Mâlikoğulları kabilesinden Osman b. Ebi'l-Âs, Evs b. Avf ve Nümeyr b. Hareşe. Hep beraber yola çıktılar. Medine'ye yaklaş­tıklarında bir hendekte konaklarken Muğîre b. Şu'be ile karşılaştılar. Muğî-re'ye, bu haberi müjdelemek çok zor geldi. Yolda Ebu Bekir (r.a.) ile karşı­laşıp durumu ona bildirdi. Hz. Ebu Bekir, Muğîre'ye: "Allah aşkına, ben­den önce davranıp Rasûlullah'a (s.a.) bu konuyu ben açıncaya kadar sen bir şey söyleme." dedi. Muğîre de denileni yaptı. Hz. Ebu Bekir (r.a.) Rasülul-lah'ın (s.a.) yanma girdi ve heyetin geliş haberini verdi. Sonra Muğîre yolda rastladığı arkadaşlarının yanına gelerek öğleyi beraber geçirdiler ve onlara Ra-sûlullah'ı (s.a.) nasıl selâmlayacaklarını öğretti. Onlar ise Cahiliye selâmında ısrar ettiler. Hz. Peygamber'in (s.a.) yanma geldiler. Peygamberimizin, mes­cidin bir köşesinde onlar için bîr çadır Kurdurduğu söylenir.

Halid b. Sâid b. el-Âs, Hz. Peygamber (s.a.) ile heyet arasında anlaşma metni yazılıncaya kadar gidip geldi. Metni yazan Halid idi. Rasûlullah (s.a.) tarafından gönderilen yemeği bile Halid'siz yemiyorlardı. Bu hal İslâm'ı ka­bul etmelerine kadar devam etti.

Rasûlullah'a (s.a.) yönelttikleri istekleri arasında büyük putları Lât'ın yıkılmasını üç sene sonraya bırakması da vardı. Hz. Peygamber (s.a.) bu tek­liflerini reddetti. Hiç değilse iki sene, daha sonra bir seneliğine tehirinde ısrar ettiler. Kabul edilmeyince Taife varışlarından itibaren bir aylığına tehirini istediler, ama Rasûlullah (s.a.) bu konuda hiçbir teklifi kabul etmedi. Bun­dan maksatları, putun yıkılmasının, kadınlar, ayak takımı ve çocuklar ara­sında sebep olabileceği taşkınlığın şerrinden korunmaktı. Aynı zamanda bu yıkım hadisesiyle kavimlerinin korkutulmalarmı hoş görmüyorlar, bu yüz­den müslümanhğı kabul etmelerine kadar tehirini istiyorlardı. Rasûlullah (s.a.) bu düşüncelerine rağmen tekliflerini reddetti ve Ebu Süfyan b. Harb ile Mu­ğîre b. Şu'be'yi yıkımı gerçekleştirmesi için gönderdi.

Bir diğer teklifleri; kendilerinin namaz kılmaktan affolunması, bu hu­susta kendilerine bir istisna getirilmesi ve putlannı kendi elleriyle kırmamalarını istemeleriydi. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: "Sizi, putlarınızı ellerinizle kır­mamanız konusunda mazur görebiliriz. Namaza gelince, biliniz ki namazın olmadığı bir dinde hayır yoktur."

Tâifliler müslüman olunca Rasûlullah (s.a.) onlara bir yazı yazdı. Os­man b. Ebi'1-Âs'ı da onlara emîr olarak tayin etti. Yaşça en küçükleri olma­sına rağmen İslâm'ı anlamaya ve Kur'an'ı öğrenmeye en azimlisi o idi.[54]

Heyetin elçilik görevi bitip beldelerine doğru yola çıkınca Rasûlullah (s.a.), Ebu Süfyan b. Harb ile Muğîre b. Şu'be'yi de onlarla birlikte, Lâfı kırmala­rı için gönderdi. Taife vardıklarında Muğîre b. Şu'be, Ebu Süfyan'ı öne ge­çirmek istedi. Ebu Süfyan bunu kabul etmedi ve ona: "Kavminin yanına ön­ce sen gir." dedi. Ebu Süfyan, Zi'1-Harem'deki mülkünde kaldı. Muğîre b. Şu'be, geldiğinde putun üzerine çıkıp künkle vurmaya başladı. Muattiboğul-ları da yanlarında bekliyor, Urve'nin başına gelen bunların da başına gelme­sin diye tedbir alıyorlardı. Sakîf kadınları çıkmışlar perişan bir halde ağlaşı-yorlardı. Muğîre balyozu puta indirirken Ebu Süfyan: "Bravo sana, bravo sana" diyordu. Muğîre yıkımı bitirince putun üzerindeki eşyaları ve süsleri

aldı ve altın, gümüş, kolye ne varsa hepsini Ebu Süfyan'a gönderdi.

Ebu Müleyh b. Urve ve Kârib b. Esved, Urve öldürüldüğü zaman daha Sakîf kabilesinin heyeti gelmeden önce Rasûlulîah'a (s.a.) gelip Sakîf ten ay­rılmak istediklerini, onlarla bir araya hiç gelmeyeceklerini söylediler ve müs-Iüman oldular. Rasûlullah (s.a.) onlara: "Kimi isterseniz velî olarak tanıyı­nız." deyince onlar: "Allah ve Rasûlü'nü velî kabul ediyoruz." diye cevap verdiler. Sonra Rasûlullah (s.a.) onlara: "Dayınız Ebu Süfyan b. Harb, veli­niz olsun" teklifinde bulundu, onlar da "Dayımız Ebu Süfyan" karşılığını verdiler.

Tâifliler müslüman olunca, Urve'nin oğlu Ebu Müleyh, babasına ait olan borcun kınlan puttan elde edilen maldan ödenmesini Hz. Peygamber'den (s.a.) istedi, O da muvafakat etti. Bunun üzerine Kârib b. Esved: "Esved'in bor­cunu da öde ya Rasûlallah." dedi. —Urve ve Esved, ana-baba bir öz kardeş­tir.— Rasûlullah (s.a.): "Esved, müşrik olarak öldü." diyfc cevap verdi. Kâ­rib b. Esved: "Ya Rasûlallah; iyi ama borcun ucu ona yakın olan bir müslü-mana dayanıyor." diye karşılık verdi. Bu sözüyle kendisini kastediyordu. "Borç bana düşer, benden istenir." dedi. Rasûlullah (s.a.) Ebu Süfyan'a, Urve ve Esved'in borçlarının puttan temin edilen maldan ödenmesini emretti. O da bu emri yerine getirdi.

Rasûlullah'ın (s.a.) onlara hitaben yazmış olduğu mektupta şöyle deni­liyordu: "Bismillahirrahmanirrahim, Allah'ın Peygamberi Muhamrried'den

mü'minlere: Vecc vadisinin ağacı kesilmez, av hayvanları avlanmaz, kim böyle bir şey yaparken görülürse, sopa ile cezalandırılır, elbisesi çıkarılır, ikinci de­fasında yakalanır, Peygamber Muhammed'e (s.a.) götürülür. Bu Allah'ın Ne-bîsi Muhammed'in (s.a.) emridir."

Halid b. Saîd, Allah'ın elçisi Muhammed b. Abdillah'm (s.a.) emriyle yazdı: "Kimse bu emri çiğnemesin. Yoksa Allah'ın elçisi Muhammed'in (s.a.) emrettiği hususlarda kendi nefsine zulmetmiş olur."[55]

İşte Sakîf kabilesinin baştan sona kıssası bu. Onu olduğu gibi naklettik. Her ne kadar Tâif seferiyle Sakîf kabilesinin müslümanlığı kabul etmeleri ara­sında Tebük seferi ve başka seferler varsa da biz kıssayı kesmemeyi, bir bü­tün olarak nakletmeyi tercih ettik ki, kıssa ile ilgili fıkhî meseleler ve hüküm­ler bir arada bulunabilsin. [56]

 

B) TÂÎF GAZASINDAKİ FIKHÎ HÜKÜMLER

 

1— Tâif Gazasındaki Fıkhî Hükümler:

 

Bu olayda fıkıhla ilgili olarak şu hükümler bulunmaktadır:

Haram aylarında savaşmak caizdir, önceden haram olan bu hüküm neshedilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.), Medine'den Mekke'ye doğru hareket ettiğinde Ramazan ayının sonlarıydı, yani Ramazan'dan on sekiz gün geç­mişti. Bunun delili ise Ahmed b. Hanbel'in Müsnedm&e İsmail—Halid el-Hazzâ'—Ebu Kılâbe—Ebu'l-Eş'as aracılığıyla Şeddâd b. Evs'ten naklettiği şu hadistir: Hz. Peygamber (s.a.) ile birlikte fetih yılında Bakî' denilen yerde Ramazan'ın on sekizinci günü hacamat yapan bir adama rastlamıştık. Rasû­lullah (s.a.), elimi tutarak: "Hacamat yapan ve yaptıranın orucu bozulur." buyurdu.[57] Bu rivayet, Ramazanın onuncu günü çıkıldığını bildiren rivayet­ten daha sahihtir ve bu rivayetin isnadı Müslim'in şartlarına göredir. Müslim bu isnadla rivayeti "Muhakkak ki Allah ihsanı herşeyde farz kılmıştır." ha­disinde zikretmiştir[58]

Peygamberimiz (s.a.) Mekke'de on dokuz gün kalmış ve namazlarını kı­saltarak kılmıştır. Sonra Hevâzin üzerine yürümüş, daha sonra da Tâif üze­rine yönelmiştir. İbn İshak'a göre yirmi küsur gün, İbn Sa'd'a göre ise onse-kiz gün Tâif'İ kuşatma altında tutmuştur. Mekhûl, kuşatma süresinin kırk gün olduğunu söyler.[59] Düşünüldüğünde görülecektir ki, kuşatmanın bir kıs­mının mutlaka Zilkade ayında olması gerekir. Fakat şöyle de düşünülmesi mümkündür: Savaşa ancak Şevval ayında başlanmış, daha sonra haram ayı olan Zilkade ayı girdiği halde savaş kesilmemiştir. Böyle de olması mümkün iken, savaşın haram ayında başladığını nereden biliyorsunuz? Bir konuya baş­lamakla, başlanmış bir işi devam ettirmek arasında fark vardır.

Mü'min bir erkek hanımıyla savaşa gidebilir. Zira Hz. Peygamber (s.a.), bu seferde hanımlarından Ümmü Seleme ile Zeyneb'i de yanma almış-

Savaşa fiilen iştirak etmeyen kadınların ve çocukların ölümüne se-"bebiyet verse bile, kâfirlere karşı mancınıkla atış yapmak caizdir.

Kâfirleri maddeten ve manen çökerteceği anlaşıldığı takdirde onlara ait ağaçlan kesmek caizdir. Zira onları en çok kahreden bu davranıştır.

  Müşriklerden kaçıp müslümanlara sığınan köle hürriyetine kavuş­muş sayılır. Saîd b. Mansûr, İbn Abbas'tan naklettiği bir hadiste şöyle de­mektedir: "Rasûlullah (s.a.) köieler efendilerinden önce geldikleri zaman onları azad ederdi. "[60]

Yine Saîd b. Mansûr'dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.), köle ve efendisi hakkında iki şekilde hüküm vermiştir: Birincisi: Köle, efendisin­den önce dârulharbden çıkmış ise, onu azad etmiştir. Sonradan efendisi dâ-rulharbden çıkıp gelse de köleyi ona iade etmemiştir. İkincisi: Efendi önce çıkar, köle de daha sonra çıkarsa köle efendisine iade edilirdi.

Şâ'bî, Sakîf kabilesinden birinin şöyle dediğini nakleder: Hz. Peygam-ber'den (s.a.) Ebu Bekre'yi bize iade etmesini istedik. Ebu Bekre bizim köle-mizdi ve Rasulullah (s.a.) Taîf'i kuşatırken gelip müslüman olmuştu. Rasu­lullah (s.a.) onu bize geri vermeyi reddetti ve dedi ki: "O, önce Allah'ın, sonra Rasûlü'nün azathsıdır."[61]

İbn Münzir der ki: "İlim erbabının tamamı bu görüştedir."

İmam (kumandan) bir kaleyi kuşatıp fethine muvaffak olamazsa ve müşlümanların maslahatını da geri çekilmekte görürse, çekilebilir, kuşatmaya devam etmesi gerekmez. Ancak kuşatmanın devamında daha büyük mas­lahat söz konusuysa o durumda sabredip dayanmaları gerekir.

Rasulullah (s.a.) Mekke'ye girmek niyetinde olduğu için Cirâne'de umre niyetiyle ihrama girmiştir. Böylelikle Tâif'ten veya daha sonra gelen (Ci-râne'den önceki) yerlerin birinden yola çıkan kimsenin Cirâne'de ihrama gir­mesi sünnet olmuştur. İlimden nasip almamış birçok kimsenin Mekke'den çıkıp Cirâne'de umre niyetiyle ihram giymesi konusuna gelince, bu durum Rasu­lullah (s.a.) ve ashabından hiç birinin yapmadığı, ilim erbabından hiç kimse­nin de hoş karşılamadığı bir husustur. Bunu ancak avam sınıfı yapmış ve bu hareketleriyle de Rasûlullah'a (s.a.) uyduklarım iddia etmişlerse de bu iddia­larında yanılmışlardır. Zira O Tâif'ten Mekke'eye girerken ihrama girmiştir, yoksa ihrama girmek niyetiyle Mekke'den çıkıp Cirâne'ye gitmemiştir. Bu iki durum birbirinden tamamen farklıdır. Başarı Allah'tandır.

Allah (c.c), Peygamberinin (s.a.) Sakîf kabilesini hidayete ulaştır­ması hususundaki duasını kabul buyurmuştur. Halbuki onlar Rasûlullah'a (s.a.) karşı savaşmışlar, ashabından bir grubu öldürmüşler, aynı zamanda on­ları Allah'ın dinine davet etmesi için gönderdiği elçisini de öldürmüşlerdi. Ama bütün bunlara rağmen Hz. Peygamber (s.a.) onlara dua etmiş, beddua etme­miştir. Bu, tamamiyle O'nun sınırsız merhameti ve sonsuz muhabbetinin ke-mâlindendir.

Ebu Bekir Sıddîk'm (r.a.) Rasûlullah'a (s.a.) duyduğu sevginin ke­mâli, her vesileyle O'na yakınlaşmayı hedef alması ve mümkün olan her yol­la O'na duyduğu muhabbeti duyurması. Bu yüzdendir ki, Hz. Ebu Bekir, Mu-ğîre'den Tâif'ten gelen heyetin geliş müjdesini Rasûlullah'a (s.a.) götürmeyi kendisine bırakmasını, böylece O'nu müjdeleyen ve dolayısıyla sevindirenin kendisi olmasını istemişti. Bu hâdise; bir'kişinin mü'min kardeşinden, kişiyi Allah'a (c.c.) yaklaştıracak fiillerden birini yapma hususunda kendisine ön­celik vermesini isteyebileceğini, kardeşinin de diğerini kendi nefsine tercih ede­rek önceliği ona vermesinin caiz olduğunu ortaya koyar. Bazı fakihlerin; "İtaat ve ibâdet kasdıyla yapılan işlerde başkalarını öne geçirmek, onları kendi nef­sine tercih etmek caiz değildir." şeklindeki sözleri doğru değildir. Hz. Aişe (r.a.), evinde Rasûlullah'ın (s.a.) yanma defnedilmesi hususunda Ömer b. Hat-tâb'ı kendi nefsine tercih etmiştir. Hz. Ömer bunu istemiş ve ne onun isteme­si, ne de Hz. Âişe'nin ikramda bulunarak hakkını ona vermesi mekruh gö­rülmüştür. Bu duruma göre bir mü'min diğerinden mescidde birinci saftaki yerini kendisine vermesini isterse, ne onun istemesi, ne de diğerinin vermesi mekruhtur. Buna benzeyen diğer konularda da hüküm böyledir. Kim sahabe-i kiramın hayatım öğrenir ve üzerinde düşünürse, onların bu konuda hiçbir hoşnutsuzluk göstermediğini ve böyle bir teklif karşısında çekingen davranma­dıklarını görecektir. Bu bir kerem ve bir cömertlikten, rnü'min kardeşini se­vindirmek, kadrini yüceltmek, kendinden isteneni vermek ve onu hayra teş­vik etmek için nefsine en sevimli gelen konularda bile onu kendisine tercih etmekten başka ne olabilir? Muhtemeldir ki şu saydığımız güzel huylardan her birinin sevabı, işlenecek o taat ve ibadetin sevabından daha fazladır. Bu durumda başkasını kendisine tercih eden bir (mânevi) ticarette bulunmuş, tâat ve ibadet hakkını verip karşılığında kat kat fazlasını almıştır. Bu esasa göre yanında suyu bulunan bir kimsenin bu suyu abdest alması için arkadaşına verip, (ikisinden biri teyemmüm yapacaksa) kendisinin de teyemmüm yap­masında bir mâni yoktur. O, bu durumda kardeşini kendi nefsine tercih et­miş ve böylece hem o güzel davranışının sevabını kazanmış, hem de toprakla temizlik sağlamanın faziletini elde etmiştir. Bu durumu ne Kur'an, ne sün­net, ne de üstün ahlâk prensipleri men eder. Yine bu esasa göre, bir grup ara­sında susuzluk had safhaya gelmiş, ölümü yakînen hissetmeye başlamışken, bazılarının yanında bulunan bir parça suyu bir diğerine vererek kardeşini kendi nefsine tercih ederken kendisi vefat etmişse bunda bir beis yoktur ve o kim­seye "nefsinin katili oldu, haram fiil işledi" denemez, bilakis bu davranış, cömertliğin ve lütufkârlığın zirvesidir. Cenab-i Hakk'ın da buyurduğu gibi: "Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları öz canlarına tercih ederler."[62] Böyle bir olay bizzat ashabtan bir grubun, Şam'ın fethi sırasında başından geçmiş ve bu onların faziletlerinden sayılmıştır. Üzerinde ittifak edilmiş veya âlimler arasında ihtilâf olunmuş bir ibadetin sevabım ölüye hediye etmek, ba­ğışlamak, sevabından istifade hususunda ona öncelik vermek, onu kendi nef­sine tercih etmek değil midir? İşte bu, aynen tâat ve ibadette başkasını kendi nefsine tercih gibidir. Bir fiili yapmak hususunda başkasını kendisine tercih etmek ile, o fiili yapıp sevabım başkasına bağışlamak suretiyle onu kendi nef­sine tercih etmek arasında ne fark vardır? Başarı Allah'tandır.

10— Yıkmaya ve ortadan kaldırmaya muktedir hale geldikten sonra şirkle ve tâğutlarla ilgili herhangi bir yeri bırakmak caiz değildir. Çünkü onlar küf­rün şiarı, sembolü, İslâm'da hoş görülmeyen şeylerin en büyüğüdür. Böyle yerleri yıkmaya gücü yetecek birinin yıkmayıp öylece bırakması kesinlikle caiz değildir. Kabirlerin üzerine yapılan, insanların Allah'ı (c.c.) terkedip onları tapılacak putlar ve tâğutlar olarak kabul ettikleri yerlerin de hükmü budur. Tazimle ve bereket umarak yanına varılan, adak adanan, öpülen taşlardan da herhangi birini yıkmaya kudreti bulunduğu halde onu yeryüzünde bırakmak caiz değildir. Bu çeşit taşların çoğu eski putlardan Lât, Menât ve üçün­cüleri olan Uzzâ'nm yerini tutmuşlardır. Bunların sebep oldukları şirk ise daha-büyüktür. Yardım Allah'tandır.

O günkü putlara tapanlardan hiç kimse, o putların yaratan, rızık veren, öldüren ve dirilten varlıklar olduklarına inanmıyorlardı. O putların yanında ve putlara karşı yaptıkları şey, bugünkü müşrik kardeşlerinin kendi putları­nın yanında yaptıklarından ibaretti. Böyle yapanlar kendilerinden öncekile­rin sünnetine tâbi olmuş, onların yolunu adım adım izlemiş ve her konuda karış karış, kulaç kulaç onlara uymuşlardır. İlmin ortadan kalkması, cehale­tin açığa çıkması yüzünden şirk, bir çoklarına galip gelmiştir. Bunun sonucu maruf münker olarak, münker de mâruf olarak, sünnet bid'at diye, bid'at da sünnet diye kabul edilir olmuştur. Küçükler böyle bir ortamda büyüyor, büyüklerse aynı ortamda ihtiyarlıyorlar. İsiâmî sembollerin nuru söndü ve İslâm'ın garipliği daha da arttı. Âlimlerin sayısı azaldı, sefîh ve âdi insanlar çoğaldı. Her türlü şer yeşerdi, sıkıntılar şiddetlendi. İnsanların elleriyle yap­tıkları ve kazandıkları şeyler yüzünden karada ve denizde fîtne-fesat açığa çıktı. Fakat herşeye rağmen Hakk'a tâbi olan Muhammedi bir cemaat da bu­gün hâlâ mevcuttur, bunlar kıyamete kadar şirk ve bid'ata karşı cihadlannı sürdüreceklerdir.

11— Devlet başkanımı,, putlara ve tâğutlara ait mallan cihad için ve müs-lümanların menfaati uğrunda sarfetmesi caiz, hatta kendisine getirilen bu mal­lan alıp askerleri ve İsiâmî maslahatlar için harcaması vaciptir. Görüldüğü gibi Hz. Peygamber (s.a.), Lâfın mallarım almış, kalbini kazanmak maksa­dıyla Ebu Süfyan'a vermiş; Urve ve Esved'in borçlarını, o maldan ödemiştir. Kabirlerin üzerlerine yapılan türbelerin de yıkılıp yerlerinin ya ıktâ yoluyla mücahitlere verilmesi, ya da satılıp elde edilen meblağın müslümanlarm ya­rarına harcanması gerekir, [63] O türbelere ait vakıfların hükmü de böyledir. Zira o vakıflar İslâm'a göre geçersizdir, malları yok hükmündedir, kamu ya­rarına sarfedilmesi gerekir. Vakıf, ancak Allah'a ibadet ve Rasûlü'ne itaat kasdıyla tesis edildiği takdirde sahih olur. Türbe adına vakıf tesis etmek sa­hih değildir. Kabirlerin süslenmesi, onlara azamet ve ululuk izafe edilmesi, adak adanması, ziyaret kasdıyla gidilmesi, yegâne mabud terkedilerek ibadet olunması, tapılacak putların yerine konulması da sahih değildir. Bu konuda müslümanlarm imam olarak kabul ettikleri ilim adamları arasında ve onla­rın yolundan giden âlimler arasında herhangi bir ihtilâf sözkonusu değildir.

12—; Vecc vadisi (Tâif'te bulunan bir vadinin adıdır) haram bölgedir, o bölgede avlanmak ve ağaç kesmek haramdır. Ancak fakihler bu konuda ihtilâf etmişlerdir. Fakihlerin çoğu demişlerdir ki: Yeryüzünde Mekke ve Me­dine'nin dışında hara^n bölge yoktur. Ebu Hanıfe, Medine'nin haram bölge olması konusunda diğer fakihlere muhalefet etmiştir. Şafiî'den ise bu konu­da iki görüş nakledilmiştir. Bu görüşlerinden birinde: Vecc vadisi haram böl­gedir, avlanmak ve ağacını kesmek haramdır, demiştir. Bu görüşüne delil ola­rak iki hadis zikretmiştir. Birincisi daha önce naklettiğimiz hadistir. İkincisi: Urve b. Zübeyr'in babasından naklettiği hadistir ki, orada şöyle buyurulmak-tadır: "Hz. Peygamber (s.a.) buyurmuştur ki: Vecc vadisinin avını avlamak ve ağacını kesmek haramdır, Allah için haram kılınmıştır." Bu hadisi İmam Ahmed ve Ebu Davud rivayet etmişlerdir[64] Bu hadis Muhammed b. însân yoluyla bilinmekte, o ise Urve'ye dayanan bu hadisi babasından nakletmek­tedir. Buharı, Tarihinde, (bu şahıs hakkında): "Ona uyulmaz." demiştir.

Ben derim ki: Urve her ne kadar babasını görmüşse de ondan hadis din­lediği şüphelidir. Allah, en iyi bilendir. [65]                      

 

2— Hz. Peygamberin (s.a.) Zekât Tahsildarları Göndermesi:

 

Hz. Peygamber (s.a.) Medine'ye geldiğinde ve hicretin 9. senesi girince, zekât toplamaları için zekât memurlarım Araplara gönderdi. Ibn Sa'd der ki: Sonra Allah Rasûlü (s.a.) zekât memurlarını gönderdi. Diyorlar ki: Rasûlul-lah (s.a.) 9. sene Muharrem ayının hilâlini görünce, [66] Arapların zekâtlarım toplamak için memurlarını gönderdi. Bunlardan Uyeyne b. Hısn'ı Temîmo-ğullarına, Yezîd b. Husayn'ı Eşlem ve Gıfâr kabilelerine, Abbâd b. Bişr el-Eşhelî'yi Süleym ve Müzeyne kabilelerine, RâfT b. Mekîs'i Cüheyne kabile­sine, Amr b. Âs'ı Fezâreoğullarına, Dahhâk b. Süfyân'ı Kilâboğullarına, Bişr b. Süfyân'ı Kâ'boğullarına, İbnü'l-Lutbiyye el-Ezdî'yi Zabyanoğullarına gön­derdi. Rasûlullah (s.a.) zekât memurlarından, alacakları malın orta halli ol­masına, sahibinin elindeki malların en iyilerini almamalarına dikkat etmele­rini istedi.[67] Denilir ki: "İbnü'l-Lutbiyye görevini tamamlayıp geldiği zaman Peygamberimiz (s.a.) ondan hesap vermesini istedi."[68] Peygamberimizin  (s.a.) bu davranışında, memurlardan ve mûtemedlerden hesap vermelerini is­temenin caiz olduğuna, şayet ihanet ettikleri açığa çıkarsa, onları azledip yer­lerine daha güvenilir başka görevlileri tayin etmenin gerekli olacağına delil vardır.

İbn İshak der ki: Peygamberimiz (s.a.) Muhacir b. Ebî Ümeyye'yi San'-a'ya gönderdi. O oradayken el-Ansî (Hz. Peygamber'e) karşı isyan etmişti. Ziyâd b. Lebîd'i Hadramut'a, Adiy b. Hâtem'i Tayy ve Esedoğullarına, Mâ­lik b. Nüveyre'yi Hanzalapğullarına gönderdi. Sa'doğullarınm zekâtını top­lama görevini iki kişiye verdi: Zibirkân b. Bedr'i kabilenin bir tarafına, Kays b. Âsim'ı öbür tarafına gönderdi. Alâ b. Hadramî'yi Bahreyn'e, Hz. Ali'yi de —Allah hepsinden razı olsun— Necran'a göndererek o bölgelerin zekâtla­rını ve cizyelerini toplamakla görevlendirdi.[69]

 

ON YEDİNCİ BÖLÜM HİCRETİN DOKUZUNCU YILI OLAYLARI

A) HİCRETİN DOKUZUNCU YILI SERİYYELERİ

 

1— Uyeyne b. Hısn Seriyyesi:

 

Uyeyne b. Hısn el-Fezârî komutasında bir seriyye bu senenin Muharrem ayında Temîmoğullan üzerine yola çıktı. Hz. Peygamber (s.a.) onu bu seriy­ye ile, içlerinde Muhacir ve Ensar'dan kimsenin bulunmadığı elli kişilik bir süvari birliğinin başında onlarla savaşmak için göndermişti. Askerî birlik ge­ce yürüyor, gündüz gizleniyordu. Temîmoğullarına vardıklarında, bir grup insan sahrada hayvanlarını otlatırlarken onlara hücum ettiler. Çobanlar da gelen kalabalığı görünce bırakıp kaçtılar. Orada bulunan on bir erkek, yirmi bir kadın ve otuz çocuk tutuklanarak Medine'ye getirildi ve Remle bt. Hâ-ris'in evine konuldular.  [70]                        

 

2— Temımoğullarımn Medine'ye Gelişi:

 

Bunların arkalarından Utârid b. Hâcib, Zibirkân b. Bedr, Kays b. Âsim, Akra' b. Habis, Kays b. Haris, Nuaym b. Sa'd, Amr b. Ehtem ve Rebâh b. Haris gibi Temımoğullarımn ileri gelenlerinden oluşan bir heyet Medine'ye geldi. Kadınlarını ve çocuklarını görünce ağladılar ve sabırsızlanarak Hz. Pey-gamber'in (s.a.) kapısına geldiler, "Ey Muhammedi Dışarı çık!" diye bağır­dılar. Rasülullah (s.a.) dışarı çıktı. Bilâl (r.a.) namaz için kamet getirdi. Bu arada heyet üyeleri Rasülullah (s.a.) ile konuşmak istiyorlardı. Peygamberimiz bir müddet onların yanında durdu, sonra geçip öğle namazını kıldırdı. Daha sonra mescidin avlusunda oturdu. Heyet üyeleri, Utârid b. Hâcib'i öne çıkardılar. Utârid, heyet adına bir konuşma yaptı. Allah Rasülü (s.a.) de Sa­bit b. Kays b. Şemmâs'a, cevaben bir konuşma yapmasını emretti. Allah (c.c), heyeti teşkil edenler hakkında şu âyet-i kerimeleri indirdi: "(RasûFüm) Sana odaların arkasından bağıranların çoğu, aklı ermez kimselerdir. Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi elbette kendileri için daha iyi olur­du. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir."[71]Hz. Peygamber (s.a.) esirle­ri geri verdi. Temîmoğuiiarımn şairi Zibirkân kalktı ve övünerek şu şiiri söyledi:

"Bizler kerim insanlarız, bize denk olacak bir kabile yoktur. Krallar bizden çıkar, mabedler bizimle imar olunur.

Ganimet toplama sırasında kabilelerin çoğunu mağlup ettik. İzzetin -ve kuvvetin- faziletine tâbi olunur.

Biz öyle kimseleriz ki kıtlık vakti, yağmur yağmadığı zaman, İkramda bulunanlarımız -başkalarım- et kebabıyla doyurur.

Şu gördüğün şeylerle, insanların efendileri her bir yöreden bize süratle-gelirler, biz de -getirilen şeyleri yemek olarak- hazırlayıp Allah yolunda in-fak ederiz.

Asaletimizden kaynaklanan bir cömertlikle gelenler İçin semiz, iri hör-güçlü, hastalıksız develeri keseriz ve yiyenlerin hepsi doyarlar.

Herhangi bir kabileye karşı övündüğümüzde, bu övünmeden yararlan­dıklarını, nasiplerini aldıklarım görürsün.

Bu konuda bize karşı övünenleri tanırız ve kavmimiz çeşitli haberler din­lerken geri dönerler.

Biz herkese karşı dururuz ama kimse bize karşı duramaz. Aynı zamanda kendimizi överken yüceliriz."

islâm şairi Hassan b. Sabit kalktı ve irticâlî olarak cevaben şu surem:

"Fihr ve kardeşlerinin önde gelen kişileri, insanlara uyacaktan bir âdeti açıkladılar.

Kalbinde Allah'a karşı takva duygusu bulunanlar ve her türlü hayrı işle­yenler bu âdeti memnuniyetle kabul ederler.

O öyle bir kavimdir ki savaştıkları zaman düşmanlarını zarara sokar, ta­raftarlarına da faydalı olmaya çalışırlar ve olurlar da...

Bu onların cevherlerinde mevcut olan bir haslettir. Biliniz ki hasletlerin en kötüleri sonradan ortaya çıkanlardır.

Diğer insanlardan onların önüne geçenler olursa, onların bu geçişi o kav­min -yani bizim- en basit geçişimizin gerisinde kalır.

İnsanlar savunma sırasında ellerinin tahrip ettiği şeyleri tamir etmezler, tamir ettiklerini de tahrip etmezler.

Eğer başkalarıyla müsabakada bulunurlarsa onları geçerler. Ya da en şe­refli kimselerle boy ölçüşürlerse onlara da galip gelirler.

Çok iffetlidirler. Onların bu iffeti hakkında vahy nazil oîdu. Hiç bir pis­liğe bulaşmazlar. Dünyaya düşkünlükleri de onları kirletmez.

Komşularına ikram ve ihsanda bulunmak hususunda cimrilik etmezler. Dünya hırsından bir pislik de onlara bulaşmaz.

Bir kabileye karşı düşmanlığımızı açığa vurduğumuz zaman, biz o kabi­leye doğru, yavrusunun yaban ineğine doğru yürüdüğü gibi yürümeyiz.

Harbin pençeleri bize ulaştığı ve karşımızdaki ödlekler bu pençelerin tır­naklarından irkildiği zaman biz yüceliriz.

Düşmanlarım kahrederlerse bundan dolayı böbürlenmezler. Kendileri bir felâkete uğrarlarsa bundan dolayı da zillete düşüp paniğe kapılmazlar.

Sanki onlar harpte, ölüm karşılarında çok cılız bir mahluk gibi âcizle-şen, ayaklarının bağ yerlerinde eğrilik bulunan Hüye'deki (Yemen'de arslan-larıyla meşhur bir yer) arslanlar gibidirler.

Gazaplandıkları zaman kendiliğinden sana geleni al. Sakın vermek iste­medikleri şeyi almaya kalkışma.                              

Onlara düşmanlığı terket. Çünkü onlarla savaşmakta üzeri ze hirli otlarla kaplanmış bir şer vardır.

Arzular ve taraftarlar farklılık arzettikleri zaman sen Rasûlullah'ın kendilerine taraftar olduğu kavme ikramda bulun.

Bu övgümü onlara, sevdiği şeyleri vasfetmede gergef işler gibi mahare olan bir dilin kendisine yardımcı olduğu dil hediye etti.

Onlar bütün kabilelerin en faziletlisidirler, ister ciddi olarak konuşsu: ı-lar, isterse alay etsinler (bu hüküm değişmez.)"

Hassan şiirini bitirince Akra' b. Habis dedi ki: 'Bu adam hakikaten ba­şarılı birisi, konuşmacısı bizim konuşmacımızdan, şairi de şairimizden daha kudretli, sesleri de sesimizden gür çıkıyor." Daha sonra oradakilerin hepsi müslüman oldu. Rasûlullah (s.a.) da en güzel hediyeler takdim ederek onları mükâfatlandırdı.                                                                                 

îbn İshak der ki: Temîmoğullan heyeti gelince mescide girdiler ve heyöt-tekiler: "Dışarı çık ey Muhammedi" diye bağırdılar. Bu şekilde bağırmaları Rasûlullah'ı (s.a.) rahatsız etmişti, daha sonra yanlarına gelince de şöyle de­diler: "Seninle Övünme yarışı yapmaya geldik, şairimize ve konuşmacımıza izin ver." Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.): "Evet, konuşmacınıza izin verdim, haydi kalksın." karşılığını verince, Utârid b. Hâcib kalktı ve şöyle bir konuşma yaptı: "Bizlere ihsanda bulunan ve bizleri kral yapan Allah'a hamdolsun. O bize hayır işlerde kullandığımız pek çok servet vermiştir. O bizi şark milletlerinin en azizi, en kalabalığı ve savaş için en -kısa zamanda hazırlananı kılmıştır. İnsanlar arasında kim bizim gibidir? İnsanların reisleri ve fazilet sahibi olanları biz değil miyiz?.Kim bizimle övünme yarışını göze alabilecekse bizim saydığımız meziyetlerin benzerlerini saysın bakalım! İste­seydik daha çok şeyler söyleyebilirdik fakat biz, bize ihsan olunan nimetler üzerine sözü uzatmaktan utanırız. Bu sözleri, bizimkine benzer bir sözünüz, işimizden üstün bir işiniz varsa getiresiniz diye söylüyorum." Böylece sözü­nü bitirip oturdu. Daha sonra Rasûlullah (s.a.) Sabit b. Kays b. Şemmâs'a: "Kalk ve cevap ver." diye emretti. O da kalktı ve şöyle dedi: "Gökleri ve yeri yaratan Allah'a hamdolsun. Göklerde ve yerde hükmünü yürüten O'-dur. İlmi, kürsîsini kuşatmıştır. Herşey O'nun ihsânındandır. Sonra bizi hü­kümran kılması da O'nun kerem ve ihsânındandır. O, mahlukatın en hayırlı­sını Peygamber olarak seçmiştir. O Peygamber ki, baba tarafından insanla­rın en şereflisi, insanların en doğru sözlüsü ve ana tarafından en üstünüdür. Allah (c.c.) O'na kitabını indirmiş ve kullan üzerine emîn kılmıştır. O, bü­tün âlemlerin en hayırlısıdır. Sonra O, bütün insanları Allah'a iman etmeye çağırmış, ilk olarak bu davete karşılık vererek iman edenler Muhacirler ol­muştur. Onlar kendi kavminden ve akrabasındandirlar, insanların soyca en şereflisi» simaca en güzeli, iş bakımından en hayırlısı di rlar. Daha sonra Al­lah'ın Rasûlü davet ettiği zaman, yaratıklar içinde bu davete ilk icabet eden biz olduk. Bizler Allah'ın yardımcıları ve Rasûlü'nün her bakımdan destek­çileri olduk, insanlar imana kavuşuncaya kadar onlarla harbe devam edece­ğiz. Kim Allah'a ve Rasûlü'ne iman ederse, malı ve kanı korunmuştur. Kim küfrüne devam ederse, onunla Allah yolunda sonuna kadar savaşırız. Öyle­lerini katletmek bize göre çok kolaydır. Bu sözümü söyler, erkek-kadm bü­tün müslümanlar için Allah'ın mağfiretini niyaz ederim. Size selâm olsun."

Daha sonra İbn İshak, Zibirkân'ın şiir okumasını ve Hassân'ın daha önce naklettiğimiz beyitlerle ona cevap vermesini zikreder. Hassan sözünü bitirin­ce, Akra' b. Haâbis dedi ki: "Bu adamın konuşmacısı bizim konuşmacımız­dan, şairi de bizim şairimizden daha kudretli, sözleri bizim sözlerimizden da­ha yüce." Daha sonra Rasûlullah (s.a.), herbirine en güzel şekilde ikramda bulundu. [72]

 

3—Kutbe b. Âmir b. Hadîde Seriyyesi:

 

Seriyyenin gidişi hicrî senenin Safer ayında idi. İbn Sa'd, bir rivayetinde der ki: Rasûlullah (s.a.), Kutbe b. Âmir M yirmi kişilik bir birlikle Tebâle ta­raflarında Has'amhlar'ın bulunduğu bölgeye gönderdi ve onlara baskın yap­malarını emretti. Binmek için yanlarına on deve alıp yola çıktılar. Yolda bi­rini yakaladılar ve sorguya çektiler, ama hiçbir bilgi alamadılar. Aynı adam, az sonra orada bulunanlara bağırıp uyarmak istedi, bu yüzden boynunu vur­dular. Gecenin yaklaşıp oradakilerin uyumasını beklediler, sonra da baskın yapıp şiddetli bir çarpışmaya başladılar. Her iki tarafta da çok sayıda yaralı vardı. Kutbe b. Âmir, öldürebildiğini öldürdü. Ele geçirdikleri deve, davar ve kadın cinsinden ganimetleri, Medine'ye getirdiler. Bu rivayette şu bilgi de vardır: Has'amlılar toplanıp, hayvanlarına binip müslüman birliği takip et­mek istedi. O sırada Allah (c.c.) büyük bir sel gönderdi ve bu sel Has'amlılar ile müslüman birliğin arasında öyle bir engel oluşturdu ki, müslümanlar de­ve, davar ve esirleri sürüp götürürken oniar bakıp duruyor, ama selden kar­şıya gecemi yor Iardı. Müslüman birlik gözden kayboluncaya kadar bu hal böyle devam etti.[73]

 

4— Dahhâk b. Süfyân el-Kilâbî Seriyyesi:

 

Dahhâk b. Süfyân el-Kİlâbî seriyyesiirin, hicretin 9. senesi Rabîule1 ayında Kilâboğullarına gönderilmesi.

Nakledildiğine göre Rasûlullah (s.a.) Kilâboğullarına bir askeri birlik gönderdi. Başlarında Dahhâk b. Süfyân b. Avf et-Tâî vardı. Beraberinde de Asyad b. Seleme bulunmaktaydı. Züccü Lâve denilen mevkide kilâboğulları­na rastladılar ve onları İslâm'a davet ettiler, reddetmeleri üzerine de onlarla savaşıp mağlup ettiler. Asyad, babası Seleme'yi yakaladı. Seleme o esnada Zücc'de bir nehirde atının üzerindeydi. Asyad onu İslâm'a davet edip kendi­sine eman verdi. Fakat o, hem oğluna hem de oğlunun dinine sövdü. Bunun üzerine Asyad babasının atının iki bacağını kılıçla vurdu. At arkası üstü dü­şünce Seleme de suya düştü ve oğlu mizrağıyla bastırarak onu suda tuttu ve bir başkası gelip öldürdü. Asyad (edebinden dolayı) babasını kendi eliyle öl­dü rmemişti.[74]

 

5— Alkame b. Mücezziz Seriyyesi:

 

Alkame b. Mücezziz el-Müdlîcî seriyyesinin, hicretin 9. yılı RabîuieVvel ayında Habeşliler üzerine gönderilmesi.

Nakledildiğine göre, Hz. Paygamber'e (s.a.) bir grup Habeşlinin Cidde-liler tarafından görüldüğü haberi ulaştığında, Alkame b. Mücezziz'i üç yüz kişilik bir askeri birlikle üzerlerine gönderdi. Birlik denizde bir adaya var­mıştı, ancak dalgaların kabarmasından korkup geri döndüler. Bu arada ba­zıları ailelerinin yanma dönmek için acele ediyorlardı. Bunun için Alkame'-den izin istediler. Alkame de bunlara izin verdi ve aralarında bulunan Ab­dullah b. Huzâfe es-Sehmî'yi başlarına emîr olarak tayin etti. Abdullah, şa­kacı bir şahıstı. Bir aralık yolda konaklamış ve ısınmak için ateş yakmışlardı. Abdullah: "Şu ateşe atılmanızı kesinlikle emrediyorum." dedi. İçlerinden bir grup ayağa kalktı ve hazırlandı. Oradakiler ateşe atılacaklarını sandılar. Bu arada Abdullah: "Oturunuz, ben size şaka yaptım." dedi. Bu olayı Rasülul-lah'a (s.a.) anlattıklarında buyurdular ki: "Kim size günah işlemenizi emre­derse, ona itaat etmeyiniz."

Ben derim ki: Buharı ve Müslim'in Sahih'ler'mde Hz. Ali'den şöyle bir rivayet nakledilmektedir: Hz. Peygamber (s.a.), bir askerî birlik gönderdi. Başlarına Ensar'dan birini komutan tayin etti. Birliktekilere de, başlarında bulunan şahsın sözünü dinlemelerini ve kendisine itaat etmelerini emretti. Bir ara komutanı kızdırdılar. O da: "Odun toplayıp bana getirin." dedi. Topla­dılar. "Ateş yakın." diye emrettikten sonra: "Rasûlullah (s.a.) size, beni din­lemenizi emretmedi mi?" diye sordu. Onlar da: "Evet, emretti." dediler. Bu­nun üzerine: "Öyleyse girin şu ateşe!" dedi. Oradakiler birbirlerine bakakal-dılar ve dediler ki: "Biz Allah Rasûlüne (s.a.) ateşten kurtulmak için sığın­mıştık." Sonunda öfkesi geçinceye kadar bu vaziyette kaldılar ve ateş söndü­rüldü. Medine'ye döndüklerinde bu olayı Allah Rasûlü'ne (s.a.) anlattılar. O da buyurdu ki: "Eğer ateşe girselerdi, bir daha ondan çıkamazlardı." Ve yine buyurdu ki: "Allah'a isyan sözkonusu olan hususlarda başkasına itaat edilmez; itaat ancak iyi olan, meşru olan şeyler hususundadır."[75]

Hz. Ali'nin bu rivayeti, yukarıda bahsi geçen komutanın Ensar'dan ol­duğunu; Alkame tarafından değil, Hz. Peygamber (s.a.) tarafından tayin edil­diğini ve öfkelenmesinin onu bu işe sevkettiğini açıklığa kavuşturmaktadır.

Ahmed b. Hanbel'in Müsneef inde İbn Abbas'tan rivayet ettiğine göre, "Ey inananlar! Allah'a itaat edin, Peygamberce ve sizden olan buyruk sa­hiplerine itaat edin."[76] âyet-i kerimesi, Abdullah b. Huzâfe b. Kays b. Adiy hakkında nazil olmuştur. Allah Rasûiü (s.a.) onu bir askerî birliğin başında göndermişti.[77] Bu duruma göre yukarıdaki rivayetler, iki ayn olaydan bah­setmektedir. Şayet öyle değil de aynı olaya işaret ediyorlarsa Hz. Ali'nin (r.a.) rivayeti daha güvenilir gözükmektedir. Allah (c.c.) en doğrusunu bilendir. [78]

 

6— Hz. Ali b. Ebî Tâlib Seriyyesi:

 

Nakledildiğine göre Rasûlullah (s.a.), Ali b. Ebî Tâlib'i (r.a.) Ensar'dan toplanan ve yüz kişisi develi, ellisi atlı olmak üzere toplam yüz elli kişilik bir kuvvetle, yanlarına da siyah bir bayrak ve beyaz bir sancak vererek Tayy ka­bilesinin putu olan Füls'ü yıkmaya gönderdi. Fecir vakti Hatim ailesinin ko­nakladığı bölgeye baskın yaptılar. Putu yıktılar ve çok sayıda esir, davar ve deveyi ganimet olarak ele geçirdiler. Esirler arasında Adiy b. Hâtim'in kız-kardeşi de vardı. Adiy'in kendisi Şam'a kaçtı. Deposunda üç kılıç ve üç zırh buldular. Hz. AH, esirlerin başına Ebu Katâde'yi, deve ve davarlar ile diğer ganimet mallarının başına da Abdullah b. Atîk'i görevlendirdi. Yolda gani­metler taksim edildi. Hz. Peygamber'in (s.a.) hissesi ayrıldı. Hatim ailesin­den alınan esirler Medine'ye gelinceye kadar taksim dışı bırakıldı.[79]

 

7— Adiy b. Hâtim'in Medine'ye Gelişi:

 

İbn İshak, Adiy b. Hâtim'in şöyle dediğini nakletmektedir: Rasülullah'-ın (s.a.) adini duyduğum zaman, Araplar içinde O'na benden daha çok nef­ret duyan kimse yoktu. Ben hiristiyandım ve şerefli bir insandım. Kavmimde ganimetlerin dörtte birini alırdım. Dindar bir insandım. Kabilemin reisi idim. Hz. Peygamber'in (s.a.) haberini alınca nefret duydum. Develerimi otlatan Arap bir uşağım vardı. Ona dedim ki: "Develerimden semiz ve uysal olanları hazırla ve bana yakın bir yerde beklet. Muhammed'in askerlerinin bu belde­ye ayak bastığını duyar duymaz bana haber ver." Dediklerimi yaptı. Daha sonra bir sabah bana geldi ve dedi ki: "Muhammed'in süvarileri seni kuşattı­ğı zaman ne yapacak idiysen hemen onu yap! Ben bayraklar gördüm ve ne olduklarını sordum. Bunlar Muhammed'in askerleri, dediler." Uşağıma: "De­velerimi yaklaştır." dedim, yaklaştırdı. Ailemi ve oğlumu bindirdim. Sonra dedim ki: "Şam'da hıristiyan dindaşlarımın yanına varırım." Hâtim'in kızı­nı geride, kabilede bıraktım. Şam'a gelince orada kaldım. Benden sonra Ra-sûlullah'ın (s.a.) süvarileri gelmişler. Hâtim'in kızı da esirler arasındaydı ve Tayy kabilesinden esir alınanlar Allah Rasûlü'ne (s.a.) takdim edildi. Benim Şam'a kaçtığım haberi Hz. Peygamber'e (s.a.) ulaşmıştı. Rasûlullah (s.a.) bir gün Hâtim'in kızının yanına uğramıştı. Hâtim'in kızı Hz. Peygamber'e (s.a.) dedi ki: "Ya Rasûlallah! Ziyaretçi kalmadı, babam gitti, ben yaşlı bir kadı­nım. Benden herhangi bir hizmet de beklenmez. Sen bana bir iyilik yap. Al­lah da sana ikramda bulunsun." Rasûlullah (s.a.): " Ziyaretçin kim?" diye sordu. "Adiy b. Hatim." dedi. Hz. Peygamber (s.a.): "Allah ve Rasûlü'-nden kaçan mı?" dedi. Hâtim'in kızı: "Bana iyilik yap." dedi. Rasûlullah (s.a.) geri döndüğünde yanında birinin olduğunu farketti ve bir de baktı ki, ya­nındaki Ali. Hz. A1İ, Hâtim'in kızma: "O'ndan bir binek iste." dedi. Hâ­tim'in kızı der ki: "Ben de istedim". Hz. Peygamber (s.a.) ona bir binek ye­rilmesini emretti.

Adiy der ki: Kizkardeşim bana geldi ve dedi ki: "O bana öyle bir iyi( yaptı ki, baban o yaptığını yapamaz. İstesen de istemesen de O'na gitmeiis Falan ve falan O'na geldiler, şu şu ihsanları aldılar."

Adiy der ki: Hz. Peygamber (s.a.) mescidde oturuyorken yanına vardım. Oradakiler: "İşte bu Adiy b. Hâtim'dir." dediler. Ne bir eman, ne bir mek­tup getirmiştim. Rasûlullah'ın (s.a.) yanına itildiğimde elimden tuttu. Daha önce O şöyle demişti: "Umarım ki Allah, ellerimizi tutuşturur." Benim İçin ayağa kalktı. Bu sırada yanında çocuğu olan bir kadın geldi ve: "Sana ihti­yacımız var." dediler. Rasûİuüah (s.a.) kalktı, onlarla beraber gitti ve ihti­yaçlarını giderdi. Sonra elimden tutup beni evine götürdü. Bir çocuğun getir­diği mindere oturdu. Ben de önüne oturdum. Allah'a hamd ve senada bulun­du. Sonra: "Seni kaçmaya sevkeden sebep nedir, yoksa o sebep: Lâilâhe il­lallah demek midir? Sen Allah'tan başka bir ilâh tanıyor musun?" dedi. "Hayır" dedim. Sonra bir müddet konuştu ve dedi ki: "Sen yalnız Allahü Ekber denilmesinden kaçıyorsun, Allah'tan daha büyük bir şey biliyor mu­sun?" "Hayır," dedim. Allah Rasûlü (s.a.): "Yahudiler Allah'ın gazabına uğramışlar, hıristiyanlar da sapıklığa düşmüşlerdir." buyurdu. Adiy devam­la diyor ki: "Ben Hanîf dini üzere bir müslümanım." dedim.

Hatim anlatmaya devam ediyor: Ben bu sözü söyleyince Hz. Peygam­berdin (s.a.) yüzü sevinçli bir hal aldı. Sonra Ensar'dan birinin evinde misafir olmamı emretti. Sabah-akşam yanma gidip gelmeye başladım. Bir gün ben yanındayken, siyah-beyaz çizgili yün kıyafetler içinde bir grup geldi. Namaz kılıp ayağa kalktı, onları teşvik edici şeyler söyledi ve sonra dedi ki: "Ey in­sanlar! Bir ölçek vermek suretiyle de olsa iyilikte bulununuz. Hatta yarım ölçek, bir kabza, hatta daha azıyla da olsa iyilik yapınız. Sizden biriniz yüzü­nü cehennem ateşinden bir hurma tanesi, hatta yansıyla koruyabilir. Bunu da bulamazsanız güzel bir sözle... Herhangi biriniz Allah'a kavuştuğunda, şu anda size söyleyeceklerimi söyleyecektir: "Sana mal ve çocuk vermedim mi?" O kimse: "Evet." diyecek. Allah: "Kendin için hazırlayıp gönderdik­lerin nerede?" buyuracak. O kişi önüne bakacak, sonra arkasına, sağma, so­luna bakacak ve cehennem ateşinden yüzünü koruyacak hiçbir şey bulama­yacaktır. Sizden biriniz yüzünü cehennem ateşinden, yarım hurma tanesiyle de olsa korusun, onu da bulamazsa güzel bir sözle... Ben sizin adınıza fakir­likten korkmuyorum. Allah size, öylesine yardım edecek ve ihsanda buluna­caktır ki, devesinin hevdecinde bir kadın Medine ile Hîre arasında (Allah'tan başka hiçbir şeyden korkmadan) yolculuk yapacaktır. Devesi için hırsızlar­dan da korkmayacaktır." Adiy der ki: "Kendi kendime, 'Tayy'ın hırsızları nerdeler?' dedim."[80]

 

B) KÂ'B b. ZÜHEYR, RASÛLULLAH'IN (S.A.) HUZURUNDA

 

Bu hâdise Hz. Peygamber'in (s.a.) Tâif ten dönüşüyle Tebük gazvesi ara­sında cereyan etmiştir.

İbn İshak der ki:[81]Rasûlullah (s.a.) Tâif ten geldiğinde Büceyr b. Zü-heyr kardeşi Kâ'b'a mektup yazarak, Rasühıllah'ın (s.a.) Mekke'de kendisi­ni hicveden ve bu yolla kendisine eziyet eden birkaç kişiyi öldürttüğünü, geri kalan Kureyş şairlerinden İbn Ziba'râ ve Hübeyre b. Ebî Vehb'in de sağa-sola kaçtıklarını haber verdi. "Hayatına ihtiyacın varsa koş gel Allah Rasû-Iü'ne. (s.a.) O, tevbe edip müslüman olarak kendisine gelen hiç kimseyi öl­dürmüyor. Eğer bunu yapmazsan başının çaresine bak!" Kâ'b şöyle demişti:

Benden Büceyr'e bir mektup iletiniz, (ve orda deyiniz ki) Dediğin şeye senin ihtiyacın yok mudur?

Eğer bunu yapacak değilsen bize bildir. Seni bundan başkasına yönelten nedir?

Babanın ve annenin sahip olmadığı bir ahlâka (seni iten nedir?) O hususta kendine bir kardeş de bulamazsın. Şayet sen dediğimi yap­mazsan hiç üzülmem,

Ve de ayağın sürçerse, geçmiş olsun demem.

O Me'mun (Peygamberimizin Kureyş kabilesi içindeki lâkabı) sana ka­na kana bir kâse içirdi.

Sonra ikinci defa yine içirdi."

Bu mektubu kardeşi Büceyr'e gönderdi. Mektup kendisine ulaşınca onu Rasûlulİah'tan (s.a.) gizlemeyi hoş bulmadı ve mektuptaki bu şiiri O'na oku­du. Rasûlullah (s.a.): "Me'mun sana içirdi" mısraını duyunca: "O, her ne kadar çok büyük bir yalancıysa da bunu doğru söylemiş." buyurdu. "Baba­nın ve annenin sahip olmadığı bir ahlâk" sözünü duyunca da: "Evet, ne anası ne de babasını o ahlâk üzere buldu." dedi. Sonra Büceyr Kâ'b'a şu mısraları gönderdi:

"Kâ'b'a kim iletecek (ve soracaktır) ki, Kınadığın şeyde bir bâtıl olan bir durum mu vardır, diye. .

Senin o kınadığın şey sadece sımsıkı Allah'a bağlar. Lâfa, Uzza'ya değil! Kurtuluş istiyorsan müslüman olur ve kurtulursun.

insanlardan hiç kimsenin kaçıp kurtulamayacağı bir günde Yalnızca kalbi temiz olan müslüman kurtulacaktır.

Züheyr'in dini benim için hiçbir şey değildir. Ebu Sülmâ'nın dini ise bana haram kılınmıştır."

Bu mektup Kâ'b'a ulaşınca, dünya kendisine dar gelmeye başladı. Ha­yatından endişe ediyordu. Kabilesindeki bazı düşmanları da onu korkuttular ve: "Kâ'b öldürülecektir." dediler. Başka çıkar yol kalmadığını görünce Allah Rasûlü'nü (s.a.) öven kasidesini söyledi. Bu kasîdede, korkusunu ve ifti­racı düşmanlarından duyduğu endişeyi dile getirdi. Sonra yola çıktı ve Medi­ne'ye geldi. Bana anlatıldığına göre, aralarında Cüheyne'den tanışıklık bulu­nan bir adamın yanına misafir oldu. O adam da Kâ'b'ı sabah namazını kıl­mak üzereyken alıp Rasülullah'a (s.a.) götürdü. Adam Hz, Peygamber (s.a.) ile birlikte namazını kıldı. Sonra Kâ'b'a Allah Rasûlü'nü (s.a.) göstererek: "İşte bu Rasülullah'tır (s.a.), kalk ve emân dile!" tavsiyesinde bulundu. Ba­na anlatıldığına göre Kâ'b kalktı, Hz. Peygamber'in (s.a.) yanına oturdu, elini eline aldı. Rasûlullah (s.a.) kendisini tanıyordu. Sonra dedi ki: "Ey Allah'ın Rasûlü! Kâ'b b. Züheyr tevbe edip müslüman olarak senden eman diliyor, ben onu size getirirsem kabul eder misiniz?" Allah Rasûlü (s.a.): "Evet." dedi. Bunun üzerine: "Ben, Kâ'b b. Züheyr'im yâ Rasûlallah!" dedi.

İbn İshak der ki: Âsim b. Ömer b. Katâde'nin bana anlattığına göre En-sar'dan bir kişi, o anda Kâ'b'in üzerine atılmış ve: "Bırak şu Allah düşmanı­nın boynunu vurayım!" demiş, fakat Hz. Peygamber (s.a.): "Bırak onu, tevbe etmiş ve eski halini terkederek gelmiştir." dedi. Kâ'b, bu davranış sebebiyle o adamın mensup olduğu Ensar kabilesine kızdı. Muhacirlerden hiç kimse Kâ'b hakkında hayırdan başka bir şey söylememiştir. Daha sonra devesini ve sevgilisini övdüğü Kasîde-i Lâmiyye'sini söylemiştir ki başlangıcı şöyledir:

"Suat benden uzaklaştı, bugün kalbim yaralıdır. O'nun peşinde esaret­ten kurtulamamış, zillete düşmüştür.

Fesatçılar etrafında koşuşturuyor ve: 'Ey Ebu Sülma'nın oğlu, sen öleceksin' diyorlar.

Böyle zamanlarda desteğini umduğum bütün dostlar: Seninle meşgul ola­cak vaktimiz yok, dediler.

Onlara: Yoluma durmayın, sizi önemsemiyorum. Rahman'ın takdir et­tiği şey mutlaka gerçekleşecektir.

Sağlıklı ve huzuru demleri ister uzun, ister kısa olsun. Herkes birgün tabuta konulup taşınacaktır.

Bana haber verildiğine göre Rasûlullah (s.a.) beni tehdid etmiş, -buna rağmen- afvetmesi her zaman umulabilir.

Biraz mühlet ver. İçinde öğütler ve hak-batıl arasını ayıran (âyetler) bu­lunan Kur'ân'ı sana veren, hidayetini arttırmıştır.

Jurnalcilerin iftirasına bakarak beni cezalandırma, hakkımda çok şeyler söylendiyse de hakikatte günahsızım.

Öyle bir makamda bulunuyorum ki, bu makamda benim görüp işittikle­rimi bir fil duysa,

Rasûlullah'tan (s.a.) bir teminat yoksa, korkar, titrerdi.

Sözü dinlenen, emri geçerli olan bir zatın eline elimi koydum ve hiçbir konuda onunla tartışmayı düşünmüyorum.

Kendi kendime konuştuğum zaman söylemediğim bir çok şeylerin bana nisbet edilmesi ve o sözlerden benim sorumlu tutulmam...

Sık ağaçlardan meydana gelmiş ve içinde yartıcı hayvanların bulunduğu bir ormandaki heybetli bir arslandan daha çok korku vericidir.

O arslan, sabah vakti avlanmaya çıkar ve parçalanmış insan etleriyle başka iki arslanın da karnım doyurur.

Dayanıklı bir arsîana saldırdığı zaman onu yere sermeden bırakmaz.

Cev denilen bölgenin yırtıcı hayvanları ondan uzak durur ve onun vadi­sinde erkek cemaatler barınamazlar.

Onun vadisinde güvenilir kişiler eksik değildir. (Görülen), parçalanmış silahlar ve elbiseler o aslanın azığından arta kalanlardır.

Peygamber (s.a.) kendisiyle aydınlanılan bir nur, Allah'ın yalın kılıçla­rından bir hint kılıcıdır.

Kureyş'ten bir cemaat sözcüsü, onlar müslüman olduğu zaman -Mekke'den Medine'ye- intikal ediniz dedi.

Onlar intikal ettiler ancak zayıflar, savaşta kalkanı olmayanlar, silah­sızlar ve ata binemeyenler kaldılar.

Beyaz erkek develer gibi yürürler, kısa siyah adamlar firar ettikleri za­man bir darbe onlan korur.

Onlar yüksek burunlu kahramanlardır, harpteki elbiseleri zırh ve zırh gibi gömleklerdir.

O zırhlar beyaz, parlak, halkaları diken gibi birbirine geçmiş vaziyette sağlam yapılıdırlar.

Süngüleri düşmanlarının göğsüne saplansa sevinmezler, kendileri de ay­nı duruma düşseler üzülmezler.

Onlar ancak boğazlarından yaralanabilirler ve de hiçbir zaman savaş mey­danlarından uzak kalmazlar."

İbn İshak, Âsim b. Ömer b. Katâde'den şu rivayette bulunur: Kâ'b: "Kısa siyah adamlar firar ettikleri zaman" deyince, bu sözüyle Ensar topluluğunu kasdetti, çünkü onlar, Kâ'b'a ilk gelişinde hakaret etmişlerdi ve övgüsünü yalnızca Muhacirlere yöneltmişti. Bunun üzerine Ensar gazaplandı. Kâ'b, Müs­lüman olduktan sonra (bu hatasını telâfi için) Ensâr'ı medheden bir kaside­sinde şöyle demişti:

"Kim şerefli bir hayat sürmek isterse, Ensar'ın salihlerinin oluşturduğu bir toplulukta yaşasın.

Onlar üstün ahlâkı atadan ve ecdattan miras aldılar ve onlar, hayırlı kim­selerin evlatları olan hayırlı insanlardır.

Savaş günü saldırılar yapılırken canlarını Peygamberleri uğrunda feda edenlerdir.

Titreyen süngüler ve Meşârif kılıçlarıyla insanları dinlerinden tardeden-lerdir.

Boğaz boğaza gelindiği gün ölmek için canlarını Peygamberlerine satan kimselerdir.

Kâfirlerin kanlarından bulaşan pislikleri temizler ve bunu da kendileri için bir ibadet sayarlar.

Seni korumaları için yanlarına gittiğin zaman kendini dağ keçisinin (ula­şılması, imkânsız) yerinde gibi (emin olarak) sabahlarsın.

Onlar, yıldızların düştükleri gecede kendilerine gelenler için aşe$|jfazi-fesi gören bir kavimdir."

Kâ'b b. Züheyr, en büyük şairlerdendir. Kâ'b, babası, oğlu Ukbe, oğlu­nun oğlu Avvâm b. Ukbe, bunların hepsi büyük şairlerdir. Kâ'b'ın beğenilen bir şiiri şöyledir:

"Eğer bir şeye hayret edecek olsaydım, kaderi kendisine kapalı (geleceği hakkında hiçbir şey bilmeyen) bir gencin koşuşturmasına hayret ederdim.

O genç ulaşamadığı şeylerin peşinde koşup duruyor, kendisi tek bir fert ama her yana dağılmış bir yığın işi var.

Yaşadığı sürece insanın uzun boylu emelleri vardır. Ecel dolmadan göz­ün (herşeyde hevesi olması) bitmez."

Yine Kâ'b'ın, Hz. Peygamber (s.a.) hakkında söylediği, beğenilen be­yitlerinden biri de şöyledir:

"O, cübbeîere bürünülmüş olarak esmer develerin ışığı altında sürüldü­ğü bir ay gibidir.

Hırkasının ve cübbesinin altındaki takva ve cömertliğin ölçüsünü Allah bilir. [82]

 

C) TEBÜK GAZASI

 

1— Kıtlık Yılı ve Savaş Hazırlıkları:                                  

 

 Hicretin 9. yılı, Recep ayında vuku bulmuştur.[83]lbn İshak der ki: Te-bük gazvesi; insanların çok büyük bir sıkıntı içinde olduğu, beldelere kurak­lığın hâkim olduğu bir zamanda vuku bulmuştur. Ürünler olgunlaşmış, in­sanlar ürününün başında ağaçlarının gölgesinde kalmayı arzu ediyorlar. Bu vaziyette bir yerden başka bir yere gitmeyi istemiyorlar. Hz. Peygamber (s.a.) bir sefere çıkacağı zaman genellikle onu gizlerdi, zamanın elverişsiz oluşu ve meşakkatlerin had safhada bulunuşu yüzünden bu seferde öyle yapmadı.

Rasûlullah (s.a.), hazırlıklarını sürdürürken, bir gün SelemeoğuHarından Ced b. Kays'a dedi ki: "Ey Ced! Bu yıl Ben? Asfar (Bizanslılar) ile savaşa gelmez misin?" Ced cevab olarak şöyle dedi: "Ey Allah'ın Rasûlü! Bana izin versen de günaha sokmasan daha iyi olmaz mı? Allah'a yemin olsun ki, bü­tün kavmimin de bildiği gibi kadınlara benden daha çok düşkün kimse yok­tur. Korkarım ki Benî Asfar'ın kadınlarını görürsem sabredemem, günaha girerim." Hz. Peygamber (s.a.) "Sana izin verdim" diyerek ondan yüz çevirdi.

Şu âyet-i kerime onun hakkında indi: "İçlerinden öylesi var ki: 'Bana izin ver, beni fitneye düşürme' dcr."[84]                                    

Bir grup münafık birbirine dedi ki: "Bu sıcakta sefere çıkmayın." Cenâb-i Hak onlar hakkında da şu âyet-i kerimeyi indirdi: "Sıcakta sefere çıkmayın, dediler. "[85]

Daha sonra Rasûlullah (s.a.) sefer hazırlıklarını yoğunlaştırdı, ashab-ı kirama da hazırlanmalarını emretti. Zenginleri, Allah yolunda bağışta bulun­mak için teşvik etti. İmkânı olanlar ellerinde avuçlarında olanları, sevabını Allah'tan umarak getirdiler. Bu seferde en büyük bağışı Hz. Osman b. Af-fan yaptı. Kimse onun yaptığı ölçüde bağışta bulunamadı.

Ben derim ki: Hz. Osman'ın bağış miktarı: Çulu ve semeriyle üç yüz de­ve ve bin dinardı[86]

İbn Sa'd nakleder ki: Rasûlullah'a (s.a.) Şam'da büyük bir kalabalığın toplanmakta olduğu, onların yıllık ihtiyaçlarının Heraklius tarafından karşı­landığı, Lahm, Cüzam, Âmile ve Gassân gibi kabileleri yanına aldığı ve öncü birliklerinin Belkâ'ya ulaştığı haberi geldi. Bu arada yedi kişi ağlayarak Hz. Peygamber'e (s.a.) geldiler ve O'ndan kendilerini teçhizatlandınp savaşa gön­dermesini istediler. Allah Rasûlü (s.a.) de buna yetecek imkân bulunmadığı­nı söyleyince, bağışta bulunmaya güç yetirememekten dolayı duydukları hüz­nün tesiriyle gözyaşı dökerek dönüp gittiler. Bu yedi kişi: Salim b. Umeyr, Uîbe b. Zeyd, Ebu Leylâ el-Mâzinî, Amr b. Aneme, Seleme b. Sahr ve Irbâz b. Sâriye idi. Bazı rivayetlere göre: Abdullah b. Mugaffel ve Ma'kıl b. Yesâr da bu zümrenin içindeydi. Bazılarına göre ise Tebük seferine katılamayacağı için ağlayanlar, Müzeyne kabilesinin Mukarrinoğullanndan yedi kişiydi.[87] İbn İshak, Amr b. Humâm b. el-Cemûh'u da bu kişiler arasında saymaktadır.

Arkadaşları, Ebu Musa'yı Hz. Peygamber'e (s.a.) göndererek, O'ndan kendilerine binit tedârik etmesini istediler. Bu arada RasûluUah (s.a.) öfkeli olarak geldi ve: "Vallahi ben sizi bir şeye bindiremem, sizi bindirecek bir şey bulamıyorum." dedi. Daha sonra Allah Rasûlü'ne (s.a.) birkaç deve geldi ve

onları Ebu Musa ve arkadaşlarına gönderdi ve şöyle dedi: "Sizi bindiren ben değilim. Fakat Allah sizleri bindirdi. Allah'a yemin ederim ki ben bir konu­da yemin eder de aksini daha hayırlı görürsem, o hayırlı olanı yapar ve yemi­nimden dolayı keffâret veririm."[88]

Ulbe b. Zeyd, gece yarısı kalktı, namaz kıldı ve ağlayarak şöyle dua etti: "Allah'ım! Sen cihad etmeyi emrettin ve onu teşvik ettia, sonra bana Rasü-lün ile birlikte cihada çıkacak gücü ve imkânı vermedin. Rasûlü'nün eline de beni techizatlandıracak imkân vermedin. Ben de malıma, bedenime ve iffeti­me dokunarak bana sıkıntı veren ve benim Allah katında mükâfatlandırıl-mama sebep olan her hâdisenin sevabını her bir müslümana bağışlıyor, ta-sadduk ediyorum." Herkesle birlikte sabahladı. Hz. Peygamber (s.a.): "Bu gece tasaddukta bulunan, Allah için sadaka veren nerde?" diye seslendi. Kimse kalkmadı. Sonra tekrar: "Nerede o sadaka veren, kalksın ayağa!" diye ses­lenince, Ulbe ayağa kalktı. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: "Müjdeler olsun, Muhammed'in nefsi kudret elinde bulunan (Allah)'a yemin olsun ki senin sadakan, Allah katında kabul edilen sadakalardan yazıldı."[89]

Araplardan bir grup sefere çıkmamak için mazeret ileri sürdüler ve ken­dilerine izin verilmesini istediler. Rasûlullah (s.a.) mazeretlerini kabul etme­di. İbn Sa'd, bunların seksen iki kişi olduklarını söyler. Abdullah b. Übey b. Selûl, yahudi ve münafık müttefikleriyle birlikte karargâhını Seniyyetü'l-Vedâ'da kurdu. Denildiğine göre askerlerinin sayısı diğerlerinden daha az de­ğildi. Rasûlullah (s.a.) Medine'de, Ensar'dan Muhammed b. Mesleme'yi ye­rine vekil olarak tayin etti. İbn Hişâm, Sibâ' b. Urfuta'nm vekil tayin edildiği­ni söylerse de birinci rivayet daha kuvvetlidir. [90]

 

2— Ordunun Yola Çıkışı ve Geri Kalanlar:

 

RasûluUah (s.a.) yola çıkınca, Abdullah b. Übey ve bebarerindeki diğer münafıklar geri kaldılar. Bu arada müslümanlardan da bir grup geri kaldı.

Bunlar arasında: Kâ'b b. Mâlik, Hilâl b. Ümeyye, Mürâre b. Rebî', Ebu Hay-seme es-Sâlimî ve Ebu Zer de bulunmaktaydı. Ebu Hayseme ile Ebu Zer son-radanNyola çıkıp Rasûlullah'a (s.a.) yetiştiler. Allah Rasûlü (s.a.) bu savaşa 30.000 asker ve 10.000 at ile hazırlandı. Yirmi gün boyunca namazlarım kı­saltarak kıldı. Heraklius o günlerde Humus'ta idi. [91]

 

3— Hz. Ali'yi Medine'de Bırakması:  

 

İbn İshak der ki: Hz. Peygamber (s.a.) yola çıkarken Ali b. Ebî Tâlib'i ailesinin yanma bıraktı. Münafıklar bu durumu fırsat bilerek fitne uyandır­mak istediler ve dediler ki: "Rasûlullah (s.a.) bu ağır sefer meşakkatini ona yüklememek, onun yükünü hafifletmek için geriye bıraktı." Bunun üzerine Ali (r.a.) silahım alıp yola çıktı ve Curf[92] denilen mevkide Allah Rasûlü'ne (s.a.) yetişti ve dedi ki: "Ey Allah'ın Peygamberi! Münafıklar beni korudu­ğun için geri bıraktığını iddia ettiler." Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.) buyurdu ki: "Yalan söylüyorlar, ben seni, yalnızca geride bıraktıklarıma bak­man için bırakıyorum. Geri dön, hem kendi ailen, hem benim ailem için ba­na vekâlet et. Bana nisbetle sen, Musa'ya nisbetle Harun gibi olmak istemez misin? Ancak benden sonra nebî gelmeyecektir."[93]Bunun üzerine Hz. Ali Medine'ye döndü. [94]

 

4— Ebu Hayseme'nin Pişman Oluşu:

 

Hz. Peygamber (s.a.) yola çıkıp günlerce yürüdükten sonra idi. Ebu Hay­seme, sıcak bir günde ailesinin yanına dönmüştü. İki hanımını da, bostanı % içindeki çardaklarında, etrafı sulayarak serinletmiş olarak buldu. Kendisi için ' de su temin etmişler ve yemek hazırlamışlardı. Bostana girince çardağın ka- L, pısmda durdu, hanımlarına ve kendisi için hazırladıkları şeylere baktı ve kendi -kendine dedi ki: "Allah'ın Rasûlü güneş altında, fırtınalar ve sıcakla boğu-  şuyor. Ebu Hayseme serin gölgelikte, yemeği hazırlamış, güzel bir kadınla b malının yanıbaşında oturuyor. Bu, insaf değil." Sonra şöyle dedi: "Allah'a yemin olsun ki, Rasûlullah'a (s.a.) yetişinceye kadar hiçbirinizin çardağına girmeyeceğim. Hemen yol azığımı hazırlayın.1* Kadınlar denileni yaptılar. Son­ra devesine bindi ve Hz. Peygamber'i (s.a.) aramaya başladı ve O Tebük'e varıp ordugâhını kurduğunda O'na yetişti. Ebu Hayseme Rasûlullah'ı (s.a.) ararken yolda Umeyr b, Vehb b. el-Cumahî ile karşılaşmış, Tebük'e yakla-şıncaya kadar birbirlerine refakat etmişlerdi. Ebu Hayseme, Umeyr b. Vehb'e dedi ki: "Ben, günahkârım, Rasûlullah'm (s.a.) yanına varıncaya kadar ben­den ayrılma." Allah Rasûlü (s.a.) Tebük'e inerken her ikisi de O'na yaklaşı­yorlardı. Oradakiler dediler ki: "Yolda bu tarafa doğru gelen birisi var." Rasülullah (s.a.) da bunun üzerine: "Ebu Hayseme olmalı." dedi ve orada­kiler: "Ey Allah'ın Rasûlü! Vallahi o, Ebu Hayseme!" dediler. Devesini çö­kertip indi ve Hz. Peygamber'e (s.a.) selâm verdi. Rasülullah (s.a.) da ona: "Bu, senin için daha hayırlı Ey Ebu Hayseme!" dedi. Ebu Hayseme, o ana kadar olanların hepsini anlattı. Rasülullah (s.a.) onu dinledikten sonra ha­yırlar diledi ve hayır duada bulundu[95]

 

5— Ordunun Hıcr'a Vanşı:

 

Hz. Peygamber (s.a.), Semûd kavminin bulunduğu bölgedeki Hıcr mev­kiinden geçerken dedi ki: "Buranın suyundan içmeyiniz, namaz için abdest almayınız, o su ile yoğurduğunuz hamurlan develere yediriniz, siz o hamur­dan yemeyiniz, arkadaşsız dışarı çıkmayınız." Herkes denileni yaptı, ancak Sâideoğullanndan iki kişi, biri ihtiyaç dolayısıyla, diğeri de devesini aramak için dışarı çıkmışlardı. İhtiyacı için çıkan (cin tarafından) çarpıldı. Devesini aramak için çıkan da fırtınaya kapılıp Tayy kabilesinin dağlarına kadar sü­rüklendi. Bu durum Rasûlullah'a (s.a.) haber verildiği zaman: "Tek başınıza çıkmaktan sizi men etmedim mi?" buyurdu. Daha sonra dua etti ve çarpılan şahıs iyileşti; diğerini de, Hz. Peygamber (s.a.) Medine'ye döndükten sonra Tayylılar getirdiler.[96]

Ben derim ki: Sahih-i Müslim*'de rivayet edilen Ebu Humeyd hadisi şöy­ledir: Hareket ettik ve Tebük'e kadar geldik. Rasülullah (s.a.): "Bu gece şid­detli bir rüzgâr esecek, hiç biriniz kalkmayın, devesi olanlar devesinin dizini bağlasın." buyurdu. Şiddetli bir rüzgâr esti. Bir kişi kalkmış (dışarı çikmiş)tı. Rüzgâr onu sürükleyip Tayy kabilesinin iki dağına götürdü,[97]

İbn Hişâm, Zührî'nin şöyle dediğini nakleder: Hz. Peygamber (s.a.) Hıcr'a vardığında elbisesini yüzüne örttü, devesini hızlandırdı ve sonra şöyle dedi: "Kendi nefislerine zulmedenlerin yurtlarına, ancak ağlayarak girin ki, onla­ra isabet eden musibet size de isabet etmesin.[98]

Ben derim ki: Sahih-i Buharı've Sahih-i Müslim'de İbn Ömer'den şöyle bir rivayet vardır: Rasûlullah (s.a.) buyurmuştur ki: "Azaba uğrayan şu kavm­in yurtlarına ancak ağlayarak giriniz. Ağlamıyorsanız, girmeyiniz ki onların uğradığı musibete uğramayasımz."[99]

Sahih-i Buhar?deki rivayette, Allah Rasûlü'nün (s.a.) ashabına, yoğur-dukları hamuru yemeyip atmalarını emrettiği kaydedilmektedir.[100]

Sahih-i Müslim'de de, Rasûlullah'ın (s.a.) onlara, hamuru develere yut­turmalarını, suları dökmelerini ve onun yerine sularını develerin su içmek için geldikleri kuyudan almalarını emrettiği kaydediImektedir.[101]Bu rivayet Bu-harî'de de vardır. Ancak bu hadisi nakledenler, Buharî'deki "hamurun atılması" hadisini nakledenlerin akıllarında tutamadıkları bir çok şeyi ezber­leyip akıllarında tutmuşlardır.

Beyhakî ise ashabın arasında bir münâdînin bağırarak toplanmaları için uyanda bulunduğunu, toplanınca da Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyur­duğunu zikreder: "Allah'ın gazap ettiği bir kavmin yurduna ne diye girersi­niz!" Bir kişi bağırarak dedi ki: "Merak ediyoruz, Ey Allah'm Rasûlü!" Bu­nun üzerine Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: "Size bundan daha çok merak ede­ceğiniz bir haber vereyim mi? İçinizden biri size, daha önceden olan ve daha sonra da olacak olayları haber veriyor. Dürüst olunuz ve istikamet üzere bu­lununuz. Şüphesiz Allah (c.c.) sizlere azab etmek için vesile aramaz. İlerde Allah öyle bir kavim yaratacak ki onlar Allah'ın azabına karşı korunmak için hiçbir şey yapmayacaklar. "[102]

sûlü'ne (s.a.) şikâyette bulundular. Hz. Peygamber (s.a.) dua etti. Allah âlâ bulut gönderdi, herkes kana kana içip yanlarındaki kapları da doldurun • caya kadar yağmur yağdı.[103]

Sonra Hz. Peygamber (s.a.) yürüdü, biraz yol aldıktan sonra, devesi kay j! boldu. Münafıklardan Zeyd b. Lusayt dedi ki: "Nebî olduğu iddiasında d&İ ğil mi? Sizlere gökyüzünün haberlerini bildirmiyor mu? Nasıl olur da devesi nin nerede olduğunu bilmez?" Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: "Bir adam şov le şöyle söylemekte..." diyerek onun söylediği sözleri zikretti ve dedi ki: "Ali* lah'a yemin olsun ki ben, Allah'ın (c.c.) bana bildirdiğinden başkasını bil[j mem. Allah Teâlâ devenin nerede bulunduğunu da bana bildirmiştir. O f lanca vadide ve falanca bölgede. Yularının takıldığı bir ağaç onu bırakm makta, gidiniz ve onu getiriniz." Bu söz üzerine gittiler ve deveyi getirdiler.[104]

Yine bu yolda Hz. Peygamber (s.a.) bir kadının bahçesindeki hurimi]ıj on vesk[105] olarak tahmin etti.[106]

Sonra Rasûlullah (s.a.) yoluna devam ediyor, bu arada bazıları geri kaÜ yor, sefere katılmıyorlar ve: "Filan geri kaldı, falan gelmedi" diyorlardı. Ra sülullah (s.a.) da bunlara diyordu ki: "Bırakın, eğer o kimsede bir hayır vat! sa, Allah onu size ulaştıracaktır, şayet öyle değilse Allah ondan (onun şerrin den) sizi rahata ve selâmete çıkarmıştır." [107]

 

6— Ebu Zer'-ln Yalnız Yürüyüşü:

 

Ebu Zer'in (r.a.) devesi ayak diretip yavaşlayınca, Ebu Zer eşyasını tına aldı ve yürüyerek Hz. Peygamber'in (s.a.) izini takibe başladı. Rasûlül-lah (s.a.) bir ara konaklamıştı. Müslümanlardan biri "Ey Allah'ın Rasûlü! Surda bir adam tek başına yürüyor." dedi. Rasûlullah (s.a.) da: "Ebu Zer olmalı." diye karşılık verdi. Biraz daha bakıp kim olduğunu anlayınca, ora­dakiler: "Ey Allah'ın Rasûlü! Allah'a yemin olsun ki o, Ebu Zer'dir." dedi­ler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.) buyurdu ki: "Allah, Ebu Zer'e rahmetiyle muamele etsin! O tek başına yürür, tek başına ölür ve yalnız olarak diriltilir."[108]

tbn İshak, Abdullah b. Mes'ûd'dan şu rivayette bulunur: Hz. Osman, Ebu Zer'i Rabeze'ye sürünce, orada öldü. O esnada yanında, yalnızca hanı­mı ve uşağı vardı. Ölmeden önce hanımına ve uşağına kendisini yıkamaları­nı, kefenlemelerini sonra cesedini yolun ortasına bırakmalarını ve. ilk geçe­cek kafileye: "Bu Rasûlullah'ın sahabesi Ebu Zer'dir, defni için bize yardım ediniz." demelerini vasiyet etti. Ölünce vasiyetini yerine getirdiler, onu yo­lun ortasına bıraktılar. Abdullah b. Mes'ûd, Iraklılara ait bir kafileyle umre­ye giderken çıkageldi. Yol üzerindeki cenaze onlan korkuttu ve neredeyse deve, cesedini çiğneyecekti. Ebu Zer'in uşağı kalktı, yanlarına vardı ve dedi ki: "Bu cesed, Rasûlullah'ın (s.a.) sahabesi Ebu Zer'indir. Defnedilmesi için bana yar­dımcı olunuz." Abdullah b. Mes'ûd, ağlamaya ve şöyle konuşmaya başladı: Rasûlullah (s.a.) doğru söyledi. "O, tek başına yürür, tek başına ölür ve yal­nız olarak diriltilir." Sonra Abdullah b. Mes'ûd ve kafiledeki arkadaşları inip Ebu Zer'i defnettiler. Daha sonra Abdullah b. Mes'ûd oradakilere, Tebük seferinde Hz. Peygamberin (s.a.) Ebu Zer hakkında söylediği sözü nakletti.[109]

Ben derim ki: Bu kıssanın sıhhatinde şüphe vardır. Zira Ebu Hatim îbn Hibbân, Sahik'inâe ve diğer eserlerinde Ebu Zer'in vefatı olayını anlatmış ve Ümmü Zer'in şöyle söylediğini nakletmiştir: Ebu Zer'in vefatı yaklaşınca ben ağladım. Ebu Zer: "Niçin ağlıyorsun?" dedi. "Niçin ağlamayayım? Sen bu şekilde çöllerde vefat edeceksin, yanımda ne seni kefenleyecek bir kumaş parçası, ne de defnedebilecek bir imkân var." dedim. Bunun üzerine deki ki: "Ağlama sana bir müjdem var! Ben Rasûlullah'ın (s.a.) benim de içinde bu-lunauğum bir cemaata şöyle dediğini işitmiştim: 'Sizden biriniz çölde vefat edecek ve müslüman bir topluluk onun vefatında hazır bulunacaktır.' O ce­maatta bulunanların her biri,ya bir köyde veya bir topluluk içinde vefat etti. Rasûllullah'ın (s.a.) işaret ettiği kimse benim. Allah'a yemin olsun ki ben, ne yalan söyledim, ne de söylediğim bir söz yalanlandı. Sen yolu gözetle." Dedim ki: "Nasıl olur? Hacılar gitti, yolcu kalmadı." Dedi ki: "Sen git ve gözetle." Daha sonra Ümmü Zer şöyle dedi: Bir kum yığınına yaslanmış olarak yolu gözetliyordum. Bazan da gelip Ebu Zer'in hastalığıyla ilgileniyor­dum. Biz bu vaziyette iken bineklerinin üzerinde kartallar gibi yükselen bir grup insan gördüm. Onlara işaret ettim, hızla bana gelip durdular ve dediler ki: "Hayrola, neyin var?" "Bir müslüman ölmekte, onu kefenlememiz gerekecek" dedim. "Kim o?" diye sordular. "Ebu Zer." dedim. "Rasûlul­lah'ın (s.a.) sahabesi mi?" dediler. "Evet" dedim. "Anamız babamız ona feda olsun!" diyerek süratle yanına geldiler. Ebu Zer onlara dedi ki: "Müj­deler olsun size! Ben Rasûlullah'ı (s.a.) benim de içinde bulunduğum bir top­luluğa şöyle derken işittim: 'Sizden biriniz çölde vefat edecek ve mü'min bir topluluk onun vefatında hazır bulunacaktır.' O cemaatte bulunanlardan her biri, bir topluluk arasında (bir yerleşim merkezinde) ölmüştür. Allah'a ye­min olsun ki ben ne yalan söyledim, ne de bir sözüm yalanlandı. Yanımızda bana ya da kanma ait bir kumaş parçası bulunsaydı ondan, başkasıyla kefen-lenmezdim. Allah aşkına sizden şunu istiyorum. İçinizden emîr, arîf (emir yardımcısı), berîd (posta tatarı) veya nakîb olarak görev yapan biri varsa be­ni kefenlemesin!" Ensar'dan bir genç dışında herkes buna benzer görevlerde bulunmuşlardı. O genç dedi ki: "O sözünü ettiğin kişi benim amcacığım. Se­ni, şu üzerimdeki örtü ve annemin dokuduğu heybemin kumaşlarıyla kefen­leyeyim." Ebu Zer ona: "Beni, sen kefenle." dedi. Ensardan olan genç ke­fenledi, hep beraber namazını kıldılar ve defnettiler. Bu topluluğun tamamı Yemenli idi.[110]

 

7— Ordudaki Münafıklar:                                         

 

Tekrar Tebük kıssasına dönelim.                              

Münafıkların grubunda Amr b. A'vf oğullarının kardeşi Vedîa b. Sabit ve Selemeoğuüarımn müttefiki Eşca' kabilesinden Mahşiy b, Humeyyir adında bir adam vardı. Birbirlerine şöyle diyorlardı: "Rumlarla savaşmayı Araplar­la savaşmak gibi mi sanıyorsunuz? Vallahi biz sizi yarın mü'minleri korkut­mak ve paniğe kaptırmak için iplere bağlanmış olarak görüyoruz." Mahşi; b. Humeyyir de dedi ki: "Vallahi şu sözlerinizden ötürü hakkımızda Kur'ar âyeti inmesindense, her birimize yüzer sopa vurulmasına hükmedilmesini da ha çok yeğlerdim." Rasûlullah (s.a.) Ammâr b. Yâsir'e dedi ki: "Şu kavmi yetiş, mahvoldular. Sor bakalım ne söylediler? Şayet inkâr ederlerse onlari de ki: İnkârınızın aksine şöyle şöyle sözler söylediniz." Ammâr yanlarına gitti kendisinden isteneni yerine getirdi. Onlar da gelip Rasûlullah'tan (s.a.özür dilediler. Vedîa b. Sabit dedi ki: "Biz lâfa dalmış eğleniyorduk." Bu­nun üzerine Allah haklarında: "Eğer onlara soracak olursan 'Andolsun ki biz, sadece lâfa dalmış, şakalaşıyorduk!' derler."[111] âyetini indirdi. Mahşiy b. Humeyyir dedi ki: "Ya Rasûlallah! Beni adım ve babamın adı geriletti." Mahşiy, yukardaki âyette affolunduğu bildirilenlerdendi. Daha sonra Abdur-rahman adını aldı ve Allah'a, şehid olarak ölmek ve yerinin bilinmemesi için dua etti. Yemâme savaşında şehid oldu ve izine rastlanmadı.

İbn Âiz, Megazîadh eserinde şöyle bir hâdise nakleder: Rasûlullah (s.a.) Tebük'te su kaynağının azaldığı bir sırada oraya varmıştı. Kaynak suyundan bir avuç ağzına aldıktan sonra tekrar geri boşaltır boşaltmaz su kaynadı. Şu ana kadar da kaynamaya devam etmektedir.

Ben derim ki: Sahih-i Müslim'de, Rasûlullah'ın (s.a.) kaynağa gelme­den önce şöyle dediği nakledilmektedir: "İnşaallah siz, yarın Tebük suyu kay­nağına varacaksınız. Kuşluk vaktine kadar oraya yanaşmayınız. Kim oraya varırsa, ben gelinceye kadar suyuna el sürmeyiniz." Dediler ki: "Kaynağa geldik, iki kişi daha önceden oraya gelmişti. Su, ayakkabı bağcığı gibi ince­cik akıyordu." Hz. Peygamber (s.a.) o iki kişiye: "Suya el sürdünüz mü?** diye sordu. Onlar da: **Evet," dediler. Rasûlullah (s.a.) onlara, biraz ağır konuştu. Sonra suyu avuçlarıyla bir yere topladılar. Allah Rasûlü (s.a.), o suyla yüzünü ve ellerini yıkadı, tekrar kaynağına boşalttı ve kaynaktan bol bir şekilde su akmaya başladı. Sonra Hz. Peygamber (s.a.) buyurdu ki: "Ey Muaz, sana uzun bir hayat nasip olsaydı çok geçmeden buraların bahçelerle dolduğunu görürdün." [112]

 

8—Tebük'te Yapılan Anlaşmalar:

 

Hz. Peygamber (s.a.) Tebük'e gelince, Eyle kralı yanına geldi. Sulh yap­tılar. Eyleliler cizye verdi. Cerbâ ve Ezruh halkı da cizye ödediler. Rasûlullah (s.a.) da onlara emân verildiğini bildiren bir yazı yazdı. Eyle kralına yazdığı yazı şöyle idi: "Bismiîlahirrahmanirrahim. Bu Allah'tan ve Allah'ın Peygam­beri Muhammed'den Yuhanna b. Ru'be ve Eyle halkına verilen bir emandır. Karadaki ve denizdeki vasıtaları, (ve bu vasıtalardaki Eyleliler) Ey lehlerle bir­likte bulunan Şam ve Yemen halkıyla sahilde bulunanlar da Allah'ın ve Mu-hammed   Peygamber'in   himayesindedirler.   Onlardan   kim   bir   kötülük işlerse, onun malı korunmayacaktır ve o mal alan kimseye aittir. Su almak isteyeni ve karada, denizde yolculuk etmek isteyeni engellemek helâl de-ğildir.[113]

 

9— Halid b. Velid'in Dümetü'l-Cendel'e Gönderilmesi:

 

İbn İshak der ki: Rasûlullah (s.a.) Halid b. Velid'i Dûmetü'l-Cendel'de Ükeydir b. Abdilmelik'e gönderdi. Ükeydir, Kindeliler'den olup hıristiyandı ve Dümetü'l-Cenderin kralı idi. Rasûlullah (s.a.) Halid b. Velid'e dedi ki: "Onu yaban sığın avlarken bulacaksın." Halid (r.a.) yola çıktı. Mehtaplı ve berrak bir gecede Ükeydir'in kalesine gözle görülebilecek kadar yaklaştılar. İTerasta karısıyla beraberdi. O sırada bir yaban öküzü gelip boynuzlarıyla sa­rayın kapısını tırmalamaya başladı. Karısı Ükeydir'e dedi ki: ^"Daha önce hiç böylesini görmüş müydün?" O da: "Hayır, vallahi görmedim." dedi. Karı­sı: "Kim bunu yakalamadan bırakır?" dedi. Ükeydir: "Hiç kimse." diye kar­şılık verdi. Sonra aşağı indi, atı eğerlendi. Ükeydir atma bindi, yanında ara­larında Hassan adındaki kardeşinin de bulunduğu ailesinden bir grup vardı. Hep beraber atlarına binip yaban öküzünü kovalamaya başladılar. Hz. Pey­gamber'in (s.a.) süvarileri Ükeydir'i yakaladılar, kardeşini de öldürdüler. Üze­rinde atlastan yapılmış ve altınla işlenmiş bir cübbe vardı. Halid, bu cübbeyi alıp kendisi gitmeden önce Rasûlullah'a (s.a.) gönderdi. Sonra Ükeydir'i Hz. Peygamber'e (s.a.) getirdi. Allah Rasûlü (s.a.) Ükeydir'in kanını bağışladı. Onunla cizye ödemesi şartıyla sulh yaptı ve sonra serbest bıraktı, o da ülkesi­ne döndü. [114]

İbn Sa'd der ki: Rasûlullah (s.a.), Halid'i dört yüz atlıyla birlikte gön­derdi. Sonra (İbn İshak'ın naklettiği) olayları zikrettikten sonra dedi ki: Ha­lid b. Velid, Ükeydir'e, Dûmetü'l-Cendel'in kapısını açması şartıyla, Rasû­lullah'a (s.a.) gelinceye kadar eman verdi. Ükeydir teklifi kabul etti ve iki bin deve, sekiz yüz at, dört yüz zırh ve dört yüz mızrak vermeyi kabul ederek barış anlaşması yaptılar. Ganimetten, Rasûlullah'ın (s.a.) hakkı ayrılıp, beş­te biri de çıkarıldıktan sonra geri kalanı mücahidler arasında taksim edildi ve her bir mücahide beş hisse düştü.

 İbn Âiz, bu habere şunu da ilâve eder: Ükeydir, yaban öküzü ile ilgili olarak dedi ki: "Vallahi bu hayvanın bize geldiğini dün geceye kadar hiç görmemiştim. İki üç gündür aklımdan geçiriyordum. Allah böyle takdir etmiş."

Musa b. Ukbe der ki: Yuhanna, Rasûlullah'ın (s.a.) yanmdayken Ükey-dir'İe bir araya geldiler. Rasûlullah (s.a.), her ikisini de İslâm'a davet etti, fakat yanaşmadılar, cizye ödemeyi kabul ettiler. Rasûlullah (s.a.) bu iki ki­şiyle Dûmetü'I-Cendel, Tebük, Eyle ve Teymâ üzerine sulh anlaşması yaptı ve onlara bu konuda yazı yazdı[115]

 

10— Tebük'ten Ayrılış:

 

Tekrar Tebük kıssasına dönelim: îbn İshak der ki: Hz. Peygamber (s.a.) on küsur gün Tebük'te kaldı. Sonra Medine'ye doğru yola çıktı. Yolda Mü-sakkak vadisinde, kaya kovuğundan çıkan ve ancak bir, iki en çok üç kişinin susuzluğunu gideren bir kaynak vardı. Rasûlullah (s.a.): "Kim bizden önce suya varırsa, biz gelinceye kadar kimse ondan içmesin." dedi. Münafıklar­dan bir grup, önceden gidip sudan içtiler. Allah Rasûlü (s.a.) suyun başına geldiğinde sudan bir eser görmedi ve: "Bizden önce suya kim geldi?" diye sordu. "Filan filan gedi ya Rasûlallah!" denildi. Rasûlullah (s.a.): "Ben ge­linceye kadar su içmelerini men etmemiş miydim?" dedi ve onları lanetleyip beddua etti. Sonra inip elini kaynağın ağzına koydu. Eline bir miktar su dö­külmeye başladı, sonra o sudan kaynak yerine serpti ve elini oraya sürdü ve bir süre dua ve niyazda bulundu, akabinde öyle bir su fişkırdı ki —duyanların söylediğine göre— suyun sesi yıldırımların sesini andırıyordu. Herkes kana kana içti ve her türlü ihtiyaçlarını giderdiler. Hz. Peygamber (s.a.) buyurdu ki: "Şayet yaşarsanız, ya da sizden biriniz sağ kalacak olursa bu vadinin, ken­dinden önceki ve sonraki vadilerden daha münbit olduğunu duyacaksınız."

Ben derim ki: Sahih-i Müslim'de şöyle bir rivayet vardır: Rasûlullah (s.a.) onlara dedi ki: "İnşallah siz, yarın Tebük suyuna varacaksınız. Kuşluk vakti olmadan yanma yaklaşmayın, kim yanına varırsa suyuna el sürmesin." Bu hadis daha önce de geçmişti.

Şayet burada bir olay sözkonusuysa Müslim'in hadisi daha güvenilir sa­yılır, iki ayrı olay cereyan etmiş olması da mümkündür.

Muhammed b. İbrahim b. H|ris et-Teymî, Abdullah b. Mes'üd'un şöy­le anlattığını nakletmektedir: Ben Tebük gazasında Rasûlullah (s.a.) ile bera­berken bir gece yarısı kalktım ve ordugâh tarafında bir ateş yandığını gör­düm ve ateşi izlemeye başladım. Baktım ki Rasûlullah (s.a.), Ebu Bekir ve Ömer oradalar ve duydum ki Abdullah Zü'lbicâdeyn el-Müzenî vefat etmiş, kabrini kazmışlar, Allah Rasûlü (s.a.) kabre inmiş. Ebu Bekir ve Ömer cesedi O'na doğru gönderirken Rasûlullah (s.a.): "Kardeşinizi bana yanaştırınız." diyor, onlar da gönderiyorlardı. Yan üstü yatırmaya hazırlanırken de: "Ya Rabbi; ben bu kişiden razıyım, Sen de ondan razı ol." diye dua etti. Abdul­lah b. Mes'ûd dedi ki: "Keşke o kabrin sahibi ben olsaydım".[116]

Hz. Peygamber (s.a.), Tebük seferinden dönerken dedi ki: "Medine'de öyle kavimler vardır ki, yürüdüğünüz her yerde, aştığınız her vadide onlar sizlerle beraberlerdi." Oradakiler: "Onlar Medine'de bulundukları halde mi, bizimle beraberlerdi?" dediler. "Evet, mazeretleri sebebiyle kalmışlardı."[117] dedi.   [118]                                                                                              

 

11— Rasûlullah'in (s.a.) Tebük'teki Hutbesi:

 

Hâkim ve ed-Delâil'de Beyhakî, Ukbe b. Âmir'in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Rasûlullah (s.a.) ile birlikte Tebük seferine çıkmıştık. Hz. Pey­gamber (s.a.) bir gece uyumamış, ertesi gece istirahata çekilmişti. Güneş bir mızrak boyu yükselinceye kadar uyanamadı. Uyandıktan sonra: "Ey Bilâl! Ben sana, sabah namazını bekle demedim mi?" Bilâl dedi ki: "Ya Rasûlal­lah! Seni kendinden geçiren uyku beni de geçirdi." Daha sonra Rasûlullah (s.a.) bulundukları yerden fazlaca uzaklaşmadan namazını kıldı, günün geri kalan kısmında ve geceleyin, Tebük'e varıncaya kadar hiç durmadan yola de­vam etti. Tebük'te, Allah'a lâyık olduğu veçhile hamd ve senada bulundu ve sonra dedi ki:

"Sözlerin en doğrusu, Allah'ın kitabıdır. Yapışılacak en sağlam kulp tak­vadır. Dinlerin en hayırlısı İbrahim'in (a.s.) dini (İslâmiyet)dir, sünnetlerin en hayırlısı Muhammed'in sünnetidir. Sözlerin en şereflisi Allah'ı zikretmek­tir. Kıssaların en güzeli şu Kur'an'dır. İşlerin en hayırlısı Allah'ın farz kıl­dıkları, en şerlileri de sonradan ortaya çıkan, bid'at olanlarıdır. En güzel yol peygamberlerin yolu, en şerefli ölüm şehitlerin ölümü, en koyu körlük hida­yete erdikten sonra dalâlete düşmektir. Çalışmaların en hayırlısı faydalı ola­nı, doğru yolun hayırlısı uyulanı, körlüğün en şerlisi kalp gözünün kör olma­sıdır. Veren el, alan elden üstündür. Yeterli miktardaki az mal, oyalayıcı ve aldatıcı çok maldan hayırlıdır. Mazeret ileri sürmelerin en şerlisi ölüm geldi­ğinde yapılandır. En kötü pişmanlık kıyamet günündekidir. Bazı insanlar cu­maya en son geliyorlar ve Allah'ı çirkin bir şekilde zikrediyorlar. Hataların en büyüğü, dilin çok yalan söylemesidir. Zenginliğin en hayırlısı kalb zengin­liği, azıkların en hayırlısı, takvadır. Hikmetin (her hayrın) başı Allah'tan (c.c.) korkmaktır. Kalpte bulunan en hayırlı şey yakîn derecesindeki imandır. Şüp­he küfür alâmetidir. Ölü için bağırarak ağlamak cahiliye âdetlerindendir. (Ga­nimet mallan ve diğer hususlarda) hıyanet cehennem korlanndandır. Sarhoşluk cehennem ateşidir. Şiir İblisin işidir. İçki bütün kötülükleri bir araya toplar. En kötü yiyecek yetim malıdır. Mutlu kişi başkasının halinden ibret alandır. Şakî, anasının karnındayken şakı olandır. Her birinizin gidişi kabre doğru­dur, işi âhirete kalır. Yapılan işlerde esas olan sonuçlardır. Düşüncelerin en kötüsü yalan düşüncelerdir. Her gelecek yakındır. Mü'mine sövmek fâsık-Iık, onu öldürmek küfürdür. Mü'minin etini yemek (dedikodusunu yapmak, hakkında gıybet etmek) Allah'ın emirlerine karşı gelmektir. Mü'minin malı da kam gibi haramdır. Yalan yere Allah'a yemin eden kişiyi Allah yalancı çıkarır. Kim bağışlayıcı, affedici olursa Allah da onu bağışlar ve affeder. Kim öfkesini yenerse Allah onu mükafatlandırır. Kim herhangi bir zarara uğrar da sabrederse Allah o zararın karşılığını verir. Gösteriş yapmak isteyeni Al­lah cezalandınr. Sabırlı davranmaya çalışanı güçlü kılar ve Allah'a isyan edeni de azaba düçâr eder." Hutbesini bitirdikten sonra Hz. Peygamber (s.a.) üç defa istiğfarda bulundu.[119]

Ebu Davud, Sünen'inde İbn Vehb'den şu hadisi nakleder: Muâviye'nin Saîd b. Gazvân'dan naklettiğine göre, Saîd'in babası Gazvân, hacca gider­ken Tebük'e uğramıştı, kötürüm bir adam gördü ve ona ne olduğunu sordu. Adam dedi ki: Sana ne olduğunu anlatacağım, ama benim hayatta olduğu­mu bildiğin sürece kimseye bundan bahsetmeyeceksin: Rasûlullah (s.a.) Te-bük'te bir hurma ağacının yanına geldi ve: "İşte bu ağaç bizim kıblemiz."

dedi, sonra o ağaca doğru namaz kıldı. Ben de koşup oynayan bir çocuktum, koşarak O'na doğru gittim ve O'nunla ağacın arasından geçtim. Bunun üze­rine Rasûlullah (s.a.): "Namazımızı kesti, Allah da onun izini (yani iz bıra­kan ayaklarım) kessin." dedi. Bu güne kadar bir daha ayaklarım üstünde du­ramadım. [120]

Sonra Ebu Davud, Vekî'—Saîd b. Abdülaziz—Yezîd b. Nimrân'ın kö­lesi senediyle Yezîd b. Nimrân'dan başka bir rivayet nakleder. O rivayete gö­re Yezîd b. Nimrân dedi ki: Tebük'te kötürüm bir adam gördüm. O adam dedi ki: Rasûlullah (s.a.) merkebinin üzerinde namaz kılarken önünden geç­tim. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.): "Ey Allah'ım, izini kes." dedi, on­dan sonra iki ayağım üzerinde hiç yürüyemedim.[121] Bu ve bundan önceki iki isnad da zayıftır. [122]

 

12— Rasûlullah'ın (s.a.), Tebük'te İki Namazı Bir Arada Kılması:

 

Ebu Davud, Kuteybe b. Saîd—Leys—Yezîd b. Ebî Habîb—Ebu't-Tufeyl—Âmir b. Vasile kanalıyla Muaz b. Cebel'den şöyle bir hadis nakle­der: "Hz. Peygamber (s.a.), Tebük gazasında güneşin zevalinden önce yola çıktığında öğle namazını, ikindi ile cem edip kılmcaya kadar tehir etti. Ak­şam namazı vaktinden önce yola çıktığı zaman, akşam namazını yatsı nama­zı ile beraber kılıncaya kadar tehir etti. Akşam namazından sonra yola çıktı­ğı zaman yatsı namazını kılmakta acele etti ve akşam namazı ile beraber kıldı."

Tirmizî şöyle demektedir: "Zeval vaktinden sonra yola çıkarsa, ikindi namazını kılmakta acele eder, öğle ve ikindiyi öğle namazı vaktinde beraber kılardı."[123] Tirmizî bu hadis için: "Hadis hasendir." demişti.. Ebu Davud da: "Bu hadis münkerdir, vaktin öne alınması konusunda herhangi bir hadis yoktur." demektedir.

Ebu Muhammed İbn Hazm der ki: "Hiç bir hadisçi Ebu Davud hadisin­de geçen Yezîd b. Ebî Habîb'in Ebu Tufeyl'i dinleyip ondan hadis aldığını bilmemektedir."

Hâkim ise bu Ebu Tufeyl hadisi ile ilgili olarak şöyle demektedir: Bu, râvileri güvenilir imamlar olan bir hadistir. İsnad ve metin yönünden şâzzdır. Sözkonusu hadis için söyleyebileceğimiz bir illet, eksiklik de bulamıyo­ruz. Bütün bunlardan sonra bir de baktık ki, hadis mevzu imiş. Buharî'den şöyle nakledilmiştir: Kuteybe b. Saîd'e: "Ebu Tufeyl'den Yezîd b. Habîb'ın rivayet ettiği hadisi Leys'ten yazarken kiminle beraberdin?" dedim. Dedi ki: "Halid el-Medâinî ile beraber yazdım." Halid el-Medâinî, hadis şeyhlerine söylemedikleri şeyleri isnad ederdi. Yine Ebu Davud, Yezîd b. Halid b. Ye­zîd b. Abdullah b. Muvehheb er-Remlî—Mufaddal b. Fudâle—Leys b. Sa'd— Hişâm b. Sa'd—Ebu Zübeyr—Ebu Tufeyl senediyle Muâz b. Cebel'den şöy­le rivayet etmiştir: "Rasûlullah (s.a.) yola çıkmadan önce, güneşin zeval vakti geçtiğinde öğle ile ikindi namazlarını bir arada kılardı. Akşam namazı için ise şöyle yapardı: Yola çıkmadan önce güneş battıysa akşam ve yatsıyı bera­ber kılar, şayet güneş batmadan Önce yola çıktıysa akşam namazını yatsının vaktine girinceye kadar tehir eder, sonra ikisini beraber kılardı."[124]

Ahmed b. Hanbel, İbn Maîn, Ebu Hatim, Ebu Zür'a, Yahya b. Saîd, bu hadiste geçen Hişâm b. Sa'd'ı hadis rivayetinde zayıf bulmuşlardır. On­dan hadis rivayet edilmezdi. Nesâî de bu şahsı zayıf bulanlardandır. Ebu Be­kir el-Bezzâr dedi ki: "Hişâm b. Sa'd'dan hadis rivayet etmekten çekinen, ya da çekinmeyi gerektirecek bir illet, bir eksiklik yönelten kimseye rastla­madım." Ebu Davud der ki: "Mufaddal ve Leys'in hadisi münker hadistir/*[125]

 

13— Münafıkların, Rasûlııllah'a (s.a.)Tuzak Kurmaya Kalkışmaları:

 

Ebu'l-Esved, Meğazf sinde Urve'den şöyle bir nakilde bulunur: Hz. Pey­gamber (s.a.) Tebük'ten döndü. Medine'ye doğru yola çıktı. Bir müddet yol aldıktan sonra bir grup münafık Rasûlullah'a (s.a.) bir tuzak hazırladılar, yolda O'nu yüksek bir tepeden aşağı atmak hususunda aralarında anlaştılar. Tepeye yaklaşınca Allah Rasûlü (s.a.) ile birlikte yürümek istediler. Ashabı da oraya gelince, Rasûlullah (s.a.): "Kim vadiden gitmek isterse gitsin, orası sizin için daha müsait." dedi. Ashab-ı kiram vadi yolunu tutarken Hz. Pey­gamber (s.a.) ve O'na tuzak kurmak isteyen bir grup münafık tepeye doğru yürüdüler. Rasûlullah'ın (s.a.) ashabına söylediklerini duyunca (bu tam fır­sattır deyip) başlarındaki örtüyle yüzlerini örterek çok mühim ve tehlikeli işe teşebbüs etmek için hazırlandılar. Hz. Peygamber (s.a.), Huzeyfe b. el-Yemân ve Ammâr b. Yâsir'e, yanında yürümelerini emretmişti. Ayrıca Ammâr'a devesinin yularını tutmasını, Huzeyfe'ye de deveyi arkadan sürmesini emret­mişti. Onlar bu şekilde yürürlerken, arkalarından kendilerine doğru gelenle­rin gürültülerini duydular. Hz. Peygamber (s.a.) sinirlendi ve Huzeyfe'ye onları defetmesini emretti. Huzeyfe, Rasûlullah'ın (s.a.) sinirlendiğini gördü ve he­men geriye dönüp elindeki sopa ile bineklerinin önüne geçip vurmaya başla­dı. Onları yüzleri maskeli olarak gördü, fakat o bölgede her yolcunun tabii olarak yüzünü böylece örtmesi âdet olduğu için bu durumdan hiç şüphelen­medi. Huzeyfe'yi görünce, Allah onların kalblerine korku düşürdü ve hilele­rinin açığa çıktığını, tuzaklarının anlaşıldığını zannettikleri için süratle kala­balığa karıştılar. Sonra Huzeyfe döndü. Rasûlullah'ın (s.a.) yanma gelince Rasûlullah (s.a.): "Ey Huzeyfe! Sür hayvanı, Ey Ammâr! Sen de acele et." dedi. Böylece süratlenip tepeden aşarak, vadi yolundan gelmekte olup henüz oraya ulaşamamış olanları beklemeye başladılar. Hz. Peygamber (s.a.) Hu­zeyfe'ye dedi ki: "O gruptan tanıyabildiğin oldu mu?" Huzeyfe: "Filanın, filanın bineğini tamdım, gece karanlıktı ve yüzleri de maskeliydi." dedi. Ra­sûlullah (s.a.): "Durumları ve ne istedikleri konusunda bir şey öğrenebildi­niz mi?" diye sordu. Oradakiler: "Hayır vallahi, ya Rasûlallah" dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.): "Onlar, tepeye çıktığım zaman beni oradan aşağıya yuvarlamak için hile yapıp benimle birlikte yürümek istediler." dedi. "O halde bize emretmez misin, gidip boyunlarını vuralım?!" dediler. Rasû­lullah (s.a.) buyurdu ki: "İnsanların, 'Muhammed ashabını öldürüyor* de­melerini istemem." Daha sonra yanındaki iki kişiye onların adlarına söyledi ve kimseye söylememelerini emretti.[126]

İbn îshak, bu kıssa ile ilgili olarak şöyle ilâve bir rivayet nakletmekte­dir: Rasûlullah (s.a.) Huzeyfe'ye buyurdu ki: "Allah bana, onların ve baba­larının adlarım bildirdi, ben de sana, yarın sabahleyin haber vereceğim. Şim­di git, sabah olunca onları toplarsın." Sabah olunca dedi ki: "Abdullah b.

Übey, Sa'd b. Ebî Şerh, Ebu Hatır el-A'rabî, Âmir, Ebu Âmir ve Cülâs b. Süveyd b. es-Sâmit'i çağır." Bu sonuncusu: "Bu gece Muhammed'e tepeden aşağıya atmadan bırakmayacağız. Eğer Muhammed ve ashabı bizden hayırlı ise, biz koyunuz o çoban, bizim aklımız yok, o akıllı demektir." demişti. Sonra Huzeyfe'ye, Mecma1 b. Harise ve Müleyh et-Temîmî'yi çağırmasını emretti. Müleyh, Kâ'be'ye ait olan kokuyu çalmış, irtidad edip kaçmıştı ve nerede ol­duğu bilinmiyordu. Daha sonra Hisn b. Nümeyr'i çağırmasını emretti. Hısn, zekât olarak toplanan hurmadan çalmıştı. Rasûiullah (s.a.) kendisine: "Ya­zıklar olsun, niçin yaptın bunu?" demiş; o da: "Senin bu işten haberin ol­mayacağını zannettiğim için yaptım. Şu saata kadar sana hiç inanmamıştım." diye cevap verdi. Hz. Peygamber (s.a.) de hatasını hoş görüp kendisini affet­ti. Sonra, Tuayme b. Ubeyrık ve Abdullah b. Uyeyne'yi çağırmasını emretti. Abdullah arkadaşlarına şöyle demişti: "Bu gece uyanık kaim, sonra bütün bir ömür rahat edin. Allah'a yemin olsun ki bu adamı öldürmekten başka yapacak hiçbir işiniz yok." Allah Rasûlü (s.a.) onu çağırdı ve: "Yazıklar ol­sun sana! Ben ölseydim senin ne yararın olacaktı?" dedi. Abdullah: "Ey Al­lah'ın Rasûlü! Allah, seni düşmanlarına karşı muzaffer kıldığı sürece bir ha­yır üzereyiz, biz yalnız Allah'la ve seninleyiz." dedi. Bunun üzerine Hz. Pey­gamber (s.a.) onu bıraktı. Sonra Mürre b. Rebî'i çağırmasını emretti. O da şöyle demişti: "Bir kişiyi öldürelim, bütün insanlar huzura ersin." Rasûiul­lah (s.a.) onu çağırıp şöyle dedi: "Yazıklar olsun sana! O söylediğin sözleri söylemene sebep neydi?" "Ey Allah'ın Rasûlü! Ben böyle bir şey söylediy-sem sen onu bilirsin, ben bir şey söylemedim" dedi. Rasûiullah (s.a.) bunla­rın hepsini bir araya topladı. Bunlar, Allah'a ve RasûhVne harp ilan eden, Allah'ın Rasûlü'nü öldürmeye yeltenen on iki kişiydi. Rasûiullah (s.a.), on­lara ne söylediler, ne düşündüler, gizli-açik neleri varsa hepsini haber verdi. Allah Teâlâ, Peygamberini bütün bu bilgilere muttali kılmıştı. Bu on iki kişi, münafıklar ve Allah ve Rasûlü'ne harp açan kimseler olarak öldüler. Bunlar hakkında Allah Teâlâ'nın âyeti şöyledir: "Başaramayacakları bir şeye (Pey-gamber'e suikasde) yeltendiler. "[127] Ebu Âmir, bunların reisi idi. Mescid-i Dı-râr'ı onun için inşa etmişlerdi. Ona Rahib denilirdi, ama Rasûiullah (s.a.) *Fâsık' diye isimlendirmişti. Cesedi melekler tarafından yıkanan Hanzala'-nm babası idi. Hz. Peygamber'e (s.a.) Mescid-i Dırâr'a gelmesi için haber gönderdiler. O da geldi ve gelince Allah (c.c), indirdiği âyetlerle münafıkları rezil etti ve Rasûlullah'ın emriyle- mescid yakılarak yerle bir edildi.

Ben derim ki: İbn İsnak'ın zikrettiği hususlarda birçok yönden yanlış­lıklar var:

Birincisi: Hz. Peygamber (s.a.). Huzeyfe'ye münafıkların isimlerini bil­dirmiş başka hiç kimseye bildirmemişti. Bu yüzden Huzeyfe'ye: "O, başka­sının bilmediği sırrın sahibidir." deniliyordu.[128] Birisi ölür de hakkında şüp-helenilirse, Hz. Ömer derdi ki: "Bakınız, eğer Huzeyfe cenaze namazını kılı­yorsa, mü'mindir, yoksa münafıklardandır."

İkincisi: İbn İshak'm sözünden naklettiğimiz: "Abdullah b. Übey de ara-larındaydı." rivayeti de yanlıştır. Çünkü bizzat İbn İshak'ın kendisi Abdul­lah b. Übey'in Tebük seferine katılmadığını zikretmiştir.

Üçüncüsü: "Ve Sa'd b. Ebî Şerh." sözü de yanlıştır ve bariz bir hatadır. Zira Sa'd b. Ebî Şerh hiç müslüman olmamıştır. Oğlu Abdullah ise İslâm'ı kabul etmiş ve hicret etmiş, ama sonradan irtidad edip Mekke'ye dönmüş­tür. Mekke'nin fethinde Hz. Osman, Rasûlulİah'tan (s.a.) onun adına eman dilemiş, kendisine eman verilmiş ve tekrar müslüman olmuş, örnek müslü-manlar arasında yerini almıştır. O günden sonra kendisinden herhangi bir kö­tülük sadır olmamış ve kesinlikle de o on iki kişilik münafık grubuyla bir arada bulunmamıştır. Bilmiyorum, bu fahiş hatanın sebebi nedir?

Dördüncüsü: "Ebu Âmir reisleriydi." sözü de İbn İshak derecesine ula­şamayanlara kapalı kalmayacak açık bir hatadır. Zira bizzat İbn İshak, Ebu Âmir'in kıssasını hicret kıssasında anlatmış ve Âsim b. Ömer b. Katâde'den naklen demiştir ki: "Rasûiullah (s.a.) Medine'ye hicret edince Ebu Âmir on küsur kişiyle Mekke'ye gitmiş, Rasûiullah (s.a.) Mekke'yi fethedince Taife gitmiş, Tâif halkı müslüman olunca da Şam'a geçmiş, sonra orada garip, pe­rişan ve kimsesiz bir vaziyette ölmüştür." O halde nerde bu fasık, nerde Te­bük gazası! [129]                                                                        

 

14— Dırâr Mescidi ve Yıktırılması:                                  

 

Hz. Peygamber (s.a.)Tebük'ten döndü ve Zî-Evan'a kadar geldi. Zî-Evan, Medine'ye bir saatlik mesafededir. Daha önce Dırar mescidini yapanlar, Ra­sûiullah (s.a.) Tebük'e giderken yanına gelip demişlerdi ki: "Ya Rasûlallah! Hasta ve özürlüler için, bir de yağmurlu kış gecelerinde sel geldiği zaman bir­likte namazlarımızı eda etmek üzere bir mescid yaptık, gelip orada bize na­maz kıldırmanı istiyoruz." Allah Rasûlü (s.a.): "Ben şimdi yolcuyum ve meş­gulüm, inşaallah dönersek gelir namazınızı kıldırırım." dedi. Dönüşte ZîEvan'a geldiğinde, mescid hakkında vahiy nazil oldu. Bunun üzerine Hz. Pey­gamber, Benî Seleme b. Avf'ın kardeşi Mâlik b. Duhşum İle Ma'n b. Adiy el-Aclânî'yi çağırtıp onlara dedi ki: "Halkı zalim olan şu mescide gidiniz, yakıp yıkınız." Bu iki kişi süratle çıkıp Salim b. Avfoğutları mahallesine geldiler. Bunlar Mâlik b. Duhşum'un kabilesindendi. Mâlik, Ma'n'a dedi ki: "Beni bekle, bir ateş alıp geleyim." Ailesinin yanına gitti, yapraklı bir hurma dalım ateşleyip geldi. Sonra süratlice mescide girdiler ve -mescid halkı o sırada içer­de olduğu halde- mescidi yaktılar ve yıktılar, içindeki münafık topluluk da­ğıldı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, bu konuda şu âyetleri indirdi: "Zarar vermek, inkâr etmek, mü'minlerin arasım ayırmak için bir mescid yapanlar da vardır." [130] Kıssayı sonuna kadar anlattı.[131]

İbn İshak mescidi yapan on iki kişinin adını zikretmiştir. Sa'lebe b.'Hâ-tıb da onların arasındaydı.

Osman b. Saîd ed-Dârimî, Abdullah b. Salih[132]—Muâviye b. Salih— Ali b. Ebî Talha—İbn Abbas yoluyla şöyle rivayette bulunmuştur: "O kim­seler ki müminlerin arasım ayırmak için, küfürlerini kuvvetlendirmek için... mescid edindiler." âyetinde mevzubahs edilenler Ensar'dan mescid yapan bir gruptu. Ebu Âmir onlara demişti ki: "Mescidinizi yapın, gücünüz yettiği ka­dar silah ve mühimmat hazırlayın. Ben Rum Kralı Kayser'e gidip oradan as­ker getireceğim ve Muhammed'le birlikte ashabım buradan çıkaracağım." Mes­cidi inşa edip bitirince Rasûlullah'a (s.a.) gelerek: "Mescidimizin inşasını ta­mamladık. Senin orada bize namaz kıldırıp, mübarek olması için dua etmeni arzu ediyoruz." dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ şu âyetleri indirdi: "Ey Rasûlüm; orada asla namaza durma, tâ ilk gününden beri Allah'a karşı gel­mekten sakınmak için kurulan mescid (Küba mescidi), elbette içerisindedia-maza durmana daha uygundur. Onunla birlikte cehennem ateşine yuvarlan­dı. (Bundan maksat temelleridir.) Yaptıkları bina, kalblerinde bir şüphe ve ızdirap kaynağı olmakta -kalbleri parçalanıncaya kadar- devam edecektir. Al­lah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir."[133]

 

15— Tebük'ten Medine'ye Dönüş:

 

Hz. Peygamber (s.a.) Medine'ye yaklaşınca kadın;'kiz, oğlan şöyle söy-lereyerek karşılamaya çıktılar:

"Seniyyetü'1-Vedâ sırtlarından üzerimize dolunay doğdu.

O davetçi Allah'a davet ettiği müddetçe şükretmek bize vacip oldu."

Bazı râviler bu konuda yanılmakta ve:"Bu olay Hz. Peygamber'in (s.a.) Mekke'den Medine'ye hicret etmesi sırasında cereyan etmiştir." demektedir­ler. Bu, açık bir hatadır. Çünkü Seniyyetü'1-Vedâ Şam tarafındadır; Mek­ke'den Medine'ye gelen birisi orayı göremez ve Şam istikametine yönelme­dikçe oraya uğrayamaz. Rasûlullah (s.a.), uzaktan Medine'yi görünce: "İşte Tâbe! İşte l^hud! O öyle bir dağdır ki, biz onu severiz, o da bizi sever." buyurdu[134]

Medine'ye girince Abbas (r.a.) dedi ki: "Ya Rasûlallah! Bana izin ver de seni öveyim." Rasûlullah (s.a.) daî "Söyle, Allah ağzına sağlık versin." deyince Abbas şöyle söyledi:                                                   

"önceden de sen gölgeliklerde ve Âdem ile Havva'nın yaprakla örtün­müş olduğu çenette güzeldin.

Sonra yeryüzüne indin; ama sen ne bir beşerdin, ne bir çiğnem et idin, ne de bir kan pıhtısıydın.

Bilâkis sen, tufan, Nesr'i[135] ve Nesr'e tapanları boğarken gemilere bi­nen bir nutfe idin.

Sulbden rahme geçersin ve âlem devredip zaman geçince örtü açığa çıkar.

Tâ ki şerefine şahit olan faziletin Hındif in[136] nesebinden daha yüce bir yere sahip olur.

Ve sen doğunca yeryüzü parlar ve senin nurunla ufuk aydınlanır. Biz de bu aydınlık içinde ve bu nur sayesinde yolumuzu açarız." [137]

 

16— Tebük Seferinden Geri Kalanlar:

 

Hz. Peygamber (s.a.) Medine'ye girince, ilk önce Mescide gidip orada iki rekât namaz kıldı. Sonra herkesle beraber oturdu. Tebük seferine gitme­yip geri kalan seksen küsur kişi Rasûlullah'a (s.a.) gelip mazeretlerini arzet-meye ve özürlerini yemin ederek teyide başladılar. Rasûlullah (s.a.)» onların dış görünüşlerine bakarak özürlerini kabul etti, kendileri için istiğfarda bu-lunup kalplerindeki gerçek durumlarını Allah'a havale etti. O sırada Kâ'b b. Mâlik, Allah Rasûlü'ne (s.a.) geldi. Selâm verince Rasûlullah (s.a.) kızgın bir şekilde tebessüm edip: "Buraya gel!" dedi. Kâ'b şöyle anlatıyor: Gittim, önüne oturdum. Bana dedi ki: "Niçin geri kaldın?. Sen beni desteklemek üzere Aka­be'de bîat etmemiş miydin?*' "Evet. Allah'a yemin olsun ki ben, şu anda senden başka kimin yanına otursam ileri süreceğim mazeretlerle onu ikna edip gazabından kurtulacağımı zannederim. Çünkü münakaşa etmeyi bilirim. Fa­kat ben -Allah'a yemin olsun ki- şunu çok iyi biliyorum: Bugün seni benden hoşnut edecek yalan sözler söylersem, çok geçmeden Allah yalanımı ortaya çıkarıp seni hakkımda gazaplandırır. Şayet seni hakkımda gazaplandiracak doğruyu söylersem, Allah'ın beni affedeceğini umarım. Vallahi hiç bir maze­retim yoktu. Vallahi hiç bir zaman da bu seferden geri kaldığım zamanki gibi güçlü ve varlıklı olmamıştım." dedim. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.): "İş­te bu, doğru söyledi." dedikten sonra: "Kalk, Allah senin hakkındaki hük­münü bildirinceye kadar bekle." dedi. Kâ'b anlatmaya devam ediyor: Kalk­tım, SelemeoğuUanndan bir grup adam da benimle beraber yürüyor ve bana diyorlardı ki: "Vallahi, bundan önce senin herhangi bir günah işlediğini gör­medik. Ne çare ki diğer geride kalanlar gibi Hz. Peygamber'e (s.a.) özür be­yan edemedin. Şayet öyle yapsaydın Rasûlullah'ın (s.a.)senin için de Allah'­tan mağfiret dilemesi yeterdi." Beni bu şekilde kınama hususunda o kadar ısrar ettiler ki, geri dönüp kendimi yalanlayıp özür beyan etmeyi düşündüm. Sonra onlara: "Benim durumumda başka biri var mı?" dedim. "Evet, senin söylediğin gibi söyleyen iki kişi daha var, onlara da sana dendiği gibi denil­di." dediler. "Onlar kim?" diye sordum. Mürâre b. er-Rebî el-Âmirî ve Hi­lâl b. Ümeyye el-Vâkıfı olduğunu söylediler. Bu iki şahıs da Bedir harbine katılmış örnek müslümanlardandı. Onların adım duyunca, geri dönmekten vazgeçip yoluma devam ettim.

Rasûlullah (s.a.), Tebük seferinden geri kalanlar arasından, müslüman-lann -üç kişi olarak- sadece bizimle konuşmasını men etti. Herkes bizden uzak­laştı ve bize karşı değiştiler, dünya bile eskiden bildiğim dünya değildi. Elli gün bu hal üzere devam ettik. Diğer iki arkadaşıma gelince evlerine kapandı­lar, ağlayıp durdular. Ben, içlerinde en güçlüsü ve en dayanıklısı idim. Dışarı çıkıyor, namaz için cemaate iştirak ediyor, çarşı-pazar dolaşabiliyordum, fa­kat hiç kimse benimle konuşmuyordu. Rasûlullah'a (s.a.) geliyor, namazdan sonra oturduğu meclise varıyor, selâm verip kendi kendime diyordum ki: "Aca­ba selâmımı almak için dudaklarını kıpırdattı mı, kıpırdatmadı mı?" Sonra O'na yakın bir yerde namazımı kılıyor, Rasûlullah'a (s.a.) göz atıyor, ben namaza yöneldiğimde bana doğru döndüğünü, ben O'na yönelince de yüz çe­virdiğini görüyordum. Herkesin benden bu şekilde yüz çevirmesinin uzayıp gittiği bir sırada Ebu Katâde'nin bahçe duvarına tırmandım. Ebu Katâde, am­camın oğluydu ve çok sevdiğim biriydi. Selâm verdim, Allah'a yemin olsun ki selâmımı almadı. Dedim ki: "Ey Ebu Katâde! Allah aşkına soruyorum* benim Allah'ı ve Rasûlü'nü sevdiğimi biliyor musun?" Hiç cevap vermedi. Dönüp tekrar sordum-, yine cevap vermedi. Tekrar sordum, bu defa dedi ki:

"Allah ve Rasûlü bilir." Bunun üzerine gözlerim yaşardı, ağladım ve tekrar dönüp duvara tırmandım ve gittim.

Bir aralık Medine çarşısında yürürken, Şam bölgesinden bir çiftçiye rast­ladım. Gıda maddesi getirmiş satıyor ve bana: "Kim Kâ'b b. Mâlik'i göste­rir?" diye soruyordu. Sonunda bana geldi ve Gassân kralından bir mektup verdi. Mektupta şöyle deniliyordu:

"Haber aldığıma göre arkadaşın sana eziyet ediyormuş. Allah seni zelil ve zayi olacak bir mevkide kilmamıştır. Hemen bize gel, lâyık olduğun gibi davranalım." Mektubu okuyunca dedim ki: "Bu da bir başka belâ!" Mek­tubu, tandırda yakmaya azmettim ve yaktım. Elli günün kırk günü doldu­ğunda Hz. Peygamber'in (s.a.) bir elçisi bana gelip: "Rasûlullah (s.a.) sana, ailenden ayrı kalmanı emrediyor." dedi. Diğer iki arkadaşıma da aynı emri gönderdi. "Boşayayım mı, yoksa nasıl bir ayrı kalma kastediliyor?" dedim. "Hayır, boşamayacâksın, yalnızca uzak duracaksın ve ona yaklaşmayacak­sın." dedi. Bunun üzerine kanma dedim ki: "Ailenin yanma git. Allah bu konuda hükmünü bildirinceye kadar orada kal." Hiiâl b. Ümeyye'nin karısı geldi ve: "Ya Rasûlallah! Hilâl b. Ümeyye çok ihtiyar, kendisine hizmet ede­cek kimsesi de yok, kendisine hizmet etmemi kötü görür müsünüz?" dedi. "Hayır, fakat sana yaklaşmasın." buyurdu. Karısı dedi ki: "Vallahi, o hiç yerinden kımıldamıyor. O günden şu ana kadar da durmadan ağlıyor." Kâ'b diyor ki: Bu olay üzerine ailemden bazıları bana: "Sen de Rasûlullah'tan (s.a.) Hilâl b. Ümeyye'nin hanımının ona hizmet etmek için izin aldığı gibi yapıp, izin isteseydin." dediler. Ben: "Vallahi, o konuda gidip izin istemem. Hem Rasülullah'ın (s.a.) bana ne karşılık vereceğini nerden bileyim, çünkü ben genç bir adamım." dedim.

Bu şekilde on gün daha bekledim. Allah Rasûlü'nün (s.a.), başkalarını bizimle konuşmaktan men ettiği günden bu yana tam elli gün geçmiş oldu. Ellinci günü sabahı, evlerimizden bifinin damında sabah namazını kılmış, Allah Teâlâ'nın zikrettiği hal üzere canım sıkılmış ve bütün genişliğine rağmen dünya başıma daralmış bîr vaziyette otururken, Sel dağının tepesinde en yüksek sesle birinin, "Ey Kâ'b b. Mâlik!" diye bağırdığını duydum. Hemen secdeye ka­pandım; çünkü Allah'ın (c.c.) beni feraha çıkaracak hükmünü bildirdiğini anladım. Rasûlullah (s.a.) sabah namazını kılınca, Allah'ın, tevbelerimizi kabul ettiğini bildirdi. Bu haberden sonra herkes bizi müjdelemeye başladı. Bir grup müjdeci diğer iki arkadaşıma doğru giderken, atlı bir şahıs ile Eşlem kabile­sinden bir başka şahıs bana doğru koşuyorlardı. Eşlem kabilesinden olan şa­hıs, bir tepeye çıkmış bana bağırıyordu. Onun beni müjdeleyen sesi, attan önce gelmişti. Hemen üzerimdeki elbiseleri çıkarıp müjdeciye giydirdim. Vallahi bundan başka da hiç elbisem yoktu. Hemen ödünç elbise bulup giydim, sü­ratle Rasûlullah'a (s.a.) gittim. İnsanlar grup grup beni karşılıyor, tevbemin kabulünden dolayı tebrik ediyor ve: "Allah'ın tevbeni kabul buyurması mü­barek olsun!" diyorlardı.

Kâ'b diyor ki: Mescide girdiğim sırada Rasûlullah (s.a.) etrafındakilerle beraber oturuyordu. Talha b. Ubeydullah kalktı, bana doğru gelip, Denimle tokalaşıp tebrik etti. Vallahi Talha'dan başka kalkıp yanıma gelen olmadı. Talha'nın bu ilgisini hiç unutmuyorum. Rasûlullah'a (s.a.) selâm verdiğim­de, yüzü sevinçten parlayarak bana şöyle dedi: "Sana anandan doğduğun gün­den itibaren yaşamış olduğun en güzel bir günün hayırlı müjdesi var." Ben: "Bu müjde senden mi, yoksa Allah'tan mı, ya Rasûlallah?" diye sordum. "Bilakis Allah katından." diye cevap verdi. Hz. Peygamber (s.a.) bir şeye sevindiği zaman yüzü ay parçası gibi parlardı. O'nun bu halini biliyorduk. Gelip Rasülullah'ın (s.a.) önüne oturunca: "Ey Allah'ın Rasûlü! Tevbemin kabulü dolayısıyla bütün malımı Allah ve Rasûlü'ne bağışlamak istiyorum." dedim. "Malının bir kısmını kendine sakla, bu senin için daha hayırlıdır." buyurdu. Ben de: "Hayber'deki hissemi alıkoyayım." dedim. Sonra dedim ki: "Ya Rasûîallah! Allah Teâlâ, beni doğruluğum sebebiyle kurtardı. Bun­dan böyle hayatta olduğum müddetçe doğrudan başka bir söz söylemeyece­ğim." Allah'a yemin olsun ki, bunu Rasûlullah'a (s.a.) söylediğim günden bugüne kadar, doğru sözlülükten dolayı Allah'ın beni imtihan ettiği ölçüde imtihana tabi tuttuğu başka bir şahıs tanımıyorum. Vallahi, o günden itiba­ren hiç bilerek yalan söylemedim. Bundan sonrası için de Allah'ın beni ya­landan koruyacağını umarım. Bunun üzerine Allah Teâlâ Rasûlü'ne: "An-dolsun ki Allah, Peygamber'e uyan Muhacirler iîe Ensar'ın ve Peygamber'in tevbelerini kabul etti."[138] âyetinden, "Ey inananlar, Allah'tan korkun ve doğrularla beraber olun."[139] âyetine kadar inzal buyurdu. Allah'a yemin olsun ki, İslâm nimetine erdirdikten sonra Allah'ın bana lütfettiği en büyük nime­ti, Hz. Peygamber'e (s.a.) karşı doğru sözlü olmak ve yalan söyleyip helake düşmekten kurtulma nimetidir. Allah (c.c.) yalancılar hakkında vahyini in­zal buyurduğu zaman, herhangi bir şahsa söylenecek en ağır sözü söyledi ve: "Siz yanlarına döndüğünüz zaman, kendilerinden yüz çeviresiniz diye size karşı Allah'a yemin edecekler."[140] âyetinden, "Allah, o fâsıklar topluluğundan asla razı olmaz."[141] âyetine kadar inzal buyurdu.

Kâ'b dedi ki: Allah Teâlâ'mn, ''Savaştan geri kalmış üç kişinin tevbesi-ni de..."[142] âyetiyle ifade ettiği geri kalıştan maksat, Tebük seferinden geri kalış değildir. Aksine Hz. Peygamber (s.a.) seferden döndükten sonra, geri kalanlar gelip özür beyan etmişler ve bunu da yeminle desteklemişlerdi. Ra­sûlullah (s.a.) da onların mazeretini kabul etmiş, kendileri adına mağfiret di­lemişti. Fakat bu üç kişi, gelip mazeret beyan etmemişler, bu konuda geri kal­mışlar; Rasûlullah (s.a.), haklarındaki Allah'ın hükmünü bildireceği ana ka­dar onları tehir etmişti. İşte âyet-i kerimedeki geri kalıştan maksat, bu maze­ret beyanındaki geri kalıştır.[143]

Osman b. Saîd ed-Dârimî, Abdullah b. Salih—Muâviye b. Salih—Ali b. Ebî Talha—İbn Abbas yoluyla gelen bir rivayetinde, "Münafıklardan di­ğer bir kısmı da günahlarını itiraf ettiler, iyi işle kötü işi (nifak) birbirine ka­rıştırdılar. "[144] âyet-i kerimesiyle ilgili olarak dedi ki: Tebük seferinde Ra­sûlullah (s.a.) seferden döndüğü zaman bunlardan yedisi kendilerini mesci­din duvarına bağladılar. ^Mescid'den dönerken yanlarından geçen Rasûlullah (s.a.): "Kendilerini duvara bağlayan bu şahıslar kimler?" diye sordu. "Ebu Lübâbe ve arkadaşları. Sizden geri kalmışlardı da ey Allah'ın Rasûlü! Hz. Peygamber (s.a.) gelip bağlarını çözüp kendilerini mazur gördüğünü açıkla-yıncaya kadar bağlı kalacaklar." dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) bu­yurdu ki: "Allah'a yemin ederim ki, Allah onları azad etmedikçe ben, ne bağ­larını çözerim, ne de özürlerini kabul ederim. Çünkü onlar, benden yüz çe­virdiler ve müslümanlarla birlikte sefere gitmediler." Hz. Peygamber'in (s.a.) bu cevabı onlara ulaşınca dediler ki: "Allah bizi azad etmedikçe biz kendi bağlarımızı çözmeyeceğiz." Bu olay üzerine: "Münafıklardan diğer bir kıs­mı da günahlarını itiraf ettiler, (evvelce yapmış oldukları) iyi işle kötü işi bir­birine karıştırdılar. Umulur ki Allah, onların tevbelerini kabul eder. Çünkü Allah Gafûr'dur, Rahîm'dir." âyet-i kerimesi nazil oldu.[145] Âyetin son kısmındaki "olur ki, umulur ki" mânasına gelen bir kelime olması­na rağmen, Allah için kullanıldığında kesinlik ifade eder. Âyet-i kerime nazil olunca Hz. Peygamber (s.a.), bağlarını çözmesi ve mazeretlerinin kabul edil­diğini bildirmesi için bir şahıs gönderdi. Onlar da mallarıyla birlikte Rasûlul-lah'a (s.a.) gelip: "İşte bizim malımız, bunları sadaka olarak kabul et ve bi­zim için Allah'tan mağfiret dile." dediler. Allah Rasûlü (s.a.): "Mallarınızı almam hususunda bir emir gelmedi." buyurdu. Bunun üzerine: "Onların mal­larından, kendilerini temizleyeceğin, yücelteceğin bir sadaka al ve onlara dua et."[146] (Yani onlar için mağfiret dile) âyeti ile: "Çünkü senin duan, onlara huzur verir." âyet-i kerimesi nazil oldu ve Rasûlullah (s.a.), sadakalarını ka­bul edip onlar için mağfiret diledi. Diğer üç kişi kendilerini mescid duvarına bağlamışlardı. Tevbeleri kabul edilecek mi, yoksa azaba mı dûçâr edilecek­ler, bunu bilmeden bekletildiler, tâ ki Allah (c.c): "Andolsun ki Allah, o güçlük saatında Peygamber'e uyan Muhacirler'le Ensar'ın ve Peygamberdin tevbesini kabul etti."[147] âyetinden, "Savaştan geri kalmış üç kişinin de..." ve "Bundan sonra Allah, tevbe ettikleri için onların tevbelerini kabul etti."[148]âyetlerine kadar inzal buyurdu. Atıyye b. Sa'd da bu rivayeti destekle­miştir.[149]

 

D) TEBÜK GAZASINDAKİ FIKHÎ HÜKÜMLER VE HİKMETLER

 

Bu seferde haram aylarda savaşmanın caiz olduğuna işaret vardır. Çünkü İbn İshak'ın sahih rivayetine göre Hz. PeygamberMn (s.a.) yola çıkışı Recep ayındadır. Ancak burada bir başka durum vardır, o da Arapların ak­sine ehi-i kitabın, haram ayı tanımamaları idi. Haram ayında savaşmanın ha­ram oluşunun neshedilip edilmediği konusunda iki ayrı görüş vardır. Daha önce her iki görüş sahibinin delillerini zikretmiştik.

Devlet başkanının tebaasına, gizlenmesi zarar verecek hususları açık­laması ve böylece onların hazırlanmalarını sağlaması, böyle olmayan konu­lan da gizli tutması caizdir.

Devlet başkanı savaş ilan ettiği zaman herkesin bu savaşa katılması gerekir. Herkesin teker teker belirlenmesi gerekmez ve başkanın izni olma­dıkça hiç kimse geri kalamaz. Bu durum cihadın farz-ı ayn olduğu üç du­rumdan birincisidir. İkincisi, düşmanın ülkeyi işgal etmesi; üçüncüsü ise, iki cephe arasında kalınmasıdır.

Beden ile savaşmanın vacip olması gibi mal ile savaşmak da vacip­tir. Ahmed b. Hanbel'den gelen rivayetlerden biri böyledir. Bu hususun doğ­ruluğunda hiç şüphe yoktur. Kur'an-i Kerim'de mal ile cihad etmek beden ile cihad etmekle beraber, hatta bir yer müstesna, diğer yerlerde beden ile ci­had etmekten daha önce zikredilmiştir. Nitekim Rasûlullah (s.a.): "Kim bir askeri donatırsa, bizzat savaşmış gibi olur." Buyurmuştur [150]Nasıl beden ile cihad gücü yetenler için farz ise mal ile cihad da öyledir. Mal sarfetmeden beden ile cihad olmaz. Zafer, hem asker hem de mühimmat ile sağlanır. Biz­zat katılamayan kimse askerin sayıca çoğalmasına yardımcı olamazsa, en azın­dan mühimmatının daha fazla olmasına yardımcı olmalıdır. Zengin olup bizzat hacca gidemeyen kimseye bedel göndermek vacip olunca, fiilen cihada işti­rak edemeyen kimseye bir başkasını donatıp göndermenin vacip olması daha evlâdır,

Hz. Osman b. Affân'ın (r.a.) büyük bir meblağı Allah rızası için in-fak etmesi ve bu davranışıyla diğer insanları geride bırakması. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: "Açık-gizli herşeyini Allah mağfiret eylesin Ey Osman!" Sonra buyurdu ki: "Bundan sonra ne yaparsa yapsın Osman'a zarar vermez." Hz. Osman, bin dinar ve bütün techizatıyla üç yüz deve infakta bulunmuştu.

Allah yolunda infak edecek malı olmayanlar, bu uğurda belki bir şey yapabilirler ümidiyle bütün gayretlerini göstermedikçe ve sonunda haki­katen hiçbir şey yapamayacakları açığa çıkmadıkça mazur görülmezler. Hz. Peygamber'e (s.a.) gelip, kendilerim donatarak cihada hazırlamasını isteyenlere Allah Rasûlü: "Sizleri teçhiz edecek bir şey bulamıyorum." demiş, onlar da ağlayarak geri dönmüşlerdi. Bu durumda olanlar için herhangi bir günah yoktur.

Devlet başkanının (sefere çıkarken) tebaasından birini kadınlar, ço­cuklar, güçsüzler ve zayıfların başına vekil tayin etmesi. Bu vekil de bizzat cihada iştirak edenlerden sayılır. Çünkü o anda üstlendiği görev oradakiler için en büyük yardımdır. Rasûlullah (s.a.) genellikle îbn Ümm-i Mektûm'u vekil tayin ederdi. Onu on küsur defa vekil bıraktığı rivayet edilir. Tebük ga­zasında ise Ali b. Ebî Tâlib'i vekil bıraktığı bilinmektedir. Buharı ve Müs-lüm'in SûrA/A'Ierinde Sa'd b. Ebî Vakkâs'ın şöyle söylediği rivayet edilmekte­dir: Rasûlullah (s.a.) Tebük gazasında Ali'yi (r.a.) vekil bıraktı. Hz. AH dedi ki: "Ya Rasûlallah! Beni, kadınlar ve çocuklarla mı bırakıyorsun?" Rasû­lullah (s.a.) buyurdu ki: "Bana nisbetle sen, Musa'ya nisbetle Harun gibi ol­mayı istemez misin? Ancak benden sonra peygamber yoktur."[151] Fakat Hz. Ali'nin bu vekâleti yalnızca ailesi için olan hususî bir vekâletti. Umumî mâ­nadaki vekâlet Muhammed b. Mesleme el-Ensârî'ye verilmişti. Bunun delili şudur: Münafıklar, Hz. Ali'yi tahrik etmek için, 'Muhammed onu ağır bulduğu için geri bıraktı' dediklerini duyunca silahım aldı, Hz. Peygamber'e (s.a.) yetişti ve söylenenleri haber verdi. Rasûlullah (s.a.): "Yalan söylüyorlar, ben seni, geride bıraktıklarım için vekil tayin ettim. Geri dön, aileme ve ailene benim adıma vekâlet et." buyurdu.

Hurma ağacındaki hurmaların miktarını tahminde bulunmanın caiz olması. Tahminde bulunan kimsenin sözüyle amel etmek meşrudur. Bu ko­nu Hayber gazasında geçmişti. Rasûlullah'ın (s.a.), o kadının bahçesindeki hurmaların miktarı konusunda tahminde bulunduğu gibi, bir devlet başkanı­nın tek başına tahmin yürütmesi caizdir.

Semûd bölgesindeki kuyulardan içilmesi, yemekte kullanılması, o su ile hamur yoğurulması ve temizlik yapılması caiz değildir. Fakat Rasûlullah (s.a.) zamanına kadar kalan ve bilinen Nâka (deve) kuyusunun dışındaki ku­yulardan hayvanları sulamak caizdir. Bu kuyu nesiller boyunca herkes tara­fından bilinegelmiştir. Yolcular bu kuyudan başkasına gitmezlerdi. Kapalı, sağlam ve geniş yapılı olan bu kuyunun kalıntıları hâlâ görülebilmekte ve di­ğer kuyulara benzemediği anlaşılmaktadır .[152]

10— Kim Allah'ın gazabına veya azabına dûçâr kalmış bir kavmin diya­rına uğrarsa, oraya girmemeli, orada kalmamalı, aksine oradan hızla geçme­li, geçinceye kadar elsibesiyle yüzünü örtmeli, girmek zorunda kalırsa ağla­yarak ve ibretle bakarak girmelidir.

Bu yüzden Hz. Peygamber (s.a.) Arafat'la Mina arasındaki Muhassir va­disinden hızla geçerdi. Çünkü burası Allah'ın Fîl sûresinde naklettiği hâdise­nin cereyan ettiği, Kabe'yi yıkmaya gelen Ebrehe ve ordusunun helak olduğu yerdir.

11—  Hz. Peygamber (s.a.) yolculukta iki namazı birleştirir, bir arada kılardı. Daha önce geçtiği gibi cem'-i takdim ile ilgili rivayet, içinde bu kıssa­nın yer aldığı Muaz hadisinde nakledilmiştir. Bu hadisin illetini ve sahih ol­madığını söyleyenleri zikretmiştik. Rasûlullah'ın (s.a.), bu seferden başka bir seferde cem'-i takdim yaptığı rivayet edilmemiştir. Ancak arefe günü Arafat bölgesine girmeden önce cem'-i takdim yaptığı sahihtir. Orada öğle ile ikin­diyi bir arada öğlen namazı vaktinde kılmıştı. Ebu Hanîfe ve bir grup âlim cem'-i takdimi yalnız hacc ibadetine ait bir hususiyet olarak kabul ederken, Ahmed b. Hanbel ve Şafiî gibi âlimler de uzun yolculuk yüzünden cem'-i tak­dim yapıldığını söylemişlerdir. Bir başka grup da; vakfe ile meşgul olduğu ve vakfenin güneşin batışına kadar aralıksız devam etmesi sebebiyle cem'-i takdim yapıldığı kanaatındadırlar. Ahmed b. Hanbel der ki: "Meşguliyet se­bebiyle cem yapılabilir." Selef ve halef âlimlerinden bir grup âlimin bu gö­rüşte olduğu daha önce geçmişti.

12— Kum ile teyemmüm yapmanın caiz olması. Rasûlullah (s.a.) ve as­habının, Tebük ile Medine arasındaki kumluk mesafeyi aşarken yanlarında toprak götürmediklerinde şüphe yoktur. Burası suyu kıt olan, hatta susuz­luktan dolayı Rasûlullah'a (s.a.) şikâyetlerin yapıldığı bir bölgeydi. Konak­ladıkları yerlerde teyemmüm yaptıkları kesindir. Bu şüphe götürmeyen tes-bitlerin yanısıra Hz. Peygamberin (s.a.) şu hadisi de bilinmektedir: "Üm­metimden herhangi bir kimse nerede namaz vaktine erişirse, mescidi (namaz kılacağı yer) ve temizleneceği malzemesi (teyemmüm yapacağı kum veya top­rak) yanındadır.[153]

13— Rasûlullah (s.a.) Tebük'te yirmi gün kalmış ve namazlarını kısalta­rak kılmıştır. Ümmetine de: "Bu müddetten daha fazla kalınırsa namaz kı­saltılmaz." diye bir şey söylememiştir. Bu kadar müddetle orada kalmıştır. Sefer halinde bu çeşit ikâmetler, bir insanı sefer hükmünden çıkarmaz. Yer­leşme durumu olmadığı müddetçe; ikâmet süresinin uzaması ya da kısalması sonucu değiştirmez. O yerde ikâmete niyet eden kimse yoktu.

Selef ve halef âlimleri bu konuda çokça ihtilâf etmişlerdir. Sahih-i Bu-harVdt İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmektedir: "Rasûlullah (s.a.) bazı seferlerinde on dokuz gün ikâmet etti ve iki rekât kılardı. Biz de on dokuz gün ikâmet ettiğimiz zaman iki rekât kılardık. Bu müddetten fazla kalırsak tam kılardık."[154] Ahmed b. Hanbel'in sözünden anlaşıldığına göre, İbn Ab-bas bu sözüyle, Fetih senesi Mekke'de kalış müddetini kasdetmiştir. Çünkü Ahmed b. Hanbel demiştir ki: "Rasûlullah (s.a.) fetih senesi Mekke'de on sekiz gün kalmıştır, zira Huneyn'e gitmeyi istiyordu. Orada ikâmet müddeti bölünmüştür. İbn Abbas'ın rivayet ettiği ikâmet budur." Ahmed b. Hanbel'in dışındaki âlimler de: "Bilakis İbn Abbas, bu rivayetiyle Tebük'teki ikâmeti­ni kasdetmektedir." demişlerdir. Câbir b. Abdillah: "Rasûlullah (s.a.) Te­bük'te yirmi gün namazlarını kısaltarak ikâmet etmiştir." demektedir. Bu ri­vayeti Ahmed b. Hanbel, Müsned'indz rivayet etmiştir.[155]

Abdurrahman b. Misver b. Mahreme: "Sa'd ile beraber Şam'ın bazı köy­lerinde kırk gün kaldık. O namazlarını kısaltıyor, biz tam olarak kılıyor­duk. "demiştir.[156]

Nâfi: "İbn Ömer, Azerbeycan'da namazlarını iki rekât kılarak altı ay kalmıştır." demiştir[157] O sene kar yağmış ve şehre girmeye mâni olmuştu.

Hafs b. Ubeydullah: "Enes b. Mâlik Şam'da iki sene yolcu namazı kıla­rak ikâmet etmiştir." demektedir[158]

Enes: "Rasûlullah'm (s.a.) ashabı Râmhürmüz'de yedi ay kalmışlar ve namazlarını kısaltarak kılmışlardır." demektedir.[159]

Hasan Basrî: "Kâbul'da Abdurrahman b. Semüre ile beraber iki sene ikâmet ettim. Namazlarını kısaltıyor ama cem etmiyordu." demektedir.[160]

İbrahim: "Rey'de bir sene, bazan daha fazla, Sicistan'da iki sene kalıyorlardı" demiştir.

Görüldüğü gibi Hz. Peygamber'in ve ashabının sünneti böyledir ve doğ­rusu da budur.

Diğer mezheplere gelince: Ahmed b. Hanbeî bir yerde dört gün kalmaya niyet eden kimsenin namazını tamamlaması gerektiği, daha az kalmaya niyet edenin ise kısaltacağı görüşündedir. Yukardaki rivayetler \Ç.n Ahmed b. Han­bel'in değerlendirmesi şöyledir: "Rasûlullah (s.a.) ve ashabı kesin olarak ikâmete kar tr;vermemişler, bugün çıkarız, yarın çıkarız ümidi ve düşüncesiyle beklemişlerdir." Bu değerlendirmede açık bir isabetsizlik vardır. Zira Rasû-luliah (s.a.) Mekke'yi fethetti. Mekke aynı Mekke idi. Orada kalıp îslâm'ın esaslarını tesis ediyor, şirkin temellerini yıkıyor ve etrafında bulunan Arap­ların durumlarıyla ilgili pîarak hazırlık yapıyordu. Herkesçe kesin olarak ka­bul edileceği gibi böyle bir durum günlerce ikâmeti gerektirir, bu işler bir-iki günde olmaz. Tebük'teki ikâmeti de böyledir. Orada da düşmanı beklemek­tedir ve kesinlikle bilinmektedir ki düşman ordusuyla aralarında, günlerce yü­rümekle ancak alınacak bir mesafe vardır. En azından dört günde o mesafe­nin alınamayacağım biliyordu. Aynı şekilde tbn Ömer'in, kar sebebiyle Azer-beycan'da altı ay kalması da böyledir. Yollan kapatacak çokluktaki kar küt­lesinin dört gün içinde, yollar açılacak şekilde erimesinin imkânsız olduğu ma­lumdur. Enes b. Mâlik'in Şam'da namazlarını kısaltarak iki sene kalması, sahabenin Râmhürmüz'de namazlarını kısaltarak yedi ay ikâmet etmesi de böyledir. Böylesine bir kuşatma ve cihad hareketinin dört gün içinde sona ermesinin imkânsızlığı malumdur. Ahmed b. HanbePin arkadaşları demiş­lerdir ki: (<Düşman karşısında cihad, sultan tarafından hapis ve hastalık gibi sebeplerle ikâmet eden kimse, ister kısa, İster uzun müddet kalacağını zan­netsin, namazını kısaltır.'* Doğrusu da budur. Ancak bu noktada Kur'an-ı Kerim, hadis-i şerif, icmâ-i ümmet ve sahabe uygulamasında delili bulunma­yan bir şart koştular ve dediler ki: "Yukarıda sayılan durumlarda namazın kısaltılabilmesi için, dört günden fazla sürmeyecek bir müddet içinde o halin biteceğinin zannedilmesi şarttır." Onlara şöyle demek lâzımdır: Bu şartı ko­şarken hangi esasa dayandınız? Hz. Peygamber (s.a.), Mekke'de ve Tebük'-te dört günden fazla ikamet edip namazlarını kısaltırken ashabına bir şey söy­lemediği gibi dört günden fazla ikâmete niyet etmediğini de açıklamadı. Hal­buki O biliyordu ki ashabı, namazlannı kısaltırken kendisine uyuyorlardı. Buna rağmen onlara: "Dört günden fazla ikâmet ederseniz namazı kısaltmayın" türünden tek bir harf bile söylemedi. Bu konuyu açıklamak O'nun için en mühim bir konuydu. Ashab-ı kiram da aynı şekilde davranmışlar, kendile­riyle beraber namaz kılan kimselere böyle bir şeyden bahsetmemişlerdi.

Mâlik ve Şafiî ise: "Dört günden fazla ikamete niyet eden kimse nama­zım tamamlar, bu müddetten daha az bir süre için niyet etmişse kısaltır." de­mişlerdir.

Ebu Hanîfe'ye gelince: "On beş günlük bir süre için ikâmete niyet eden kimse namazını tam kılar, daha az bir süre için niyetlenmişse kısaltır." de­mektedir. Leys b. Sa'd'ın mezhebi de bu şekildedir. Hz. Ömer, İbn Ömer ve Hz. İbn Abbas'm da bu görüşte oldukları nakledilmiştir. Saîd b. elMüseyyeb: "Dört gün müddetle ikâmet edersen namazım dört rekât mistir. Ebu Hanîfe gibi söylediği de rivayet edilmiştir.

Ali b. Ebî Tâlib: "On gün müddetle ikâmet eden kimse namazını tamam­lar." demiştir. İbn Abbas'tan da böyle bir rivayet yapılmaktadır.

Hasan Basrî der ki: "Mısır denilen (şehir hükmündeki yere) varmadıkça namazlarım kısaltır."

Hz. Âişe: "Azığını ve azık torbasını bırakmadıkça (yani sefer hali bit­medikçe) kısaltır." demektedir.

Dört mezhebin imamı, ihtiyacının bugün veya yarın giderileceği ümidiy­le bekleyen bir kimsenin bu durumu böyle devam ettiği müddetçe namazım kısaltacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Ancak Şafiî'den gelen bir rivayete göre, bu durumdaki bir insan en çok on yedi veya on sekiz gün kısaltabilir, ondan sonra kısaltamaz.

İbn Münzir, İsrafında: "İkâmete niyet etmeyen bir kimsenin yolculuğu senelerce de devam etse namazını kısaltacağı hususunda âlimler icmâ' etmiş­lerdir." demektedir.

14— Yemin eden bir kimsenin yeminini bozmayı daha hayırlı görmesi halinde» bozmasının caiz, hatta müstehab olması, daha sonra keffâret verip hayırlı olduğuna inandığı gibi yapması. Bu durumda ister önce keffâretini verip sonra yeminini bozar, isterse önce yeminini bozup keffâretini sonra öder* Ebu Musa el-Eş'arî'den şöyle rivayet edilmiştir: "Yemini bozup hayırlı olanı yaptım ve keffâret ödedim." Bir başka metinde: "Keffâretini Ödedim ve ha­yırlı olanı yaptım." Bir diğerinde ise: "Hayırlı olanı yaptım ve yeminimin keffâretini verdim." Bu rivayetlerin her biri Sahih-i Buharı vs Sahih-i Müs­lim'de yer almakta [161] ve yemini bozma ile keffâret verme arasında belli bir sıranın bulunmadığını göstermektedir.

Sünen'ds, Abdurrahman b. Semüre, Hz. Peygamber'den (s.a.) şöyle bir hadis nakleder: "Bir konuda yemin eder, sonradan o yemini bozmayı daha hayırlı görürsen, yemininin keffâretini ver, sonra yeminini bozarak daha ha­yırlı gördüğün şeyi yap."[162] Bu hadisin aslı Sahih-i Buharı ve Sahih-i Mus­lini' dedir.

Ahmed b. Hanbel, Mâlik ve Şafiî, yemini bozmadan önce keffâret ver­menin caiz olduğu görüşündedirler. Ancak Şafiî, orucun keffâreti hususun­da: "Orucu bozmadan keffaretini ödeyemez." demiştir. Ebu Hanife (r.h.) ise: "Hiç bir konuda, yemin bozulmadan önce keffâretin ödenmesi caiz de­ğildir.'' demektedir.

15—' Gazap halindeki yeminin geçerli olması; o kimsenin verdiği hük­mün ve yaptığı sözleşmelerin de geçerli olması. Kendisini kaybedecek derece­de sinirlenen kimsenin yemini de, talakı da geçersizdir. Ahmed b. Hanbel, Hz. Âişe'den nakletiği: Rasûlullah'ın (s.a.) şöyle dediğini duydum: "Iğlâk halindeki bir kimsenin yemini de hanımını boşaması da geçersizdir. "[163] ha-disindeki "ığlak"ı, gazap ve öfke olarak açıklamıştır[164]

16— Hz. Peygamber'İn (s.a.): "Sizi ben donatmadım, bilâkis sizi Allah (c.c.) donatıp techizatlandirdi." hadisini, Cebriye mezhebine mensup olan­lar, kendilerini destekleyen bir delil olarak öne sürebilirler. Bilmeleri gerekir ki, bu hadiste onların mezhebine delil olacak hiçbir taraf yoktur. Çünkü Ra­sûlullah'ın (s.a.) sözü, aynen şu sözü gibidir: "Vallahi, ben ne bir kimseye bir şey veriyor, ne de verilmesini menediyorum. Ben yalnızca taksim eden bi­riyim, bana emredildiği şekilde veririm."[165] O, Allah'ın kulu ve elçisidir. Her hareketi Allah'ın emriyledir. Rabbı O'na bir şey emrederse, O da o emri ye­rine getirir. Veren, meneden, yükleyip donatan yalnızca Allah'tır. Hz. Pey­gamber (s.a.), yalnızca emredileni yapandır. Allah Teâlâ: "Ey RasüFüm; düş­manların gözüne bir avuç toprak attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı."[166] âyetinde de, Rasûlü'nün, müşriklerin yüzüne toprak attığını, bu at­manın O'na ait bir fiil olduğunu isbat ve ifâde etmiş, fakat atılan bu topra­ğın müşriklerin gözlerine ulaştırılması işinin O'na ait olmadığını, bunun an­cak Allah'a ait bir fiil olduğunu, kulun buna gücünün yetmeyeceğini açıkla­mıştır. "Atmak" fiili, İşin başlangıcı olan "fırlatmak" ve sonucu olan "ulaştırmak" mânalarının her ikisi için de kullanılır.

17— Apaçık küfürleri Hz. Peygamber'e (s.a.) ulaştığı halde Rasûlullah'ın (s.a.), münafıkları öldürmeyip bırakması. "Tevbesini açıklayan zındık öldü­rülmez." diyenler, bu hâdiseyi kendi görüşlerinin delili olarak ileri sürmüşlerdir. Çünkü o münafıklar, kendilerine nisbet edilen sözü söylemediklerine dair yemin etmişlerdir. Bu davranışları şayet söyledikleri bir sözü inkâr et­mek değilse, tevbe etmek demektir. Mezhebimize mensup olan ve olmayan âlimler: "İrtidat ettiğine şahit olunan bir kimse kelime-i şehadeti söyleyerek, Allah'tan başka tanrı olmadığına ve Muhammed'in (s.a.) O'nun Rasûlü ol­duğuna şahitlik ederse, bundan sonra başka bir taraf araştırılmaz, mü'min olduğu kabul edilir." demişlerdir. Bazı fakihler de: "îrtidat ettiğini inkâr et­mesi, bunu kabul etmesi yeterlidir." demişlerdir.

"Zındığın tevbesi geçersizdir." diyenlere gelince, onların bu hâdise ile ilgili değerlendirmeleri şöyledir: Münafıkların bu davranışları isbat edileme-, mistir. RasûluUah (s.a.), bir konuda hüküm vereceği zaman yalnızca kendi bilgisine dayanarak hüküm vermezdi. Bu haberi Rasûlullah'a (s.a.) yalnızca bir kişi getirmiştir. Bu sayı da isbat için yeterli olmamıştır. Tıpkı Zeyd b. Er-kam'ın Abdullah b. Übey'in aleyhinde şehadette bulunması ve bu şehadetin kabul edilmemesi ve başka şahısların da aynı şekilde tek başlarına şehadet edip şehadetlerinin geçerli olmaması gibi.

Bu değerlendirme hemen kabul edilemez. Çünkü Abdullah b. Übey'in münafıklığı ve bu durumuna delil olacak sözleri Hz. Peygamber (s.a.) ve as­habı için tevatür derecesinde sabitti. Yine onlardan bazıları bizzat kendileri nifaklarını itiraf etmişler ve Kur'ân-ı Kerim'in ifadesiyle: "Biz ancak lafa dal­mış, şakalaşıyorduk."[167] demişlerdi. Haricîlerden bazıları bizzat Peygambe­rimizin yüzüne karşı: "Sen adaletle hükmetmedin!" demişlerdi. Bunun üze­rine Rasûlullah'a (s.a.): "Onları öldürmüyor musun?" diye sorulduğu zaman: "Aleyhlerinde yeterli delil yok." demedi. Aksine: "İnsanlar, Muhammed as­habını öldürüyor demesinler (diye onları bırakıyorum)" dedi.[168]

O halde doğru değerlendirme şöyle yapılmalıydı: Rasûlullah'ın (s.a.), ha­yattayken onları Öldürmemesinin sebebi, kalplerini Rasûlullah'a (s.a.) ısın­dırmak ve O'nun üzerinde ihtilâfı önleyip, ittifakı temin etmekti. Halbuki onları öldürmek, daha İslâm'ın gariplik dönemi son bulmadan, nefretin uyan­masına yol açmak demekti. Allah Rasûlü'nün (s.a.) en çok arzu ettiği husus kalpleri ısındırmak, en çok kaçındığı husus ise kendisine itaattan uzaklaştı­racak davranışlardı. Bu durum, yalnızca Rasûlullah'ın (s.a.) hayatta olduğu devreye has idi. Aynı şekilde Zübeyr ve davacısı ile ilgili hâdisede RasûluUah (s.a.): "Halanın oğlu olduğu için değil mi?"[169] diyerek hükmüne itiraz eden,"Bu taksimde Allah rızası gözetilmemiştir!" diyerek verdiği hükmü ayıpla­yan ve: "Sen adaletle hükmetmedin!" diyen kimselerin hiçbirini öldürmemiştir. Çünkü bütün bu konularda yegâne hak sahibi Rasûlullah (s.a.) idi. Bu hak­kını almak ya da hakkından vazgeçerek affedip feragat etmek tamamen O'na ait bir hak idi. Ümmetine gelince, durum değişmekte, Hz. Peygamber'e (s.a.) ait bir haktan vazgeçmeye ümmetin yetkisi bulunmamakta ve bu hakkın ye­rine getirilmesi, ümmet için terkedilmesi mümkün olmayan bir görev olmak­tadır. Bu meseleler başka bir yerde ele alınacaktır. Burada maksat yalnızca işaret ve uyandır.

18— Bir sözleşme (ahd) karşılığında İslâm ülkesinde ikâmete hak kaza­nan kimse, İslâm'a zararlı olacak bir hâdiseye sebebiyet verirse, kanının ve malının korunması hususunda yapılan anlaşma bozulmuş olur. Devlet baş­kanı kendi imkânıyla o şahsı ele geçiremezse kanı ve malı heder olur. Kim onun malına el koyarsa o malın sahibi olur. Rasûlullah (s.a.), Eyle halkıyla yapılan barış anlaşmasında: "Kim bir olay çıkarırsa (anlaşmanın şartlarına aylan davranırsa) onu malı kurtaramaz ve malı alana ait olur.1' demiştir. Çün­kü, o şahıs bu hareketiyle, ehl-i ahd olmaktan çıkmış, muhârib (ehl-i harb) sınıfına geçmiştir. Onun hakkında da ehl-i harb hakkındaki hükümler uy­gulanır.

19— Geceleyin cenaze defnetmenin caiz olması. Hz. Peygamber (s.a.), Zülbicâdeyn'i geceleyin defnetti. Ahmed b. Hanbel'e bu konu sorulduğunda şöyle dedi: Bunda bir mahzur yoktur.[170] Ebu Bekir, geceleyin defnedildi. Hz. Ali, Hz. Fâtıma'yı geceleyin defnetti. Hz. Âişe: "RasûluUah'ın (s.a.) defne­dildiği gecenin sonunda küreklerin sesini işittim." demektedir. Hz. Osman, Âişe ve İbn Mes'ûd'un definleri hep geceleyin olmuştur.

Tirmizî'de îbn Abbas'tan şöyle bir rivayet vardır: Rasûlullah (s.a.) bir gece kabristana girdi. O'na kandil yakıldı. Kıble tarafına geçti ve: "Allah sa-. na rahmet eylesin, sen zikrederek sesini yükseltir ve çok çok Kur'an okurdun." buyurdu.[171] Tirmizî der ki: "Bu hadis hasendir."

Buharî'de de şöyle bir hadis nakledilir. Rasûlullah (s.a.) bir ada' du ve: "Bu kimdir?" dedi. Dediler ki: "Bu filandır, dün gece defnol (Bunun üzerine kalktı ve cenaze) namazını kıldı.[172]

Soru: Müslim'in Sahih'indç rivayet ettiği şu hadise ne dersiniz?: "Hz. Peygamber (s.a.)bir gün ashabına hitab etti. Vefat eden, yetersiz bir kefene sarılıp geceleyin defnolunan bir adamı andı ve mecbur kalınmadıkça bir kim­senin, namazı kılınmadan, geceleyin defnedilmesini menetti."[173] Ahmed b. Hanbel: "Benin görüşüm de budur." demiştir.

Cevap: Allah'a hamdederek, yukarıda zikredilen her iki hadisi de kabul eder, birini diğeri ile izaha kalkışmayız ve geceleyin cenazeyi defnetmenin mek­ruh olduğunu söyler, hatta bundan men ederiz. Ancak geceleyin yolculuk ya­panlar arasından birinin vefat etmesi, yolculann gündüzü beklemeleri halinde zarar görmelerinden veya ölünün şişip dağılmasından korkulması, bu ve benzeri gibi geceleyin defnedilmesini gerekli kılacak zaruri sebepler sözkonusu olur­sa o zaman buna izin veririz. Başarı Allah'tandır.

20— Devlet başkanı herhangi bir yere askerî birlik gönderir, bu birlik ganimet malı ve esir alır ya da kale fethederse, elde ettikleri herşeyden beşte bir pay ayrıldıktan sonra geri kalanı o birlikteki mücahidler arasında paylaş­tırılır. Rasûlullah (s.a.), Dûmetü'l-Cenderin fethinde Ükeydir ile yapılan an­laşma sonucu elde edilen ganimetleri, Halid b. Velid komutasında gönderilen askerlerin arasında paylaştırmıştı. Tamamı dört yüz yirmi süvari idi. Elde edilen ganimetler ise; iki bin deve, sekiz yüz at idi. Her bir süvariye beş hisse düş­müştü. Ancak bu birlik savaşmakta olan bir ordunun içinden ayrılarak teşkil edilirse durum değişmekte,,bu birliğin askerî gücü o ordunun gücüne dayan­makta olduğu için elde ettikleri ganimetler, beşte biri ayrıldıktan sonra, or­dunun bütün neferleri arasında paylaştınlmaktadır. Hz. Peygamber'in (s.a.) sünneti bu idi.

21— Rasûlullah'ın (s.a.) "Medine'de öyle kimseler vardı ki attığınız her adımda ve aştığınız her vadide sizinle beraber idiler." sözüyle ifade ettiği beraberlik, "kalbî beraberlik idi, yoksa bazı cahillerin söylediği gibi bedenî bera­berlik değildi. Çünkü bu dedikleri şey imkânsızdır. Zira bv söz üzerine Rasû-lullah'a (s.a.): "Onlar Medine'de oldukları halde mi?" diye sorulmuş, O da: "Evet. Onlar mazeretleri yüzünden Medine'de kaldıkları halde." diye cevap vermişti. Onların bedenleri Medine'de, ruhları ise mücahid kardeşleriyle be­raberdi. Bu cihadın kalp ile yapılanıdır ve dört mertebesinden biridir: Bu mer­tebeler; kalp ile, lisan ile, mal ile ve beden ile cihad etmektir. Hadiste: "Müş­riklere karşı lisanlarınızla, kalplerinizle ve mallarınızla cihad ediniz." buyu-rulmuştur[174]

22— Allah'a isyan edilen günah yuvalarının yakılıp yıkılması. Rasûlul-lah (s.a.), Mescid-i Dırâr'ın yakılmasını ve yıkılmasını emretmişti. Halbuki orası içinde namaz kılınan ve Allah'ın zikrolunduğu bir mekândı. Buna rağ­men mü'minlere zarar vermek, aralarını bozmak ve münafıklara sığınaklık yapmak gibi maksatlar için kullanılınca Rasûlullah (s.a.) yıkılmasını emretti. Bu durumda olan bütün binalar için devlet başkanının ya yıkmak ve yakmak, ya da şeklini ve gayesini ıslah edecek tedbirleri atmak gibi bir görevi vardır. Dırâr mescidi'nin durumu böyle olunca; apaçık şirk koşma maksadıyla ya­pılmış, içinde görev yapanların orada bulunan kimselere kulluk etmeye ça­ğırdığı yerlerin yıkılması daha çok gereklidir. Fısk ve günah mahalleri olan meyhane, kumarhane ve her türlü batakhane hakkındaki hüküm de aynıdır. Hz. Ömer (r.a.), içki satılan bir köyü tamamen yakmış, Rüveyşid es-Sakafî'nin meyhanesini yakmış ve kendisini Rüveyşid yerine Füveysık diye adlandırmış­tır. Sa'd'ın sarayını da halktan gizlendiği için yakmıştır. Rasûlullah (s.a.) cu­mayı ve cemaatı terkedenlerin evlerini yakmaya yeltenmiş[175] içlerinde, ken­dilerine cuma ve cemaat farz olmayan kadınlar ve çocuklar bulunduğu için bırakmıştır.

23— Allah'a itaat ve ibadet durumunun bulunmadığı eşyanın vakfı sa­hih değildir. Bu kaideye göre: Kabir üzerine yapılan mescid yıkılır, mescide defnolunan ölünün kabri oradan kaldırılır. Ahmed b. Hanbel ve diğer âlim­ler bu konuda kesin hükmün böyle olduğunu söylemişlerdir. İslâm'da; kabir ile mescid bir arada bulunmaz, bilakis hangisi diğerinden sonra yapılmak is-. tenirse buna mâni olunur, bu konuda hüküm verirken öncelik esasına riayet edilir. Beraber yapılmış olsalar caiz olmaz. Böyle bir vakıf şer'an sahih ve caiz olmaz. Rasûlullah (s.a.) nehyettiği için, böyle bir mescidde kılınan na­maz sahih olmaz. Hz. Peygamber (s.a.) aym zamanda kabirleri mescid yapıp orada kandil yakanlara da lanet etmiştir. Allah'ın Peygamberi ve Rasûlü ile göndermiş olduğu İslâm dini böyle idi, ama bugün görüldüğü gibi, insanlar arasında garip kalmıştır.

24— Uzaktan gelen birisini karşılamak, sevinç ve mutluluğunu ifade et­mek için ud, zurna vb. çalgı âletleri ve müstehcen nağmelerin eşliğinde olma­mak kaydıyla şiir söylenmesi caizdir. Hiç kimse buna haram dememiştir. Bu hükme yapışarak günah olan mağmeleri dinlemenin de helâl olduğunu iddia edenlerin bu iddiası; şarabı üzüme ve sarhoş etmeyen üzüm suyuna kıyas ede­rek, madem ki üzüm ve suyu helâl, şarap da helâldir diyenlerin iddiası gibi­dir. Bu ve benzeri kıyaslar; "alışveriş de faiz gibidir" diyenlerin kıyasları gibidir.

25— Rasûlullah'ın (s.a.), kendisini övenleri dinlemesi, onları bu davra­nışlarından alıkoymaması başkaları için delil teşkil etmez. Çünkü övenlerle övülenler arasında çok farklar vardır ve Rasûlullah (s.a.): "Övgüde bulunan­ların yüzüne toprak serpiniz." buyurarak bu konudaki hükmü apaçık belirt­miştir.[176]

26— Seferden geri kalan üç kişinin kıssasında sayısız hikmetler ve ibret­ler vardır. Burada bazılarına işaret ediyoruz:                            

a)Bir kimsenin Allah ve Rasûlü'ne itaat hususundaki kusur ve eksiğini haber vermesi, bunun sebebini açıklaması, akıbetinin ne olduğunu, durumun­daki ibret verici hususları haber vermesi, hayrın ve şerrin yollarını açıklama­sı ve bu açıklamaya dayanan daha mühim meseleleri haber vermesi caizdir.

b) Kibir ve gurur maksadıyla olmadığı takdirde bir kimsenin hayra Vesi­le olacak şekilde kendini övmesi caizdir.                                          

c) Bir kimse gücünün yetmediği bir hayra karşı, gücünün yettiği başka bir hayırla kendi kendini teselli eder.                                               

27— Akabe bîati, sahabenin şahit olduğu en faziletli işlerden biridir. O kadar ki Kâ'b, Akabe'deki biati Bedir'deki cihaddan daha aşağı derecede görmezdi.

28— Devlet başkanı, bazı hususları tebaasından gizlemekte fayda görürse, o hususları gizlemesi müstehaptır veya duruma göre hüküm değişir.

29— Bir şeyi gizlemekte zarar ve fesat sözkonusu olursa, onu gizlemek caiz değildir.

30— Hz. Peygamberdin (s.a.) hayatında orduya ait bir kayıt defteri yok­tu, îlk olarak kayıt defteri uygulamasını başlatan Hz. Ömer'dir. Bu uygula­ma Rasulullah'm (s.a.) takip edilmesini emrettiği sünnetidir. Zamanla bu uy­gulamanın faydası açığa çıkmış ve müslümanların ona olan ihtiyacı hissedil­miştir.

31— Bir müslüman için ibadet ve tâatta bulunarak Allah'a yakınlaşma fırsatı doğduysa, hemen o fırsatı değerlendirmeye bakmalı ve bunun için ge­rekli teşebbüsü yapmalı, ileriki bir tarihe bırakmamalıdır. Çünkü azmetme ve gayrete gelme hisleri çoğunlukla geçici olur. İnsan, himmet ve gayret his­lerini tahrik eden fırsatları hemen değerlendirmelidir. Allah Teâlâ kendisine böyle bir fırsat verip de, bu fırsatı değerlendiremeyen kulunu, kalbiyle irade­si arasına girerek ve bir daha ona iradesini kullanma imkânı vermeyerek ce­zalandırır. Allah ve Rasûlü'nün çağrısına cevap vermeyen kimsenin de kal­biyle iradesi arasına engel koyar da daha sonra hiçbir zaman cevap verme gücünü, bulamaz. Allah (c.c): "Ey inananlar! Allah ve Peygamber, sizi, ha­yat verecek şeylere çağırdıkları zaman icabet edin. Bilin ki, Allah, gerçekten kişi ile onun kalbi arasına girer. "[177] Bu hakikati Allah Teâlâ şu âyetiyle açık­lığa kavuşturmuştur: "Biz onların kalplerini ve gözlerini —ilkin ona inan­madıkları gibi— ters çeviririz; onları taşkınlıkları içinde şaşkın şaşkın bıraki-rız."[178] Yine Allah (c.c.) buyurdu ki: "Ama onlar yoldan sapınca, Allah da onların kalblerini saptırmıştı. "[179] Yine buyurdu ki: "Allah, bir kavmi doğ­ru yola eriştirdikten sonra sakınmaları gereken şeyleri kendilerine açıklama­dıkça onları sapıklıkla sorumlu tutacak değildir."[180] Bu mânada, Kur'ân'-da, çok âyet vardır.

32— Hz. Peygamber (s.a.) ile beraber gitmeyip geri kalanlar; ya tam nifak ehli olanlar, ya bir özürü ve mazereti bulunanlar, ya da Rasûlullah'ın (s.a.) bir maslahat sebebiyle veya Medine'de yerine vekil tayin ettiği için geride bı­raktığı kimseler olmak üzere üç sınıfa ayrılıyorlardı.

33— Devlet başkanı ve herhangi bir makamda başkan durumunda olan­ların itaatsizlik gösterenleri ihmal etmemeleri, bilakis onları itaatkâr olmaya davet etmeleri gerekir. Rasûlullah (s.a.) Tebük'te: "Kâ'b ne yaptı?" diyerek yalnızca onu sormuş, münafıkları ihmâle terkettiği için onlardan hiç kimseyi zikretmemişti.

34—Allah ve Rasûlü'nü müdafaa kastıyla ve dinî hamaset ve hamiyyet sâikıyle bir başkasının kusurlarını söylemek caizdir. Bu noktadan hareketle­dir ki, hadis âlimleri, râvüerin durumunu araştırıp kusurlarını göstermişler­dir. Yine aynı noktadan hareketle peygamberlerin vârisleri durumundaki ehl-i sünnet âlimleri bid'adçıların kusurlannı göstermişlerdir. Yoksa bu ayıplamalar ve kusurları açığa çıkarmalar nefsî arzu ve istekleri tatmin etmek için değildir.

35— Ayıplanan ve kendisine bir kusur nisbet edilen kimsenin, ortada bir yanılma sözkonusu olursa, kendisini savunması da caizdir. Muaz (r.a.), Kâ*-b'ı kötüleyen kimseye: "Ne kötü konuştun!*' demiş, sonra da: "Ey Allah'ın Rasûlü! Allah'a yemin olsun ki, onun hakkında hayırdan başka bir şey bil­miyoruz." diyerek müdâfaada bulunmuştu. Rasûlullah (s.a.) da ne öyle ko­nuşanı, ne de Kâ'b'ı bu sözlerinden men etmedi. Her ikisini de dinledi.

36— Yoldan gelen bir müslümanın memleketine girerken abdestli olma­sı ve evine gitmeden önce mescide uğraması, iki rekât namazdan sonra çevre­sindeki müslümanlarla oturup hemhal olması, sonra ailesinin yanına gitme­di sünnettir.

37—  Rasûlullah (s.a.), münafıklardan kendisini müslüman gibi göste­renlerin dış görünüşlerine göre davranıyor, kalplerindeki gerçek düşünceleri­ni Allah'a havale ediyor, hüküm verme zamanı dış görünüşlerine göre hük­mediyor, bilinmeyen içyüzlerine göre cezalandırmıyordu.

38— Devlet başkanının ve hâkimin; hâdise çıkaran, huzur bozan kimse­lerin selâmlarını almayarak onları cezalandırması ve başkalarına da ibret ol­malarını sağlaması caizdir. Rasûlullah'tan (s.a.) Kâ'b'ın selâmını aldığı nak-ledilmemiştir, bilâkis öfkeli bir şekilde karşıladığı rivayet edilmektedir.

39— Tebessüm, sevinme ve hoşlanmanın alâmeti olduğu gibi öfkenin de alâmeti olabilir. Zira gerek sevinme, gerekse öfkelenme hallerinin her ikisin­de de kan basıncı yükselir, bu sebepten yüzde pembeleşme gözükür. Bu du­rumdan da sevinç ve öfke hâsıl olur ve arkasından tebessüm veya gülme gelir. Bundan dolayı, özellikle nahoş hallerde, kudretli insanların gülmesine al-danmamahdır. Bu hususta denilmiştir ki:

"Arslanı, dişleri açığa çıkmış olarak görürsen, Zannetme ki arslan gülümsemektedir."[181]

40— Devlet başkanı ve başkan durumundaki kimselerin, değer verdikle­ri kıymetli dostlarına sitem edip onları azarlamaları mümkündür. Rasûlullah (s.a.), Tebük seferinden geri kalanlar içerisinde yalnızca üç kişiye sitemde bu­lunmuştur. İnsanlar çok defa dosttan gelen sitemi övmüş, onun hazzını ve sevincini dile getirmişlerdir. Hal böyle olunca, Allah'ın yeryüzünde yarattık­larının en sevgili olanının sitemi nasıl olur? Allah'a yemin olsun ki, bu sitem en tatlı bir sitem, semeresi en büyük, faydası da en yüce olan bir sitemdir. O üç kişi kimbilir ne büyük bir sevince, hoşnutluğa ve mazhariyete nail ol­muşlardır.!

41—  Allah Teâlâ, Kâ'b'ı ve iki arkadaşını, doğru sözlü olmaya ve bu durumlarında sebatkâr olmaya muvaffak kılmış, yalan söylemek ve gerçek dışı özürler beyan ederek onları rezil etmemiştir. Böyle yapsalardı, dünyada sıkıntı çekmezlerdi, ama ahiretleri tamamen perişan olurdu. Dürüst kimse­ler, işin başında biraz yorulurlar ama ardından devamlı bir kurtuluşa kavu­şurlar. Dünya ve ahiret, bu prensip üzerine kuruludur. Başlangıçtaki acılık­lar sonuçta tatlılığa, başlangıçtaki tatlılıklar da sonuçta acılığa dönüşürler. Rasûlullah'm (s.a.) Kâ'b (r.a.) için: "Bu (Kâ'b) doğru söyledi." sözünde, zik­redilen nesnenin veya kimsenin, özel olarak bir hükme tâbi olduğu hususun­da karîne bulunduğu zaman, mefhûm-u lâkaptan yararlanılabileceğine açık delil vardır. Allah (c.c): "Davud ve Süleyman'ı da an; hani onlar, milletin davarlarının yayıldığı bir ekin hakkında hüküm veriyorlardı. O vakit gecele­yin bir kavmin davan ekin tarlasına yayılmıştı (zarar vermişti). Biz de onla­rın hükümlerine şahit idik. Biz o meselenin hükmünü Süleyman'a bildirmiş­tik,"[182] buyurmaktadır. Rasûlullah (s.a.): "Bana yeryüzü mescid ve topra­ğı da temiz (teyemmüm edilebilecek vasıfta) kılındı." buyurmuştur.[183] Yu-kardaki hadiste de: "Bu doğru söyledi." buyurmuştur. Burada bu sözü du­yan; sözü söyleyen kimsenin, o şahsı husûsî bir hükme tâbi tuttuğunda şüphe etmez.

42— Kâ'b'ın: "Benim durumumda olan başkası var mı?" diye sorması ve: "Evet, Mürâre b. Rebî' ve Hilâl b. Ümeyye." diye cevap vermelerinde; bir musibete uğrayan kimsenin, aynı musibete uğrayan başka kimseleri ör­nek alma psikoiojisiyle kendisini teselli etmesinin caiz olduğuna örnek var­dır. Allah (c.c.) bu konuda yol göstererek: "Düşman milleti takib etmekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz yaralanıp acı çekiyorsanız, muhakkak ki on­lar da sizin çektiğiniz gibi acı çekiyorlar. Halbuki siz Allah'tan, onların ümit etmedikleri (ahiret ve cennet gibi) şeyleri ummaktasınız."[184] buyurmuştur. İşte Allah'ın, cehennemlikleri menettiği halet-i rûhiyye budur. Bu konuda Allah (c.c): "Bu özlediğiniz şey bugün asla size fayda sağlamaz; çünkü zulmetti­niz, hepiniz azabda ortaksınız." buyurmaktadır.[185]

Kâ'b'ın: "Bana Bedir harbine iştirak etmiş iki salih kimseden bahsetti­ler, benim onları örnek almam gerekir." sözü, Zührî'nin yamlarak ilâvede bulunduğu yerlerden biri sayılır. Çünkü siyer ve meğâzî kitaplarının hiç bi­rinde bu iki kişinin Bedir harbine katıldığı kaydedilmemiştir. Ne İbn İshak, ne Musa b. Ukbe, ne Emevî, ne Vâkıdî ne de başka biri onları Bedir ehlinden saymışlardır. Vakıa da gösteriyor ki, onların Bedir ehlinden olmamaları ge­rekir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.), Hâtıb casusluk yapmak gibi bir günah işlediği halde onu cezalandırmadı ve alâkasını kesmedi. Hz. Ömer (r.a.) onu öldürmeye kalkışınca da: "Allah'ın Bedir ehline bakıp:'Dilediğinizi yapın, bütün günahlarınızı bağışladım.' dediğini nereden bileceksin." buyurdu. Hiç casusluk suçu ile, savaştan geri kalmak birbiriyle kıyaslanır mı?

Ebu'l-Ferec İbn Cevzî der ki: Bu konunun hakikatim ortaya çıkarmayı çok arzu ediyorum. Ebu Bekr el-Esrem'e rastladım. Zührî'nin faziletini, ha­fızasının kuvvetini ve bu konudaki sağlamlığını anlattı. Bu konudan başka bir yerde yanıldığına rastlamadığını söyledi ve: "Mürâre b. Rebî' ve Hilâl b. Ümeyye'nin Bedir harbine katıldıklarını söylemektedir. Halbuki bunu on­dan başka kimse söylememektedir. .Hata etmekten hiç kimse kurtulamaz." dedi.

43— Hz. Peygamber'in (s.a.) bu üç kişiyle görüşülüp konuşulmasımya-saklayip diğerleri için böyle bir yasak getirmemesinde, bu üç kişinin doğru söylediklerine ve diğerlerinin yalancı olduklarına delil vardır. Bu yasakla onla­rı, günahlarından dolayı tedip etmek istemiştir. Münafıklara gelince, onların günahları böyle bir yasaklama ile geçiştirilmekten daha büyüktü. O üç kişi için kullanılan ilaç diğerlerinin hastalığına çare olmaz, fayda vermezdi. Allah (c.c.) da kullarının günahları karşısında böyle muamele eder, mü'nıin ku­lunu sevdiği halde, en küçük bir hatasından dolayı tedip eder, o da daha dik­katli olmaya çalışır. Allah katında kıymetten düşmüş olan kula gelince, gü­nah ile arasında hiçbir engel bırakmaz ve her günah işlemesinde ona nimetler ihsan eder; o da zenneder ki bu nimetler kendi fazilet ve kerametinden dola­yıdır. Bütün bunların Allah tarafından horlanmanın bizzat kendisi olduğunu ve bu nimetlerden dolayı azabının daha şiddetli olacağım bilemez. Nitekim meşhur bir hadiste: "Allah bir kulu için hayır dilerse, cezasını dünyada iken peşin peşin verir. Bir kulu için de şer dilerse onu dünyada iken cezalandırmaz da, o kul kıyamet günü günahlarıyla birlikte gelir." buyurulmuştur.[186]

Rasülullah'ın (s.a.) bu davranışında devlet başkanı, âlim ve başkan du­rumundaki kimselerin cezayı gerektiren bir davranışta bulunan kimse ile alâ­kayı kesmesinin caiz olduğuna da delil vardır. Yalnız bu alâka kesmenin Öl­çüsü iyi tesbit edilmeli ve o şahsa fayda sağlayacak dereceyi aşıp kemiyet ve keyfiyet açısından onu helake sürükleyecek derecede olmamalıdır. Çünkü mak­sat ıslah etmektir, helak etmek değildir.

44— Kâ'b'ın: "Öyle ki dünya bana karşı değişti. Nerdeyse o bildiğim dünya değildi." sözündeki bu değişiklik; korkan, hüzünlü ve kederli olan her­kesin toprakta, ağaçta, bitkide, hatta halini bilmediği insanlarda bulacağı bir halin ifadesidir. Günahkâr bir âsî de günahının derecesine göre, hanımının ve çocuğunun ahlâkında, bineğinin ve hizmetçisinin huyunda hatta bizzat kendi nefsinde bu hali hisseder, kendisi bile kendine değişik gelir, sanki o kendisi değil, sanki ailesi ve arkadaşları onlar değiller. Zaten böyle bir değişme ol­masa, bu korku da olmaz. Bu hal Allah'ın bir sırrıdır ve ancak kalbi ölü ol­mayanlara aşikârdır. Kalbinin canlılık derecesine göre de bu değişmeyi ve yal­nızlığı idrak eder. Ölü bir beden yaralanmadan nasıl acı duymazsa, ölü bir kalp de bu durumdan hiçbir şey hissetmez.

Sözkonusu değişme ve yalnızlık hissinin, münafıklar için zirvede olduğu bilinmekte olduğu halde, onların kalpleri ölü olduğu için bu durumu hisset­mezler. Bir kalpde hastalık müzminleşirse, günah ve isyan sebebiyle ıztırabı şiddetlenirse, bu değişmeyi ve yalnızlığı duymaz. İşte bu vaziyet "şekavet" alâmetidir. Bu hastalığın iyileşeceğinden ümit kesilmiş, doktorlar da tedavi­sinden âciz kalmışlardır. Korku ve keder, şüpheyle; emniyet ve sürür, gühantan uzak durmakla beraber bulunurlar.

"Yeryüzünde   suçsuz insandan daha cesuru yoktur. Ve yeryüzünde şüpheciden daha korkağı da bulunmaz."

Basiret sahibi bir mü'min, bir imtihana tâbi tutulur, sonra kendine ge­lirse, anlattıklarımızın bu kadarından bile faydalanabilir. Hem öylesine çok yönlü faydalar sağlar ki, sınırlandırılması mümkün değildir. Hiçbir faydası olmasa Rasûlullah*ın(s.a.)peygamberlik alâmetlerini ve haber verdiği hâdise­leri görür, O'nun peygamberliğini tasdik etmesi zaruret derecesinde kuvvet­lenir. O'na isyan etmekle şerre uğraması, itaat etmekle de hayra nail olması Rasûlullah'ın (s.a.) peygamberliğine en kuvvetli delildir. Bu durum şuna ben­zer: Bir kimse size "şu yola girerseniz, orada şöyle şöyle tehlikeler var" diye tafsilatlıca anlatıyor. Siz de buna rağmen ona muhalefet ederek o yola giri­yorsunuz ve size haber verdiği tehlikelerle karşılaşıyorsunuz. Bu durumda ona muhalefet etmekle beraber, doğru söylediğine şahit oluyorsunuz. Yalnızca tav­siye ettiği yola giren ve bu tehlikelerden hiçbiriyle karşılaşmayan kimse de onun doğru söylediğine şahit olur ve birçok hayra ve saadete nail olursa da, bu konudaki bilgisi mücmel olur.

45— Hilâl b. Ümeyye ve Mürâre; evlerinde oturuyor ve namazlarını ev­lerinde kılıyorlar, cemaate geliniyorlardı. Onların bu durumu, müslümanla-rın alâkalarını kesmelerinin, cemaata gelmemeyi mubah kılan özürlerden sa­yıldığına delil olmaktadır. Yahut şöyle de denilebilir: Alâkayı kesmenin tam gerçekleşmesi, müslümanlann cemaatına katılmamalarını gerektirmektedir. Fakat şu akla gelebilir: Kâ'b cemaata geliyor, diğer ikisi gelmiyordu. Rasû-lullah (s.a.) ise ne Kâ'b'i men ediyor; ne de diğerlerini kınıyordu. Bu durumu açıklamak için şöyle denebilir: Müslümanlara onlarla alâkalarını kesmeleri emrolununca, kendi hallerine bırakıldılar. Yani cemaatla emrolunmadılar, ce­maattan alıkonulmaları da sözkonusu olmadı ve kendileriyle de konuşulma­dı. Bu durumda cemaata gelene mâni olunmadı. Terkedene de bir şey söy­lenmedi. Şöyle de denilebilir: Herhalde o iki kişi cemaata çıkamayacak ka­dar zayıf ve aciz idiler. Bu yüzden Kâ'b demişti ki: "Ben kavmin en genci ve kuvvetlisi idim, dışarı çıkıyor ve müslümanlarla birlikte cemaata iştirak ediyordum."

46— Kâ'b'ın: "Rasûlullah'a (s.a.) geliyor, namazdan sonra meclisinde otururken selâm veriyor ve kendi kendime diyordum ki: Acaba selâmımı al­mak için dudağım kıpırdattı mı kıpırdatmadı mı?" sözünde; alâka kesilmeye müstahak olan kimseden selâm almanın vacip olmadığına delil vardır. Şayet vacip olsaydı, selâmını alırken sesini duyurması vacipti.

47— Kâ'b'm: "Müddet uzayınca Ebu Katâde'nin bahçesinin duvarına tırmandım." sözünde; bir kimsenin, arkadaşının ve komşusunun rızası oldu­ğunu bildiği zaman izin almadan onun bahçesine girmesinin caiz olduğuna delil vardır.

48— Ebu Katâde'nin Kâ'b'a: "Allah ve Rasûlü daha iyi bilir." sözün­de; bu şekilde hitap etmenin, konuşma sayılmayacağına delil vardır. Bir kimse, bir başkasıyla konuşmamaya yemin etse ve ona, Ebu Katâde'nin söylediği gibi söylese yeminini bozmuş olmaz. Özellikle bu sözüyle konuşmaya niyet etmezse hiç konuşma sayılmaz. Ebu Katâde'nin halinin dış görünüşünden de onun konuşmak niyetiyle hitap etmediği anlaşılmaktadır.

"Bana kim Kâ'b'ı gösterir?" diye soran çiftçiye orada bulunanların hiç konuşmadan yalnızca işaret ederek yol göstermelerinde, alâka kesmenin tam anlamıyla gerçekleşmesi için takınılmış bir ta /ir vardır. Şayet açık açık: "Kâ'b şu adamdır." deselerdi, bu da bir konuşma olmaz ve yasağa muhalefet etmiş sayılmazlardı. Ancak bu konudaki titizliklerinden dolayı ismini söylemedi­ler. Bu arada şu da söylenebilir: Onun önünde ve onun hakkında, duyabile­ceği şekilde başka biriyle konuşmak bile bir çeşit onunla konuşmak sayılır. Özellikle böyle bir davranış onunla konuşmak için bir vesile gibi kabul edil­mişse bu apaçık bir hiledir. Bu durumdan menetmek, hileden ve kötülüğe ulaş­tıran yollardan menetmek gibidir. Bu meseleyi böyle anlamak daha güzel ve daha köklü bir anlayış olacaktır.

49— Gassân melikinin bir mektup yazıp onu davet etmesi; Kâ'b için Al­lah'ın bir başka ibtilâsı, Allah ve Rasûlü'nün sevgisi hakkındaki imanını de­nemesi, sonunda Hz. Peygamber (s.a.) ve müslümanlar kendisini terkettiği halde imanının zayıflamadığının sahabe arasında açığa çıkması, onun bu du­rumda bile dünya mülkünde ve mevkisinde gözünün olmadığı hususunun her­kes tarafından görülmesi içindir. Yine bu olayda, Allah'ın onu nifak illetin­den temize çıkarması, imanının kuvvetini ve Rasûlullah (s.a.) ile müslüman-lara olan sadakatim açığa çıkarması vardır. Bütün bunlar, Allah'ın Kâ'b'a bir lutfu, hakkındaki nimetlerini tamamlaması ve kırılan kalbini tamir etme­si idi. Madenlerin eritildiği ateş misali, nasıl orada posa, hakiki madenden ayrıhrsa, böyle bir imtihanda da kişinin içinde, kalbinde ne varsa açığa çıkar ve bu suretle gerçek yüzü görünmüş olur.

50— Kâ'b'ın: "Mektubu tandırda yakmaya azmettim." sözünde, din için fesada ve zarara yol açacak şeylerin hemen yok edilmesinin lüzumuna işaret edilmekdedir. Hakiki mü'min, bu konuda tereddüt etmez ve beklemez. Üzüm suyu şaraba dönüştüğü veya bir mektup zarar ve fesada yol açtığı zaman he­men yok edilmesi gerekir.

Gassânîler o vakitler Rasûlullah'a (s.p.) karşı harp hazırlığı yapıyorlar, atlarım nallıyorlardı. Şüca' b. Vehb el-Esedî'yi Rasûlullah (s.a.) bir mektup­la Gassânîlann kralı Haris b. Ebî Şemr el-Gassânî'ye gönderip onun İslâm'a davet ettiği için o da harbe hazırlanıyordu. Şüca' diyor ki: Gassan kralı Şam ovasında Humus'tan Eyle'ye gelen Kayser'e hediyeler hazırlamakla meşgul­ken ona vardım. İki veya üç gün kapısında bekledim. Kapıcısına: "Ben, Ra-sûlullah'ın (s.a.) ona gönderdiği elçisiyim." dedim. O da: "Filan gün dışarı çıkıncaya kadar onunla görüşemezsin." dedi ve ismi Meriy (?) olan bu Rum kapıcı bana Rasûlullah'ı (s.a.)sormaya başladı. Ben de Rasûlullah'tan (s.a.) ve davet ettiği dinden bahsediyorum. Beni dinlerken hassaslaşiyor ve ağlaya­rak şöyle diyordu: "İncil'i okumuştum. Bu peygamberin vasıflarını aynen ora­da görmüştüm. Ben O'na iman ediyor ve O'nu tasdik ediyorum. Fakat, şim­diye kadar bana ikramda ve ihsanda bulunan Haris'İn beni öldürmesinden korkuyorum." Ve bir gün Haris çıktı, tahtına oturup tacını başına koydu ve bana yanına girmem için izin verdi. Ben de yanına varınca, Rasûlullah'ın (s.a.) mektubunu verdim. Mektubu okuyup yere fırlattı ve: "Kim benim mülkümü elimden alacakmış! Yemen'de bile olsa gidip onu bulacağım." dedi. Daha sonra etrafındakileri topladı, atların nallanmasını emretti ve bana da: "Git, gördüklerini arkadaşına haber ver!" dedi. Bu arada Kayser'e mektup yaza­rak benden ve hazırlandığı seferden onu haberdar etti. Kayser de ona ceva­ben bir mektup göndererek, bu sefere çıkmamasını, bu işten vazgeçmesini ve Eyle'de kendisine ulaşmasını istedi. Bu mektubu alınca beni çağırdı ve: "Ne zaman gidiyorsun?" dedi. Ben de: "Yarın" dedim. Bana yüz mıskal altın verilmesini emretti. Kapıcısı da bana bir elbise verdi, daha başka ikramlarda bulundu ve: "Benden Rasûlullah'a (s.a.) selâm söyle." dedi. Rasûlullah'a (s.a.) geldim, bütün bu olanları haber verdim. Hz. Peygamber (s.a.): "Mülkü he­lak olsun!" dedi. Sonra kapıcısının kelâmını söyledim ve anlattığı şeyleri ha­ber verdim. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.): "Doğru söylemiş." buyurdu. Haris b. Ebî Şemr, Mekke'nin fethedildiği sene Öldü. İşte bu müddet içinde Gassan kralı, Kâ'b'a mektup yazarak kendilerine iltihak etmesini istiyordu. Takdir-i ilâhi, Kâ'b'ın Rasûlullah'.tan (s.a.) ve dininden yüz çevirmesine ma­ni oldu.

51— Bu üç kişinin üzerinden kırk gün geçince Rasûlullah (s.a.) onlara hanımlarından uzak durmalarım emretti. Bu emretme hadisesinde iki bakımdan üç kişinin feraha kavuşacakları ânın müjdeleri vardı:

Birincisi: Hz. Peygamber (s.a.) onlarla ne konuşuyor, ne de elçi gönde­riyordu. Şimdi ise hem konuşmuş, hem de eiçi göndermişti.

İkincisi: Ailelerinden uzak durmalarını emretmesinde bir özellik vardır, o da şudur: Rasûlullah (s.a.) bu emriyle onlara, lezzet ve zevk unsurlarından tamamen uzaklaşarak ibadet ve tâata daha ciddi olarak kendilerini vermeler ri, bütün vakitlerini Allah'a kullukla geçirmeleri hususunda yol göstermiştir. Böylece feraha kavuşacakları vaktin yaklaştığı, cezalarının bitmesine az bir şey kaldığı anlaşılmış oldu.

Bu olayın fıkhî izahı ise şöyledir: îhramlı olmak, oruçlu bulunmak ve itikâfta olmak gibi ibadet zamanlarında kadınlardan uzak durmak gerekir. Rasûluilah (s.a.) bu üç kişinin son zamanlarının ihramlı veya oruçlu kimseler gibi daha çok ibadetle geçmesini arzu etti. Onlara merhametinden dolayı ilk günden böyle bir emirde bulunmadı. Şayet tâ baştan beri hanımlarından uzak durmalarım emretseydi belki sabırları taşar, tahammül gösteremezlerdi. Bu emri yalnız son günler için vermesi tamamen onlara bir lütuf ve rahmettir. Hacılara, hacca gitmeye niyet eder etmez değil de, ihrama girdikten sonra hanımlarından uzak durmalarının emredilmesinde de aynı lütuf ve rahmet vardır.

Kâ'b'ın hanımına: "Ailenin yanına git.'* sözünde; bu ve benzeri sözler­le, talâka niyet edilmediği müddetçe, talâk vâkî olmayacağına delil vardır. Bu hususta doğru olan şudur: Talâk, ıtâk ve hürriyet kelimeleri bile, boşama veya köle azad olmasına sebep olmazlar. Allah'ın dininde doğru olan, bizim de doğruluğunda hiç şüphe etmediğimiz hüküm budur. Meselâ bir adama: "Kölen ahlâksız, cariyen zina ediyor." denilse de adam: "Olamaz, o köle iffet sahibi hür biridir veya o cariye iffetli hür biridir." dese, bu sözüyle azad etme hürriyetini kasdetmemiş, iffet hürriyetini kasdetmiştir. Dolayısıyla o ada­mın ne kölesi, ne de cariyesi bu sözüne binâen âzâd olmazlar. Aynı şekilde bir adama: "Kölen kaç yıldır senin yanında?" diye sorulsa, o da: "O benim yanımda eski (atîk)dir." diye cevap verse, bu sözüyle, onun eskiden beri ya­nında olduğunu kasdettiği için, kölenin azad olması sözkonusu değildir. Yi­ne aynı şekilde bir adam, doğum sancısı çeken karısına vursa ve kendisine sorulduğunda da: "O tâlık (doğum sancısı çekiyor)." dese, bu sözü söyler­ken de karısını boşamak hiç akhna gelmemişse, karısı boş olmaz. Adam bu sözüyle, karısının durumunu ifade etmiştir. Bu ve benzeri lâfızlar, beraberle­rindeki karinelerden dolayı sarih olmaktan çıkarlar ve kasdolundukları mâ­nayı ifade ederler. Bu lâfızların talâk ve ıtak konusunda (köle azad etmek) sarih olduğunu, karinelerin hükme tesir etmediğini iddia etmek tamamen bâ­tıldır.

52— Kâ'b'ın, mutlu sonu müjdeleyen kimsenin sesini duyunca secde et­mesi; bunun, sahabeye ait bir âdet olduğuna apaçık delildir. Bu secdeler, ye­nilenen nimetler ve defedilen musibetlerden dolayı yapılan şükür secdeleri­dir. Ebu Bekir Sıddîk (r.a.), Müseyleme'nin katledildiği haberi gelince[187] Ali b. Ebî Tâlib (r.a.), Haricîlerden Zü's-Südiyye'yi ölü olarak buiuncat[188] Ra­sûlullah (s.a.), Cebrail (a.s.): "Kim Rasûlullah'a (s.a.) bir salâvat getirirse, Allah da o kuluna on salavat (rahmet) getirir." müjdesini getirince, üç defa ümmetine şefaat dileyip Allah'ın (c.c), sonunda ümmetinin tamamı için şe­faatinin kabul edileceği bilgisini alınca secde etmişlerdir. Yine Hz. Peygam­ber (s.a.), bir askeri birliğinin düşmanlarına karşı zafer kazandığı müjdesini, başı Hz. Âişe'nin göğsünde iken almış ve hemen kalkıp secdeye kapanmıştı. Ebu Bekre der ki: "Ne zaman Rasûlullah'a (s.a.) sevindirici bir haber gelse, kalkar secdeye kapanırdı.[189] Bütün bu eserler (sahabe sözleri) sahihtir* sıh­hatlerinde hiçbir şüphe yoktur.                                                       

53— Kâ'b'ı müjdelemek için ashabtan birinin atını mahmuzlamasında, bir diğerinin tepeye tırmanmasında; o topluluğun hayır uğrunda nasıl yarış­tıklarına, birbirlerinin sevincine nasıl ortak olduklarına deliller vardır.

54— Kâ'b'ın, gelen müjdeciye iki elbisesini de (izar ve ridasım) birden vermesi, bu davranışın üstün bir ahlâk ve yüce bir haslet olduğuna işaret et­mektedir. Abbas (r.a.) da kölesi gelip, Haccâc b. Ilât'tan, Rasûlullah (s.a.) hakkında kendisini sevindirecek bir haberi olduğunu müjdelemesi üzerine onu azad etmişti.

55— Kâ'b'ın davranışında; müjdeciye, elbisesinin tamamını vermenin caiz olduğuna delil vardır.

56— Yine bu hâdisede, hakkında dinî bir nimet yenilenen kimseyi tebrik etmenin, geldiği zaman onun için ayağa kalkmanın miîstehap olduğuna delil vardır. Bu davranış, müstehap olan bir âdettir. Dünyevî bir nimete nail olan kimseye de böyle davranmak caizdir. O kimseye şöyle demek evlâdır: "Al­lah'ın sana lütuf ve ihsan ettiği şey, hakkında mübarek olsun." İnsan böyle söylemekle nimeti, ihsan edene ait kılmış, o nimete kavuşana da dua etmiş olur.

57— Bu hâdisede, kulun yaşayabileceği en mutlu ve faziletli gününün, Allah'a tevbe ile yöneldiği ve tevbesinin kabul edildiği gün olduğuna delil var-dfr. Çünkü Rasûlullah (s.a.) Kâ'b'a: "Sana anandan doğduğun günden itibaren yaşamış olduğun en güzel günün hayırlı müjdesi var." demişti.

Şayet: Nasıl olur da o gün, müslümanlığı kabul ettiği günden daha ha­yırlı olabilir, denilirse cevap olarak şöyle söylenir: O gün, müslüman olduğu günün tamamlayıcısı mahiyetindedir. Müslüman olduğu gün saadetinin baş­langıcı, tevbesinin kabul edildiği gün ise o saadetin tamamlanması ve kemâle ermesidir. Yardım istenen yalnızca Allah'tır.

58— Bu hâdise üzerine Rasûlullah'ın (s.a.) sevinmesi ve yüzünün bu se­vinçle aydınlanmasında; Allah'ın, Peygamberini ümmetine karşı ne kadar şef­katli ve merhametli kıldığına işaret vardır. Öyle ki Rasûlullah'ın (s.a.) sevin­ci, nerdeyse Kâ'b'm ve iki arkadaşının sevincinden daha fazla idi.

59— Kâ'b'm: "Yâ Rasûlallah; tevbemin kabulünden dolayı malımın ta­mamını sadaka olarak vermek istiyorum." demesinde, tevbe ederken gücü yettiği kadar sadaka vermenin müstehap olduğuna delil vardır.

60— Rasûlullah'ın (s.a.) Kâ'b'a: "Malının bir kısmını kendine sakla. Bu, senin için daha hayırlıdır." demesinde; malının tamamını sadaka olarak ver­meyi adayan kimsenin, tamamını vermesinin gerekmeyeceğine, bir kısmını kendine bırakmasının caiz olduğuna delil vardır. Bu konudaki rivayetlerde bazı ihtilâflar sözkonusu olmuştur. Sahih-i Buharı ve Sahih-i Müslim'de Ra­sûlullah'ın (s.a.) Kâ'b'a: "Malının bir kısmını kendine sakla" buyurduğu kay­dedilmiştir. Dolayısıyla Hz. Peygamber, kendisine alıkoyacağı mal için her­hangi bir takdirde bulunmamış, bu durumu tamamen Kâ'b'ın takdirine bı­rakmıştır. Bu konuda sahih olan da budur. Kendisine ve ailesine yetmeyecek kadar azalan bir malı, sadaka olarak vermek caiz değildir, bu maldan adakta bulunması da ibadet değildir. Adakta bulunsa bile yerine getirmesi gerekmez. İhtiyaçlarını karşıladıktan sonra arta kalan malını tasadduk etmesi daha fa­ziletlidir. Bu durumda nezirde bulunursa, nezrini yerine getirmesi vaciptir. Bu hüküm, şer'î kaidelerin ve kıyasın sonucudur. Bu yüzden kişinin kendi ihtiyacı ile ailesinin ihtiyacını karşılaması, mali borçlarını ödemesinden önce gelir. Bu mali borçlar, ister keffâret ve hac gibi Allah'a ait haklar sınıfından olsun, ister kul borcu olsun hüküm değişmez. Biz iflas eden bir kimseye evi­ni, hizmetçisini, elbiselerini, sanatkâr ise âlet ve edevatını, değilse ticaret ya­pacağı eşyayı bırakır, geri kalan malını borçluların hakkı olarak kabul ede­riz. Ahmed b. Hanbel, malının tamamım tasadduk etmeyi nezreden kimse­nin, üçte birini vermesinin yeterli olabileceğini söylemiş, daha sonra mezhe­bini takip eden âlimier İmam Ahmed'in bu sözünü, Kâ'b kıssasındaki şu na­kille delillendirmişlerdir: "Kâ'b dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü! Allah ve Rasû-lü'ne tevbe etmemden dolayı malımın tamamını Allah ve Rasûlü için verece­ğim. Rasûlullah (s.a.): Hayır, dedi. Dedim ki: Yarısı. O yine: Hayır, dedi.

O halde üçte birini, dedim. Bunun üzerine: Evet, dedi. Ben de: Hayber'deki hissemi alıkoyacağım, dedim." Bu hadisi Ebu Davud rivayet etmiştir.[190] Bu hadisin sabit oluşu biraz şüphelidir. Çünkü Kâ'b kıssasında sahih rivayet; Sahih-i Buharı ve Sahih-i Müslim'de Zührî hadisinden Kâ'b b. Mâlik'in oğlu yoluyla yapılan rivayettir. O da: "Malının bir kısmını alıkoy." şeklindedir ve miktar olarak bir sınırlama getirmemiştir. Bu isnaddakiler kıssa hakkında daha sağlam bilgiye sahiptirler. Çünkü rivayet bizzat oğlundan yapılmaktadır.

Soru: Ahmed b. Hanbel'in Müsned'mde rivayet ettiği: "Ebu Lübâbe b. Abdülmünzir, Allah'a tevbe edince dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü! Tevbemden dolayı kavmimin diyarını terkedip senin yakınında yerleşmek, Allah ve Ra­sûlü için malımın tamamını tasadduk etmek istiyorum. Rasûlullah (s.a.) bu­yurdu ki: Üçte birini vermen yeter. [191] hadisi için ne iersiniz?

Cevap: Ahmed b. Hanbel'in yukarıdaki sözünün delili bu hadistir, Kâ'b hadisi değil. Sonra Ahmed b. Hanbel'in, oğlu Abdullah yoluyla gelen riva­yette şöyle dediği nakledilmiştir: "Bir kimse malının tamamını veya bir kıs­mını tasadduk etmeyi nezretse, fakat malının tutarından çok borcu bulunsa, sahip olduğu malm üçte birini sadaka olarak vermesinin yeterli olacağı görü­şündeyim. Çünkü Rasûlullah (s.a.) Ebu Lübâbe'ye, üçte birini vermesini em­retmiştir." Ahmed b. Hanbel hadisten hüküm çıkarma konusunda daha çok bilgilidir. Bundan dolayı herhangi bir sınırlama bulunmayan Kâ'b hadisiyle değil, üçte birle sınırlama getirilen Lübâbe hadisiyle fetva vermiş ve sanki mut­lak olan Kâ'b hadisini Ebu Lübâbe hadisiyle kayıt altına almak istemiştir.

Yine Ahmed b. Hanbel'in; "Sahip olduğu malından çok borcu bulunan bir kimsenin, malının tamamını veya bir kısmını tasadduk etmeyi nezretmesi halinde, malının üçte birini vermesinin yeterli olduğunu" söylemesi; malın­dan çok borcu olsa bile o kimsenin nezrinin geçerli olduğuna delil teşkil et­mektedir. Daha sonra mal sahibi olup borcunu ödemek istediği zaman, nez-rettiği gün sahip olduğu mal miktarının üçte birini öder. Oğlu Abdullah'tan gelen bir başka rivayette ise şöyle demiştir: "Bir kimse hibede bulunmak ve borcunu ödemek suretiyle elindeki malı harcar, sonradan başka mal kazanır­sa, yemin ettiği gün itibariyle malının üçte birini ödemesi vaciptir." Yemin ettiği günden maksat, nezrettiği gündür. O günkü malının üçte birini hesap eder ve borcunu ödedikten sonra bu miktarı nezri için ayırır.

Ahmed b. Hanbel; "Veya bir kısmı" sözüyle, bir kimsenin malının be­lirli bir kısmını veya bin dinar gibi belirli bir miktarı tasadduk etmeyi nezret-mesi halinde de üçte birini vermesi, malının tamamını nezrettiği zaman üçte birinin yeterli olması gibi yeterli olur, demek istemiştir. Mezhebinin sahih olan görüşüne göre belirlediği malın tamamını vermesi gerekir. Bu hususta başka bir rivayet daha vardır ki o da şöyledir: Şayet belirlediği miktar malının üçte biri veya daha azı ise, o miktarın tamamını vermesi gerekir. Şayet üçte birin­den fazla ise, yalnızca üçte bir miktarınca vermesi gerekir. Ebu'l-Berekât'a[192]-göre en sahih görüş budur.

Bütün bu nakillerden sonra deriz ki: Ne Kâ'b hadisinde, ne Ebu Lübâbe hadisinde, onların kesin olarak nezrettiklerine dair bir delil vardır. Yalnızca: "Tevbemizden dolayı malımızı bağışlamalıyız." dediler. Bu söz, nezirde bu­lunma hususunda açık değildir. Bu sözün mânası: Tevbelerinin kabulünden dolayı Allah'a şükretmek maksadıyla mallarım tasadduk etmeye azmetmek­tir. Rasûlullah (s.a.) da onlara, mallarının bîr kısmını vermenin yeterli olaca­ğım, tamamını vermelerine ihtiyaç bulunmadığını haber vermiştir. Bu aynen malının tamamını vasiyet etmek için izin isteyen Sa*d'a yalnızca üçte biri için izin vermesi gibidir.

Bu meseleye iki türlü itiraz edilebilir: Birincisi: Hz. Peygamberin (s.a.) *(Sana kâfidir" sözü, hükmü vacip olan meseleler için kullanılır. İkincisi: Üçte birinden fazlasını tasadduk etmekten menetmesi, o fazlalığı vermenin ibadet mânası taşımayacağına delâlet eder. Çünkü Allah ve Rasûlü, ibadet mânası taşıyan bir davranıştan menetmezler. İbadet mânası taşımayan bir nezirde bu­lunursa, o nezri yerine getirmek gerekmez.

Bu itirazlar şöyle cevaplandırılır: "Sana kâfidir" sözü, "sana yeter" mâ-nasındadır. Bu kelime, dört harfli fiillerdendir. Sizin dediğiniz mâna, üç harfli fiilden yapılan şekil için söz konusudur. Rasûlullah'ın (s.a.) Ebu Bürde'ye kurban konusunda: "Senin için olur, senden başka hiç kimse için olmaz."[193] buyurması da bunun gibidir. Yeterlilik, vacip için kullanıldığı gibi, müste-hap için de kullanılır.

Üçte bir miktarı gecen sadakadan menetmesine gelince; burada onun daha çok faydasına olan, din ve dünya menfaatim elde etmesine yardımcı olacak noktaya işaret vardır. Şayet malının tamamını tasadduk etmeye izin versey­di, daha sonra İçine düşeceği fakirliğe ve yokluğa sabredemezdi. Rasûlullah (s.a.) tasadduk etmek için bir kese getiren şahsa onunla vurmuş,[194] fakirliğe dûçâr kalacağından ve bu duruma sabredemeyeceğinden korktuğu İçin sada­kasını kabul etmemiştir. Şöyle de cevap verilebilir —ki tercihe şayan olan gö­rüş de inşaallah budur—: "Hz. Peygamber (s.a.), malını tasadduk etmek is­teyen herkesin halini takdir etmiş ve ona göre davranmıştır. Meselâ, Hz. Ebu Bekir'in malının tamamım bağışlamasına mani olmamış, "Ailene ne bırak­tın?" diye sorduğunda Hz. Ebu Bekir: "Onlara, Allah'ı ve RasûhVnü bırak­tım."[195] dediği halde bir hoşnutsuzluk göstermemiştir. Hz. Ömer'den malı­nın yansını sadaka oiarak kabul etmiştir. Kesenin sahibini ise tasadduk et­mekten menetmiştir. Kâ'b'a da: "Malının bir kısmım kendine sakla." demiştir. Bu sözde üçte bir gibi bir belirleme mânası yoktur. Yine bu sözde elde tutula­cak miktarın, tasadduk edilecek miktardan iki kat fazla olması gerektiği mâ­nası da yoktur. Ebu Lübâbe'ye ise: "Üçte birini vermen sana yeter." buyur­muştur. Bu haberler arasında herhangi bir çelişki sözkonusu değildir. Bu du­ruma göre: Kim malının tamamını sadaka olarak vermeyi nezrederse, kendi­sinin ve ailesinin ihtiyacı olan, başkasına muhtaç olmadan, el açmadan yaşa­yabileceği miktarı alıkor, bu bir mal olabilir, akar olabilir veya ürünü kendilerine yetecek bir toprak parçası olabilir, gerisini tasadduk eder. En doğrusu­nu Allah bilir.

Rabîa b. Ebî Abdurrahman: "Zekât miktarınca olan meblağı tasadduk eder, gerisini ahkor." demiştir. Câbir b. Zeyd: "Miktar iki bin ve daha fazla ise onda birini, bin ve daha az ise yedide birini, beş yüz ve daha az ise beşte birini tasadduk eder." demektedir. Ebu Hanife (r.h.): "Zekât düşen malının tamamını tasadduk eder." demektedir. Zekât düşmeyen malı hususunda ise ondan iki rivayet vardır: Birincisi: Tasadduk eder; ikincisi: Etmezse bir şey gerekmez, şeklindedir.

Şafiî der ki: "Bütün malını sadaka olarak vermesi gerekir." Zührî ve Ahmed: "Malının üçte birini vermesi gerekir." derken, bir başka grup da: "Yalnızca yemin keffareti miktarınca vermesi kâfidir." demektedir.

61— Doğruluğun ne kadar muazzam bir ahlâk olduğu. Dünya ve ahiret saadetinin ona bağlı bulunması, Allah'ın doğruluk sayesinde kurtuluşa er­dirmesi ve yalan sebebiyle de helak eylemesi bu hususu açıklamaktadır. Al­lah Teâlâ mü'min kullarına, sadıklarla beraber bulunmalarını emretmiştir: "Ey inananlar, Allah'tan korkun ve doğrularla beraber olun."[196]

Allah Teâlâ, insanları iki kısma ayırmıştır: Saîdler (huzur ve mutluluğa erenler) ve şakîler (tam bir perişanlık içinde bulunanlar). Saîdler; doğru söy­leyen ve Allah ve Rasûlü'nü tasdik edenler, şakîler ise yalan sözlü olup Allah katından gelen şeyleri de yalanlayanlardır.

Bu taksim dört başı mâmur tam bir taksimdir. Çünkü saadet, doğru söz­lülük ve tasdik ehlinden olmakla; şekavet ise yalancılık ve yalanlamakla be­raber bulunurlar.

Allah sübhanehû ve teâlâ, kullarına, kıyamet gününde doğruluktan baş­ka hiçbir şeyin fayda getirmeyeceğini haber vermiştir. Münafıkların, kendi­lerini başkalarından ayıran bilgilerinin ve ayıpladığımız hallerinin tamamı­nın aslında, sözlerindeki ve davranışlarındaki yalancılık vardır. Doğruluk ima­nın rehberi, delili, bineği, sürücüsü, kıyafeti, zîneti hatta ve hatta özü ve ru­hudur. Yalan ise küfrün ve nifakın rehberi, deliîi, bineği, sürücüsü, kıyafeti, zîneti ve özüdür. Yalanın imana karşı duruşu, şirkin tevhid inancına karşı duruşu gibidir. İmanla yalan yanyana gelirse biri diğerini kovar, onun yerine kendisi geçer ve kesinlikle bir arada bulunmazlar. Allah Teâlâ Tebük'e git­meyen bu üç kişiyi, doğrulukları yüzünden kurtuluşa erdirirken, diğerlerini de yalanları sebebiyle helak etmiştir. Allah kuluna, İslâm nimetinden sonra İslâm'ın hayatı ve gıdası olan doğruluktan daha faziletli bir nimet ihsan et-* memiş, İslâm'ın fesadı ve hastalığı olan yalandan daha büyük bir belâ ile de onu imtihan etmemiştir.

Allah Teâlâ'mn: "Andolsun ki Allah, Peygamber'i ve güçlük saatmda^ ona uyan Muhacirler ile Ensar'ı affetti. O zaman içlerinden bir kısmının kalb-leri kaymağa yüz tutmuş iken yine de onların tevbelerini kabul buyurdu. Çünkü O, onlara karşı çok şefkatli, pek merhametlidir. "[197] âyet-i kerimesi, tevbe-nin Allah katındaki kadrini ve faziletini en muazzam bir şekilde açıklamıştır. Tevbe, mü'minin kemale ermesinin son basamağıdır. Allah Teâlâ bu kemali, bütün savaşların en sonunda mallarını, canlarını Allah için feda edip, diyar­larını terk ettikten sonra onlara bahsetmiştir. Bütün maksatları Allah'ın tev­belerini kabul etmesiydi. Bu sebepten Rasülullah (s.a.) Kâ'b'm tevbesinin kabul edilmesini, anasından doğduğu günden o güne kadar yaşamış olduğu en ha­yırlı gün olarak ifade etmiştir. Ancak Allah'ı hakkıyla bilenler, O'nun hak­kını tanıyanlar ve kulluk görevini lâyıkıyla bilenler, kendi nefsini, nefsinin sıfatlarını ve davranışlarını; Rabbının kulluğunu eda etme yönünde yaptıkla­rını, yapması gereken görevleri yanında denizde bir damla gibi bilenlerin dı­şında kimse bu mânayı hakkıyla kavrayamaz. Bu durum da, zahirî ve bâtınî âfetlerden kendini kurtarabilenler içindir. Kulunu af ve mağfiretiyle kuşatan, onu mağfiret ve rahmet deryasına daldıran Allah'ı teşbih ederiz. Böyle olma­saydı, helak olmaktan kurtulmak düşünülemezdi. Adaleti ile hükmetmesey-di, arz ve semâ ehline zalim olmadığı halde —günahlarından dolayı— azab ederdi. Rahmetiyle muamele etmesi, kulları için işledikleri amellerden daha hayırlıdır. Hiç kimseyi yalnızca kendi ameli kurtarmayacaktır.

Yukarıda geçen âyet-i kerimedeki (Tevbe, 117) Allah'ın (c.c.) kullan hak­kındaki tevbesinin, âyetin hem başında hem de sonunda olmak üzere iki kere tekrar edilişini düşününüz. Önce kullarına tevbe etmeleri yönünde bir mu­vaffakiyet ihsan etmiş, daha sonra da tevbe ettkiklerinde tevbelerini kabul buyurma lütfunda bulunmuştur. Her hayır Allah'tandır, Allah iledir, Allah içindir ve Allah'ın elindedir. Dilediğine bir lütuf ve ihsan olarak bu hayırdan verirken, dilediğini de adalet ve hikmetinin bir sonucu olarak mahrum eder.

62—Allah Teâlâ'mn, "Savaştan geri kalmış üç kişinin tevbesini de..."[198] âyet-i kerimesini Kâ'b doğru tefsir etmiştir. Bu tefsire göre bu üç kişi, sefere katılmayan ve Rasülullah'a (s.a.) yemin ederek mazeretler beyan eden grupla beraber bulunmamışlar, geri kalmışlardı. Yoksa âyet-i kerimede kastedi­len "geri kaiış", sefere gitmemek mânasında değildir. Şayet bu mâna kaste-dilseydi, "geri bırakıldılar." yerine "geri kaldılar" fiili kullanılırdı. Nitekim Allah (c.c): "Medine halkına ve onun çevresinde bulunan bedevîlere, Allah'ın Peygamberinden geri kalmaları yakışmaz."[199] âyet-i kerimesinde bu fiil kul­lanılmıştır. Çünkü burada kendi iradeleriyle geri kalmışlar, diğerinde geri bı­rakılmışlar, onları geri bırakan da bizzat Cenab-ı Hak olmuştur, kendilikle­rinden geri kalmış değillerdir. En iyi bilen Allah'tır. [200]

 

E) HZ. EBU BEKİR'İN HAC EMİRLİĞİ

 

1— Hz. Ebu Bekir'in Hac Emirliği:                   

 

Ibn Ishak der ki: Rasûlullah (s.a.) Tebük'ten döndükten sonra Rama-zan'ın geri kalanını, Şevval'i ve Zilkâde'yi Medine'de geçirdi. Sonra Ebu Be­kir'i (r.a.) hicretin 9. senesinde, müslümanlarla birlikte hac ibadetini edâ et­mek için emîr olarak tayin etti. Müşriklerin de hac yapmaya devam ettikleri bu senede müslümanlar Ebu Bekir (r.a.) ile birlikte yola çıktılar.[201]

İbn Sa'd der ki: Ebu Bekir (r.a.) üç yüz kişiyle Medine'den çıkmıştır.. Rasûlullah (s.a.) onlarla birlikte kurbanlık olarak yirmi deve göndermiştir.Eliyle boyunlarına kurban olduklarım gösterir alâmetlerini takmış, develeri

götürme işini de Naciye b. Çündüb el-Eslemî'ye vermiştir. Hz. Ebu Bekir debeş deve götürmüştür. [202]                                                                  

 

2—Hz. Ali'nin, Berâe Sûresi Hükümlerini Bildirmekle Görevlendirilişi:

 

İbn İshak der ki: Berâe sûresi, Rasûlullah (s.a.) ile müşrikler araşır daki anlaşmanın bozulması hakkında nazil olmuştur. Bu sûrenin inmesinden ra Hz. Ali, Rasûlullah'ın (s.a.) Adbâ adındaki devesiyle yola çıkmışt

İbn Sa'd der ki: Arc denilen yerde —İbn Âiz'e göre Dacnân denilen yerde— Hz. Ali, Hz. Ebu Bekir'e yetişti. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ali'yi görünce: "Emîr olarak mı, yoksa memur olarak mı geldin?" diye sordu. Hz. Ali de: "Memur olarak geldim." dedi ve beraber yürüdüler.

Hz. Ebu Bekir, Hz. Ali'ye: "Rasûlullah (s.a.) seni hac için mi görevlen­dirdi?" diye sorunca o da dedi ki: "Hayır, Berâe sûresini tebliğ etmem ve daha önceki anlaşmaların ibtalini bildirmem için gönderdi." Daha sonra Hz. Ebu Bekir mü'minlere haccını yaptırdı. Kurban kesme günü (kurban bayra­mı) Hz. Ali kalktı, anlaşmaların ibtal edildiğini bildirdi ve RasûluUah'm (s.a.) kendisine emrettiği hususları şu sözlerle tebliğ etti: "Ey inananlar! Kâfir cenne­te giremez. Bu yıldan sonra hiçbir müşrik hac yapamaz, Kabe'yi çıplak ola­rak tavaf edemez. Rasûlullah (s.a.) kiminle bir anlaşma yapmışsa, o anlaş­ma, vakti doluncaya kadar geçerlidir."

Humeydî, Süfyân—Ebu îshâk Hemedânî—Zeyd b. Yüşey' yoluyla şu rivayette bulunmuştur: Ali'ye hangi görevle hacca gönderildiğini sorduk. Dedi kj: "Dört şeyle gönderildim: 1) Mü'min olmayan kimse cennete giremez. 2) Kabe'yi çıplak olan kimse tavaf edemez. 3) Bu seneden sonra Mescid-i Ha-ram'da müslümanla kâfir bir araya gelemez. 4) Kimin Rasûlullah (s.a.) ile bir anlaşması varsa, süresi doluncaya kadar geçerlidir. Rasûlullah (s.a.) ile anlaşması olmayanlara dört ay mühlet verilmiştir."[203]

Sahih-i Buharı ve Sahih-i Müslim''de Ebu Hureyre'nin şöyle dediği riva­yet edilmektedir: Hz. Ebu Bekir, o hacda kurban kesme günü, Mina'da beni de şu ilanı yapanlar arasında gönderdi: "Bu seneden sonra hiçbir müşrik hac edemez. Kabe'yi çıplak olarak tavaf edemezler." Daha sonra Hz. Ebu Be­kir, Hz. Ali'yi göndererek ona Berâe sûresini duyurmayı emretti. Ebu Hu-reyre der ki: Ali bizimle beraber kurban günü Mina'da Berâe sûresini duyur­du, bu yıldan sonra hiçbir müşrikin hac yapamiyacağını ve çıplak olarak Ka­be'yi tavaf edemeyeceğini ilan etti.[204]

Bu kıssada hacc-ı ekber'in, kurban kesme günü olduğuna delil vardır. Öbür yandan Hz. Ebu Bekir'in bu hacının farz olan hac sayılıp sayılamaya­cağı, üzerindeki hac borcunun bu hacla mı, yoksa bir sene sonra Rasûlullah (s.a.) ile beraber yaptığı veda haccıyla mı düştüğü konusunda iki görüş ileri sürülerek ihtilâf edilmiştir. Sahih olan görüş ikincisidir. (Yani bu borcun veda haccıyla düştüğüdür.) Sözkonusu iki görüş, iki esasa dayanmaktadır.

Birincisi: Acaba hac, veda haccı senesinden önce farz kılınmış mıydı? İkinci­si: Hz. Ebu Bekir'in eda ettiği hac Zilhicce ayında mı idi, yoksa cahiliyye dev-rinde Arapların ayları ileri-geri almaları yüzünden Zilkade ayında mı olmuş­tu? Bu iki görüşten İkincisi, Mücâhid ve diğer âlimler tarafından benimsen­miştir. Buna göre Hz. Peygamber (s.a.) hac ibadetini, farz olmasından bir yıl sonraya tehir etmemiştir. Aksine farz kılındığı sene hemen edâ etmiştir. Rasûlullah'ın (s.a.) sünnetine ve hâline yakışan da budur. Haccm hicrî altın­cı, yedinci, sekizinci veya dokuzuncu senesi farz kılındığını iddia edenlerin hiçbir delili yoktur. Bu konuda en çok şunu söyleyebilmişlerdir: "Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın."[205] âyeti hicretin altıncı senesi Hudeybiye'de nazil olduğu için hac da bu sene farz kılınmıştır. Halbuki bu âyette, haccm farz kılmışına bir işarette bulunulmamış, farz kılındığı zaman tamamlanma­sı emredilmiştir. Bunların her biri ayrı ayrı durumlardır. Haccın farz kılmışı­nı bildiren âyet-i kerime ise şudur: "Yoluna gücü yeten herkesin, Kabe'yi hac­cetmesi, insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır."[206] Bu âyet-i kerime de "el­çiler yılı" olarak bilinen hicretin 9. senesinin sonlarında nazil olmuştur. [207]

 

ON SEKİZİNCİ BOLUM

İSLÂMİYET'İN ARABİSTAN'A YAYILMASI

A) ARAP HEYETLERİNİN MEDİNE'YE GELİŞİ

 

1— Sakîf Heyetinin Gelişi:

 

Sakîf kabilesinden bir heyetin Rasûlullah'a (s.a.) geldiğinden, Tâif sefe-!jri anlatılırken bahsedilmişti.

Musa b. Ukbe der ki: Ebu Bekir (r.a.) ashab-ı kirama haccını yaptırdı. Urve b. Mes'ûd es-Sakafî Rasûlullah'a (s.a.) gelmiş ve daha önce anlatıldığı gibi kavminin yanma dönmek için RasûluUah'tan (s.a.) izin istemişti. Sonra onlardan bir heyet geldi. Aralarında o gün reisleri durumunda olan Kinâne b. Abdi Yâleyl ile heyettekilerin en küçüğü olan Osman b. Ebu'l-Âs da var­dı. Muğîre b. Şu'be dedi ki: "Ey Allah'ın Rasûlü! Kavmimi benim yanımda misafir et, onlara ikramda bulunayım. Çünkü aramızda cereyan eden olayın yarası çok yeni." RasüluIIah (s.a.): "Seni kavmine ikramda bulunmaktan me­netmem. Ancak ben onları, Kur'an dinleyebilecekleri bir verde misafir etmek istiyorum." buyurdu.

Muğîre ile kavmi arasındaki yara şu sebeptendi: Muğîre, Sakifliler'in ya­nında ücretli olarak çalışıyordu. Sakîfliler, Mudar'dan gelirken, yolda uyku­da oldukları bir sırada onlara saldırmış ve öldürülmüş, sonra mallarını ala­rak Rasûlullah'a (s.a.) gelmişti. Rasûlullah (s.a.): "Müslüman olmanı kabul ederiz, ama bu malı kabul etmeyiz. Çünkü biz zulmetmeyiz." buyurmuş ve o malı ganimet sayıp beşte birini almayı reddetmişti.

Daha sonra Hz. Muhammed (s.a.) Sakîfliler'in temsilcilerini mescidde konaklattı. Kur'an-ı Kerim dinleyebilmeleri ve namaz kılanları görebilmeleri için orada onlara çadır kurulmasını emretti. Allah'ın Rasûlü (s.a.) hutbe okur­ken kendi nefsini anmıyordu. Sakîfliler bunu görünce: "Bize kendisinin Al­lah'ın elçisi olduğuna şehadet etmemizi emrediyor, ama kendisi hutbede *>u şehadeti söylemiyor." dediler. Onların bu sözleri Rasûlullah'ın (s.a.) kufağı-na gelince1 buyurdu ki: "Ben, Allah'ın Rasûlü olduğuma ilk şehadet edenim." [208]

 

a) Sîkîflilerin İstekleri:

 

Temsilciler her gün Rasûlullah'm (s.a.) yanma geliyor, en küçükleri olan Osman b. Ebu'1-Âs'ı bineklerinin yanında bırakıyorlardı. Osman ise onlar ne zaman dönüp öğle uykusuna yatsalar hemen Rasûlullah'a (s.a.) gidiyor, O'na din hakkında sorular soruyor ve Kur'an okutuyordu. Bu defalarca gidiş-geliş sonunda Osman, İslâm'ı öğrendi ve kavradı. Rasûlullah'ı (s.a.) uykuda görürse Ebu Bekir'e (r.a.) gider ve bu durumu da arkadaşlarından gizlerdi. Allah'ın Rasûlü (s.a.), Osman'ın bu halinden hoşlandı ve onu sevdi. Heyet-tekiler uzun bir müddet orada kaldılar ve devamlı RasûlulUuYa (s.a.) gidip geldiler. O da onları İslâm'a çağırıyordu. Sonunda müslüman oldular. Kinâ-ne b. Abdi Yâleyl dedi ki: "Hakkımızda kararını bildirir inisin ki biz de kav­mimize dönelim?" Rasûlullah (s.a.): "Evet, islâm'ı kabul ederseniz kararı­mı bildiririm. Yoksa ne karar, ne de aramızda sulh olur." buyurdu. Kinâne dedi ki: "Zina için ne dersin? Biz gurbette dolaşan kimseleriz ve bundan geri duramayız." Rasûlullah (s.a.): "Bu, size haramdır. Çünkü Allah Teâlâ: 'Zi­naya yaklaşmayın, zira o bir hayasızlıktır ve çok kötü bir yoldur.'[209] buyur­muştur." dedi. Sonra dediler ki: "Faiz hakkında ne dersin? O bizim bütün servetimizdir." Rasûlullah (s.a.): "Anamallarınız, sermayeleriniz sizindir. Allah Teâlâ: 'Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Eğer gerçekten inanıyor­sanız faiz olarak artan miktarı almayın.>[210] buyuruyor." Dediler ki: "İçki için ne dersin? Bizim bölgemizin üzümlerinden elde ederiz ve onsuz edemeyiz." Hz. Peygamber (s.a.): "Allah onu haram kılmıştır." buyurdu. Sonra: "Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans oklan birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz."[211] âyetini okudu. Bunun üzerine hemen kalktılar ve bir köşede başbaşa kaldılar ve (kendi ara­larında) dediler ki: "Yazıklar olsun size! Şayet dediklerine karşı durursak, Mekke'nin karşılaştığı bir gün ile karşılaşmamızdan korkuyoruz. Gidelim, isteklerimiz üzerinde yazışalım."

Hz. Peygamber'e (s.a.) geldiler ve: "İstediğin her şeye evet, ama Rabbe (Lât) hakkında ne dersin?" dediler. Rasûlullah (s.a.): "Yıkın!" dedi. "Ey­vah! Rabbe, senin onu'yıkmak istediğini öğrenirse ahaliyi öldürür." dediler. Bunun üzerine Ömer b. Hattâb dedi ki: "Ey İbn Abdi Yâleyl, yazıklar olsun sana! Rabbe'nin bir taş parçası olduğunu bilmiyor musun?" Onlar da: "Biz sana gelmedik ey İbn Hattâb." dediler. Sonra Rasûlullah'a (s.a.): "O halde yıkma işini sen üzerine al, biz katiyen yıkamayız." dediler. Rasûlullah (s.a.) da: "Size onu yıkmaya yetecek kadar adam göndereceğim." dedi ve arala­rında yazışma tamamlandı.

Kinâne b. Abdi Yâleyl dedi ki: "Göndereceğin kimse yola çıkmadan Bi­ze izin ver, sonra elçini arkamızdan gönder. Biz kavmimizi çok iyi tanırız!" Hz. Peygamber (s.a.) onlara ikramda bulundu, emniyetlerini sağladı ve izin verdi. Giderken dediler ki: "Ya Rasûlallah! Kavmimizden birini bize imam­lık yapması için emîr tayin et." Rasûlullah (s.a.) İslâm'a olan düşkünlüğünü bildiği Osman b. Ebu'1-Âs'ı başlarına emîr tayin etti. Yola çıkmadan önce Kur'an'dan birkaç sûreyi öğrenmişti.

Kinâne b. Abdi Yâleyl arkadaşlarına dedi ki: "Ben Sakîflileri en iyi ta-nıyanınızım. Olanları gizleyiniz. Onları savaş ve ölümle tehdit ediniz. Onlara Muhammed'in (s.a.) bizden bazı şeyler istediğini, bizim de reddettiğimizi ha­ber veriniz. Bizden Lât ve Uzza'yı yıkmamızı, içkiyi ve zinayı haram kılma­mızı, mallarımızın faizini bırakmamızı istediğini haber veriniz." [212]

 

b) SakîflÜerin Müslüman Oluşu:

 

Heyetteki temsilciler kabilelerine yaklaşınca, Sakîfliler onları karşılamaya çıktılar.Temsilcilerin başları önlerine düşmüş, develeri birbirine yaklaştırıl­mış, kendileri de elbiselerine bürünmüş vaziyette olduklarını görünce üzül­düler ve hayırlı bir haberle gelmediklerini düşünerek kaygılandılar. Birbirle­rine: "Heyetiniz hayırlı bir haber getirmiyor." dediler. Daha sonra heyette-kiler bineklerinden indiler. Âdetleri üzere Lât'a doğru yöneldiler ve yanına geldiler. —Lât, Tâif sırtlarında bulunan bir puttu. Beytullah'ta hedy kurba­nı kesildiği gibi ona da kurban keserlerdi.— Heyet oraya gelince, Sakîfiiler-den bazıları: "Görünüşlerinde hiçbir hayır yok." dediler. Sonra temsilcilerin her biri ailelerinin yanına döndü. Temsilcilerin akrabasından olan Sakîfliler, eve dönenlerin yanlarına gelip ne getirdiklerini, nasıl bir haberle döndükleri­ni sordular. Onlar da dediler ki: "Biz, dilediğini yapan sert ve katı bir ada­mın yanından geliyoruz. Bu adam kılıçla ortaya çıkmış, Araplar ve diğer milletler kendisine boyun eğmek zorunda kalmıştır. Bize çok ağır tekliflerde bu­lundu. Lât ve Uzza'nm yıkılmasını ve sermayelerin dışındaki faiz olarak elde edilen malların alınmamasını teklif etti. Zinayı ve içkiyi haram kıldı."

Sakîfliler bu sözleri dinledikten sonra: "Vallahi bu denilenleri kesinlikle kabul etmeyiz!" dediler. Temsilciler de: "O halde silahlarınızın bakımını ya­pın, savaşa hazırlanın, yiyeceklerinizi depolayın, kalelerinizi onarın." diye karşılık verdiler. Sakîfliler iki-üç gün savaşmaya kararlı olarak beklediler. Son­ra Allah Teâlâ, bunların kalbine korku saldı ve: "Vallahi, bizim bu adama karşı koyacak gücümüz yok. Bütün Araplar ona boyun eğdi. Ey temsilciler! Geri dönünüz, ne isterse kabul ediniz ve barış anlaşması yapınız." dediler. Temsilciler onlardaki bu değişikliği, sulh ve sükûnu, korku ve savaşa tercih ettiklerini görünce, dediler ki: "Biz O'nunla anlaşmamızı yaptık. Dilediğf-mizi verdik, istediğimizi şart koştuk. Biz O'nu insanların en vefalısı, en mer­hametlisi ve en doğrusu olarak gördük. Bizim bu gidişimizde ve yaptığımız anlaşmada bizim ve sizin için bereket vardır. Allah'ın size ihsan ettiği huzur ve afiyeti kabul ediniz." Bunun üzerine Sâkifliler: "Bunu niçin bizden gizle­diniz de bizi en ağır üzüntülere boğdunuz?" dediler. Onlar da: "Allah'ın, kalbinizdeki şeytanlık gururunu gidermesini istedik." dediler. [213]

 

c) Lât Putunun Yıkılışı:   

                                   

Birkaç gün sonra Hz." Peygamber'in (s.a.) elçileri geldiler. Başlarında Hâ-lid b. Velid vardı. Muğîre b. Şu'be de içlerindeydi. Gelir gelmez Lât putunu yıkmaya azmettiler. Bütün Sakîf halkı kadınlar, erkekler ve çocuklar hepsi olup bitenlere bakıyorlar, evlerden başlar uzanıyor, neler olduğunu görmeye çalışıyorlardı. Ve hiçbir Sakîfli, o putun yıkılabileceğine ihtimal vermiyor, bunu imkânsız görüyordu.

Muğîre b. Şu'be kalktı, eline kazma aldı ve arkadaşlarına: "Vallahi, sizi Sakîflilerin durumuna güldüreceğim." dedi. Sonra kazması ile puta vurdu ve yere yuvarlanıp debelenmeye başladı. Bütün bir Tâif halkı hep bir ağızdan çığlık attılar ve "Allah, Muğîre'yi rahmetinden uzak tutsun! Rabbe onu öl­dürdü!" dediler. Onu düşmüş vaziyette görünce: "Haydi, kimin gücü yeter­se yaklaşsın, yıkmayı denesin! Vallahi bu yapılamayacak bir iştir!" dediler. Bu sözleri duyan Muğîre, fırlayıp kalktı ve: "Ey Sakîf topluluğu! Allah sizi çirkinleştırsin! Lât dediğiniz, taş ve kerpiç parçalarından ibaret bir şeydir. Allah'ın afiyetine yöneliniz ve O'na kulluk ediniz!" dedi. Sonra kazmasıyla Lâfın kapısını kırdı ve duvarlarına tırmandı. Onunla beraber başkaları da tırmandı Yerle bir edinceye kadar taş taş yıktılar. Putun bakıcısı: "Temele indiklerinde, temel onlara kızacak ve onları yerin dibine geçirecek!" dedi, Muğîre, bu sözleri duyunca Halid'e: "Bırak, temeli ben kazayım!" dedi ve elbiselerini, zînet eşyalarını ve toprağını çıkarıncaya kadar kazdı. Bütün bir Sakîf'in dili tutulmuş gibiydi. Ancak içlerinden bir ihtiyar kadın: "Alçaklar onu (müslümanlara) teslim ettiler, savaşıp onu savunmadılar." diyebildi.

Hz. Peygamber'in (s.a.) elçileri, görevlerini yerine getirip döndüler. Pu­tun deposundan çıkan elbise ve zînet eşyalarıyla Rasulullah'm (s.a.) yanma girdiler. Rasülullah (s.a.) da o mallan hemen o gün taksim etti. Kullarına za­fer ihsan edip dininin izzetini koruduğu için Allah'a hamdetti. Daha önce de bu malın Ebu Süfyan b. Harb'e verildiği zikredilmişti.           

Buraya kadar anlatılanlar Musa b. Ukbe'den nakledilmiştir.

İbn îshak'm iddiasına göre Hz. Peygamber (s.a.), Ramazan! ayındaj bük'ten dönmüş, Sakîflilerin heyeti de bu ay içinde gelmiştir.

Ebu Davud'un Süne/7'inde, Câbir'den (r.a.) şöyle bir rivayet vardır: Sa­kîfliler Rasûlullah'a (s.a.), kendilerinin cihad ve sadaka ile mükellef tutul-mamalannı şart koştular. Hz. Peygamber (s.a.) bu şarttan sonra: "İslâm'ı kabul ettikleri, zaman sadakalarını (zekâtlarını) da verecekler, cihada da gi­deceklerdir." buyurdu.[214]

Ebu Davud et-Tayâlisî'nin Sünen'inde, Osman b. Ebu'l-Âs'tan gelen ri­vayete göre Rasülullah (s.a.) ona, Tâif mescidini, putlarının (tâğıye) olduğu yere yapmasını emretti.

Mu'temir b. Süleyman, Meğâzî'sinde der ki: Abdullah b. Abdurrahman et-Tâifî'nin, Osman b. Abdillah—amcası Amr b. Evs— Osman b. Ebi'l-Âs yoluyla şöyle bir nakilde bulunduğunu işittim: Osman b. Ebi'l-Âs dedi ki: Hz. Peygamber (s.a.) Kur'an'dan Bakara sûresini okuduğum için, onların en küçüğü olduğum halde Sakîf'ten gelen altı kişilik heyet içinden beni görev­lendirdi. Dedim ki: "Ya Rasulallah! Ben Kur'an'ı unutuyorum." Elini göğ­süme koydu ve: "Ey Şeytan; Osman'ın göğsünden çık!" buyurdu. Bundan sonra, ezberlemeyi istediğim hiçbir şeyi unutmadım.[215]

Sahih-iMüslim'de, Osman b. Ebi'l-Âs'tan gelen şu rivayet vardır:, Rasulallah! Şeytan beni namaz kılmaktan ve Kur'an okumaktan alık©yuyor." dedim. "Bu hınzib denilen bir şeytandır. Onu hissettiğin zaman ondan Allah'a sığın ve üç defa sol tarafına tukur." buyurdu. Denileni yaptım ve Allah benden bu hali giderdi.[216]

 

d) Bu Olaydaki Fıkhı Hükümler:

 

Heyetle ilgili olarak zikredilen bu kıssadan çıkarılacak bazı fıkhî sonuç­lar vardır. Bunları şöylece sirahyabüiriz:

Harbî olan bir kişi, kavmi içerisinde zulüm ve cinayet işler, malları­nı alır ve sonra da müslüman olarak gelirse, devlet başkanı onun zuîmü ve getirdiği mallarla ilgili olarak hiçbir işlem yapmaz. Daha önceden telef ettiği mal ve can karşılığı olarak tazminat ödemez. Rasûlullah (s.a.), Muğîre'nin Sakîfliler'den aldığı mala dokunmamış, onlara verdiği zararı da tazmin et­memiş ve demişti ki: "Müslüman olmanı kabul ederim, getirdiğin mala ge­lince, ona hiç karışmam."

Müşrikleri mescidde konaklatmak caizdir. Özellikle müslüman ol* malan umuluyorsa, Kur'an dinlemelerine, ehl-i İslâmı ve ibadetlerini müşa-hade etmelerine imkân verilir.

Heyetin güzel bir siyasetle hareket etmesi, getirdikleri haberi Sakîf-lilere iletmeye ve arzu ettikleri sonuca ulaşmaya imkân vermiştir. Bunu ya­parken onlara hoşlanmayacakları bir tablo çizmişler, bunun sonucu Sakîfli-ler, İslâm'a boyun eğmekten başka bir çıkar yol olmadığını görünce heyette* kiler herşeyin düşünüldüğü gibi kararlaştırıldığını haber vermişlerdir. Şayet gelir gvlmez bu durumu söyleselerdi kabul etmezlerdi. Bu davranış davetin ve tebliğin en güzel şekillerindendir ve ancak akıllı ve zeki insanlar bu davra­nışı gösterebilirler.

  Bir kavme emîr ve imam olmaya en lâyık kimse, Allah'ın kitabını en iyi bilen, en faziletli ve dini en iyi anlayandır.

Putlar için inşa edilen şirk yerlerinin yıkılması,  meyhane ve diğer batakhanelerin yıkılmasından Allah'a ve Rasûlü'ne daha sevimli, İslâm dini ve müslümanlar için daha faydalıdır. Kabirlerin üzerine yapılan, Allah'tan başkasına ibadet edilen ve içindekilerle Allah'a ortak koşulan yerlerin hali de böyledir. Buraların bırakılması İslâm'a göre helâl olmaz, bilâkis yıkılması vaciptir. Vakfedilmesi ve buralara vakıfta bulunulması sahih olmaz. Devlet başkam böyle yerleri ve bu yerlere ait vakıfları, İslâm askerlerine bağışlaya­bilir. Müslümanların umumi menfaatları için kullanabilir. Oradaki âletlerin, eşyaların ve her türlü metaın hükmü böyledir. Oraya götürülen kurbanlar, Beytullah'a götürülen kurbanlara benzetilir. Devlet başkanının bunları almak ve İslâmî menfaatlar için sarfetme hakkı vardır. Sakîfliler de o putların önünde, bu yerlerde yapılması âdet olan adakta bulunmak, bereket ummak, meshet-mek, öpmek ve istilâm etmek gibi şeyler yapıyorlardı. Onların şirki bundan ibaretti. Onlar, o putların yeri ve gökleri yarattığına inanmıyorlardı. Şirk koş­maları, bazılarının kabirler için gösterdikleri davranışın aynısı idi.

Putların ve puthanelerin yıkılmasından sonra, o yerlere mescid yap­mak müstehabtır. Böylece daha önce Allah'a şirk koşulan yerlerde, yalnızca Allah'a ibadet edilecektir. Puthanelerden başka Allah'a ortak koşulmak için yapılan yerlerin de yıkılması ve müslümanlann ihtiyacı varsa oraların mescid haline getirilmesi vaciptir. Şayet mescide ihtiyaç yoksa, devlet başkanı öyle yerleri ve û yerlere ait vakıfları mücahitlere ve uygun gördüğü diğer kimsele­re verir.

Kul, taşlanmış ve kovulmuş şeytandan Allah'a sığınır ve soluna tü-kürürse, şeytan ona zarar veremez. Bu davranışından dolayı namazı bozul­maz, aksine namazının daha tam ve eksiksiz olmasına vesile olur.[217]

En iyi bilen Allah'tır.

îbn İshak der ki: Rasûlullah (s.a.) Mekke'yi fethedip, Tebük seferinden dönünce Sakîfliler de İslâm'ı kabul ederek bîat edince, her taraftan Arap he­yetleri gelmeye ve grup grup, bölük bölük Allah'ın dinine girmeye başladılar.

Temîmoğullan ile Tay kabilelerinden gelen heyetler daha önce anlatılmıştı. [218]

 

2— Âmiroğullan Heyetinin Gelişi:

 

Âmiroğulları heyeti, Rasülullah'ın (s.a.) Âmir b. Tufeyl'e bedduası, Al­lah Teâlâ'nın Rasûlü'nü onun ve Erbed b. Kays'ın şerrinden korumasıyla il­gili konular da daha önce zikredilmişti.                   

Beyhakî'nin ed-Deİâil adlı eserinde, Yezîd b. Abdiüah Ebi'l-Ulâ'nın şöyle söylediğini rivayet etmiştir: Babam, Âmiroğulları heyeti içerisinde Hz. Pey­gamber'e (s.a.) geldi ve: "Sen seyyidimizsin; bizden üstünsün ve güçlüsün." dediler. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: "Tamam tamam! Söyleyin sözünüzü, şeytan sizi âlet etmesin. Seyyid Allah'tır."[219]

İbn İshak, bir rivayetinde şöyle demiştir: Âmiroğulları heyeti Rasüîul-lah'a (s.a.) geldiğinde, aralarında Âmir b. Tufeyl, Erbed b. Kays b. Cez' b. Hâlid b. Cafer ve Cebbar b. Selmâ b. Mâlik b. Cafer de vardı. Bu üç kişi kavimlerinin reisleri ve şeytanlarıydılar. Allah düşmanı Âmir b. Tufeyl, ha­inlik ve hile yapmak düşüncesiyle Rasûlullah'ın (s.a.) yanma geldi. Kavmi ona: "Ey Âmir! Herkes müslüman oldu." demişti O da: "Vallahi bütün Arap­lar benim arkamdan gelinceye kadar durmamaya karar verdim. Ben mi, bu Kureyşli gencin arkasından gideceğim?" dedi. Sonra Erbed'e demişti ki: "Ada­mın yanına (Rasûlullah'i kastediyor) geldiğimiz zaman ben O'nu meşgul ede­rim; O'nu meşgul ettiğim zaman sen de kılıçla işini bitir." Rasûlullah'a (s.a.) geldikleri zaman Âmir: "Ey Muhammed! Gel, başbaşa kalalım." dedi. Ra­sûlullah (s.a.): "Tek olan Allah'a iman etmedikçe olmaz vallahi!" dedi. Âmir tekrar: "Ey Muhammed! Gel başbaşa kalalım." dedi. Rasûlullah (s.a.) da yine: "Tek olan Allah'a iman edip başkasını O'na şirk koşmaktan vazgeç­medikçe olmaz vallahi!" dedi. Hz. Peygamberdin (s.a.) teklifini reddettiğini görünce -tehdit ederek-: "Vallahi, ben de burayı atlılarla ve piyade askerlerle dolduracağım!" dedi. O dönüp gidince Rasûlullah (s.a.): "Allah'ım! Beni, Âmir b. Tufeyl'den koru!" diye dua etti. Rasûlullah'ın (s.a.) yanından çık­tıkları zaman Âmir, Erbed'e dedi ki: "Sana yazıklar olsun Ey Erbed! Nerde kaldı sana emrettiğim şey? Vallahi, yeryüzünde senden daha çok korktuğum kimse yoktu. Allah'a yemin olsun ki, bu günden sonra artık senden hiç kork­muyorum!" Erbed dedi ki: "Sana hiç aldırış etmiyorum. (Hakkımda karar vermek için) acele etme. Vallahi ne zaman bana emrettiğin şeyi yapmak ,iste-diysem sen, onunla benim arama girdin. Kılıçla sana mı vursaydim?'F

Sonra beldelerine doğru yola çıktılar. Yolda Allah Teâlâ, Âmir bl Tu-feyl'in boynuna taun hastalığı musallat etti ve SelûloğuUarından bir kadının evinde canını aidi. Arkadaşları yola çıkıp Âmiroğulları topraklarına kadar geldiler ve: "Ey Erbed, neler oldu?" diye sordular. Erbed dedi ki: "Beni bir şeye ibadet etmeye çağırdı. Keşke şimdi yanımda olsaydı da O'na (Rasûlul­lah'a) şu okumla atış yapıp öldürseydhn!" Bu sözü söyledikten bir veya iki gün sonra devesiyle giderken, Allah (c.c.) onun ve devesinin üzerine yıldırım gönderdi, ikisini de yaktı. Erbed, Lebîd b. Rabîa ile ana bir kardeş idiler. Lebîd, kardeşi için ağladı ve ağıt söyledi.[220]

Sahih-i Buharı'de rivayete göre Âmir b. Tufeyl, Hz. Peygamber'e (s.a.) geldi ve dedi ki: "Seni şu üç teklif arasında muhayyer bırakıyorum: 1) Ya şehirliler senin, köylerin ahalisi benim olur, 2) Yahud hepsi senin olur, ama ben sana halife olurum, 3) Yahut bunlardan hiçbirini kabul etmezsen, ben Gatafan ahalisinden bin tane al kısrak süvarisini önüme katarak sana hü­cum ederim." Akabinde bir kadının evinde iken taun hastalığına tutuldu ve: "Deve taununa benzer bir şişlik; hem de Selûl ailesinden bir kadının evinde! İşte bu hiç olmadı." diyerek hayıflandı. "Getirin atımı!" dedi, atının sırtın­da öldü.[221]

 

3— Abdülkays Heyetinin Gelişi:

 

Buharı ve Müslim'in Sahih'lerinde îbn Abbas'tan gelen bir rivayet şöy­ledir: Abdülkays heyeti Hz. Peygamber'e (s.a.) geldiler. Hz. Peygamber (s.a.):"Sizler kimlerdensiniz?" diye sordu. "Rabîa kabilesindeniz." dediler. Allah Rasûlü (s.a.): "Hoş geldiniz, Ailah sizleri utandırmasın, pişman etmesin." buyurdu. Bunun üzerine: "Ya Rasûlallah! Biz sana, yalnız haram ayda gele­biliriz. Seninle aramızda kâfir olan Mudar kabilelerinden falan topluluk var­dır. O halde bize kestirme bir şey emret de, geride kalanlarımıza haber vere­lim ve o sebeple de cennete girelim." Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: "Size dört şeyi emrediyor ve sizi dört şeyden sakındırıyorum. Size yalnız Allah'a iman etmeyi emrediyorum. Allah'a iman etmek ne demek biliyor musunuz? Al­lah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şe-hadet etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekâtı vermek, Ramazan orucunu tut­mak ve ganimetin beşte birini vermenizdir. Sizi dört şeyden: Hantem, dub-bâ, nakîr ve müzeffetten (denilen kaplara hurma, yahut üzüm şırası koymak) nehyediyorum. Bu emrettiklerimi iyice belleyiniz ve arkanızda bıraktığınız kim­selere haber veriniz. "[222]

Sahih-i Müslim'de şöyle bir ilâve vardır: Dediler ki: Ya Rasûlallah! Na­kîr hakkında malumatın var mı?" Hz. Peygamber (s.a.): *'Evet, bir hurma kütüğüdür; onu oyar, içine ufak hurmalardan atarsınız, sonra içerisine su döker ve kaynatırsınız. Kaynaması bitip dinlenince içersiniz. —Sarhoş olması sebe­biyle de— sizden biriniz amca oğlunu pekâlâ kılıçla vurabilir." Aralarında böyle bir darbeye maruz kalmış bir adam vardı, dedi ki: "Ben, Rasûlullah'-tan (s.a.) utandığım için bu yarayı gizliyordum." Daha sonra Rasûlullah'a (s.a.) "O halde biz ne içeceğiz Ya Rasûllallah!" dediler. O da: "Ağızları bağ­lanan deri su kaplarından." buyurdu. Bunun üzerine: "Ya Rasûlallah! Bi­zim bölgemizde çok fare var, orada deriden yapılan su kaplan duramaz." dediler. Rasûlullah (s.a.) iki veya üç defa: "Onları fareler yese de" buyurdu­lar. Sonra Abdülkayshlardan Eşecc'e dedi ki: "Sende, Allah'ın sevdiği iki haslet var: Vekâr ve teenni."

İbn îshâk der ki: Cârûd b. Bişr b. el-Muallâ, hırıstiyan olarak Abdül-kays heyeti ile birlikte Rasûlullah'a (s.a.) gelmişti. "Ya Rasûlallah! Borcum var ve senin dinin için dinimi terkediyorum. Benim için borcuma kefil olur musun?" dedi. Hz. Peygamber (s.a.) de: "Evet, ben tazmin ederim. Seni çagirdiğim şey (din), senin üzerinde bulunduğun şeyden daha hayırlıdır." O, müslüman oldu, arkadaşları da İslâm'ı kabul ettiler. Sonra Cârûd: "Bize bi­nek temin et ey Allah'ın Rasûlüİ" dedi. Hz. Peygamber (s.a.) de: "Vallahi benim yanımda sizi üzerine bindirecek bir hayvan yok." dedi. Bunun üzeri­ne: "Ya Rasûlallah! Bölgelerimizin arasında yitik binek hayvanları var, on­lara binerek beldelerimize gidemez miyiz?" dedi. Rasûlullah (s.a.): "Hayır, onlara binmek ateştir." buyurdu.[223]

Bu olayın işaret ettiği bazı hükümler:

Allah'a iman, bütün yüce hasletlerin esasıdır. Rasûlullah'ın (s.a.) as-îabı, tabiîn ve tebe-i tabiîn bu hal üzereydiler. Şafiî, el-Mebsût adlı eserinde

bu hususu zikretmiştir. Ayrıca Kur'an'dan ve hadisten bu konuyla ilgili yüz kadar delil vardır.

Heyet, hicretin dokuzuncu senesinde geldiği halde Hz. Peygamber (s.a.), yukarıda zikrettiği İslâmî hasletler içinde haccı saymadı. Haccın o se­ne henüz farz kılınmadığının delillerinden bîri de budur. Hac, ancak onuncu senede farz kılınmıştı. Bir iki gün önce bile farz kılınmış olsaydı orucu, na­mazı ve zekâtı saydığı gibi iman edileceklerden biri olarak haccı da sayardı.

Bazı kimselerin mekruh kabul etmelerinin aksine Ramazan ayma yal­nızca "Ramazan" demek mekruh değildir. Mekruh olduğunu iddia edenler "Ramazan ayı" dışında hiçbir ifadenin söylenemeyeceği kanaatındadırlar.

Buharî ve Müslim'in SahiW\tr'm6e\ "Kim inanarak ve sevabını umarak Ramazan'da oruç tutarsa, geçmiş günahları affolunur."[224] Duyurulurken, "Ramazan" kelimesi yalın halde gelmiştir.

Ganimet mallarının beşte birini vermek vaciptir ve bu da iman edile­cek şeylerden biridir.

Yukarıda adı geçen kapların kullanılması yasaklanmıştı. "Bu haram oluş devam etmekte midir, yoksa mensuh mudur?" konusunda iki görüş var­dır. Bu iki görüş de Ahmed b. Hanbel'den rivayet edilmiştir. Âlimlerin ço­ğunluğu, Müslim'in rivayet ettiği Büreyde hadisiyle neshediîdiği görüşünde­dirler. O hadiste: "Size bazı kapları yasak etmiştim. Bundan böyle bütün kaplardan şıra içebilirsiniz; yalnız, sarhoşluk veren içkileri içmeyin." buyurdu,[225] denilmektedir.

Bir grup âlim ise yasaklayıcı hadislerin muhkem olduğunu, mensuh ol­madığını söylemişler ve demişlerdir ki: "Yasaklayıcı hadisler, gerek sayı gerekse rivayet yollarının çokluğu bakımından neredeyse tevatür derecesine ulaşmış­tır. Mubah olduğunu gösteren hadis ise tektir, diğer hadislere karşı koyacak durumda değildir."

Meselenin sırrına gelince: Adları geçen kapların kullanılmasının yasak­lanması, sedd-i zerâî'[226] babmdandır. Zira herhangi bir içecek bu kaplafda süratle sarhoş edici özellik kazanıyordu. Bir diğer görüşe göre bu kaplar çok sağlam oluyor ve alkollü içki elde etmekte kullanılıyordu. Müzeffet'in dışın­dakiler içki yapımına has kaplar olarak bilinmiyordu. Bu kaplardaki içecek ne zaman kaynatılır ve belli bir kıvama gelirse onun sarhoş edici olduğu bili­nirdi. Bu illete göre taştan ve sarı madenden (tunçtan) yapılmış kapların ha­ram olması daha evlâdır. Birinci illete göre haram olmaz, çünkü taştan ve sandan (tunçtan) yapılan kaplar, sayılan bu dört kap gibi, alkole dönüşümü hızlandırmaz. Her iki illete göre de haram kılınma durumu sedd-i zerâî' ba-bındandır. Tıpkı şirke düşme endişesinin bulunduğu yıllarda kabir ziyareti­nin yasaklanmasryla, öyle bir tehlikeye götüren yola sed çekilmesi gibi. Daha sonra tevhid inancı kalplerde istikrar bulup imanlar kuvvetlenince kabir zi­yaretine izin verilmişti, ama yine de hezeyana fırsat vermemek şart koşulmuştu. Aynı durum, bu kaplarda nebîz elde etme hususunda da söylenebilir. Rasû-lullah (s.a.) onları, içkiden ve içki elde ettikleri kaplardan uzaklaştırmış, böylece içkiyi bırakmaları çok yeni olduğu için onları bu kötülüğe götüren yollan tı­kamıştır. İçkinin haram oluş keyfiyeti kalplerinde istikrar bulup kalplerinde itminan hasıl olunca, bütün kaplann kullanılması içki içmemeleri şartıyla mu­bah kılınmıştır. İşte bu meselenin fıkhî yönü ve hikmeti budur.

Hilm ve vekâr sıfatları övülmüş, Allah'ın bu sıfatları sevdiği haber verilmiştir. Bunların zıddı ise fevrîlik ve aceleciliktir. Her ikisi de ahlâkı ve yapılan işleri ifsad eden kötü huylardandır.

Bu övgü, kulunda yaratmış olduğu zekâ, kahramanhk-cesaret ve hilm gibi güzel hasletleri, Allah'ın sevdiğine delâlet etmektedir.

Yine buradan anlaşıldığına göre bazı huylar, kulun kendi çabası ve gay­retiyle elde edilebilir. Sözkonusu hadisteki: "Bu iki ahlâk benim kazandığım ahlâk mıdır, yoksa Allah mı beni bu iki ahlâk üzere yarattı?" sorusuna kar­şılık Rasûlullah'm (s.a.): "Bilakis sen, bu iki ahlâk üzere yaratıldın." cevaT bı, bu duruma delâlet etmektedir.[227]                                      

Allah Teâlâ, kulunun, şahsının ve özelliklerinin yaratıcısı olduğu gibi aı-lâkının ve fiillerinin de yaratıcısıdır. Kulun şahsı, sıfatı ve ahlâkı, hülasa hi r-şeyi mahluk (yaratılmış)tur. Kim, fiillerini Allah'ın yaratma dairesinin dışı­na çıkarırsa (yani fiilini yaratmayı kendi nefsine nisbet eder ve fiilimin yara­tıcısı benim derse), Allah ile beraber bir başka hâlık (yaratıcı) bulunduğunu iddia etmiş olur. Bu yüzden Selef, Kaderiye'yi (kaderi inkâr edenleri) mecû-sîlere benzetmişler ve: "Onlar bu ümmetin mecûsîleridir." demişlerdir. İbn Abbas'tan gelen bu rivayet sahihtir.

Burada sözkonusu olan, cebi (yaratma)'in Allah'a nisbet edilmesidir, yok­sa cebr (zorlama)'in değil. O, kulunu dilediği gibi yaratır. Tıpkı el-Eşecc'i hilm ve vekâr ahlâkı üzere yaratması gibi. Bu iki haslet de insan nefsinde bu­lunan iki ahlâktan ortaya çıkan fiillerdir. Allah Teâlâ kulunu, üzerinde bu­lunduğu ahlâk ve ef'âl (fiiller, davranışlar) üzere yaratandır. Bu sebepten Evzaî ve diğer selef imamları demişlerdir ki: "Allah kulunu amelleri üzere yarattı, deriz de, o amelleri yapmaya zorladı, demeyiz." Bu ifade, selef imamlarının bilgisinin kemalinden, düşüncelerinin inceliğindendir. Çünkü cebr (zorlama), kulu iradesinin aksine sevketmek demektir, küçük bir kızı evlenmeye veya borçlu bir kimseyi hâkimin borcunu ödemeye zorlaması gibi. Allah Teâlâ, kulunu bu mânada cebretmeyecek güce sahiptir. O, kulunu, Allah'ın diledi­ğini kendi irade ve ihtiyarıyla yapacak bir cibilliyet üzere yaratır. Cebi ile cebr durumu ayrı ayrı şeylerdir.

Bu olayda, deve gibi alınması caiz olmayan buluntu bir nesneden yararlanmanın caiz olmadığına işaret vardır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.) Câ-rûd'a, buluntu deveye binme izni vermedi ve: "Müslümanın kayıp eşyası (bu­lunan eşyası) yakan ateştir." buyurdu. Onun alınmamasını, olduğu yerde bı­rakılmasını emretmiş, böylece sahibi gelip buluncaya kadar korunmasını em­retmiştir. Şayet binilmesine ve faydalanılmasına izin vermiş olsaydı, sahibi­nin gelip malını bulması imkânsız olurdu. Aynı zamanda nefis, o mala mey­leder ve ona sahip olmayı arzulardı. Rasûlullah (s.a.) bundan men etmiştir. [228]

 

4— Hanîfeoğullan Heyetinin Gelişi:

 

İbn İshak der ki: Hanîfeoğulları heyeti Hz. Peygamber'e (s.a.) geldi. İç­lerinde Müseylemetü'l-Kezzâb da vardı. Ensar'dan Neccaroğulları kabilesi­ne mensup bir kadının evinde konaklamışlardı. Üzeri örtülü olarak Müseyle­me'yi Rasûluilah'a (s.a.) getirdiler. Allah Rasûlü (s.a.) ashabı ile oturuyor ve elinde bir hurma dalı bulunuyordu. Müseyleme elbisesine bürünmüş ola­rak etrafındakilerle beraber Rasühıllah'ın (s.a.) yanma vardı. O'nunla ko­nuştu ve bazı şeyler istedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.): "Şu elimdeki dal parçasını istesen sana onu bile vermem." buyurdu. [229]

 

a) Müseyleme'nîn İrtidat Edişi:

 

İbn İshak, Hanîfeoğu Harın dan Yemâmeli bir ihtiyarın, bu olayı kendisi­ne başka türlü anlattığım nakleder. Ona göre, Hanîfeoğullan heyeti Rasûlui­lah'a (s.a.) geldiler ve Müseyleme'yi bineklerinin yanında bıraktılar. Heyet-tekiler İslâm'ı kabul edince: "Ya Rasûlallah! Bizim bir arkadaşımız daha vardı, bineklerimizi ve eşyamızı koruması için geride bıraktık." dediler. Hz. Pey­gamber (s.a.), heyettekilere verilmesini emrettiği -beş ukiyye gümüş- şeyden ona da verilmesini emir buyurdu. Eşyaları ve binekleri koruduğuna göre, kö­tü bir insan olmamalı mânasında buyurdu ki: "O, sizin en şerliniz, en kötü­nüz değildir."

Sonra ellerindeki hediyelerle dönüp geldiler. Yemâme'ye ulaşınca Allah düşmanı (Müseyleme) irtidat etti ve peygamberlik iddiasına kalkışti.ve: "Ben bu işte (peygamberlikte) O'na ortak oldum. O'na benden bahsettiğiniz za­man size: 'O, sizin en şerliniz değildir.' demedi mi? Benim kendisine ortak olduğumu bildiği için böyle söylemişti." dedi. Sonra secîli sözler söyleyerek, Kur'an'm bir benzerini getirdiğini iddia ediyordu: "Allah gebe kadına ihsan­da bulunmuş, ondan yürüyen bir yaratık çıkarmış. Karnı ile alt derinin ara­sından." gibi saçmalıklarla Kur'an'a nazire yaptığını zannediyordu. Namazı kaldırdı, içki ve zinayı helâl kıldı. Bütün bunları yaparken de Rasûlullah'ın (s.a.) peygamber olduğuna şehadet etmeye devam ediyordu. Hanîfeoğulları bu konuda ona destek oldular.[230]

İbn İshak der ki: Rasûluilah'a (s.a.) yazdığı mektupta: "Allah'ın elçisi Müseyleme'den Allah'ın elçisi Muhammed'e... Peygamberlik işinde sana or­tak kılındım. Bu işin yarısı bizim, yarısı da Kureyşlilerin nasibidir. Kureyş adaletli davranan bir kavim değildir." demişti. Elçisi bu mektubu getirince de Rasûlullah (s.a.) ona şu cevabı vermişti: "Bismillahirrahmanirrahîm, Al­lah'ın Rasûlü Muhammed'den Yalancı Müseyleme'ye. Selâm, hidayete tâbi olanların üzerine olsun. Yeryüzü Allah'ındır, kullarından dilediğine verir. Akı­bet (ahiret saadeti) takva sahiplerinindir." Bu hâdise, hicretin onuncu sene­sinin sonlarında vukûbulmuştu. [231]

 

b)Müseyleme'nin Elçileri:

 

İbn İshak der ki: Sa'd b. Târik, Seleme b. Nuaym b. Mes'ûd—babası yoluyla bana şu rivayette bulundu: Hz. Peygamber'in (s.a.) Müseylemetü'l-Kezzâb'ın yazdığı mektubu getiren iki elçiye şöyle dediğini duydum: "Siz de mi onun dediğini diyorsunuz?" Onlar da: "Evet." dediler. Bunun üzerine buyurdu ki: "Allah'a yemin olsun ki, elçiler öldürülmez olmasaydı, ikinizin de boynunu vururdum."[232]

Ebu Davud et-Tayâlisî'nin Müsned'mde, Ebu Vâil ve Abdullah yoluyla şu rivayeti görmekteyiz: İbn Nevvâha ve İbn Üsâl, Müseylemetü'l-Kezzâb'in elçileri olarak Rasûluilah'a (s.a.) geldiler. Hz. Peygamber (s.a.) onlara: "Be­nim Allah'ın elçisi olduğuma şehadet ediyor musunuz?" dedi. Onlar da: "Mü-seyleme'nin Allah'ın elçisi olduğuna şehadet ederiz." dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.): "Allah'a ve Rasûlü'ne iman ettim. Şayet elçi öldüre­cek olsaydım, sizin ikinizi öldürürdüm." buyurdu. Abdullah diyor ki: "Bundan, sonra elçilerin öldürülmemesi sünnet oldu."[233]

Sahih-i BuharVdç Ebu Recâ el-Utâridî'den şöyle bir rivayet bulunmak-dadır: Ebu Recâ der ki: "Rasûlullah (s.a.), (peygamber olarak) gönderilince haberini işitmiştik. Biz de Müseylemetü'l-Kezzâb'a iltihak ettik, yani ateşe sığınmış olduk. Cahiliye döneminde taşa tapardık. Daha güzel bir taş buldu­ğumuz zaman taptığımız taşı atar, o güzel taşı alırdık. Taş bulamadığımız zaman bir miktar toprak yığar, sonra davarı getirir, o toprak yığınının üzeri­ne bir miktar süt sağar ve o yığını tavaf ederdik. Recep ayı geldiği zaman: 'Okların demirini çıkaralım.' derdik. Artık kendisinde demir bulunan hiçbir vetmızrak ve demir bulunan hiçbir ok bırakmaz, hepsini çıkarır bir tarafa atardık."[234]

Ben derim ki: Buharı ve Müslim'in SaA/A'lerinde, Nâfi' b. Cübeyr hadi­sinde İbn Abbas'ın, şöyle dediği rivayet edilmektedir: Müseylemetü'l-Kezzâb, Rasûlullah'ın (s.a.) huzuruna geldiği zaman: "Eğer Muhammed, kendisin­den sonra beni bu işe halef kılarsa, O'na uyarım." demeye başladı. Kendisi Medine'ye, kabilesi HanîfeoğuHarından kalabalık bir heyet içinde gelmişti. Rasülullah (s.a.) Müseyleme'nin yanına yöneldi. Beraberinde (Ensar'ın hati­bi) Sabit b. Kays b. Şemmâs da vardı. Hz. Peygamber'in (s.a.) elinde hurma dalından bir değnek bulunuyordu. Nihayet Rasülullah (s.a.), kabilesi içinde bulunan Müseyleme'nin karşısında durdu ve: "Eğer sen benden (peygamber­likten bir pay değil) elimdeki şu dal parçasını istesen, sana onu bile vermem. Sen, Allah'ın senin hakkındaki hüküm ve takdirinden öteye asla geçemezsin. Eğer sen hakka sırt çevirirsen, Allah seni helak eder. Ayrıca ben senin, rü­yamda bana gösterilen o kişi olduğunu görmekteyim. îşte bu zat (hatibim) Sâbit'tir. Benim tarafımdan sana cevap verecektir." buyurdu. Sonra Müsey­leme'nin yanından ayrıldı. İbn Abbas der ki: Ben Ebu Hureyre'ye, Rasûlul­lah'ın (s.a.) Müseyleme'ye söylediği "Sen, rüyamda bana gösterilen o kişi­sin." sözünün mahiyetini sordum. Ebu Hureyre bana şöyle haber verdi: Ra­sülullah (s.a.) buyurdu ki: "Ben uyurken iki kolumda iki altın bilezik gör­düm. (Bunlar kadın zîneti olduğu için) bunların hali beni kederlendirdi. Son­ra rüyamda bana, bu bileziklere üflemem vahyedildi. Ben de bunlara üfle-dim, ikisi de uçtu. Ben de bu bilezikleri, benden sonra çıkacak iki yalancı peygamber ile te'vil ettim. Bunlardan birisi Esved el-Ansî'dir, öbürü de Mü-seyleme'dir."[235]

Bu rivayet, İbn İshak'ın rivayet ettiği hadisten daha sahihtir.,

Buharı ve Müslim'in Sahihlerinde Ebu Hureyre'den şu rivayet vardır: Rasülullah (s.a.) buyurmuştur ki: "Ben uyurken rüyamda bana, yerin hazi­neleri getirildi ve avucumun içine iki altın bilezik konuldu. Bu durum bana ağır geldi ve beni kederlendirdi. Sonra Allah bana, bunlara üflememi vah-yetti, ben de üfledim, hemen ikisi de gitti. Akabinde ben bu iki bileziği, çok yalancı iki adam ile te'vil ettim ki onlar, aralarında bulunduğum San'alı (Es­ved el- Ansı) ile Yemâme'nin sahibi (Müseyleme)dir."[236]

 

c) Bu Olaydaki Fıkhı Hükümler:

 

  Devlet başkanının, irtidad eden kavim güçlü ise onlarla yazışması ve hem onlara hem de diğer kâfirlere mektup yazarken: "Selâm, hidayete tâ­bi olanlara olsun!" diye hitap etmesi caizdir.

  Elçi, mürted olsa bile öldürülmez. Bu sünnettir.

Devlet başkanı, kâfirlerden kendisiyle görüşmek üzere gelenlerin ya­nına bizzat kendisi çıkar.                                                                        

4__ Devlet başkanı ihtiyaç halinde inatçı ve itirazcı kimselere gerekli ce­vabın verilmesi için âlimlerden istifade edebilir.

Bir âlimin, başkasını yerine vekil tayin etmesi, vekilin o âlimin y iri­ne konuşması ve sorulan cevaplandırması caizdir.

Bu hadis, Ebu Bekir Sıddîk'İn faziletlerinin en büyüğüne işaret mektedir. Hz. Peygamber (s.a.) bileziklere ruhuyla üfledi ve uçtular.^ leme'ye üfleyen ve onu uçuran ruh ise Hz. Ebu Bekir Sıddîk idi.

Şair der ki:

'Ona dedim ki: Ateşi yükselt ve hafif hafif üfleyerek onu tekrar canlandır."

Bu beyitte de ateşi canlandırmak için üflemek, "ruh" kelimesiyle ifade edilmiştir.[237]

Bu hadis, zînet eşyası giymenin, erkeğe sıkıntı ve keder vereceğine delâlet etmektedir. Bana, eş-Şihâb el-Âbir diye tanınan, Ebu'l-Abbâs Ahmed "b. Abdurrahman b. Abdülmün'im b. Ni'me b. Sürür el Makdisî[238] şöyle anlattı: Bir adam bana geldi ve: "Rüyamda, ayağımda halhal gördüm." dedi. Ona: "Ayağın hastalanacak." dedim. Nitekim öyle de oldu.

Bir başkası: "Burnumda altından bir halka gördüm, üzerinde kırmızı, güzel bir (taş) vardı." dedi. Ona da: "Şiddetli burun kanamasına maruz ka­lacaksın." dedim. Söylediğim, aynen oldu.

Bir diğeri: "Rüyamda, dudağıma mahmuz asılı olduğunu gördüm." de­di. "Bir hastalığa yakalanacaksın, tedavisi için dudağının yanlması gereke­cek." dedim. Söylediğim aynen gerçekleşti.

Bir başkası bana: "Rüyamda, elimde bir bilezik gördüm, herkes ona ba­kıyordu." dedi. Ona: "İnsanların, elindekine bakması kötü bir şey." dedim. Çok kısa bir müddet sonra elinde (çıban gibi) bir şey çıktı. Diğer bir şahıs' aynı rüyayı gördü, ama oriun rüyasında elindeki bilezikleri kimse-görmemiş­ti. Ona da: "Güzel bir kadınla evleneceksin, bu kadın zayıf, ince biri olacak" dedim.

Ben derim ki: Bileziği kadınla tabir etti, çünkü ikisi de başkalarından korunur, gizlenir. Altının görünüşündeki güzellikten dolayı kadını da güzel olarak vasıflandırdı. Bileziğin şeklinden dolayı da ince olacağım söyledi.

Süs eşyasını rüyasında gören erkeğin bu rüyası çeşitli şekillerde yorum­lanır. Evlenme esnasında kullanılan âletlerden olduğu için bekârların evlene­ceğine delâlet edebilir. Cariyelere, kölelere, zenginliğe, kızlara, hizmetçilere ve çeyiz v.s. sahip olunacağına da delâlet edebilir. Bütün bu farklı yorumlar, rüyayı görenin durumu ve haline en uygun olan tabirin seçiminden kaynak­lanmaktadır.

Ebj'l-Abbas el-Âbir dedi ki: Bana bir adam: "Rüyamda sanki elimde şişirilmiş bir bilezik vardı ve başkaları da bunu görmüyordu." dedi. Ona de­dim ki: "Senin bir hanımın var, onda istiskâ (vücudun su toplaması) hastalı­ğı var." Düşününüz, bileziği nasıl kadınla tabir etti. Sonra bileziğin sarı ol­masından dolayı kadının hastalığına hükmetti. Bu hastalık istiskâ hastalığı idi ki, o hastalığa yakalanan kimsenin karnı şişerdi.

Bir başka şahıs şöyle dedi: "Rüyamda, elimde bir halhal olduğunu gör­düm. Ben onu tutarken bir başkası da ona yapışmış. Ona : Halhalimi bırak! diye bağırdım, o da bıraktı." Bunu anlatan o şahsa: "Halhali elinde tutuşun gevşek mi idi?" dedim. "Çok sıkıydı; birkaç kere onu tutabilmek için acı çek­tim, etrafında da küçük halkacıklar vardı." dedi. Ona: "Annen ve dayın şe­refli kimseler, ama sen şerefli bir insan değilsin. Adın Abdülkâhir. Dayının ağzı çok pis, senin namus ve haysiyetine dil uzatıyor ve elindekini alıyor."dedim. Adam: "Evet" dedi. Sonra ona: "O, zalim birinin eline düşecek ve senden, kendisini himaye etmeni isteyecek, sen de onu çekecek ve: 'Dayımı bırak!' diyeceksin." dedim. Çok kısa bir süre sonra bunlar aynen gerçekleşti.

Ben derim ki: Halhal kelimesinden dayı (hâl) mânasını çıkarmasını bir düşün. Sonra tekrar kelimenin tamamına döndü ve ondan, "dayımı bırak" (halli hâli) mânasını çıkardı. Dayısının şerefli bir adam olduğu sonucunu, hal­hahn etrafındaki halkacıklardan (şerârif) anladı. Dayısının şerefli olması, an­nesinin de şerefli bir kadın olduğunu gösterir, çünkü onun bacısıdır. Rüyayı gören adamın şerefli bir insan olmadığına hükmetti. Çünkü halhalin etrafın­da bulunan parçacıklar (şerefât) türeme yoluyla şerefe delâlet etmekte, ama bu parçacıklar halhalin bizzat kendinden değil, ona sonradan ilâve edilmiş ve onun dışında bulunan şeylerdir. Dayısının ağzının pis olduğuna, namus ve haysiyetine dil uzattığına, halhali elinden çekerken duyduğu acı işaret et­mektedir. Elindeki malın dayısı tarafından alındığına; yeğenine eziyet vermesi ve rüyasında elindekini kuvvetlice alması dolayısıyla hükmediyor. Yabancı bir adamın halhali tutması verüyayı gören kimsenin de onu çekmesi; dayının mütecaviz bir zalimin eline düşeceğine, ondan kendisine ait olmayan şeyleri isteyeceğine delâlet ediyor. Halhalim çekene bağırmasını ve "halhalimi bırak" demesini; zalime karşı dayısına yardımcı olacağına yorumluyor. Halhalini çe­ken kimseye üstün gelmesi ve elinin, halhalin üzerinde olması sebebiyle adı­nın Abdülkâhir olduğunu söylüyor.

İşte bu, bizim üstadımızın hali ve rüya tâbiri iîmindeki derin bilgisi idi. Böyle bazı parçalar dinledim, ama bu ilmi ondan okumak bana kısmet olma­dı, çünkü yaşım küçüktü. Daha sonra da onun ömrü yetmedi. Allah Teâlâ ona rahmet eylesin. [239]

 

5— Tayy Kabilesi Hayetinin Gelişi:

 

îbn İshak der ki: Tayy kabilesi heyeti Rasûlulîah'a (s.a.) geldi. İçlerinde efendileri olan Zeyd el-Hayl da vardı. Hz. Peygamber'in (s.a.) yanma var­dıklarında, onlarla konuştu. İslâmiyet'i arz etti, onlar damüslüman oldular ve İslâmiyet'i güzel uyguladılar. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: "Araplardan kimin faziletleri bana anlatıldiysa, bana geldiği zaman onun, söylendiği ka­dar faziletli olmadığını gördüm; ancak Zeyd el-Hayl müstesna. Ondaki fazi­letlerin tamamı henüz bana ulaşmadı." Sonra ona Zeyd el-Hayr adını verdi ve Feyd'i[240] ve onun dışında iki arazi parçasını ona tahsis etti, bu konuda eline bir yazı verdi. Sonra Rasûlullah'ın yanından ayrıldı ve kavminin bulun­duğu bölgeye doğru yola çıktı. Rasûluİlah (s.a.): "Keşke Zeyd Medine'nin sıtmasından kurtulsa." dedi. Hz. Peygamber (s.a.) bu sözü söylerken sıtma mânasına gelen "humma" ve "ibn meldem" kelimelerinden başka bir keli­me kullandı, ama onu hatırlayamıyorum. Necid bölgesindeki sulardan Fer-de'ye vardığında sıtmaya yakalandı, öleceğini hissedince şu beyitleri söyledi:

"Kavmim erkenden doğu taraflarına mı gider, Ben Ferde'de bir evde yardım bekleyerek terk edilmişken        

Nice günler vardır ki, hastalansaydım,

Beni birçok ziyaretçi kadın ziyaret ederdi ve yolculuktan zayıflamayanlar (mesafenin uzaklığından) sıkıntı çekerdi. "[241]

İbn Abdilber der ki: "Zeyd el-Hayr'ın, Hz. Ömer'in halifeliği sırasında öldüğü de söylenir. İki oğlu vardı. Adları Munkif ve Hureys idi. Her ikisi de müslüman oldu. Allah Rasûlü'nün ashabından oldular ve Halid b. Velid'-le beraber gittikleri mürtedler savaşında şehit oldular.'*[242]

 

6—Kindeliler'in Gelişi:

 

İbn İshak der ki: "Zührî bana şöyle nakletti: Eş'as b. Kays, seksen — veya altmış— atlıyla Rasûlullah'a (s.a.) geldi[243] ve mescidde iken yanına gir­diler. Alıniarındaki uzun saçları iki yana salmışlar, silahlanmışlar, üzerlerine çizgili yemen kumaşından yapılmış, yakaları, etekleri, kolları ipekle ve altın sırmayla işlenmiş cübbeler giymişlerdi. İçeri girdiklerinde Rasûluİlah (s.a.): "İslâm'a girmiyor musunuz?" dedi. Onlar da: "Evet, giriyoruz." dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.): "Boyunlarınızda bu ipek ne arıyor?" dedi. Hemen ipekleri ve sırmaları çıkarttılar, yırtıp attılar. Daha sonra Eş'as dedi ki: "YaRasûlallah! Biz Âkilü'l-Mürâr oğullarıyız. Sen de Âkilü'l-Mürâr oğlusun." Rasûluİlah (s.a.) güldü ve sonra dedi ki: "Rabîa b. Haris ve Ab-bas b. Abdülmuttalib, kendilerini bu soya nisbet ettiler."

Zührî ve İbn İshak derler ki: Bu iki şahıs da tüccardı. Arap beldelerin­den geçerlerken, "Siz kimlerdensiniz?" diye sorulunca: "Biz Âkilü'l-Mürâr oğullarındanız." derlerdi. Böylelikle kendilerini güçlü göstererek emniyete alır­lardı. Çünkü Âkilü'l-Mürâr oğullan, Kinde kralları idiler. Rasûluİlah (s.a.): "Biz, Nadr b. Kinâne oğullarıyız; ne anamızın soyuna bağlanır, ne de baba­mızın soyunu inkâr ederiz." buyurur.

Müsned'ds Hammâd b. Seleme—Akıl b.Talha—Müslim b. Heydam yo­luyla gelen bir hadiste, Eş'as b. Kays'ın şöyle dediği rivayet edilmektedir: Kinde heyeti olarak Rasûlullah'a (s.a.) geldik. İçlerinde beni en üstünleri olarak gö­rüyorlardı. "Ey Allah'ın Rasûlü! Siz, bizden değil misiniz?" dedim. O da: "Hayır, biz Kinâne oğlu Nadr oğuüanndanız. Anamıza bağlanmaz, baba­mızı da inkâr etmeyiz." dedi. Bunun üzerine Eş'as diyordu ki: "Kinâne oğlu Nadr'dan olan bir Kureyşli'nin böyle olmadığını (yani Âkilü'l-Mürâr oğulla­rından olduğunu) söyleyen bir adama rastlarsam ona seksen değnek vururum..»[244]

Bu olaydaki fıkhî hükümler:

Kinâne b. Nadr oğullarından gelenler Kureyşlidir.

Erkeklerin ipek elbiseleri gibi, kullanılması haram ol etmek caizdir, bu durum israf sayılmaz.

Mürâr: Çölde yetişen bir ağaçtır. Âkilü'l-Mürâr: Haris b. Amr b. Hıcr b. Amr b. Muâviye b. Kinde'dir. Hz. Peygamber'in (s.a.) bu Kinde kabile­sinden bir ninesi vardı. Kilâb b. Mürre'nin annesi idi. Eş'as yukarıdaki sö­züyle bunu kasdetmişti.

Kim babasından başkasına bağlanırsa babasını reddetmiş v na bağlanmış olur. Yani anasına iftira etmiş olur.

  Kinde kabilesi, Kinâne oğlu Nadr soyundan değildir.

Kim bir başkasını bilinen nesebinin (soyunun) dışına çıkarni iffete iftira (kazf) haddi (seksen değnek) uygulanır. [245]

 

7— Yemen Heyetlerinin Gelişi:

 

Yezîd b. Harun'un, Humeyd—Enes (r.a.) yoluyla gelen rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.) buyurdu ki: "Kalbleri sizden daha ince olan bir kavim geliyor." Bu söz üzerine Eş'arîler geldiler ve şöyle demeye başladılar:

"Yarın dostlarla karşılaşırız. Muhammed ve ashabıyla. "[246]

Sahih-i Müslim'de Ebu Hureyre'nin şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah'ı (s.a.) şöyle söylerken işittim: ''Yemenliler geldi. Onlar yumuşak kalpli ve nâzik gönüllü zevattır. İman yemenli, hikmet de yemenlidir. Vakar koyun sahiplerinde; kendini beğenme ve büyüklenme yaygaracı bedeviler­de, güneşin doğduğu taraftadır."[247]

Yezîd b. Harun—İbn Ebî Zi'b—Haris b. Abdurrahman—Muhammed b. Cübeyr b. Mut'im—Mut'im'in babası yoluyla şu rivayette bulunur: Rasû-lullah (s.a.) ile beraber bir seferde idik. Buyurdu ki: "Size Yemenliler geldi; sanki onlar bulut gibidir, yeryüzündeki insanların en hayırlıları onlardır." Ensar'dan bir kişi bu söz üzerine: "Ancak biz müstesna ey Allah'ın Rasû-lü!" dedi. Hz. Peygamber sustu, cevap vermedi. Adam sonra tekrar: "Biz müstesna ey Allah'ın Rasûlü!" dedi. Hz. Peygamber (s.a.) yine sustu ve son­ra: "Ancak siz" dedi, ama çok hafif bir şekilde söyledi.[248]

Sahih-iBuharı'de şu rivayet vardır: Temîmoğullanndan bir grup Rasûlul-lah'â (s.a.) geldi. Rasûlullah (s.a.): "Ey Temîmoğulları! Müjdeyi kabul edip sevinin." dedi. Onlar da: "Sen bize müjde verdin, biraz da dünyalık (atıyye) ver." dediler. Rasûlullah'ın (s.a.) yüzünün rengi değişti. Sonra Yemenliler geldiler. Hz. Peygamber (s.a.): "Ey Yemenliler! Müjdeyi sizler kabul edin. Çünkü onu Temîmoğuİlan kabul etmedi." buyurdu. Yemenliler: "Kabul ettik." dediler. Sonra: "Sana bu dini anlamak ve âlemin başlangıcı hakkında bir şeyler sormak için geldik." dediler. Rasûlullah (s.a.): "Ezelde Allah var­dı ve Allah'tan başka hiç bir şey yoktu. Arş'i su üzerinde bulunuyordu. Al­lah, her şeyi (kainatın tamamını) Zikir'de (mahfuz Levh'te) takdir ve tesbit edip yazdı." buyurdu[249]

 

8__ Ezdlilerin Gelişi:

 

İbn İshak der ki: Surad b. Abdillah el-Ezdî RasûluUah'a (s.a.) geldi, müs-^ lüman oldu ve Ezd'den gelen heyet[250] içerisinde İslâm'ı güzel yaşayanlardan biri oldu. Rasûlullah (s.a.) onu, kavminden müslüman olanlara emîr tayin etti ve diğer müslümanlarla birlikte Yemen kabileleri ndeki müşriklere karşı cihad etmesini emretti. Surad, Rasûlullah'ın (s.a.) bu emriyle çıktı ve Curaş'a kadar geldi. Curaş, o zamanlar her tarafı kapalı sağlam bir şehirdi ve orada Yemen kabileleri bulunuyordu. Has'amlılar da mü s tumanların geldiğini du­yunca diğer kabilelerle birlikte oraya girip sığınmışlardı. Surad onları bir ay kadar kuşattı, ama onlar direndiler. Daha sonra Surad kuşatmayı bırakarak döndü gitti. Şekere denilen dağa vardığı zaman Curaşlılar, Surad'ın yenilgi­ye uğradığı için kaçtığını zannederek şehirden çıkıp takib etmeye başladılar ve onlara yetişince Surad geri döndü. Aralarında şiddetli bir savaş cereyan etti.

Curaş halkı, otlak bakmak için aralarından iki kişiyi Rasülullah'a (s.a.) göndermişlerdi. Bu iki kişi, bir ikindi namazı sonrası Rasûlullah'ın (s.a.) ya­nında bulundukları sırada Rasûlullah (s.a.): "Şekere, Allah'ın beldelerinden neresidir?" diye sordu. Curaşlılar kalktılar ve: "Beldemizde Keser demlen bir dağ vardır ya Rasûlallah!" dediler. Curaşlılar bu dağı böyle de adlandır­mışlardı. Rasûlullah (s.a.): "O dağ Keser değil, Şeker'dir." buyurdu. "Da-ğm durumu nedir ya Rasûlallah?" dediler. Buyurdu ki: "Şu anda onun ya­nında Allah'ın develeri boğazlanmaktadır." O iki adam kalkıp Hz. Ebu Be­kir ve Hz. Osman'ın yanma oturdular ve Rasûlullah'tan duyduklarını anlat-tüar.Onlar da: "Yazıklar olsun size! Demek Rasûlullah (s.a.) kavminizin ba­şındaki felâketi haber vermiş. Hemen kalkınız ve O'ndan dua etmesini isteyi­niz." dediler. Rasûlullah (s.a.), istekleri üzerine: "Allah'ım! Onlardan bu fe­lâketi kaldır." diye dua etti. Daha sonra çıkıp kavimlerine gittiler ve Rasû­lullah'ın o günde ve o saatte haber verdiği felâkete uğramış olduklarını öğ­rendiler. Curaşlıların heyeti Rasülullah'a (s.a.) gelerek hemen müslüman ol­dular. Kendilerine, köylerinin çevresinde bir koruluk otlak olarak tahsis edildi. [251]

 

9— Haris b. Kâ'b Oğullarının Gelişi:

 

îbn İshak der ki; Sonra Rasûlullah (s.a.) hicretin 10. yılının Rabîulâhır ve Cûmadelûlâ ayında Hâlid b. Velid'i Necran bölgesindeki Haris b. Kâ'boğullarına gönderdi ve savaşa başlamadan önce üç kere onları İslâm'a davet etmesini emretti. "Şayet müslüman olurlarsa kabul et, reddederlerse harp et." dedi. Bunun üzerine Hâlid çıktı ve o bölgeye gitti. Her tarafa atlılar göndere­rek halkı İslâm'a davet ediyorlar ve: "Ey insanlar! Selâmete ermeniz için müs­lüman olunuz." diyorlardı. Herkes bu davete uyarak müslüman oldu ve Hâ­lid (r.a.) orada kalarak İslâm'ı öğretmeye başladı. Bu durumu da bir mek­tupla Hz. Peygamber'e (s.a.) bildirdi. Rasûlullah (s.a.) da cevaben gönderdi­ği mektubunda onları temsil edecek bir heyetle gelmesini emretti. İçlerinde Kays b. Husayn Zî'1-Gadda, Yezîd b. Abdilmedân, Yezîd b. Muhaccel, Ab­dullah b. Kurâd ve Şeddâd b. Abdillah'm bulunduğu bir heyetle birlikte Hâ­lid (r.a.) Rasûlullah'a geldi. Rasûiullah (s.a.) onlara: "Cahiliyye döneminde savaştığınız düşmanlarınıza ne ile galip geliyordunuz?" diye sordu. Onlar da: "Hiç kimseye galip gelmiş değildik." diye cevap verdiler. Rasûlullah (s.a.): "Evet, galip gelirdiniz." buyurdu. Bunun üzerine dediler ki: "Biz toplu ola­rak durur, dağılmazdık. Bİr de hiç kimseye zulmetmeye teşebbüs etmezdik." Peygamberimiz (s.a.): "Doğru söylediniz." buyurdu. Daha sonra Kays b. Hu-sayn'ı başlarına emîr tayin etti ve Şevval ayının sonunda veya Zilkade ayında kavimlerine döndüler. Bu olaydan dört ay sonra da Rasûlullah (s.a.) vefat etti[252]

 

10— Hemdânlilarm Gelişi:

 

Hemdânlılar heyeti Hz. Peygamber'in (s.a.) Tebük seferi dönüşünde geldi. Heyette Mâlik b. Namat, Mâlik b. Eyfâ\ Dımâm b. Mâlik ve Amr b. Mâlik bulunmakta idiler. Üzerlerinde Yemen kumaşından yapılmış çizgili elbiseler ve Aden sarıkları olduğu halde Mehriyye [253] ve Erhabiyye [254] denilen deve-ier üzerindeydiler. Mâlik b. Namat, Rasûlullah'm (s.a.) önünde şiir söylüyordu:

"Yaz ve bahar mevsimlerinin tozları içinde ağaçlan çok olan köylerini ve liften yapılmış yularlanyla beraber develeri sana terkettiler."

Ona güzel ve fasih karşılıkta bulundular. Daha sonra Rasûlullah (s.a.) onlara, bir yazı yazarak istedikleri araziyi verdi ve başlarına Mâlik b. Na-mat'ı emîr tayin etti ve Sakîffiler'le harbetmesini emretti. Ne zaman Sakîfli-ler'e ait bir hayvan görseler saldırıp yakalıyorlardı.

Beyhakî, sahih bir isnadla Ebu İshak yoluyla Berâ'dan şu rivayeti yap­maktadır: "Rasûlullah (s.a.), Yemenlileri İslâm'a davet etmek için Hâlid b. Velid'i gönderdi. Berâ der ki: Hâlid'le beraber gidenler arasındaydım. Ora­da altı ay müddetle kalıp Hâlid onları İslâm'a çağırdı, ama kimse olumlu kar­şılık vermedi. Sonra Hz. Peygamber (s.a.), Ali b. Ebî Tâlib'i gönderdi.Ona, Hâlid'i geri yollamasını emretti. Ancak onun adamlarından istediğini alıp ya­nında alıkoyabileceğim söyledi. Berâ der ki: Hz. Ali ile birlikte gidenler ara­sında idim. Yolda bir kavme yaklaşınca çıkıp yanımıza geldiler. Hz. Ali ora­da bize namaz kıldırdı, sonra bizi tek saf halinde dizip Önümüze geçerek Ra-sûlullah'ın (s.a.) mektubunu okudu. Hemdânhlar'ın tamamı müslüman ol­du. Hz. Ali (r.a.), onların İslâm'ı kabul ettiklerini Hz. Peygamber'e (s.a.) bir mektupla bildirdi, Rasûlullah (s.a.): "Selâm, Hemdânhlar üzerine olsun! Selâm, Hemdânlılar üzerine olsun!" buyurdu[255] buyurdu. Bu hadisin aslı Bu-harî'nin Sfl/uA'indedir.[256]

Bu rivayet bir öncekinden daha sahihtir. Hemdânhlar'ın Sekîfliler ile sa­vaşması ve hayvanlarına hücum etmesi sözkonusu olamaz. Çünkü Hemdân­lılar YemenMe, Sakîfliler Tâifte'dir. [257]

 

11— Müzeynelilerin Gelişi:

 

Beyhakî, Numan b. Mukarrin yoluyla şu rivayeti yapmaktadır: Müzey-neliler'den dört yüz kişi olarak Rasûlullah'a (s.a.) gelmiştik. Ayrılmak iste­yince Hz. Peygamber (s.a.): "Ey Ömer! Bu kavmin azığını hazırla." buyurdu. Hz. Ömer de: "Hurmadan başka hiçbir şeyim yok. Onun da onlar için yeterli olacağım zannetmiyorum." dedi. Rasûîullah (s.a.): "Yürü ve azıkla­rını hazırla." deyince, Ömer (r.a.) onlarla beraber gitti, onları evine aldı. Sonra yukarı çıktı. İçeri girince ne görelim, rengi beyazdan siyaha doğru kayan bir deve gibi hurma yığılmış. Herkes ihtiyacı olan hurmayı aldı. Numan der ki: "Dışarı en son çıkanlardandım. Baktım ki hurmadan hiçbir şey eksil-memiş."[258]

 

12— Devslilerin Gelişi ve Tufeyl b. Amr:

 

İbn İshak der ki: Tufeyl b. Amr ed-Devsî, Rasûlullah (s.a.) Mekke'de" iken oraya gelişini anlatıyor. Bir grup Kureyşli Tufeyl'in yanına gitti. Tufeyl, şair, akıllı ve şerefli bir insandı. Ona dediler ki: "Sen bizim beldemize gel­din. -Aramızda bulunan- şu adam bizim topluluğumuzu dağıttı, işimizi boz­du. Sözü sanki sihir gibi. Baba ile oğulu, kardeşi kardeşten kan ile kocayı birbirinden ayırıyor. Bizim başımıza gelen felâketin senin ve kavminin de ba­şına gelmesinden korkuyoruz. O adamla sakın konuşma ve O'nu hiç dinle­me!" Tufeyl diyor ki: Bu telkinlerine ısrarla devam ettiler, tâ ki ben O adam­dan hiçbir şey duymamaya ve O'nunla konuşmamaya karar verdim. Hatta mescide giderken sesi kulağıma gelmesin diye kulağıma pamuk bile tıkamış­tım. Bir gün mescide gittim. Rasûlullah (s.a.) Kabe'nin yanında namaz kılı­yordu. Biraz yakınına vardım Allah bana, O'nun bazı sözlerini duyurdu. Çok güzel bir söz duymuştum. Kendi kendime dedim ki: Anan öle! Allah'a yemin olsun ki ben, akıllı ve şair bir adamım. Sözünü iyisini de kötüsünü de anla­rım. O halde bu adamın söylediklerini dinlememe mâni olacak sebep nedir? Güzel şeyler söylerse kabul ederim; yok, söylediği şeyler çirkinse terkederim. RısûluIIah (s.a.) evine dönünceye kadar orada bekledim. Evine giderken O'nu takip ettim ve eve girerken ben de beraber girdim. Dedim ki: "Ya Muham-med! Kavmin bana şöyle şöyle dediler. Hatta beni Öyle korkuttular ki, sen­den hiçbir söz kulağıma gelmesin diye şu pamukları kulaklarıma tıkamıştım. Fakat Allah, sözlerini bana dinletti ve çok güzel bir söz duydum. Davetini bana takdim et." Rasûlullah (s.a.) bana, İslâm'ı arzetti ve Kur'an okudu. Vallahi daha Önce bundan güzel hiçbir söz duymamış, bundan daha âdil hiç­bir durumla karşılaşmamıştım. Hemen müslüman oldum ve şehadet getirdim. Dedim ki: "Ey Allah'ın Peygamberi! Ben kavmi içinde kendisine itaat edilen bir insanım. Şimdi onların yanına gidiyorum ve onları İslâm'a davet edece:ğim. Allah'a dua et de, bu işimde bana destek olacak bir alâmet, bir işaret versin." Rasûluîlah (s.a.): "Allah'ım! Sen ona bir alâmet ver." diye dua et­ti. Kavmimin yanma gitmek üzere yola çıktım. Beni görebilecekleri bir tepe­nin üzerine geldiğimde gözlerimin önünde kandil gibi bir nur peyda oldu. Dedim ki: "Ya Rabbi! Bu nuru yüzümden başka bir yere naklet, çünkü bu­nu görenlerin, dinlerini terkettiğim için çarpıldığımı düşünmelerinden kor­karım." Bunun üzerine o nur bir kandil gibi kırbacımın ucuna intikal etti. Ben de o sırada tepeden iniyor, yanlarına geliyordum. Nihayet geldim ve bi­neğimden inince, yaşlı bir insan olan babam geldi. "Benden uzak dur baba­cığım! Ne ben sendenim, ne de sen bendensin." dedim. "Niçin evladım?" dedi. "Müslüman oldum, Muhammed'in dinini kabul ettim." dedim. O da "Senin dinin, benim de dinimdir." deyince, "O halde git, guslet, elbiseni te­mizle. Sonra gel de sana Öğrendiklerimi öğreteyim." dedim. Bunun üzerine gitti, gusletti, elbisesini temizledi, sonra geldi. Ben de kendisine İslâm'ı ar-zettim ve müslüman oldu. Sonra eşim geldi. Ona dedim ki: "Benden uzak dur! Ne ben sendenim, ne de sen bendensin!" Dedi ki: "Babam, anam sana feda olsun, bu niçin?" Ben de: "İslâm aramızı ayırdı; müslüman oldum ve Muhammed'in dinine girdim." dedim. O da: "Senin dinin, benim de dinim­dir." dedi. "O halde git, guslet." dedim. Dediğimi yaptı ve geldi. Ben de ona islâm'ı arzettim, müslüman oldu. Sonra Devs kabilesini İslâm'a davet ettim,! fakat İslâm'a girmekte ağır davrandılar. Rasûlullah'a (s.a.) geldim ve dedim ki: "Ya Rasûlallah! Devs'in zinaya olan düşkünlüğü karşısında yenik düş­tüm. Onlara beddua et." Rasûlullah: "Allah'ım, Devs'i hidâyete erdir!" di­ye dua etti. Sonra bana: "Kavmine git, onları İslâm'a davet et ve onlara yu­muşak davran." dedi. Ben de döndüm ve Devs'i İslâm'a çağırmaya devam ettim. Sonra Rasûlullah (s.a.) Hayber'de iken O'na geldim. Akabinde yet­miş veya seksen hâne ile beraber Medine'ye indim. Sonra Rasûlullah'a (s.a.) kavuştuk. Bize de diğer müslümanlarla beraber ganimetten pay verdi.[259]

îbn İshak der ki: Rasûlullah (s.a.) vefat edince, bazı Araplar irtidat etti., Tufeyl (r.a.), bir grup müslümanla çıkıp yalancı peygamberlerden Tuleyha'^ nın işini bitirdi. Sonra Yemâme'ye yürüdü. Yanında oğlu Amr b. Tufeyl var­dı. Tufeyl, bir gün arkadaşlarına dedi ki: "Bir rüya gördüm, tâbir ediniz ba­kayım. Başımın tıraş edildiğini, ağzımdan bir kuş çıktığım ve benimle karşı­laşan bir kadının beni fercine soktuğunu gördüm. Oğlum her yerde beni arı­yordu, ama bana kavuşamadı." Dinleyenler: "Hayır gördün inşaallah!" de­diler. Tufeyl: "Vallahi ben tabir ettim bile." dedi. "Nasıl tabir ettin?" dedi­ler. "Başımın tıraş edilmesi, kopması demektir. Ağzımdan çıkan kuşa gelimce, ruhumdur. Beni fercine sokan kadın ise kazılacak topraktır. Ben defnedi­lip orada kaybolacağım. Oğlumun beni arayıp bulamaması, kanaatıma göre benim şehid olduğum gibi, o da şehid olmak için çabalayacak." dedi. Tu-feyl, gerçekten Yemâme'de şehid düştü. Oğlu Amr ise çok ağır şekilde yara­landı. Daha sonra Hz. Ömer (r.a.) zamanında Yermük savaşında şehid oldu.

Bu olaydan çıkarılan fıkhî hükümler:

Müslümanların âdeti, İslâm'a girmeden önce gusletmekti. Rasülul-lah'ın (s.a.) bu konudaki emri sahihtir.[260]Bu husustaki görüşlerin en sahihi ise: Küfür halindeyken cünüp olan ve olmayan herkese gusletmenin vacip ol­duğudur.

Akıllı bir kimsenin övgü ve yergi hususunda başkalarını taklid et-mesi, özellikle nefsânî duygularla öven ve yeren kimseyi taklid etmesi hoş de­ğildir. Bu kör taklid nice kimselerin hidayetine engel olmuştur. Bundan ise ancak, Allah'ın haklarında hayır takdir ettiği kimseler kurtulmuşlardır.

Harp bitmeden önce destek kuvvetler gelirse, onlar da ganimetten paylarını alırlar.

Evliyâullahın kerametleri haktır. Bu kerametler ya dinî bir ihtiyaç veya İslâm'ı ve müslümanlan ilgilendiren bir menfaat dolayısıyla vukubulur-lar. Rahmânî haller işte bunlardır. Sebebi, RasûluUah'm (s.a.) yolundan git­mek; neticesi ise hakkı açığa çıkarıp bâtılı kahreylemektir. Şeytânı haller se­bep ve netice olarak bunun zıddıdır.

Allah'ın dinine davette bulunurken sabır ve teenni ile hareket etmek, karşı duranlara bedduada bulunmakta aceleci davranmamak esastır.

Tufeyl'in; "başının tıraş edilmesini" kafasının kopması ile tâbir etmesi­ne gelince, tıraştan sonra saç yere dökülür ve yalnızca tıraş olmak bu mâna­ya yorumlanamaz. Çünkü tıraş olmak kederden, hastalıktan veya duruma göre sıkıntıdan kurtulmaya, fakirlik ve zarurete düşmeye ve yine duruma göre bi­rinin makam ve mevkisini kaybedeceğine yorumlanabilir. Fakat Tufeyl'in rü­yasında başının kopacağına dair karineler vardı. Bunlar: Cihad içinde olma­sı ve güçlü bir düşmanla savaş halinde bulunmasıdır.

Rüyasında gördüğü» "kadının karnına girmesi"ne gelince; bu anası ye rinde olan "toprak" ile yorumlanabilir. Aynı zamanda çıktığı yerden gir$ ğini görmüştür. Bu da toprağa geri verileceğini gösterir. Allah Teâlâ: "Sis ondan (topraktan) yarattık; yine oraya döneceksiniz ve bir kez daha onda çıkaracağız." buyurmuştur.[261] "Kadm"ı yeryüzü olarak yorumladı, çünlşf hem yeryüzü hem de kadın vat'[262] mahallidir. "Fercine girmeyi", kendisin­den yaratıldığı toprağa dönüş olarak yorumlamıştır. "Ağzından çıkan kuşu" ise ruh olarak tâbir etmiştir. Zira ruh bedende hapsedilmiş bir kuş gibidir. Çıktığı zaman hapisten kurtulmuş kuş gibi olur ve dilediği yere gider. Bu yüz­den Rasûlullah (s.a.): "Mü'minin ruhu cennet ağaçları arasında yemlenir."[263] diye haber vermiştir. İşte İbn Abbas'm kabrinde defnolunurken görülen kuş budur. Şu âyetleri okuduğu duyulmuştur: "Ey tatmine kavuşmuş ruh! Hoş­nut etmiş ve hoşnut edilmiş olarak Rabbine dön."[264] Ruh bu kuşun beyaz­lığı, siyahlığı, güzeliği ve çirkinliği üzere olur. Bunun için Firavun ailesinin ruhları, siyah kuşlar şeklinde sabah-akşam cehenneme geliyorlar. "Oğlunun kendisim aramasını", onun da kendisi gibi şehit olmak için çırpınması ola­rak yorumladı. "Babasını bulamaması" ise Yemâme ile Yermük savaşları rasındaki hayatıdır. Allah en iyisini bilir. [265]

 

13— Necran Heyetinin Gelişi:

 

İbn İshak der ki: Rasûlullah'a (s.a.) Medine'de hıristiyan Necran heyeti geldi.[266] Muhammed b. Cafer b. Zübeyr bana şöyle anlattı: Necran heyeti Rasûlullah'a (s.a.) gelince, ikindi namazından sonra mescide girdiler, ibadet vakitleri yaklaşmıştı. Kalkıp RasûluUah'm (s.a.) mescidinde ibadetlerini eda­ya başladılar. Ashap onlara engel olmak istedi, fakat Rasûlullah (s.a.): "On­ları bırakın." dedi. Bunun üzerine doğu istikametine yönelip ibadetlerini yaptılar[267]

Yezîd b. Süfyân, İbn Beylemânî[268] ve Kürz b. Alkame yoluyla yaptığı ve İbn Hİbbân itham bir rivayette demiştir ki: Rasûlullah'a (s.a.) altmış kişilik hıristiyan Necran heyeti binekli olarak geldiler. Bunlardan yirmi dört kişi oranın eşrafmdandı. Bunların içinde de üç kişi, onların işlerini çekip çevirenleri idi. Birisi: Abdül-mesih adında, Âkib dedikleri, Necranlıların reisi, söz ve görüş sahibi ve da­nışmanı idi, ancak onun görüşüne göre hareket edilirdi. Diğeri: Seyyid de­dikleri, Eyhem adındaki şahıs olup onların her işlerinin danışmanı, seyahat ve toplantılarının idarecisi idi. Bekir b. Vâil oğullarının kardeşi Ebu Harise b. Alkame, Necranlıların piskoposu, en büyük din bilgini, önderi ve bir çeşit eğitim bakam idi.

Her bakımdan içlerinde en şerefli ve itibarlı olanları Ebu Harise idi. Din kitaplarını okumuştu. Hıristiyan Rum kralları ona değer verir, malî destek sağlar, hizmetçiler hediye ederlerdi. Hıristiyanlık hakkındaki derin bilgi ve içtihadından dolayı ona bir kilise yaptırmışlar ve kendisini ikrama boğmuşlardı.

Necran'dan Rasûlullah'a (s.a.) gelmek üzere yola çıkınca, Ebu Harise katırının üzerine binmiş yanında da kardeşi Kürz b. Alkame yürüyorlardı. O sırada Ebu Hârise'nin katın tökezledi. Bunun üzerine Kürz, Rasûlullah'ı (s.a.) kastederek "Geberesice!" diye beddua etti. Ebu Harise ona: "Sen ge-ber!" diye cevap verdi. Kürz: "Niçin ey kardeşim?" dedi. Ebu Harise: "Al­lah'a yemin olsun ki O, beklediğimiz Ümmî Peygamberdir!" dedi. Kürz: "Ma­dem bunu biliyorsun da O'na tâbi olmaktan seni alıkoyan nedir?" diye sor­du. O da: "Şu kavmin bize yaptığı şeyler: Bize değer verdiler, mal verdiler, ikramda bulundular ve O'na -Rasûlullah'a- karşı durmaktan başka şey de kabul etmediler. Şayet O'na iman edecek olsam gördüğün herşeyi elimizden alır­lar." diye karşılık verdi. Ebu Hârise'nin bu sözü, Kürz b. Alkame'ye çok te­sir etmişti. Bu tesir daha sonra gelip müslüman olmasına vesile oldu. [269]

 

a) Hıristiyan ve Yahudi Âlimlerin Tartışması:

 

İbn İshak, Zeyd b. Sabit'in azatlısı Muhammed b. Ebî Muhammed [270]—Saîd b. Cübeyr—İkrime—Abbas (r.a.) yoluyla şu rivayeti nakleder: Nec­ran hıristiyanları ve yahudî âlimleri, Rasûlullah'ın (s.a.) yanında bir araya geldiler ve tartışmaya başladılar. Yahudî âlimler, Hz. İbrahim'in (a.s.) sade­ce yahudî olduğunu; hıristiyanlar da yalnızca hıristiyan olduğunu iddia edi­yorlardı. Bunun üzerine onlar hakkında Allah Teâlâ şu âyetleri inzal buyur­du; "Ey ehl-i kitap! İbrahim hakkında niçin tartışırsınız? Halbuki Tevrat ve İncil kesinlikle ondan sonra indirildi. Siz hiç düşünmez misiniz? İşte siz böy­le kimselersiniz! Çünkü az bir miktar bilginiz olan şey hakkında münakaşa , ettiniz. (Doğru olan, bilginize göre hakkı kabul etmenizdi.) Hal böyle iken hiç bilginiz olmayan bir hususta niçin tartışırsınız? Oysa ki Allah herşeyi bi­lir, siz bilmezsiniz. İbrahim ne yahudî, ne de hıristiyan idi; fakat O, Allah'ı bir tanıyan dosdoğru bir müslüman idi. Müşriklerden de değildi. İnsanların İbrahim'e en yakın olanı, ona uyanlar, şu Peygamber (Muhammed) ve O'na iman edenlerdir. Allah mü'minierin dostudur."[271]

Yahudi âlimlerinden birisi dedi ki: "Ey Muhammed! Bizden, hıristiyan-lann Meryem oğlu İsa'ya taptıktan gibi sana tapmamızı mı istiyorsun?" Necran hıristiyanlarından bir kişi de: "Bunu mu istiyorsun ey Muhammed? Bizi bu­na mı davet ediyorsun?" dedi. Rasûlullah (s.a.): "Allah'tan başkasına iba­det etmekten ve O'ndan başkasına ibadet edilmesini emretmekten Allah'a sı­ğınırım. Beni böyle bir şeyle göndermedi ve bana bunu (kendinden başkasına ibadeti) emretmedi." buyurdu. Bu hususta Allah Teâlâ şu âyet-i kerimeleri inzal buyurdu: 'Hiçbir beşerin, Allah'ın kendisine kitap, hikmet ve pey­gamberlik vermesinden sonra (kalkıp) insanlara: 'Allah'ı bırakıp bana kul olun' demesi mümkün değildir. Bilâkis (şöyle demesi gerekir:) 'Okumakta ve öğ­retmekte olduğunuz kitap uyarınca Rabbe hâlis kullar olunuz.' Ve size 'Me­lekleri ve peygamberleri ilâhlar edinin.' diye de emretmez. Siz müslüman ol­duktan sonra hiç size kâfirliği emreder mi?"[272] Daha sonra: "Hani Allah peygamberlerden söz almış" ifadesiyle başlayıp "şahitlik edenlerdenim."[273] şeklinde son bulan âyet-i kerimede de onlardan ve babalarından almış oldu­ğu sözü ve bu sözlerini kabul edişlerini zikretmiştir.

Muhammed b. Sehl b. Ebî Ümâme bana şöyle söylemiştir: Necran heye­ti Rasûlullah'a (s.a.) gelince O'na Meryem oğlu İsa'yı soruyorladı. Al-i İm­rân sûresinin başından sekseninci âyetinin başına kadar olan kısmı, o heyet -ve heyetteküerin soruları- hakkında nazil olmuştur. [274]

 

b) Hz. Peygamber'in (s.a.) Necranlılara Mektubu:

 

Ebu Abdillah el-Hâkim, Esam—Ahmed b. Abdilcebbâr—Yûnus b. Bekîr—Seîeme b. Abdi Yesû'—babası—dedesi yoluyla bize gelen bir rivaye­te göre, Yunus -hıristiyan idi, sonradan müslüman oldu- dedi ki: Rasûlullah

 (s.a.) İbrahim, İshak ve Yakub'un ilâhı adıyla Necran'a şöyle bir mektup yazdı: "Ben sizi kullara küllük etmekten Allah'a kulluk etmeye çağırıyorum. Kul -lan velî ve sahip kabul etmekten, Allah'ı velî ve sahip kabul etmeye çağırıyo­rum. Reddederseniz, cizye ödemeniz gerektiğini, bunu da reddederseniz si­zinle harbedeceğimi duyururum vesselam." Mektup gelince piskopos alıp oku­du ve son derece korkarak dehşete kapıldı. Bir adam göndererek Şurahbil b. Vedâa'yı yanına çağırdı. Bir müşkil ortaya çıkınca ne Eyhem'i, ne Sey-yid'i ne de Âkıb'ı çağırırdı; öncelikle bunu çağırırdı. Piskopos mektubu ona verdi. Şurahbil aldı ve okudu. Sonra piskopos: "Ey Ebu Meryem! Fikrin ne­dir?" diye sordu. Şurahbil de şöyle cevap verdi: "Allah'ın ibrahim'e, İsma­il'in zürriyetinden bir peygamber çıkacağını vaadettiğini biliyorsun. Bu ada­mın o olmayacağını nasıl söyleyebiliriz? Peygamberlik hususunda benim bir görüşüm yok. Eğer dünya işlerinden bir konu hakkında görüşümü alsaydın, o hususta sana açıklama yapar ve kanaatimi benimsemen için çabalardım." Bunun üzerine piskopos: "Şöyle kenara çekil ve otur." dedi. O da çekilip bir köşede oturdu. Sonra Abdullah b. Şurahbil adındaki Necranh bir şahsa adam gönderdi. Himyerlilerin Zî-Ashab ailesinden olan bu şahsa da mektu­bu okuttu ve görüşünü sordu. O da Şuharbîl'in dediği gibi söyledi. Piskopos ona da:1 "Bir köşeye çekil ve otur." dedi. O da çekilip oturdu. Sonra Necran-lılann Haris b. Kâ'b oğulları kabilesinden Cebbar b. Feyz'i çağırtıp mektubu okuttu ve fikrini sordu. O da Şurahbil ve Abdullah'ın söyledikleri gibi konu­şunca, ona da bir kenara çekilmesini emretti. Hepsinin görüşü aynı nokta üze­rinde toplanınca piskopos çan çalınmasını emretti. Çanlar çalındı, mabedde-ki çullar kaldırıldı. Gündüzleri korkuya düştükleri vakit böyle yaparlardı. Şayet gece vakti korkuya kapıhrlarsa çan çalıp mabedde ateş yakarlardı. Çanlar ça­lınıp çullar kaldırılınca, vadinin altında üstünde kim varsa hepsi toplandı. Va­dinin uzunluğu hızlı bir süvari için bir günlük yoldu ve vadide yetmiş üç köy, yi*z yirmi bin savaşacak adam vardı. Hepsi toplandıktan sonra Rasûlulîah'm (s.a.) mektubunu okudu ve düşüncelerini sordu. Hepsi ittifakla Şurahbil b. Vedâa el-Hemedânî, Abdullah b. Şurahbil ve Cebbar b. Feyz el-Hârisî'yi RasuluUah'a (s.a.) göndermek ve onların getireceği haberi beklemek yönün­de karar verdiler. [275]

 

c) Heyetin Medine'ye Gelişi:

 

Heyet yola çıktı. Medine'ye gelince sefer elbiselerini çıkarıp ipek elbise­lerini giyip altın yüzüklerini taktıktan sonra Rasûlullah'ın (s.a.) yanına gele­rek selâm verdiler. Rasülullah (s.a.) selâmlarını almadı. Uzun bir gün boyu

konuşmasını beklediler, fakat üzerlerinde ipek elbiseler, parmaklarında altın yüzükler olduğu için onlarla hiç konuşmadı. Çıkıp Osman b. Affân ve Ab-durrahman b. Avf'ı aramaya başladılar. Bu iki kişi cahiliyye döneminde Nec­ran'a ticaret kervanı gönderirler, orada onlar için buğday ve diğer mahsuller satın alınırdı. Onları Muhacirlerin ve Ensar'm bulundukları bir mecliste bul­dular ve: "Ey Osman ve ey Abdurrahman! Peygamberiniz bize mektup yaz­dı. Biz de mektubuna cevap olarak geldik. Kendisine selâm verdik, fakat se­lâmımızı almadı. Uzun bir gün boyu bizimle konuşmasını bekledik ama ko­nuşmadı. Ne dersiniz» dönüp gidelim mi?" diye söylediler. Onlar da orada bulunan Ali b. Ebî Talib'e: "Bunlar hakkında fikrin nedir ey Ebu'l-Hasan?" diye sordular. Hz. Ali (r.a.), Osman ve Abdurrahman'a (r.a.) dedi ki: "Üzer­lerindeki şu ipekli elbiseleri ve altın yüzükleri çıkarıp sefer elbiselerini giyme­lerini tavsiye ederim."

Bunun üzerine heyettekiler denileni yaptılar, üzerlerindeki elbiseleri ve yüzüklerini çıkardıktan sonra Rasûlullah'ın (s.a.) yanına gittiler, selâm ver­diler. Rasülullah (s.a.) selâmlarını aldı. [276]

 

d) Hz. Peygamber'in (s.a.) Necranhlan Lânetleşmeye Daveti:

 

Karşılıklı olarak birbirlerine bazı sorular sordular. Onlar Rasûlullah'a (s.a.), "İsa aleyhisselâm hakkında ne dersin? Biz hıristiyanız, kavimimize dö­neceğiz. Şayet peygamber isen O'nun hakkkındaki düşünceni bilmek bizi mem­nun eder." diye soruncaya kadar ortaya hiçbir mesele çıkmadı. Bu soru üze­rine Rasülullah (s.a.) buyurdu ki: "Bugün bu konuda söyleyecek bir şeyim yok. Burada kalınız. İsa aleyhisselâm hakkında bana söylenecek şeyleri size bildireyim." Ertesi gün oldu ve Allah Teâlâ onun hakkında şu âyetleri inzal buyurdu: "Allah katında İsa'nın durumu Âdem'in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona 'Ol!' dedi ve oluverdi. (Bu) Rabbinden gelen bir gerçektir, öyle ise şüphecilerden olma. Sana bu ilim geldikten sonra se­ninle bu konuda tartışanlara: 'Geliniz sizler ve bizler de dahil olmak üzere karşılıklı olarak çocuklarımızı ve kadınlarımızı çağıralım, sonra da dua ede­lim de Allah'tan yalancılar üzerine lanet dileyelim.' de."[277]

Bu âyetlerde zikrolunan hususları heyettekiler kabul etmediler. Bu ha­berin Rasûlullah'a (s.a.) ulaşmasının ertesi sabahı, Rasülullah (s.a.) Hz. Ha­san ve Hüseyin yanında, Hz. Fâtıma. arkasında ve bazı hanımları da berabe­rinde olduğu halde lânetleşme için yola çıktı.

Şurahbiİ arkadaşlarına dedi ki: "Ey Abdullah b. Şurahbil ve ey Cebbar b. Feyz! Bilirsiniz ki bizim vadinin aşağısındakiler ve yukansındakiler bir arada toplansalar benim fikrimden dışarı çıkmazlar. Vallahi ben üzerimize gelen bir durumu görmekteyim. Vallahi görüyorum ki bu adam bir kral olsaydı teklifi reddedildiği zaman, gözleri oyulan Arapların ilki biz olurduk. Biz onların hi­mayesine hak kazanmak bakımından Arapların en yakını olduğumuz halde, ne O'nun ne de ashabının önünden helâk edilmedikçe geçirilmezdik. Şayet bu adam Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberse, biz de buna rağmen O'nunla lânetleşirsek bizden bir saç ve tırnak tanesi bile kalmaksızın helâk oluruz." Bunun üzerine arkadaşları şöyle dediler: "İşler seni böyle bir sonu­ca ulaştırmış. O halde görüşün nedir? Fikrini ortaya koy!'* Dedi ki: "Görü­şüm, O'nun hakemliğini kabul etmemizdir. Ben O'nu haksız yere hükmet­meyecek bir adam olarak görüyorum." Arkadaşları da: "Bu iş sana ait.'* dediler.

Şurahbil, Rasülullah (s.a.) ile karşılaştı ve: "Benim, seninle lânetleşmekten daha hayırlı bir görüşüm var." dedi. Rasülullah (s.a.): "O nedir?" diye so­runca Şurahbil: "Bugün akşama ve bu akşam sabaha kadar kararını ver, hak­kımızda neye hükmedersen bizce geçerlidir." dedi.

Rasülullah (s.a.): "Belki arkandakilerden biri seni kınamak, bu teklifinden dolayı yermek isteyebilir." dedi. Şurahbil ise: "Arkadaşlarıma sorabilirsin." dedi. Rasülullah (s.a.) sordu. Onlar da: "Bütün bir vadiden hiç kimse Şu-rahbii'in sözünden dışarı çıkmaz." dediler. Bunun üzerine Rasülullah (s.a.) onun hakkında "Kâfir" veya "-Kavmi içinde- başarılı bir münkir." dedi. [278]

 

e) Necranlılarla Yapılan Anlaşma:

 

Bu görüşmeden sonra Rasülullah (s.a.) lânetleşmeden döndü. Ertesi gün Necran heyeti geldi ve Rasülullah (s.a.) onlara şu yazıyı yazdı:

"Bismillâhirrahmânirrahîm. Bu, Allah'ın elçisi Peygamber Muhammed'in Necran (halkına) yazısıdır. Onların bütün mahsulleri, sarı, beyaz, siyah her çeşit nakitleri ve köleleri hakkında Rasûlullah'ın hükmü, onlara ihsanda bu­lunmaktır. Bütün bunları aşağıda sayılacak mallara karşılık onlara bırakmıştır: Bin adet Recep, bin adet de Safer ayında olmak üzere iki bin adet elbise vere­cekler ve her bir elbise kırk dirhem (bir ûkıye) değerinde olacaktır. Elbiseler­den haraç vergisini aşan ve ûkıyelerden eksilen olursa hesaplanacaktır. Ha­raç olarak ödedikleri zırhlar, atlar, binek hayvanları ve diğer eşyalar hesap­lanarak onlardan alınacaktır. Necranlılar, elçilerimi yirmi gün ve daha az müddetle ağırlayacaklar ve hiçbir elçi otuz günden fazla tutulmayacaktır. Yemen'de bir savaş ve olay vukûbulursa otuz adet zırh, otuz adet at ve otuz adet deve ödünç olarak vereceklerdir. Vermiş oldukları zırh, at ve bineklerden telef olan­lar, tazmin edilmek suretiyle Necranlılara geri verilinceye kadar elçimin ke­faleti altındadır. Necranlılann canları, dinleri, vatanları, mallan, burada bu­lunanları ve bulunmayanları, aşiretleri ve onlara bağlı olanlar Allah'ın hima­yesi ve Peygamber Muhammed'in emânı altındadırlar. Şu an üzerinde bu­lundukları hallerine müdahale edilmeyecek, dinlerinden ve haklarından hiç­bir şey değiştirilmeyecektir. Ne bir piskopos bu görevinden, ne bir rahip ra­hipliğinden ne de bir kilise bakıcısı bu görevinden alınacaktır. Ellerinde bu­lunan az ya da çok herşeyleri kendilerinindir. Artık ne —geçmişten dolayı— bir töhmet, ne de kan davası vardır. Onlar savaş için çağrılmayacak, mahsul­lerinden de onda bir vergi alınmayacaktır. Yurtlarını başkalarının askerleri çiğnemeyecektir. Kim hakkım isterse zulmetmeden, zulme de uğramadan in­saf ile hükmedilecektir. Bundan sonra, kim faiz alırsa benim emânımdan çıkmış demektir. Onlardan hiç kimse diğerinin yerine cezalandırılmaz. Necranlılar, üzerlerine aldıkları yükümlülükleri yerine getirip iyi hal üzere devam ettikleri müddetçe bu sahifede yazılı olan hususular Allah'ın emri gelinceye kadar Al­lah'ın himayesi ve Allah'ın Rasûlü Peygamber Muhammed'in emânı altın­dadır." Ebu Süfyan b. Harb, Gaylân b. Amr, Mâlik b. Avf, Akra' b. Habis Hanzalî ve Muğîre b. Şu'be şahitlikte bulundular. Muğîre, aynı zamanda pa­zıyı yazandı. [279]                                                                                  

 

f) Necran Heyetinin Dönüşü:

 

Yazıyı alır almaz Necran'a döndüler. Piskopos ve Necran'ın ileri gelen­leri bir günlük mesafede karşılamaya çıkmışlardı. Piskoposun yanında ana bir kardeşi vardı. Soy bakımından da amcasının oğluydu. Adı Bişr b. Muâvi-ye, künyesi Ebu Alkame idi. Heyettekiler ellerindeki yazıyı piskoposa ver­mişlerdi. O da yazıyı okurken yanında yürüyen Bişr'in devesi tökezledi. Bu­nun üzerine Bişr, Rasûlullah'ı (s.a.) zikretmeden lanette bulundu. Fakat Pis­kopos o anda dedi ki: "Vallahi sen Allah tarafından gönderilmiş peygambe­re lanet ettin." Bunun üzerine Bişr: "O halde ben O'na varıncaya kadar hiç­bir yerde konaklamayacağım." dedi ve devesini Medine'ye doğru çevirdi. Pis­kopos devesini tutarak ona dedi ki: "Beni anlaşana, ben bu sözü Arapları, onların en kalabalığı ve kuvvetlisi olduğumuz halde hakkımızda aldatıldığı­mız ve ahmaklığımız sonucu başka Arapların kabul etmedikleri şartları ka­bul ettiğimiz gibi sözler söylemelerinden korktuğum için sana böyle söyledim."

Fakat Bişr: "Hayır vallahi! Senin kafanda olan şeyden caymana izin verme­yeceğim." diyerek sırtını piskoposa döndü ve şöyle diyerek devesini sürdü:

"Süratle sana koşuyor, Karnında cenini, Ve dini hıristiyanlığa muhalif."

Hz. Peygamber'e (s.a.) geldi ve şehid oluncaya kadar O'ndan ayrılmadı.

Heyet Necran'a girdi. Rahip İbn Ebî Şemr ez-Zebîdî'ye geldi. O da bu esnada mabedinin tepesinde idi. Dediler ki: "Tihâme bölgesinde bir peygam­ber çıktı, piskoposa mektup yazdı. Vadi halkı Şurahbil b. Vedâa, Abdullah b. Şurahbil ve Cebbar b. Feyz'i O'na göndermeye ve O'ndan haber getirme­lerine karar verdiler. Belirlenen heyet gitti. Peygamber onları lânetleşmeye davet etti. O da heyete hükmünü bildirip, bu konuda bir de yazı yazdı. Heyet bu yazıyla geldi ve onu piskoposa verdi. Piskopos yazıyı okurken yanında Bişr vardı ve o esnada devesi tökezlediği için Peygamber'e lanet etti. Bunun üzerine Piskopos O'nun Allah tarafından gönderilen peygamber olduğuna şehadet edince Ebu Alkame müslümanlığı kabul etmek arzusuyla O'na doğ­ru yola çıktı."

Bu haberleri dinleyen rahip: "Beni buradan indiriniz, yoksa kendimi aşa­ğıya atacağım." dedi. Onlar da tutup indirdiler. Rahip, hemen halifelerin de giymekte olduğu cübbe, gömlek ve asâ gibi bazı hediyeler alarak Rasûlul­lah'a (s.a.) gelmek için yola çıktı. Bir müddet Rasûlullah'm (s.a.) yanında kaldı. Vahyin nasıl geldiğini, sünnetleri, farzları, hadleri (suçlulara uygula­nan şer'î cezaları) gördü ve dinledi. Fakat İslâm'ı kabul etmesi kısmet olma­dı. Daha sonra Rasûlullah'tan (s.a.) kavmine dönmek üzere izin istedi ve: "Inşaallahu teâlâ tekrar döneceğim." dedi. Fakat, Rasûİullah (s.a.) vefat edin­ceye kadar dönmek nasip olmadı.

Piskopos Ebu Haris, Rasûlullah'a (s.a.) geldi. Yanında Seyyid, Âkıb ve kavminin önde gelen zatları vardı. Bir müddet orada kalıp Allah'ın inzal bu­yurduğu âyetleri dinlediler. Rasûİullah (s.a.), piskopos ve ondan sonra gele­cek piskoposlar için şu yazıyı yazdı: "Bismülahirrahmanirrahîm. Peygam­ber Muhammed'den piskopos Ebu Hâris'e ve Necrân'ın diğer piskoposları, kâhinleri, ruhbanları, mabedlerinde bulunanları, köleleri, dinleri ve halkı ve ellerinin altında bulunan az-çok bütün mallan Allah ve Rasûlü'nün himaye-sindedir. Ne bir piskopos piskoposluğundan, ne bir rahip rahipliğinden, ne bir kâhin kâhinliğinden alınmayacak; haklarından herhangi bir hak, yetki ve şu anda üzerinde bulundukları hiçbir şey değiştirilmeyecektir. Bu hususta ebedî olarak Allah ve Rasûlü'nün himayesi vardır. İyi davrandıkları, hayırhahhk gösterdikleri, zulme meyletmedikleri müddetçe bu himaye geçerlidir." Bu yazıyı Muğîre b. Şu'be yazdı. Piskopos yazıyı alınca, yanındakilerle beraber kav­mine dönmek üzere izin istedi, izin verilince de yola koyuldular.[280]

 

g) Hz. Peygamber'in (s.a.) Necran'a Gönderdiği Görevliler:

 

Beyhakî, İbn Mes'ûd'a varan sahih bir isnadla şu rivayeti yapmaktadır: Seyyid ve Âkıb, Rasûlullah'a (s.a.) geldiler. Rasûİullah (s.a.) onlarla lanet-leşmek istedi. Bunun üzerine biri diğerine: "O'nunla lânetleşme. Vallahi eğer o peygamberse, sen de O'nunla lânetleşirsen biz de kurtulamayız, bizden sonra gelenler de kurtulamazlar." dedi. Heyettekiler, Rasûlullah'a (s.a.) dediler ki: "Ne istersen vereceğiz. Yalnız bizimle beraber emîn bir adam gönder; gön­dereceğin adam mutlaka emîn olmalı." Rasûİullah (s.a.) buyurdu ki: "Sizin­le hakikaten çok emîn birini göndereceğim." Bu söz üzerine ashabın hepsi bu şerefli mevkie nail olmak için kendisinin de orada bulunduğunu hissettin-yordular. Rasûİullah (s.a.): "Kalk ey Ebu Ubeyde b. Cerrah!" buyurdu. Kal­kınca da: "Bu (adam), bu ümmetin eminidir." buyurdu.

Buharı de Sahîh'mdc, Huzeyfe'den bunun bir benzerini rivayet et-miştir.[281]

Sahîh-i Müslim'deki rivayette Muğîre b. Şu'be'nin şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûİullah (s.a.), beni Necran'a gönderdi. Onların bana söyle­dikleri sözler arasında şu da vardı: "Sizin 'Ey Harun'un kızkardeşi' diye oku­manız hakkında ne dersin? Bildiğiniz gibi Musa ile îsa arasında şu kadar za­man vardı." Rasûlullah'a (s.a.) geldim ve bu sözü haber verdim. Dedi ki: "Onlara söylemedin mi ki onlar peygamberlerinin ve kendilerinden önceki salih kimselerin adlarını koyarlardı."[282]

Yunus b. Bekîr yoluyla İbn İshak'tan şu rivayet gelmiştir: "Rasûİullah (s.a.) Ali b. Ebî Tâlib'i zekâtlarım toplamak ve cizyelerini getirmek için Nec­ran'a göndermiştir." [283]

 

h) Bu Olaydan Çıkarılan Fıkhı Hükümler:

 

  Ehl-i kitabın, müslümanların mescidlerine girmesi caizdir.

Geçici hallerde ehl-i kitabın müslümanların mescidlerinde ve müslü-manlann önünde ibadet etmelerine imkân verilebilir. Ancak devamlı surette olursa bu imkân verilmez.

Ehl-i kitaptan bir kâhinin Rasûluüah'ın (s.a.) peygamberliğini ikrar etmesi, onun müslüman olması için yeterli değildir. Müslüman olabilmesi için Hz. Peygamber'e (s.a.) itaat etmesi ve O'na uyması şarttır. Bu ikrarından sonra kendi dininin İcaplarını yerine getirmesi irtidat etmesi anlamına gelmez. Bu meselenin misali; iki yahudi âliminin, Rasûlulîah'a (s.a.) üç soru sorup cevabını alınca: "Şehadet ederiz ki sen peygambersin." demeleri, bunun üzerine Rasûlullah'm (s.a.) "O halde bana tâbi olmanıza mâni olan nedir?" diye sor­ması, buna karşılık ise: "Yahudilerin bizi öldürmesinden korkarız." demele­ridir. Sadece şehadet etmeleri İslâm'ın emirlerini yerine getirmelerini gerek­tirmez.-Meselâ, Rasûlullah'm (s.a.) amcası Ebu Tâlib, O'nun davasında sa­dık olduğuna, dininin yeryüzü dinlerinin en hayırhsı olduğuna şehadet etmiştir, fakat bu şehadet onun İslâm ile müşerref olmasına yetmemiştir.

Rasûlullah'm (s.a.) hayatında (siyerde) ve sahih haberlerde ehl-i kitabın ve müşriklerin çoğunun Rasûlullah'm (s.a.) peygamber olduğuna ve bu da­vasında sadık olduğuna şehadet ettikleri, buna rağmen İslâm'a giremedikleri hususundaki haberler üzerinde düşünenler, İslâm'ın bu durumun ötesinde bir şey olduğunu; onun sadece bilgi olmadığını, yalnızca bilgi ve ikrar (yani peygamber olduğunu bilip anlamak ve peygamberliğini kabul etmek) da ol­madığını, bilakis İslâm denen müessesenin bilgi, ikrar, emir ve yasaklara in-kıyad, zahirî, ve bâtını her konuda itaat demek olduğunu göreceklerdir.

Müctehid imamlar, "Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şehadet ede­rim." deyip başka bir şey söylemeyen bir kâfirin müslüman olduğuna hük­medilir mi konusunda üç ayrı görüş belirtmişlerdir. Şu görüşlerin üçü de İmam Ahmed'e nisbet edilmiş ve ona ait görüşler olarak rivayet edilmiştir: 1) Bu kadarıyla bile bu kâfirin müslüman olduğuna hükmedilir. 2) Allah'ın birliği­ne şehadet edinceye kadar müslüman olduğuna hükmedilemez. 3) Tevhid inan­cını kabul ederse müslüman olduğuna, kabui etmezse, edinceye kadar müs­lüman olmadığına hükmedilir. Aslında bu meselenin tam olarak ele alınaca­ğı yer burası değildir. Biz ancak hafif bir işarette bulunduk. Bu işaretle şu noktayı açığa çıkarmak istedik: Tevrat ve İncil'e inananlar son zamanda bir peygamberin geleceği hususunda görüş birliği içindeydiler ve O'nu bekliyor­lardı. Âlimleri, o peygamberin Muhammed b. Abdillah b. Abdülmuttalib ol­duğunda hiç şüphe etmiyorlardı. Buna rağmen İslâm'a girmiyorlardı. Çün­kü kavimleri üzerindeki reislikleri, o kavimlerin kendilerine boyun eğmeleri ve bulundukları makam sayesinde elde ettikleri servet ve menfaatlan, müslü­man oldukları takdirde bunları kaybetme korkusu, İslâm ile aralarında bir engel oluşturmuştu.

Ehl-i kitapla münazara ve mücadele etmek caiz, hatta müstehaptır. Bazılarının müslüman olma ihtimali belirir, onları ikna edecek deliller de mev­cutsa, o durumda münazara etmek vaciptir. Delilleri serdetmekten aciz kal­mayanlar böyle bir mücadeleden kaçamazlar, aciz olanların da bu işi ehline havale etmesi gerekir. At binicisine, ok atıcısına verilsin. Şayet uzatma endi­şemiz olmasaydı, kendi kitaplarına dayanarak yahudî ve hıristiyanları, Mu­hammed'in (s.a.) Allah'ın Rasûlü olduğunu ikrara mecbur bırakacak delille­ri, yüzün üzerinde olmak üzere ayrı yoldan zikrederdik. Bu konuyu müstakil bir eser haline getirmeyi Allah'tan umuyorum.

Ehl-i kitabın âlimlerinden biriyle aramda bir münazara oldu. Konuşma sırasında onlara dedim ki: "Sizin, bizim Peygamberimiz'in (s.a.) peygamber­liğine itiraz etmeniz ancak Allah Teâlâ'yı ayıplamanız, O'na itiraz etmeniz, O'nu zulmün, aptallığın ve fesadın en büyüğüne nisbet etmenizle mümkün­dür. Allah Teâlâ bütün bunlardan münezzeh ve yücedir." Dedi ki: "Bu nasıl olur?" Şöyle dedim: "Hatta ve hatta Allah'ın varlığını tümüyle inkâr etme­diğiniz müddetçe bizim peygamberimize itiraz edemezsiniz."

Bu konunun açıklaması şöyledir: Muhammed size göre sâdık bir pey­gamber değildir. İddianıza göre O, zalim bir kraldır; Allah'a iftira etmekte, söylemediği şeyleri, söyledi diye O'na nisbet etmektedir. Buna rağmen iddia­sını sonuna kadar götürecek helâlleri, haramları koyacak, farzları emrede­cek, kanunları vaz' edecek, dinleri nesh edecek, savaşıp diğer peygamberle­rin hak üzere olan ümmetlerini öldürecek, kadınlarını ve çocuklarını esir ede­cek, ülkelerini ve mallarım ellerinden alacak, bütün bir yeryüzünü fethedin-ceye kadar bu halde devam edecek, bütün bu olanları Allah'a ve Allah'ın ken­disine olan sevgisine bağlayacak; Allah Teâlâ da O'nu ve hak üzere olan di­ğer peygamberlerin kavimlerine neler yaptığını görecek. Sonra O, yirmi üç sene bu şekilde Allah'a iftira etmeye devam edecek, bütün bunlara rağmen Allah kendisini destekleyecek ve yardım edecek, makamım yüceltecek, beşer gücünün üstünde zaferler kazanmasına imkân verecek; hepsinden daha gari­bi de dua ettiği zaman duasına icabet edecek, elini kolunu kıpırdatmadan düş­manlarını helak edecek, hatta bazan dua bile etmeden Allah Teâlâ onların kökünü kazıyacak,.daha sonra da her arzusunu yerine getirecek, O'na her güzel vaadle söz verecek ve bütün vaadlerini en mükemmel şekliyle yerine ge­tirecek!.. İşte bütün bu olanlar size göre zulmün, iftiranın ve yalanın en son noktasıdır. Çünkü Allah'a yalan nisbet eden ve bu yalanında ısrarla devam eden kimseden daha büyük yalancı yoktur. Peygamberlerin ve Rasûllerin din­lerini bâtıl sayan» bu dinleri yeryüzünden silmek ve dilediği başka bir dinle değiştirmek isteyen, Allah dostlarını, bağlılarını ve "peygamberlerini öldüren, bu hususta da zaferler elde eden, bütün yaptıkları Allah tarafından kabul edi­len, Allah'ın kendisine vahiy gönderdiğini ve: "Allah'a karşı yaian uyduran­dan, yahut kendine hiçbir şey vahyedilmemişken 'Bana da vahyolundu.' di­yenden, ve 'Ben de Allah'ın indirdiği âyetlerin benzerini indireceğim.' diye söyleyenden daha zalim kim vardır?"[284]' diye haber verdiğini söyleyen kim­seyi Allah kahretmiyorsa, bütün bunlar olup biterken o hâlâ yoluna devam ediyorsa, siz ey O'nu yalanlayanlar; şu iki şıktan birini kabul etmek zorun­dasınız:

Birincisi: Bu âlemin bir yaratıcısı ve idarecisi yoktur. Şayet âlemin kud­ret ve hikmet sahibi, herşeyi idare eden bir yaratıcısı olsaydı O'nun bu yap­tıklarına izin vermez, karşılıksız bırakmaz ve O'nu diğer zalimlere ibret ola­cak şekilde cezalandırırdı. Çünkü dünyada sultanlara bundan başkası yakış­mazsa, yerin ve göklerin sultam, sahibi ve mâliki olan hâkimlerin hâkimine başka türlüsü yakışmaz.

İkincisi: Allah Teâlâ'yı, kendisine lâyık olmayan bir şekilde zulme, ah­maklığa, zalimliğe, mahlûkatı daima sapıklığa düşürmeye nisbet edecek, hatta bir yalancıya yardım ettiğini, O'nu yeryüzünde güçlü kıldığını, dualarını ka­bul ettiğini, kendisinden sonra da davasını devam ettirdiğini ve devamlı ola­rak yücelttiğini, asırlar boyunca her yerde O'nun peygamberliğine şehadeti ve O'nun davetini açığa çıkardığını söyleyeceklerdir. Hiç hâkimlerin hâkimi v.1 merhametlilerin en merhametlisi böyle yapar mı? Âlemlerin Rabbı olan Allah'a en büyük ayıbı ve en muazzam kusuru isnad ettiniz. O'nu külliyen inkâr ettiniz. Biz birçok yalancının ortaya çıktığını ve belli bir dereceye ka­dar güçlendiğini inkâr etmeyiz. Fakat hiçbirinin işi sonuna kadar sürmemiş, ömürleri uzun olmamış; Allah Teâîâ, öylelerinin üzerine peygamberlerini ve peygamberlerinin yolundan gidenleri musallat etmiş, köklerini kazımış, var­lıklarından eser bırakmamıştır. Dünya yaratıldığından beri ilâhî sünnet böy­ledir, kıyamete kadar da böyle olacaktır.

Benden bu sözleri işitince dedi ki: "O'na (Rasûlullah'a) zalim ve yalancı demekten Allah'a sığınırız. Ehl-i kitaptan insaflı olan herkes O'na tâbi ola­nın, yolundan gidenin ahirette saadete ve kurtuluşa nail olacağını itiraf eder." Bunun üzerine dedim ki: "Bir yalancının yolundan giden, izini takib eden kimse, iddianıza göre nasıl saadet ve kurtuluşa erebilir?" Artık O'nun pey­gamberliğini itiraftan başka bir yol bulamadı; "Ancak kendilerine gönderilmediğini" söyledi. Dedim ki: "O'nu tasdik etmen gerekir. Âlemle­rin Rabbi'nin, ümmî olsun, münevver olsun bütün insanlara göndermiş bu­lunduğu elçisi olduğu hususundaki haberler tevatür derecesindedir. Ehl-i ki­tabı da dinine davet etmiş, girmeyenlerle zilleti kabul edip cizye verinceye ka­dar savaşmıştır." Kâfirin dili tutuldu, hemen kalkıp gitti.

Bundan maksat şudur: Rasûlullah (s.a.) vefat edinceye kadar, her çeşit din ve inanca sahip kâfirlerle mücadeleye devam etmiştir. Kendinden sonra ashabı da böyle yapmıştır. Allah Teâlâ, Peygamberine; hem Mekkî hem de Medenî sûrede kâfirlerle en güzel bir şekilde mücadele etmesini emretmiştir. Bütün deliller ortaya çıktıktan sonra da inkârda ısrar edenleri lanetleşmeye davet etmesini emretmiştir. Bu din böylece kâim olmuş, kılıç ancak delile bir yardımcı kılınmıştır. Kılıçların en âdili Allah'ın delillerine ve burhanlarına yardımcı olan kılıçtır; o da Rasûlü'nün ve O'nun ümmetinin kılıcıdır.

Kim bir mahlûka lâyık olduğundan daha fazla tazim göstererek onu kulluk makamının üstüne çıkarırsa Allah'a şirk koşmuş ve Allah ile beraber başkasına da kulluk etmiş olur. Bu ise bütün peygamberlerin davetine aykırıdır.

Rasûlullah'm (s.a.) Necran'a yazdığı mektupta "İbrahim, İsmail ve Ya-kub'un ilâhı'nın adıyla" başladığı şeklindeki rivayetin sıhhatli olduğunu san­mıyorum. Herakl'e mektup yazdığında "Bismilîahirrahmanirrahîm" ile baş­lamıştı. Krallara gönderdiği mektuplarda, âdeti bu idi. Bu konu ilerde gele­cektir inşaallah. Bu rivayette yukarıda zikredildiği gibi nakledilmiş ve bu olayın; "Tâ sîn. Bunlar, Kur'an'ın ve belagatlı kitabın âyetleridir."[285] âyetinin in­mesinden önce olduğu söylenmiştir. Bu ise yanlış üstüne yanlıştır. Zira bu sûre ittifakla Mekkîdir. Peygamberimizin Necran'a mektup yazması ise Te-bük seferinden sonradır.

Kâfirlerin elçilerinde bir tekebbür ve gurur alâmeti görülürse onlan hor görerek, konuşmamak caizdir. Çünkü Rasûlullah (s.a.) elçilerle, üzerle­rindeki ipekli elbiseleri ve altınları çıkanncaya kadar konuşmadı, selâmlarını almadı.

feâtıl üzere bulunanlarla mücadelede sünnet olan şey, onlara her türlü delilleri zikrettikten sona yine hakka dönmezler, küfürlerinde inat ederlerse onları lânetleşmeye davet etmektir. Allah Teâlâ, Rasûlü'ne bunu emretmiş ve "Senden sonra ümmetin için bu caiz değildir." dememiştir. Rasûlullah'ın (s.a.) amca oğlu Abdullah b. Abbas, bazı fıkhî konuları inkâr eden kimseyi lânetleşmeye davet etmiş, ashabın hiçbiri bu duruma karşı çıkmamıştır. Süf-yân es-Sevrî de, namaz içerisinde rükua giderken ellerin kaldırılması konu­sunda muhalifini lânetleşmeye davet etmiş ve zamanındaki âlimlerin hiçbiri bu davete karşı çıkmamıştır. Bu davet, münkirlerin önüne serilen delillerin kemâlindendir.

Devlet başkanının istemiş olduğu elbise ve mal karşılığında ehl-i ki-tab ile sulh yapmak caizdir. Bu eşyalar onlar için cizye yerine geçer. Her bir ferdi tek tek cizyeye mecbur etmeye gerek yoktur. Aksine onlardan istenen malın tamamı, hepsi adına cizye sayılır ve kendileri, ödeyecekleri malı arala­rında istedikleri gibi bölüşebilirler. Rasûlullah (s.a.), Muaz'ı Yemen'e gön-derince ona, buluğa eren herkesten bir dinar ve mukabilini almasını emretti. Bu iki mesele arasındaki fark şudur: Necran halkı arasında müslüman yok­tu. Hepsi sulh ehliydi. Yemen ise dârülislâm'dı ve içlerinde yahudiler vardı. Rasûlullah (s.a.), o yahudilerin her birini cizye ödemeye tâbi tuttu. Fıkıhçı-Iar, cizyeyi böyle bir duruma has olarak görürler, birinci mesele için görmezler.

Elbise, diyet olarak alındığı gibi zimmet sabit olması da caizdir. Bu duruma göre selem ve kefalet akdiyle ve telef halinde de zimmet sabit ölür. Mehir ve hul' (kadının ödediği ücret mukabili boşanma çeşidi) ile de zimmet sabit olur.

10— Ödemeleri üzere anlaşma yapılan malların cinslerim daha sonra he­saplayarak başka cins mallarla değiştirmek caizdir.

11— Devlet başkanı, kâfirlere; elçilerini barındırmalarını, onlara ikramda bulunup sayılı günler içinde onları misafir etmelerini şart koşabilir.

12— Kâfirlere, müslümanların ihtiyaç duydukları silah, binek, eşya vs. ödünç olarak vermelerini şart koşabilir. Bu ödünç eşya teminat altındadır. Ancak, bu durum şart koşulması ile sabit mi olmuştur, yoksa ta baştan itiba­ren şeriatın koymuş olduğu hüküm gereği midir? Bu konu ihtimallidir. Bu mevzudaki açıklama Huneyn gazası bahsinde geçmişti. Orada, geri vermeyi garanti ettiği açıklanmış, telef olması haline hiç dokunulmamıştı.

13— İslâm devlet başkanı ehl-i kitabın faizle muamelede bulunmasına izin vermez.  Çünkü onların dininde de haramdır.  Aynı şekilde içki,  livata ve zinaya da izin vermez. Bu suçlan işleyenleri İslâm'ın emrettiği cezalarla cezalandırır.

14— Müslümanlar arasında bir kişinin diğerinin yerine cezalandırılması caiz olmadığı gibi kâfirler arasında da caiz değildir. Her iki durumda da bu zulümdür.

15— Kâfirlerle yapılan zimmüik anlaşması onların huzur ve emniyeti ih­lâl etmedikleri sürece geçerlidir. Müslümanlara tuzak kurdukları ve dinlerini ifsada kalkıştıkları zaman ne emân kalır, ne de zimmet. Biz ve başka âlimler, zimmîler, Şam'da büyük bir yangın çıkardıkları zaman —bu yangın merkez camiye kadar ilerlemişti—, emânlarının kalmadığı konusunda fetva vermiş­tik. Aynı zamanda herhangi bir şekilde onlara yardım eden, hatta yardımcı olmadığı halde bu durumu bilip de gizleyen, valiye bildirmeyen herkesin emân ve zimmetinin kaldırıldığına fetva vermiştik. Çünkü bu hadise İslâm ve müs-lümanlar için en büyük hile ve zararlardan sayılmıştı.

16— Devlet başkanı, sulh yaptığı millete İslâm'ın maslahatı için âlim bir müslüman gönderir. Bu zat gerçekten emîn olmalı, Allah ve Rasûlü'nün rı­zasından başka hiçbir gayesi ve arzusu bulunmamalıdır. İşte hakiki emîn kimse budur. Ebu Ubeyde b. Cerrâh'ın hali en güzel misaldir.

17— Ehl-i kitapla münazara etmek, sordukları şeylere cevap vermek, ce-vapiayamadığı sorulan âlimlere arzetmek gerekmektedir.

18— Bir sözün, —aksine delil olmadıkça— zahirî mânası kastedilir. Böyle olmasaydı Muğîre, âyet-i kerimedeki, "Ey Harun'un kızkardeşi" ifadesini kapalı bulmazdı. Diğer taraftan da bu âyette zikredilen Harun'un Harun b. İmrân olduğuna dair bir delil yoktu ki anlamayı güçleştirecek bir kapalılık bulunsun. Aksine, soruyu soran kimse bile ilâveyi getirmiş ve onun Harun b. İmrân olduğunu söylemiştir. Bununla da yetinmeyip Musa b. İmrân'ın kar­deşi olduğunu da eklemiştir. Âyetteki lafzın bu ilâvelerden hiçbirine delâlet etmediği malumdur. Sorunun bu şekilde sorulması ya cehaletten veya kötü niyetten kaynaklanmaktadır. [286]                                         

 

i) Hz. Ali ile Hâlid b. Velid'in Necran'a Gönderilişleri:

 

İbn îshâk'ın: "Hz. Peygamber (s.a.), Ali b. Ebî Talib'i Necran halkının zekâtlarım toplaması ve cizyelerini getirmesi için gönderdi." rivayetinde çe­lişki olduğu zannedilebilir. Çünkü zekât (müslümanlardan alınan bir vergi olduğu için) ile cizye (gayrimüslimlerin ödediği bir vergi olduğu için) bir ara­ya gelmez. Bundan daha garibi, İbn İshâk ve diğerlerinin zikrettiği şu riva­yettir: "Hz. Peygamber (s.a.), hicretin onuncu senesi Rebîulahir veya Cu-mâdelûlâ ayında Hâlid b. Velid'i Mecran'da Haris b. Kâ'b oğullarına gönderdi ve savaşmadan önce üç kere onları İslâm'a davet etmesini, müşlüman olurlarsa kabul etmesini, reddederlerse savaşmasını emretti. Hâlid b. Velid çıktı ve o bölgeye vardı, her tarafa atlılar çıkarıp İsâm'a davete başladı. On­lar da bu davete uyarak müşlüman oldular. Bunun üzerine, Hâlid b. Velid orada kalıp İslâm'ı öğretmeye başladı. Rasûlullah'a (s.a.) bir mektup yazıp durumu bildirdi. Rasûlullah (s.a.) da gönderdiği cevapta onlardan bir heyet­le beraber gelmesini emretti. Daha önce de geçtiği gibi heyet geldi. Rasûlul­lah (s.a.) onlarla iki bin elbise vermeleri şartıyla sulh anlaşması yaptı; onlara bir emân yazısı yazarak dinlerine dokunulmayacağını, askere çağırılmayacakla-rını, öşür istenmeyeceğini belirtti."

Bu rivayetteki çelişkinin cevabı şöyledir: Necran halkı iki sınıftı. Hıristi­yanlar ve hıristiyan olmayan ümmîler. Hıristiyanlarla, daha önce geçtiği üze­re sulh anlaşması yapılmıştır. Ümmîlere gelince; Hâlid b. Velid'i onlara gön­dermiş, onlar da İslâm'ı kabul etmişler ve heyetleri Rasûlullah'a (s.a.) gel­mişti. Rasûluilah'ın (s.a.): "Cahiliye döneminde düşmanlarınıza ne ile galip geliyordunuz?" sorusunu sorduğu kimseler bunlardı. Onlar da: "Bir arada durur, dağılmaz ve de zulme ilk önce başlayan biz olmazdık." diye cevap ver­diler. Rasûlullah (s.a.): "Doğru söylediniz." buyurdu. Başlarına Kays b. Hu-sayn'ı emîr tayin etti. îşte onlar Haris b. Kâ'b oğullarıydı.

Ali b. Ebî Tâlib'in Necran halkına gönderilip zekât ve cizyelerini getir­mesini istemesi ile ilgili rivayete gelince; bu rivayetle her iki sınıf kastedilmiş­tir. Zekât müşlüman olan sınıfa, cizye ise hıristiyanlara aittir. [287]

 

14— Ferve b. Amr el-Cüzâmî'nin Elçisinin Gelişi:          

 

İbn İshâk der ki: Ferve b. Amr el-Cüzâmî, Rasûlullah'a (s.a.) bir elçi göndererek müşlüman olduğunu bildirdi. O'na beyaz bir katır hediye etti. Fer­ve, Rumların Araplar üzerine tayin ettiği vali idi. Maan ve Şam bölgeleri ona tâbi idi. Rumlar Ferve'nin müşlüman olduğunu haber alınca yakalayıp hap­settiler. Rumlar onun Filistin'de Afra suyunun üzerinde çarmıha gerilmesine karar verince şu beyitleri söyledi:

"Acaba Selmâ'ya kocasının Afra suyunda bir ağacın üzerinde (çarmıha gerildiği) haberi geldi mi?

Bir deve ki, hiçbir erkek deve onun anasına çekilmedi ve bir ağaç ki dal lan orakla kırpıldı."

îbn İshâk der ki: Zührî'nin iddiasına göre onu öldürmek için geldiklei zaman şöyle söylemiştir:

"Müslümanların efendisine bildir ki ben kemiklerim ve makamımla Rab bıma teslim oldum."

Sonra bu su üzerinde boynunu vurup çarmıha gerdiler. Allah Teâlâ ran met eylesin[288]

 

15— Sa'd b. Bekr Oğullarının Elçisi Dımâm b. Sa'lebe'nin Gelişi:

 

İbn İshâk, Muhammed b. Velîd b. Nüveyfi'—İbn Abbas'm kölesi Küreyb—İbn Abbas yoluyla yapmış olduğu rivayette der ki: Sa'd b. BekroğuW lan, Dımâm b. Sa'lebe'yi Rasûlullah'a (s.a.) temsilci olarak gönderdiler. Dımam geldi, devesini mescidin kapısında çökertti, ayağını bağladı. Sonra Rasûluİ lah (s.a.), mescidde ashabının arasında otururken yanına girdi ve: "Hangi niz Abdülmuttalib oğlusunuz?" dedi. Rasûlullah (s.a.): "Ben Abdülmutta lib oğluyum." dedi. Bu sefer: "Muhammed mi?" sorusunu yöneltti. O da "Evet" dedi. Bunun üzerine: "Ey Abdülmuttalib oğlu! Bana darılıp kirili mazsan sana ağır bir soru sormak istiyorum." dedi. Rasûlullah (s.a.): "N§ İstersen sor, katiyen kırılmam." diye cevap verince sordu:

—  Senin, ailenin, senden önceki ve sonrakilerin ilâhının aşkına söylö seni bize Rasûl olarak Allah mı gönderdi?

— Rabbım şahittir ki, evet.

—  Senin, senden öncekilerin ve sonradan geleceklerin ilâhı olan Alla' aşkına söyle. O'na ibadet edip başkasını O'na şirk koşmamamızı, babalar; rmzın taptığı bu putları terketmemizi sana Allah mı emretti?

—  Rabbım şahittir ki, evet.

Dımâm, daha sonra teker teker İslâm'ın farzlarını (şartlarını) sayma^ başladı. Namazı, zekâtı, orucu, haccı, İslâm'ın bütün farzlarını soruyor § her bir farzda daha önce yaptığı gibi yemin veriyordu. Sorularının hepsiî sorduktan sonra: "Ben şehadet ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur ve yi­ne şehadet ederim ki Muhammed O'nun kulu ve Rasûlü'dür. Bu farzları edâ edip nehyettiklerinden de kaçınacağım. Bu dediklerine ne bir şey ilâve eder, ne de bir şey eksik bırakırım!" dedi ve dönüp devesine doğru gitti. O dönüp giderken Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Eğer bu saçları çift örgülü olan şahıs doğru söylediyse cennete girecektir." Dımâm, güçlü-kuvvetli ve gür saçlı bir adamdı; saçlarını örerek ikiye ayırırdı. Daha sonra devesinin yanına gel­di, bağım çözdü, yola çıkıp kavminin yanma geldi. Kabile halkı gelip toplan­dılar. Ağzından ilk çıkan söz: "Lât ve Uzzâ ne kötüdür!" cümlesi oldu. De­diler ki: "Sus ey Dımâm! Alaca, cinnet ve cüzzam hastalıklarına yakalan­maktan kork!" Dedi ki: "Yazıklar olsun size! Onların ne bir faydası ne de bir zararı dokunur. Allah size bir peygamber gönderdi ve O'na bir kitap in­direrek o kitapla sizi içinde bulunduğunuz durumdan kurtardı. Ben Allah'­tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehadet ederim. Ben size O'nun emirlerini ve nehiylerini getirdim." Allah'a yemin olsun ki, o gün akşam olmadan bölgesinde bulunan kadın-erkek her­kes müslüman oldu.

İbn İshâk der ki: "Dımâm b. Sa'lebe'den daha faziletli bir temsilci duy­madık."[289]

Bu kıssanın benzeri, Sahîh-i Buharı ve Müslim''de de Enes (r.a.) rivaye-tiyle zikredilmiştir.[290]

Hac ibadetinin bu kıssada zikredilişi, Dımâm'ın hac farz olduktan son­ra geldiğini göstermektedir ki bu ihtimal uzaktır. Herhalde bu cümle bazı râ-viler tarafından ilâve edilmiştir.'[291]

Allah en iyi bilir. [292]

 

16— Târik b. Abdülah ve Arkadaşlarının Gelişi:

 

Ebu Bekir el-Beyhakî, Cami' b. Şeddâd yoluyla yaptığı rivayette Târik b. Abdillah denilen bir adamın şöyle söylediğini nakleder: Mecaz panayırında bulunuyordum. O sırada üzerinde cübbesi olan ve: "Ey insanlar! Lâ ilahe illallah deyiniz, kurtuluşa eriniz." diyen bir adam geldi. Arkasında da birisi O'nu takip ediyor, O'nu taşlıyor ve: "Ejj insanlar! O'na inanmayınız, O ya­lancıdır!" diyordu. Dedim ki: "Bu kimdir?" Dediler ki: "Hâşimoğullann-dan, Allah'ın elçisi olduğunu iddia eden bir adam." "Peki arkasında onu taşlayan kim?" dedim. "Amcası Abdüluzzâ." dediler. Herkes müslüman olun­ca hicret etti. Biz de Rabeze'den, çıktık, hurma almak için Medine'ye gitmek istiyorduk. Medine'nin hurmalıklarına yaklaştığımızda: "Burada mola verip elbiselerimizi değişelim." dedik. Karşımıza bir adam çıkıverdi, elbiseleri es­kimişti. Bize selâm verip: "Nereden geliyorsunuz?" diye sordu. "Rabeze'­den." dedik. "Pekiyi, nereye gidiyorsunuz?" dedi. "Bu şehre." dedik. "Orada ne yapacaksınız?" dedi. "Hurma alacağız." dedik. Yanımızda, hevdeete (deve çadırında) bulunan bir kadın ve boynunda yuları olan kırmızı bir devemiz vardı. "Devenizi satar mısınız?" dedi. "Şu kadar ölçek hurma karşılığında satarız.'* dedik. Söylediğimiz miktardan hiçbir indirim teklif etmedi. Deve­nin yulannı tuttu ve çekip gitti. Medine hurmalıkları arasında gözden kaybo­lunca kendi kendimize dedik ki: "Biz ne yaptık, vallahi ne tanıdığımız bir adama sattık deveyi ne de ücretini aldık." Yanımızda bulunan kadın dedi ki: "Vallahi ben o adamın yüzünü dolunay halindeki bir ay parçası gibi gördüm, devenizin bedeline ben kefilim."

İbn îsUâk'ın rivayetine göre kadın dedi ki: "Dövünüp durmayın. Onda size haksızlık yapmayacak bir adamın çehresini gördüm. Onun yüzünden daha çok dolunaya benzeyen başka bir şey görmedim." Onlar bu haldeyken bir adam geldi ve: "Rasûlullah'ın (s.a.) size gönderdiği elçisiyim. İşte hurmanız, yeyiniz, doyunuz ve tartıp, hakkınızı da alınız." dedi.

Doyuncaya kadar yedik. Sonra tartarak hakkımızı aldık ve daha sonra şehre girdik, mescide geldik.

O da minberde ashaba hitap ediyordu. Hutbesinden şu sözleri duyabil­dik: "Sadaka veriniz, sadaka sizin için hayırlıdır. Veren el alan elden üstün­dür. (Vermeye de) anneniz, babanız, bacınız, kardeşiniz, daha sonraki ya­kınlarınız (dan başlayınız).'' Bu sırada Yerbu' oğullarından veya Ensar'dan bir adam karşısına geldi ve dedi ki: "Ya Rasûlallah! Bizim bunlarla cahiliye döneminde bir kan davamız vardı." Rasûlullah (s.a.): "Ana evladına karşı cinayet işlemez." buyurdu ve bu sözü üç kere tekrarladı.[293]

 

17— Tüceyb Heyetinin Gelişi:

 

Tüceyb[294] heyeti Rasûlullah'a (s.a,) geldi. Sekûnoğullanndan[295] on üç kişi idiler ve Allah'ın üzerlerine farz kıldığı zekâtlarını getiriyorlardı. Rasû-lullah (s.a.) gelişlerine sevindi, onlara izzet ve ikramda bulundu. Dediler ki: "Ya Rasülallah! Allah'ın mallarımız üzerindeki hakkını sana getirdik." Ra-sûlullah (s.a.): "Geri götürüp fakirleriniz arasında paylaştırın." buyurdu. "Ya Rasûlallah! Biz sana fakirlerimizin ihtiyacını karşıladıktan sonra geri kalanı getirdik." dediler. Ebu Bekir (r.a.) buyurdu ki: "Ya Rasûlailah! Hiçbir arap kabilesi Tüceyb kabilesinirfbu kolunun geldiği gibi gelmedi." Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: "Hidayet Allah'ın (c.c.) elindedir. Kim için ha­yır dilerse onun göğsünü imana açar."

Tüceybliler, Rasûlullah'tan (s.a.) bazı şeyler istediler. O da istediklerini bir yazı ile tesbit edip verdi. Kur'an'dan ve sünnetten bazı şeyler sormaya baş­ladılar. Rasûiullah'ın (s.a.) onlara olan muhabbeti daha arttı ve Bilâl'e (r.a.) onları ağırlamakta kusur etmemesini emretti.

Tüceybliler birkaç gün kaldılar, fazla durmadılar. "Niçin acele ediyor-sunuz?",denildiğinde, dediler ki: "Geride bıraktıklarımıza döneceğiz. Onlara Rasûlullah'ı (s.a.) gördüğümüzü, O'nunla konuştuğumuzu ve bize verdiği ce­vaplan haber vereceğiz." Sonra Rasûlullah'a (s.a.) gelerek vedalaştılar Ra­sûlullah (s.a.), Bilâl'ı (r.a.) onlara gönderdi ve daha önce hiçbir heyete ver­mediği mükâfatlar verdi. Sonra: "Başka kimse kaldı mı?" diye sordu. "Evet, bineklerimizin yanında bekleyen bir delikanlı var. O bizim en küçüğümüz-dür." dediler. "Onu bana gönderin." buyurdu. Bineklerinin yanına dönün­ce delikanlıya: "Rasûlullah'a (s.a.) git ve ihtiyacım gider. Biz ihtiyaçlarımızı temin edip vedalaştık." dediler.

Delikanlı Rasûlullah'a (s.a.) geldi ve: "Ya Rasûlallah! Ben Ebzâoğulla-rındanım, biraz önce sana gelen ve ihtiyaçlarını giderdiğin kafiledenim. Be­nim ihtiyacımı da karşıla ey Allah'ın Rasûlü." dedi. Rasûlullah (s.a.): "Se­nin ihtiyacın nedir?" dedi. O da: "Arkadaşlarım her ne kadar İslâm'ı arzu­layarak geldiler ve zekâtlarını da getirdilerse de, benim ihtiyacım onlannkine benzemiyor. Allah'a yemin olsun ki beni beldemden buralara kadar getiren şey sadece, senin Allah'a benim için dua ederek beni bağışlamasını, bana merhamet etmesini ve gönül zenginliği vermesini istemendir." dedi. Hz. Peygamber (s.a.) delikanlıya döndü ve: "Ey Allah'ım! Sen onu bağışla, ona merhamet eyle ve zenginliğini gönlünde kıl!" diye dua etti. Arkadaşlarından her birine ne verilmişse, ona da aynısının verilmesini emretti. Sonra heyettekiler dönüp kavimlerine gittiler.

Daha sonra hicretin 10. yılı hac mevsiminde Mina'da Rasûiullah'ın (s.a.) yanma geldiler ve: "Biz Ebzâoğullanndamz." dediler. Rasûlullah (s.a.); "Si­zinle beraber bana gelen delikanlı ne yapıyor?" diye sordu. "Ya Rasûlallah! Onun gibisini daha önce hiç görmedik. Allah'ın verdiği rızka ondan daha çok kanaat gösteren kimse ile konuşmadık. İnsanlar dünyanın tamamını bölüşe­cek olsalar hiç dönüp bakmaz." dediler. Rasûlullah (s.a.) bunun üzerine: "El­hamdülillah, ben onun toptan, bütün uzuvlarıyla öleceğini umarım." buyur­du. İçlerinden birisi: "Her bir insan toptan ölmez mi ya Rasûlallah?" diye sordu. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: "İnsanın arzuları ve elem­leri dünyanın çeşitli vadilerine dağılmıştır. Ölüm onu bu vadilerden birinde yakalayacak, bu esnada arzulan ve emelleri dolayısıyla herşeyiyle toptan ecelin kendisini yakaladığı vadide bulunamayacaktır. Kulun bu vadilerden hangi­sinde öldüğü Allah için önemli değildir."

Sonrasını şöyle anlattılar: Bu delikanlı aramızda en faziletli bir hal ile, en çok zühd üzere ve kendisine ayrılan rızka kanaat göstererek yaşadı. Rasû­lullah (s.a.) vefat edince, Yemen halkından bazıları İslâm'dan çıktı. Bu adam kavmi arasında kalktı ve onlara Allah'ı ve İslâm'ı hatırlattı. Böylece onlar­dan hiç kimse İslâm'dan dönmedi. Hz. Ebu Bekir Sıddîk, onu hatırlar ve so­rardı, sonunda durumunu ve yaptığı hizmetleri haber aldı ve Ziyâd b. Le-bîd'e mektup yazarak onun hakkında tavsiyelerde bulundu.[296]

 

18— Kudâalılardan Sa'd Hüzeym Oğullarının Gelişi:

 

Vâkıdî, Ebu'n-Numan'dan, Sa'd Hüzeym oğullarından olan babasının şöyle anlattığını naklediyor: Kavmimizi temsil eden heyetten bir temsilci ola­rak Rasûlullah'a (s.a.) geldim. Allah Rasûlü (s.a.) bütün beldelere hükmet­miş ve Araplar O'na boyun eğmek zorunda kalmışlardı. İnsanlar iki sınıfa ayrılmıştı: Ya arzu ederek müslüman olanlar veya kılıçtan korkanlar. Medi­ne'de bir köşede konakladık. Sonra mescide doğru yola çıktık, kapısına ka­dar geldik. Rasûlulîah'ı (s.a.) cenaze namazı kılarken bulduk. Bir köşede bekledik, namaza iştirak etmeyip Rasûlullah (s.a.) ile karşılaşmak ve O'na bîat etmek istedik.

Sonra Rasûlullah (s.a.) dönüp bize baktı ve bizi çağırdı. "Siz kimlersi­niz?" diye sordu. "Sa'd Hüzeym oğullanndamz." dedik. "Müslüman mısı-mz?" diye sordu. Bizde: "Evet" dedik. Bunun üzerine: "Kardeşinizin cena­ze namazını kılmadınız rm?" diye sordu. Biz: "Sana bîat edinceye kadar bi­ze caiz olmaz sanmıştık ey Allah'ın Rasûlü."dedik. Buyurdular ki: "Nerede müslüman olursanız sizler müslümansımz." Biz de: "İslâm'a girdik ve İslâm üzere Rasûlullah'a (s.a.) bîat atik." dedik.

Sonra bineklerimizin yanına döndük. En küçüğümüzü eşyamızın yanın­da bırakmıştık. Rasûlullah (s.a.) bizi çağırması için bir adam göndermişti. O da bizimle geldi. Rasûlullah'ın (s.a.) yanma varıp İslâm'a bîat etti. "Ya Rasûlallah! O bizim en küçüğümüz ve hizmetçimizdir." dedik. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: "Bir kavmin en küçüğü onların hizmetine bakar. Allah be­reketini onun üzerine kılsın." Vallahi o zat, Rasûlullah'ın (s.a.) duası sebe­biyle, bizim en hayırlımız ve en çok Kur'an okuyanımız idi. Daha sonra Ra­sûlullah (s.a.) onu bize emîr tayin etti. Bize imamlık da yapıyordu. Yola çık­mayı istediğimizde Bilâl'e (r.a.) emredip bize ûkıyyelerle gümüşler ikram et­ti. Kavmimize döndük. Allah, (c.c.) hepsine İslâm'ı nasip etti.[297]

 

19— Fezâreoğullarının Gelişi:

 

Ebu Rabî b. Sâlim,[298] el-îktifâ adlı eserinde der ki: Rasûlullah (s.a.) Te-bük'ten dönünce on küsur kişilik Fezâreoğullan heyeti yanma geldi. İçlerin­de Hârice b. Hısn ve Uyeyne b. Hısn'ın kardeşinin oğlu Hurr b. Kays vardı; heyettekilerin en küçükleri bu idi. Ramle bt. Hâris'in evinde konakladılar, îs'âm'ı kabul ederek Rasûlullah'a (s.a.) geldiler. Beldelerinde kuraklık var­dı, bu yüzden çok zayıf bineklerle gelmişlerdi. Rasûlullah (s.a.) beldelerinin halini sordu. İçlerinden birisi: "Ya Rasûlallah! Beldemize kuraklık çöktü, hay­vanlarımız helak oldu, bostanlarımız kurudu; evlatlarımız aç kaldı. Rabbına duâ et bize yağmur yağdırsın. Bizim için Rabbın katında şefaatta bulun. Rabbın da bizim için sana şefaatta bulunsun." dedi. Bu söz üzerine Rasûİullah (s.a.)

buyurdu ki: "Sübhanaüah, yazıklar olsun sana! Ben, ancak Rabbım katında tevessülde bulunurum, Rabbımız kime tevessülde bulunacak? O azamet sa­hibinden başka ilâh yoktur. O'nun kürsîsi, yeri ve gökleri kuşatmıştır. Gök^ ler ve yer o kürsînin celâlinden ve azametinden yeni yapılmış bir semer gibi gıcırdar." Sonra Hz. Peygamber (s.a.) buyurdu ki: "Allah Teâlâ sizin sevgi­nize, sıkıntınıza ve sıkıntınızın geçmesinin yaklaşmasına gülmektedir." Be-devî: "Ya Rasûlallah! Rabbımız azze ve celle güler mi?" diye sordu. Rasû­lullah (s.a.): "Evet." dedi. Bu söz üzerine bedevî: "Gülen Rabbın hayrından mahrum kalmayacağız!" dedi. Rasûlullah (s.a.), onun bu sözüne güldü ve minbere çıktı, bir konuşma yaptı. Yağmur duasından başka hiçbir duada el­lerini kaldırmazdı. Ellerini koltuk altları gözükecek kadar kaldırdı. O'nun yaptığı duadan bir kısmı şöyle mahfuzdur: "Allah'ım! Beldelerini ve hayvan­larını suya kavuştur. Rahmetini yay, ölmüş olan beldeni canlandır! Allah'ım; bizi bolluğa, berekete, afiyete sebep olacak, bütün beldeleri içine alacak, ge­ciktirilmeyen, âcil olan, zarara sebep olmayıp faydalı olan bir yağmurla suya kavuştur! Allah'ım; Senden rahmet yağmurları istiyoruz; azaba, helake, boğ­maya ve felâkete sebep olacak tufan değil. Allah'ım! Bizi suya kavuştur ,ye düşmanlarımıza karşı bize yardım et!"[299]

 

20— Esedoğullannın Gelişi:

 

Esedoğullanndan on kişilik bir heyet Rasûlullah'a (s.a.) geldi. Araların­da Vâsıbe b. Ma'bed ve Talha b. Huveylid vardı. Geldiklerinde, Rasûlullah (s.a.) ashabıyla beraber mescidde oturuyordu. Konuşurlarken sözcüleri dedi ki: "Ya Rasûlallah! Biz, Allah'ın birliğine ve hiçbir ortağı olmadığına, senin de O'nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehadet ettik. Sana geldik ey Allah'ın Ra­sûlü. Bize elçi göndermedin, biz kavmimizin temsilcileriyiz."

Muhammed b. Kâ'b el-Kurazî dedi ki: Allah Teâlâ, Rasûlü'ne şu âyeti indirdi: "İslâm olmalarını senin başına kakıyorlar. De ki: Müslüman olmanızı benim başıma kakmayın. Hayır, eğer sâdık kimselerseniz, aksine sizi imana eriştirmekle Allah sizi minnet altında bırakır."[300]

O gün Rasûlullah'a (s.a.) sordukları sorular arasında, bazı şeyleri uğur­lu ya da uğursuz sayarak hüküm vermek, kehânette bulunmak ve yine taş parçalarım kullanarak geleceğe ait hükümler vermek gibi hususlar vardı. Ra-sûlullah (s.a.) onları bunların hepsinden menetti. Bunun üzerine dediler ki: "Biz bu işlerin hepsini cahiliye döneminde yapıyorduk. Yaptığımız bir işimiz daha vardı, onun hakkında ne dersin?" Rasûlullah (s.a.): "Nedir o?" diye sordu. "Çizgi çizmek." dediler. Hz. Peygamber (s.a.) buyurdu ki: "Bu iş peygamberlerden birisine öğretilmişti. Kimin çizgisi onun çizgisine uygun dü­şerse öğrenmek istediği şeyi bilir. "[301]

 

21— Behrâ Heyetinin Gelişi:

 

Vâkidî, Kerime bt. Mikdâd'ın şöyle söylediğini rivayet eder: Annem Du-bâa bt. Zübeyr b. Abdilmuttalib der ki: Behrâ heyeti, Yemen'den Rasûlul­lah'a (s.a.) geldi. On üç kişi idiler. Bineklerini yederek Mikdâd'm kapısın^ kadar geldiler. Biz, Hudeyleoğulları yurdundaki evimizdeydik. Mikdâd on­ları karşılamaya çıktı. "Hoş geldiniz!" deyip eve aldı. Kendimiz için daha önceden hazırlamış olduğumuz hays yemeğini getirdi. Yemek hususunda çok cömertti. Susayıncaya kadar o yemekten yediler. Sonra yemek kabı bize gön­derildi. İçinde biraz yemek vardı. Dibinde artan bu yiyecekleri topladık, kü­çük bir tabağa koyup azadh cariyem Sidre ile Rasülullah'a (s.a.) gönderdik. O'nu Ümmü Seleme'nin evinde buldu. Rasûlulîah (s.a.) buyurdu ki: "Bunu Dubâa mı gönderdi?" Sidre: "Evet ya Rasûlallah." dedi. Hz. Peygamber (s.a.): "Bırak" dedi. Sonra: "Ebu-Ma-bed'in misafirleri ne yaptı?" diye sordu. (Sidre diyor ki): "Yanmıızdalar." dedim. Mikdâd'ın kızı diyor ki: Rasûlullah (s.a".) ve yanmda bulunanların hepsi bu yemekten susuzluk hissedinceye kadar yediler. Sidre de onlarla beraber yedi. Rasûlullah (s.a.) Sidre'ye: "Ka­lan yemeği misafirinize götür." dedi. Sidre diyor ki: Çanakta kalan yemeği hanımefendime getirdim. Bizde kaldıkları müddetçe misafirler bu yemekten doyup susayıncaya kadar yediler. Biz aynı yemeği götürüp getirdiğimiz halde hiç ekşitmiyordu. Bunun üzerine misafirler: "Ey Ebu Ma'bed! Sen bizi en çok sevdiğimiz yemekle doyurup duruyorsun. Biz böyle bir şeyi şu ana kadar hiç görmedik. Bize sizin yemeğinizin pıhtılaşmış kan ve benzeri azıcık şeyler olduğu söylenmişti. Halbuki biz senin yanında doyuyoruz." dediler. Bunun üzerine Ebu Ma'bed, Rasûlullah'ın (s.a.) bu yemekten yeyip geri gönderdiği­ni ve bu durumun O'nun parmaklarının bereketi olduğunu haber verdi. Mi­safirler bunu duyunca: "O'nun Allah ve Rasûlü olduğuna şehadet ederiz." dediler ve imanları kuvvetlendi. Rasûlullah'ın (s.a.) istediği de bu idi. Gün­lerce orada kalıp İslâm'ın şartlarını öğrendiler. Sonra Rasûlullah'a (s.a.) ge­lip veda ettiler. Rasûlullah (s.a.) da onlara hediyelerini verdi, dönüp kabilelerine gittiler[302]                                                          

 

22— Uzre Heyetinin Gelişi:

 

Hicretin 9. yılında on iki kişilik Uzre heyeti Hz. Peygamber'e (s.iiL) gel­di. İçlerinde Cemre b. Nûman da vardı. Rasûlullah (s.a.): "Bu kavirfl.kim-dir?" diye sorduğunda, sözcüleri: "Tanımadığın kimseler değillerdir] Biz Kusay'ın ana bir kardeşlerinden Uzreoğullanyız. Bİz Kusay'ı destekliyenle-riz. Biz Huzâalılar'la Bekiroğullarım Mekke vadisinden uzaklaştır anlarız. Ara­mızda onlarla akrabalık ve hısımlık vardır." diye cevap verdiler. Allah Rasûlü (s.a.): "Hoş geldiniz. Beni size tanıtan nedir?" dedi. Daha sonra müslüman oldular. Rasûlullah (s.a.) onlara; Şam'ın fethedileceğini, Heraklius'un ülke­sinden kaçıp bir yere sığınacağını müjdeledi ve onlan kâhinlere soru sormak-dan, putlar için kurban kesmekten menetti. Ancak Allah'ın adı zikredilerek kesim yapabileceklerini haber verdi. Remle'nin evinde birkaç gün kalıp hedi­yelerini, almış olarak ayrıldılar.[303]

 

23— Beliyoğullarının Gelişi:

 

Hicretin 9. yılı Rebîulevvel ayında Beliyoğulları heyeti RasûluIIah geldi[304] Ruveyfi' b. Sabit el-Belevî onları evinde ağırladı ve onlarla birlikte gelip dedi ki: "Bunlar benim kavmim." Rasûlullah (s.a.): "Sen ve kavmin hoş geldiniz!" dedi. Hepsi müslüman oldular. Rasûlullah (s.a.) onlara: "Sizi İslâm'a erdiren Allah'a hamdolsun! İslâm'dan başka bir din üzere ölen her­kes cehennemdedir." dedi. Heyet başkam Ebu'd-Dubeyb dedi ki: "Ya Ra-sûlallah! Ben ziyafet vermeyi, ikramda bulunmayı severim. Bana bundan bir sevap var mıdır?" Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: "Evet, zengin olsun fakir olsun kime bir iyilik yaparsan sadakadır." Ebu'd-Dubeyb: "Ya Rasûlallah! Misafirliğin müddeti ne kadardır?" diye sordu. Rasûlullah (s.a.): "Üç gün­dür, ondan sonrası sadakadır. Misafirin (üç günden sonra) yanında kalıp se­ni sıkıntıya sokması helâl değildir." buyurdu. Bu sefer: "Ya Rasûlallah! Çöl­deki yitik davar hakkında ne dersin?" diye sordu. O da: "O ya senindir, ya kardeşinindir veya kurdundur." buyurdu. Bunun üzerine: "Ya deve?" diye sordu. Rasûlullah (s.a.) da: "Ne yapacaksın deveyi, bırak onu sahibi bulsun!" dedi. Ruveyfi' diyor ki: Sonra kalkıp evime geldiler. Bir de baktık ki, Rasû­lullah (s.a.) hurma yüklenmiş olarak evime geliyor. Geldikten sonra bana dedi ki: "Konuklarına ikramda bulunurken bundan da yararlan." Konuklar bu hurmadan ve başka şeylerden yiyorlardı. Böylece üç gün kaldılar,sonra Allah RasûhVne (s.a.) veda ettiler. Hz. Peygamber (s.a.) de onlara hediyelerini verdi, dönüp beldelerine gittiler.

Bu olaydan çıkarılacak bazı fıkhı hükümler:

Misafirin ev sahibi üzerinde hakkı vardır ve bu hak üç mertebedir: Vacip olan hak, müstehap olan hak ve sadaka sayılan hak. Vacip olan hak bir gün ve gecedir. Hz. Peygamber (s.a.) bu üç mertebeyi sahih olduğunda ittifak edilen Ebu Şurayh el-Huzâî hadisinde zikretmiştir. Bu hadiste Rasû­lullah (s.a.) buyurmuştur ki: "Kim Allah'a ve âhiret gününe iman ediyorsa, misafirine hediyesini ikram eylesin." "Hediyesi nedir ya Rasûlallah?" dedi­ler. Buyurdu ki: "Onun bir günü ve gecesi. Misafirlik üç gündür, üç günden sonrası sadakadır. Bu müddetten fazla kalıp ev sahibine sıkıntı vermesi mi­safire helâl olmaz."'[305]

Dağda, kırda yitik olarak rastlanan davarın alınması caizdir. Bu şe­kilde bulunan bir koyunun sahibi ortaya çıkmazsa o bulana ait olur. Arka­daşlarımızdan (Hanbeİî âlimlerinden) bazıları bu hadis-i şerifi delil göstere­rek buluntu haldeki koyun ve benzerlerinin alınmasının caiz olduğu görüşündedir. Bu durumda onu bulan, şu üç seçenek arasında muhayyerdir: 1) Ya hemen keser ve yer, bu durumda kıymetini öder, 2) Ya satar ve bedelini sak­lar, 3) Veya koyunu yanında alıkor ve cebinden onun yiyecek masraflarını karşılar. Bu masraf konusunda iki durum vardır. Çünkü sahibi ortaya çıkın­caya kadar Rasûlullah (s.a.) onu bulanın mah olarak kabul etti. Şayet onun malı olursa o zaman yukarda zikredilen üç durum arasında muhayyerdir. Sa­hibi ortaya çıkarsa koyunu veya kıymetini sahibine verir. Ahmed b. Hanbel'in önceki (mütekaddim) arkadaşlarına gelince bunun aksini söylemişlerdir. Ebu'l-Hüseyin dedi ki: "Koyunu (bulan kimse) üzerinden bir sene geçmeden ko­yun üzerinde hiçbir tasarrufta bulunamaz. (Yani ne satabilir, ne de kesip yi­yebilir.) Bu konuda başka herhangi bir rivayet yoktur. Şayet dağda veya kır­da (özellikle yırtıcı i hayvanlara karşı kendisini koruyamayacak olan) davar cinsinden şeyleri alır dediysek, onu yemek vs. gibi hiçbir tasarrufta bulun­maması gerekir." îbn Akıl de böyle söylemiştir. Ebu TâlüVin rivayetine göre İmam Ahmed koyun hakkında: "Onu bir yıl tutar ve sahibini arar, sahibi çıkar gelirse ona geri verir." demiştir. Şerîfân da demiştir ki: "Üzerinden bir sene geçmeden koyuna sahip olunmaz. Bu konudaki rivayet tektir." Ebu Be­kir ise: "Kayıp davan alan kimse bir sene boyunca onun sahibini aramak zo­rundadır. Bu vaciptir. Bîr sene geçer, sahibi gelmezse bu durumda onun malı olur." der.

Birinci grubun görüşü, hem koyunu bulanın, hem de onun asıl sahibinin menfaatına uygunluğu açısından fıkhın ruhuna daha yakındır. Çünkü hay­vanı bir sene boyunca yanında tutup onun için masraf yapacak olan kimse, şayet bu masrafları sahibinden alacak olsa, o kimse belki koyunun kıymeti­nin .birkaç katı borçlanmış olacak. Şayet bu masrafları alamayacak olsa bu sefer de bulan kimse borçlu duruma düşecektir. Hayvanı kendi haline terke-der, almaz dersek, bu durumda da kurt parçalayacak ve telef olacaktır. Hal­buki Allah Teâlâ malın ziyan olmasını emretmez.

Soru: Sizin tercih ettiğiniz bu görüş, İmam AhmedMn ve arkadaşlarının görüşüne aykırı olduğu gibi bu koaadaki delile de muhaliftir.

İmam Ahmed'in görüşüne aykırılığı, Ebu Tâlib'in ondan naklettiği gö­rüşünde geçmişti. Yine Ebu Tâlib ondan, zaruret halinde bir ölü, bir de (usu­lüne uygun olarak) kesilmiş iki koyuna rastlayan kimse için şöyle dediğini nakletmiştir: "Ölü koyunun etinden yer, kesilmiş koyundan yiyemez, çünkü onun sahibi vardır." Bu sözüyle "onun sahibini araması gerekir." demek is­temiştir. Kesilmiş haldeki koyunun olduğu gibi bırakılmasını, alınmamasını vacip görürse canlı haldeki koyun hakkında böyle hükmetmesi daha evlâdır. İmam Ahmed'in arkadaşlarının sözüne muhalif olma durumu yukarıda geçinişti. Delile muhalif olmasına gelince, Abdullah b. Amr hadisinde şöyle de­nilmektedir: "Ya Rasûlallah! Koyunun kayıp olanı hakkında ne dersin?" di­ye sorduklarında buyurdular ki: "O senin veya kardeşinin ya da kurdundur. Kardeşinin kaybım sakla." Bir başka metinde ise: "Kayıbmı kardeşine iade et." buyurdu176* Bu hadis kayıp koyunun kesilmesini ve satılmasını menet­mektedir.[306]

Cevap: tmam Ahmed'in görüşünde, tariften (koyunun sahibim bulma çabası) daha fazlası yoktur. Öte yandan: "Bulan kimse yemek, satmak ve saklamak durumları arasında muhayyerdir." diyenler ise, tarifin gerekmedi­ğini söylemiyorlar. Bilâkis, kesip yese veya satsa bile alâmetleri ve işaretle­riyle tarife devam etmelidir, diyorlar. Sonunda sahibi çıkıp gelirse kıymetini öder. İmam Ahmed'in: "Onu tarif eder (sahibini arar)" sözü; koyun canlı olarak tarif eder veya bir zimmette teminat altına alınmış ve hem sahibinin hem de bulanın menfaatına uygun olarak tarif eder şıklarından daha umû­midir. Özellikle yolculuk halinde böyle bir hayvan bulan kimseye bir sene bo­yunca hayvanı yanında tutarak tarifte bulunma mecburiyeti getirmekte Şâ-ri'in rıza göstermeyeceği ölçüde güçlük ve meşakkat vardır. Onu almayıp terketmek ise o hayvanı helak olmaya maruz bırakmaktır ki, bu da onun alın­ması emrine ve alınmadığı takdirde kurtların nasibi olacağının haber verilme keyfiyetine ters. düşer. Bu durumda, şu iki şıktan birini tercih mecburiyeti var­dır: Onu satıp parasını saklamak veya yemek, ya da benzerini veya kıymetini ödemek.

İmam Ahmed'in arkadaşlarına muhalif olmasına gelince, bu imamla­rın en büyüklerinden, Hanbelî mezhebinin büyük şeyhleriyle kıyaslanabile­cek diğer âlimi Ebu Muhammed el-Makdisî—kaddesallahu sirrahu—tahyîr'i (yukarda zikri geçen üç durum arasında muhayyer olma) tercih etmiş ve bu konuda en mükemmel şekilde ve en isabetli kararı vermiştir.

Delîle (yukarda zikredilen hadise) muhalif olmasına gelince, deriz ki: O şer'î delilde, yolculukta veya çölde bulunup alınan hayvanın satılmasını veya yenilmesini yasaklayan, bir sene boyunca onu alıkoyup sahibini aramayı ve —ister masraflarını alsın ister almasın— onun yem giderlerini karşılamayı vacip kılan hüküm nerede? Bırakın bu konuda delil bulunmasını, şeriatta bile böy­le bir hüküm yoktur. Rasûlullah'm (s.a.): "Kardeşinin kayıbını sakla" sözü, o hayvanı kendisi alıp sahibinin hakkını çiğnememesi gerektiği hususunu açıkça ifade etmektedir. O koyunu satmak ve parasını saklamak, onu bir sene bo­yunca yanında tutup sahibini aramaktan, bu arada da ona harcama yapıp kıymetinin birkaç katı sahibini borçlandırmaktan daha hayırlı olunca, onu alıkoyup sahibine geri verme hususu da muhayyerlik sının içimledir, Hadis-i şerif, mânası ve kuvvetiyle bunu gerektirmektedir. Bu durum apaçıktır. Ba­şarı Allah'tandır.

Yitik devenin alınması caiz değildir. Ancak çok küçük bir yavru dair, kendisini kurt vb. yırtıcı hayvanlara karşı koruyamayacak durumda oi hadisin mânasmdaki delâlet ve tenbih sebebiyle, onun hükmü de koyuîjün hükmü gibidir. (Yani alınmasında bir sakınca yoktur). [307]

 

24— Zî Mürre Heyetinin Gelişi;

 

Zî Mürre heyeti, on üç kişi olarak, Haris b. Avf in başkanlığında Rasû-lullah'a (s.a.) geldiler[308] ve dediler ki: "Ya Rasûlallah! Biz senin kavminde-niz ve seninle akrabayız. Biz, Lüey b. Gâliboğulları kavmindeniz." Rasûlul-lah (s.a.) tebessüm buyurup Hâris'e dedi ki: "Aileni nerede bıraktın?" Ha­ris: "Selah[309] ve civarında." dedi. Rasûlullah (s.a.): "Beldelerinizin duru­mu nasıl?" diye sordu. O da: "Valahi, kıtlık ve kuraklık içindeyiz, hayvan­ların ilikleri kurudu. Bizim için Allah'a dua et." dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.): "Ey Allah'ım, onları suya kavuştur!" diye dua etti. Daha sonra birkaç gün kalıp beldelerine dönmek istediler. Rasûlullah'a (s.a.) gelip vedalaştılar. Hz. Peygamber (s.a.), Bilâl'e (r.a.) hediyelerini vermesini em­retti. Bilâl de onar ûkıyye gümüşle ikramda bulundu. Haris b. Avfa on iki ûkıyye verdi. Beldelerine döndüler ve yağmur yağmış olduğunu gördüler. Bu­nun üzerine ne zaman yağmur yağdığını sordular ve o günün Rasûlullah'm (s.a.) dua ettiği gün olduğunu öğrendiler. Bundan sonra beldeleri yeşerdi. [310]

 

25— Havlan Heyetinin Gelişi:

 

Hicretin 10. yılı Şaban ayında on kişilik Havlan heyeti Rasûlullah'a (s.a.)  geldiler ve: "Ya Rasûlallah! Biz kavmimizin temsilcileriyiz. Allah Teâlâ'ya  inanan ve Rasûlu'nü tasdik eden kimseleriz. Develerin böğürlerini yorarak  dağlan, ovalan aştık. Allah ve Rasûlü'nün üzerimizdeki nimeti sayesinde seni ziyarete geldik." dediler. Hz. Peygamber (s.a.) buyurdu ki: "Bana gel­mek için katettiğiniz mesafede, her birinizin devesinin attığı her adım için bir mükâfat vardır. 'Seni ziyaret İçin' sözünüze gelince, kim beni Medine'de zi­yaret ederse, kıyamet gününde yanımda olacaktır." Dediler ki: "Ya Rasûlal-lah! Bu yolculukta bizim hiçbir kaybımız yoktur." Daha sonra Rasûlullah (s.a.): "Ammu Enes (Umyânis) ne yapıyor?" diye sordu. —Umyânis, Hav­lan kabilesinin taptığı bir puttu.— Dediler ki: "Müjdeler olsun ki Allah onun yerine senin getirdiğin dini koydu. Ancak birkaç ihtiyar kadın ve yaşlı erkek ona bağlı kaldı. înşaailah döndüğümüzde onu yıkacağız. Biz büyük bir alda­nış ve fitne içindeydik."

Rasûlullah (s.a.) onlara dedi ki: "Gördüğünüz en büyük fitnesi ne idi?" Dediler ki: "Bir yıl çürümüş kemikleri yiyecek kadar kuraklığa uğramıştık. Gücümüzün yettiği kadar mal toplayıp yüz tane öküz satm aldık ve bir sabah Ammu Enes için kurban olarak keserek yırtıcı kuşlara bıraktık. Halbuki biz o kuşlardan daha aç ve ihtiyaç içindeydik. O sırada yağmur yağdı. Otların adam boyunca büyüdüğünü gördük. Bizden birisi: Ammu Enes bize nimet verdi, diyordu." Bu putları için hayvanlarından ve ekinlerinden ayırmış ol­dukları payı Hz. Peygamber'e (s.a.) anlattılar. Onlar, mallarından bir kısmı­nı putlarına, bir kısmını da kendi iddialarınca Allah'a adıyorlardı. Dediler ki: "Ekin ekerdik, ortasını Ammu Enes'e ayırırdık ve onun adını verirdik. Başka bir ekini de Allah'ın bölgesi olarak adlandırırdık. Rüzgâr dönerse (ekin iyi yetişirse) Allah'a ayırdığımız payı Ammu Enes'e verirdik, fakat aksi olur­sa Ammu Enes'in payını Allah'a vermezdik."

Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.), Allah'ın (c.c.) kendisine şu âyeti indir­diğini söyledi: "Allah'ın yarattığı ekinlerle hayvanlardan Allah'a pay ayırdı­lar."[311] Sonra: "Ona gider mahkeme olurduk, o da konuşurdu." dediler. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: "Sizinle konuşanlar şeytanlardır."

Daha sonra dindeki farzları sordular. Rasûlullah (s.a.) bunları teker te­ker haber verdi ve onlara, sözlerinde durmalarını, emânete riayet etmelerini, komşularına iyi davranmalarını ve hiç kimseye zulmetmemelerini emretti ve buyurdu ki: "Zulüm kıyamet gününde karanlıktır (sahibini karanlıklara bo­ğar)." Birkaç gün sonra gelip vedalaştilar. Rasûlullah (s.a.) hediyelerini ver­di ve dönüp kavimlerine gittiler. Oraya varır varmaz, daha yüklerinin düğü­münü çözmeden Ammu Enes'i yiktılar.[312]

 

26—  Muhâriboğullan Heyetinin Gelişi:             

 

Muhâriboğullan heyeti, Veda haccı yılında Hz. Peygamber'e (s.a.) gel­di. Rasûlullah (s.a.), hac mevsimlerinde kendisini diğer kabilelere tanıtıp on­ları İslâm'a davet ettiğinde Araplardan O'na en sert ve kaba davrananları bunlardı. On kişilik bir temsilci grubu Rasûluüah'a gelerek müslüman oldu­lar. Bilâl (r.a.) sabah ve akşam yemeklerim getiriyordu. Tâ ki bir gün Öğle­den ikindiye kadar Rasûlullah (s.a.) ile birlikte oturdular. Rasûlullah (s.a.) içlerinden birini tanıdı ve ona uzun uzun baktı. Muhâriboğulları kabilesin­den bu adam O'nun baktığını görünce dedi ki: "Ya Rasûlallah! Sanki beni tanımış gibisin." Rasûlullah (s.a.): "Seni görmüştüm." dedi. Adam dedi ki: "Evet vallahi, beni görmüş, benimle konuşmuştun. Ben de sana en çirkin söz­lerle konuşmuş ve Ukaz'da sen insanlar arasında dolaşırken, sana en çirkin şekilde karşılık vermiştim." Rasûlullah (s.a.) bütün bunları hatırlayarak: "Evet." dedi. Sonra adam dedi ki: "Ya Rasûlallah! O gün sana benden da­ha çok düşman ve İslâm'a benden daha uzak hiç kimse yoktu. Beni hayatta bırakıp seni tasdik etmeme imkân veren Allah'a hamdolsun. O gün, benimle beraber olanlar hep dinleri üzere öldüler." Rasûlullah (s.a.): "Kalpler, Al­lah Teâlâ'nın elindedir." buyurdu. Adam: "Ya Rasûlallah! Benim için istiğ­farda bulun." deyince, Rasûlullah (s.a.): "İslâmiyet kendinden önceki küf­rün kökünü kazır." buyurdu. Sonra ailelerinin yanına döndüler.[313]

 

27—  Suda Heyetinin Gelişi:                                         

 

Hz. Peygamber (s.a.) Cirâne'den döndükten sonra (hicrî 8. yıl) Suda heyeti geldi.

Rasûlullah (s.a.) daha önce bir askerî birlik hazırlamış, başlarına da Kays b. Sa'd b. Ubâde'yi geçirmiş, ona beyaz bir sancak ile siyah bir bayrak ver­mişti. Kanat denilen yerde dört yüz kişi olarak toplanmışlardı. Rasûlullah (s.a.) bu birliğe, Yemen taraflarındaki Sudâhlar üzerine gitmelerini emretmişti. Bu sırada o kabileden bir adam Hz. Peygamber'e (s.a.) gelmişti. Üzerlerine as­ker gönderildiğini öğrenince, Allah Rasûlü'ne (s.a.) gelip dedi ki: "Ben kav­mimin elçisi olarak geldim, askerlerini geri çek. Ben kavmimi sana getirece­ğim." Bu söz üzerine Rasûlullah (s.a.) Kays b. Sa'd'ı, Kanat denilen mevkiin taşından geri çevirdi.

Sonra Sudâlı olan bu adam kavmine gitti ve yanında on beş kişilik bir heyetle Rasûlullah'a (s.a.) geldi. Sa'd b. Ubâde: "İzin ver benim konuğum olsunlar ya Rasûlallah!" dedi. Bunun üzerine onun yanında konakladılar. Sa'd b. \ bade onları, güzelce karşıladı ve kendilerine ikramda bulundu, hepsini giydirip kuşattı. Sonra hep beraber Rasûluüah'a (s.a.) gittiler. Müslüman ol­mak üzere bîatta bulunup dediler ki: "Biz geride kalan kavmimizi de temsil ediyoruz." Daha sonra kavimlerine döndüler. Aralarında İsiâmiyet hızla ya­yıldı. Veda haccmda yüz kişi olarak Rasûluilah'a (s.a.) geldiler. Vâkıdî bu bilgileri M ustalık oğullan ndan birinden rivayet etmiştir.

Sudâhlara mensup Ziyâd b. Hâris'ten de şu rivayeti nakletmiş tir: Ziyâd, Rasûlullah'a (s.a.) gelmiş ve; "Askerini geri çek, ben sana kavmimi getirece­ğim. " demiş, Rasûlullah (s.a.) da geri çekmiştir. Ziyâd der ki: Kavmimden bir heyet geldi. Rasûiullah (s.a.) bana dedi ki: "Ey Sudâlı kardeş, sen kavmi içinde kendisine itaat edilen biri misin?" Dedim ki: "Allarİ ve Rasûlü'nün (s.a.) sayesinde evet ya Rasûlallah." İşte bu Ziyâd, Rasûlullah (s.a.) ile bazı seferlere katılmış ve demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) bir gece yürüyordu, biz de O'nunla beraber yürüyorduk. Ben kuvvetli bir adamdım. Ashabı dağılmaya başlamıştı. Ben hiç bineğinin yanından ayrılmadım. Seher vakti olunca ba­na: "Ey Sudâlı kardeş, ezan oku!" buyurdu. Ben de bineğimin üzerinde ezan okudum. Sonra yürüyüp gittik. Rasûlullah (s.a.) ihtiyacı için inmişti, sonra döndü ve-dedi ki: "Ey Sudâlı kardeş, suyun var mı?" Mataramda birazcık bulunduğunu söyledim. "Getir." dedi. Ben de götürdüm. "Dök!" dedi. Ma­taradaki suyu bir çanağa boşalttım. Ashabı oraya üşüşmeye başladı. Sonra elini o çanağa daldırdı. Bir de gördüm ki, her iki parmağının arasından kay­nak fışkırıyor. Sonra dedi ki: "Ey Sudâlı kardeş! Şayet ben Rabbim azze ve celle'den utanmasaydım, hepimizin susuzluğunu giderirdik ve hepimiz de kana kana içerdik." Sonra abdest aldı ve: "Ashabıma, kimin abdest alacak suya ihtiyacı varsa buraya gelmesini ilan et!" Hepsi geldiler. Sonra Bilâl kamet getirmeye başlayınca Rasûlullah (s.a.): "Sudâlı kardeş ezan okudu; kim ezan okursa kameti de o getirir." buyurdu. Kalkıp kamet getirdim. Sonra Rasû­lullah (s.a.), öne geçip bize namaz kıldırdı.

Beni kavmime emîr tayin etmeden önce,, bana bu hususta bir yazı yaz­masını istemiştim, O da yazmıştı. Namazım bitirdikten sonra bir adam kalk­tı ve Peygamberimizin kendilerine tayin ettiği emîrinden şikâyette bulundu ve dedi ki: "Ya Rasûlallah! Cahiliyye devrinde aramızda bir düşmanlık var­dı, bizi onunla cezalandırdı." Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: "Müslüman bir adam için emirlikte hayır yoktur." Sonra bir başka adam kalktı ve: "Ya Ra­sûlallah! Bana zekâttan pay ver." dedi. Rasûlullah (s.a.) ona da şöyle dedi:

"Allah Teâlâ zekâtın taksimini, ne bir büyük meleğine, ne de bir peygambe­rine bırakmıştır. (Bizzat kendisi) zekâtı sekiz sınıfa taksim etmiştir. Şayet sen, o sekiz sınıftan biri isen, vereyim; şayet değilsen, o zaman zekât, senin başın­da bir ağrı ve karnında bir derttir." Kendi kendime dedim ki: Bu iki haslet ha! Müslüman bir adam olarak emîr olmayı istemek, zengin bir adam olarak zekât istemek! Bu düşünce üzerine Rasûlullah'a (s.a.) dedim ki: "İşte bana yazdığın iki yazı, bunları benden geri al." Rasûlullah (s.a.): "Niçin?" dedi. Dedim ki: "Ya Rasûlullah! Ben müslüman bir adam olarak 'Müslüman bir adam için emirlikte hayır yoktur' dediğini duydum. Ve zengin bir kimse ola­rak: 'Kim ihtiyacı olmadığı halde zekât isterse, başında bir ağrı ve karnında bir dert olur.' buyurduğunu duydum." Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: "Söy­lediğim şeyler, aynen öyledir." Sonra yazıların iadesini kabul etti ve bana dedi ki: "Bana kavminden emîr tayin edebileceğim birini göster." Ben de birini tavsiye ettim, onu tayin etti. Dedim ki: "Ya Rasûlallah; bizim bir kuyumuz var, kış olunca suyu yetiyor, ama yazın az geliyor ve suya muhtaç hale geli­yoruz. Aramızdaki müslümanların sayısı az ve biz korkuyoruz. Allah Teâ-lâ'ya bizim için kuyumuz hakkında dua et." Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.): "Bana yedi küçük taş ver." dedi, ben de verdim. Taşlan aldı, avucun-da oğuşturup bana verdi ve: "Oraya vardığın zaman besmele çekerek bunla­rı tane tane kuyuya at." dedi. Dediğini yaptım. Şu ana kadar hiç susuzlukj çekmedik.[314]

Bu olaydan çıkarılacak fıkhî hükümler:               

Askere bayrak ve sancak vermek müstehaptır. Sancağın beyaz ol­ması müstehap, bayrağın siyah olması ise kerahatsiz caizdir.

Bir kişinin haberi kabul edilir. (Yani en az iki kişi olmaları şart ko-j şulmaz.) Çünkü Hz. Peygamber (s.a.), yalnızca Sudanlardan bir kişinin haberi üzerine askeri geri çağırdı.                                                               

  Bütün bir gece ezan vaktine kadar yol yürümek caizdir. Çünkü kelimesi, gece yürümek demektir ve gece yarısından sonrası içir kullanılmaz.

Binek üzerinde ezan okumak caizdir.

Devlet başkanının abdest için tebaasından su istemesi caizdir, bu di­lenmek sayılmaz.

  Su temin etmek için çaba göstermeden teyemmüm yapılmaz.

Hz. Peygamber (s.a.) elini suya daldırır daldırmaz parmaklarının ara­sından su fışkırmıştır. Bu, apaçık bir mucizedir. Câhillerin zannına göre bu su, parmaklan yarıyor ve kanı ile etinin arasından çıkıyordu. Halbuki öyle değildir. Elini kaba koyar koymaz, Allah'ın ihsan ettiği bereket ve inayet ile, parmaklarının arasından su fışkırıyordu. Bu hal, ashabının huzurunda defa­larca vukûbulmuştur.

Sünnete göre kameti, ezam okuyan kimsenin getirmesi gerekir. Bir kişinin ezan okuması, bîr başkasmın kamet getirmesi de caizdir. Abdullah b. Zeyd kıssasında anlatıldığı üzere Abdullah, rüyasında gördüğü ezanı Ra-sûlullah'a (s.a.) haber verince: "Bilâl'e öğret." dedi, o da ona öğretti. Sonra Bilâl (r.a.) kamet getirmek istedi. Abdullah b. Zeyd dedi ki: "Ya Rasûlallah! (Bu rüyayı) ben gördüm ve kamet getirmek istiyorum." O da: "Kamet ge­tir!" buyurdu. O kamet getirdi. Bilâl (r.a.) ezan okudu. Bu hadisi îmam Ah-med (r.a.) j kaydetmiştir.[315]

Devlet başkanının emîrliğe talip olan birisini lâyık gördüğü takdirde bu göreve tayin etmesi caizdir, o kimsenin bu görevi istemesi tayinine engel teşkil etmez. Bu durum, bir başka hadisteki: "Biz işimize, isteyeni tayin et­meyiz. "[316] ifadesi ile çelişmez. Çünkü Sudâlı şahıs kavmine emîr olmayı is­temişti ve kavmi içinde sevilen, itaat olunan bir kimseydi. Maksadı, kavmini ıslâh etmek, onları İslâm'a davet etmekti. Rasûlullah (s.a.) onu tayin etmeyi maslahata uygun gördü ve ona olumlu cevap verdi. Diğer şahsın ise şahsî men­faat ve çıkar duygularıyla bu göreve talip olduğunu görünce, onu bu görev­den uzak tuttu.

10— Tebaanın, zalim valileri devlet başkanına şikâyet etmeleri ve onla­rın bu davranışlarını ayıplamaları caizdir. Valiliği (ve benzeri idarî görevleri) terketmek bir müslüman için o görevi yapmaktan daha hayırlıdır. Bir kişi ze­kât almaya muhtaç olduğunu söylerse, aksi ortaya çıkmadıkça, beyanına da­yanılarak kendisine zekât verilir.

11— Bir kişi, tek başına zekât verilebilecek sekiz sınıftan bir sınıf olabi­lir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.): "Allah zekâtı sekiz kısma ayırmıştır, şayet o kısımlardan birisi isen veririm." buyurmuştur.

12— Devlet başkanının, tayin ettiği bir görevlinin istifasını kabul etmesi caizdir.

13— Devlet başkam,yapacağı tayinlerde, o konuda görüşü olan arka­daşlarıyla istişarede bulunur.

14— Mübarek bir su ile abdest almak caizdir. Suyun mübarek olması ! onunla abdest alınmasının mekruh olmasını gerektirmez. Bu esasa göre, zem-izem ile ve Kabe'nin üzerinden akan su ile abdest almak da mekruh değildir. [317]

 

28— Gassanlılann Gelişi:

 

Hicretin 10. yılı Ramazan ayında Gassanlılar'dan üç kişi gelip müslü­man oldular ve: "Bilemiyoruz, kavmimiz bize uyar mı, uymaz mı?" dediler. Kayser'e yakın olarak durumlarını korumak istiyorlardı. Rasûlullah (s.a.), hediyeler vererek ikramda bulundu ve dönüp kavimlerine gittiler. Fakat ka­vimleri kendilerine uymadılar. Bunun üzerine Medine'den dönen elçiler müs-lümanlıklannı gizlediler. İki tanesi müslüman olarak vefat etti. Üçüncüsü ise, Yermük savaşında Hz. Ömer'e (r.a.) yetişti ve Ebu Ubeyde ile karşılaşıp müs­lüman olduğunu haber verdi. O da ona ikramda bulundu.[318]

 

29— Selâmân Heyetinin Gelişi:

 

Selâmân heyeti, yedi kişi olarak Hz. Peygambere (s.a.) geldi. Araların­da Hubeyb b. Amr da vardı. Hepsi müslüman oldu. Hubeyb: "Ya Rasûlal­lah, amellerin en faziletlisi hangisidir?" diye sordu. Hz, Peygamber (s.a.): "Vaktinde kılınan namazdır." buyurdu. Sonra uzun bir hadis zikretti. O gün, öğle ve ikindi namazını beraber kıldılar. İkindi namazı, öğle namazından da­ha hafifti. Sonra Rasûlullah'a (s.a.) beldelerindeki" kuraklıktan şikâyet ettiler. Allah Rasûlü (s.a.) elini kaldırmadan: "Allah'ım; onları yurtlarında su­ya kavuştur." diye dua etti. Ben dedim ki: "Ya Rasûlallah! Elini kaldır, o daha bereketli ve daha güzel olur." Rasûlullah (s.a.) bu söz üzerine tebes­süm buyurdu ve koltuk altları görülünceye kadar kollarım kaldırdı. Sonra O kalktı, biz de kalktık. Orada uç gün kaldık, ikramlar devam ediyordu. Sonra vedalaştık. Bu esnada bize hediyeler verilmesini emretti ve her birimize beş ûkıyye verdi ve buna rağmen Bilâl (r.a.), bizden özür dileyerek dedi ki: "Bu­gün yeterli malımız yok." Biz: "Bu verdikleriniz ne kadar çok ve ne kadar güzel." dedik. Sonra dönüp memleketimize gittik ve gördük ki Rasûlullah'm (s.a.) dua ettiği gün ve saatta yağmur yağmış. Vâkidî dedi ki: Heyetin gelme­si, hicretin 10. yılı Şevval ayında idi.[319]

 

30— Absoğullarının Gelişi:                                                      

 

Absoğullan heyeti gelip Rasûlullah'a (s.a.) dediler ki: "Ya Rasûlallah! Kârilerimiz (yeni müsiüman olanlara Kur'an öğretmekle görevlendirilenler) geldi ve hicret etmeyenin müslümanlığında hayır olmadığını haber verdiler. Bizim mallarımız, hayvanlarımız var, onlar bizim geçim kaynağımız. Eğer hic­ret etmeyenin müslümanlığında hayır yoksa, bizim mallarımızda hiç hayır yok demektir. Biz de bu durumda hepsini satar ve hepimiz hicret ederiz." Rasû­lullah (s.a.) buyurdu ki: "Nerede olursanız olunuz, Allah'tan korkunuz. Böyle olursanız Allah amellerinizden hiçbir şey eksiltmez." Sonra Rasûlullah (s.a.) onlara, Halid b. Sinan'ı ve neslinin olup olmadığını sordu. Neslinin kalma­dığını, kendinden sonraya bir kızının kaldığını ve onun da neslinin kalmadı­ğın? haber verdiler. Rasûlullah (s.a.) ashabına, Halid b. Sinan'ı anlatmaya başladı ve: "Kavminin zayi ettiği bir peygamber." dedi.[320]

 

31—  Gâmidlilerin Gelişi:

 

Vâkidî der ki: Hicretin 10. yılında on kişilik Gâmid heyeti Rasûlullah'a (s.a.) geldi. Bakîu'l-Garkad'da konakladılar. O zamanlar orası ağaçlık bir yerdi. Sonra Rasûlullah'a (s.a.) geldiler ve yaşça en küçük olanlarını binekle­rinin yanında bıraktılar. O da uyudu. Bir aralık bir hırsız gelip içinde heyet-tekilerden birine ait elbiselerin bulunduğu bir torbayı çaldı.

Temsilciler, Rasûluilah'ın (s.a.) yanına varıp selâm verdiler ve hepsi İs­lâm'ı kabul ettiler. Hz. Peygamber (s.a.) de onlara, İslâm'ın emir ve yasak­larını ihtiva eden bir yazı yazdı. Sonra onlara dedi ki: "Bineklerinizin yanına kimi bıraktınız?" Onlar da: "En gencimizi ya Rusûlallah!" dediler. İçlerin­den birisi: "Benden başka kimsenin torbası yok ya Rasûlallah!" dedi. Hz. Peygamber (s.a.) buyurdu ki: " O torba oradan alındı, sonra geri yerine ko­nuldu."

Temsilciler süratle bineklerinin yanına geldiler. Arkadaşlarını bulup Ra­sûluilah'ın (s.a.) haber verdiği hususu sordular. O da şunu anlattı: "Uyku­dan irkilerek uyandım. Torbayı kaybetmiştim, aramaya başladım. Bir de bak­tım ki, uzakta bir adam oturmaktaydı. Beni görür görmez koşmaya başladı. Bende onun oturduğu yere kadar gittim, bir de baktım ki bir çukur izi var, çukuru açınca kayıp torbayı buldum ve çıkardım." Temsilciler bütün bunla­rı dinledikten sonra dediler ki: "O'nun, Allah'ın Rasûlü olduğuna şehâdet ederiz. O bize, bu torbanın hem alındığını hem de geri geldiğini haber ver­mişti." Bunun üzerine bineklerinin yanında bıraktıkları genç de gelip müsiü­man oldu. Rasûlullah (s.a.) Übey b. Kâ'b'dan, onlara Kur'an öğretmesini istedi. Daha sonra, herkese verdiği gibi onlara da hediyelerini verdi ve dönüp gittiler.[321]

 

32— Ezd Heyetinin Gelişi:                                

 

Ebu Nuaym, Ma'rifetü's-Sahâbe adlı eserinde, Hafız Ebu Musa da Ah-med b. Ebi'l-Havârî hadisinden şu rivayette bulunmaktadırlar: Ebu Süley­man ed-Dâranî, Alkame b. Yezîd b. Süveyd el-Ezdî—babası yoluyla dedesi Süveyd b. Hâris'in şöyle söylediğim nakletmektedir: "Kavmimi temsîlen Ra­sûlullah'a (s.a.) gelen yedi kişilik heyetin içinde yedinci kişi idim. Yanına gi­rip konuştuğumuz zaman, halimiz ve vakarımız hoşuna gitti. Bize: "Siz, kim­lersiniz?" dedi. "Mü'minleriz" dedik. Hz. Peygamber (s.a.) tebessüm etti ve: "Her sözün bir hakikati vardır, sizin sözünüzün ve imanınızın hakikati nedir?" diye sordu. Biz şöyle cevap verdik: "On beş haslettir. Bunlardan be­şine inanmamızı senin elçilerin bize emretti. Beşini yapmamızı sen emrettin, beşini de cahiliyye devrinde ahlâk edinmiştik. Şu anda onları koruyoruz, an­cak o beş ahlâk içinde senin hoşlanmayacaklarım terkederiz." Bunun üzeri­ne Allah Rasûlü (s.a.): "Elçilerimin inanmanızı emrettiği beş şey nedir?" di-/ç sordu. "Bize Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve öldükten

sonra dirilmeye inanmamızı emrettiler." dedik. "Yapmanızı emrettiğim beş şey nedir?" diye sordu. "Bize 'Lâ ilahe ilallah = Allah'tan başka ilâh yoktur' dememizi, namaz kılmamızı, zekât vermemizi, Ramazan'da oruç tutmamızı, gücü yetenlerimizin hacca gitmesini emrettin." dedik. "Peki cahiliye devrin­de kazandığınız beş ahlâk hangisidir?" diye sordu. "Bolluk anında şükret­mek, belâ anında sabretmek, kazaya (Allah'ın takdiri sonucu olan şeylere) rıza göstermek, düşmanla karşılaşılan yerlerde sebat ve tahammülü elden bı­rakmamak, düşmanın hezimetine sevinmeyi veya galibiyetine üzülmeyi ter-ketmek." dediler. Bu sözlerden sonra Rasûlullah (s.a.): "Hikmet ve ilim sa­hibi kimseler; derin ve ince anlayışları sebebiyle nerdeyse peygamber olacak­larmış." dedi ve sonra şöyle buyurdu: "Ben size beş haslet daha ilâve ede­yim, şayet dediğiniz gibi (on beş haslete sahip) iseniz yirmiye tamamlansın: 1) Yiyemiyeceğiniz şeyi toplamayınız. 2) Oturamayacağımz meskenleri yap­mayınız. 3) Yarın elinizden çıkacak şeyler uğrunda birbirinizle yarış etmeyi­niz. 4) Kendisine döndürüleceğiniz ve arz edileceğiniz Allah'tan korkun. 5) Önünüzde bulunan ve içinde ebedî olarak kalacağınız cennete rağbet edin." Daha sonra Rasuluilah'ın (s.a.) yanından ayrıldılar bu tavsiyeleri ezberleyip gereğine göre yaşadılar.[322]

 

33— Müntefikoğullan Heyetinin Gelişi:

 

İmam Ahmed b. Hanbel'in oğlu Abdullah, babasının Müsned'indeki ri­vayetinde dedi ki: İbrahim b. Hamza.b. Muhammed b. Hamza b. Mus'ab b. ez-Zübeyr ez-Zübeyrî bana bir yazı yazdı —ve orada dedi ki—: Sana şu hadisi yazdım. Ben onu sana yazdığım şekliyle —hocamdan— dinlemiş ve ona dinietmiştim. Sen de benden almış olarak başkalarına rivayet et: Abdur-rahman b. el-Muğîre el-Hızâmî, Abdurrahman b. Ayyaş es-Semaî el-Ensârî— Delhem b. Esved b. Abdillah b. Hâcib b. Âmir b. Müntefik el-Ukaylî— babası—amcası Lakiyt b.Âmir yoluyla ve yine Delhem, Ebu'î-Esved b. Ab­dillah ve Âsim b. Lakıyt yoluyla yaptığı rivayette şöyle demiştir: Lakiyt b. Amir temsilci olarak Rasûlullah'a (s.a.) gitmek üzere yola çıktı. Yanında da Nehîk b. Âsim b. Mâlik b. el-Müntefik adında bir arkadaşı vardı. Lakıyt dİ-yor ki: Ben ve arkadaşım yola çıktık ve Rasûlullah'a (s.a.) geldik. Sabah na­mazını yeni bitirmişken yanına vardık. O da ashabına hitap etmek için ayağa kalkmıştı, dedi ki: "Ey insanlar; dört günden beri sesimi çıkarmamıştım. Bu gün dinleyiniz. Hiç aranızda kavminin elçi olarak gönderdiği ve ona, (Rasû-lullah'ın (s.a.) dediklerini, bize bildir.' dediği kimse var mı? Orada birisi var, kendi kendine konuşması (veya arkadaşıyla konuşması)onu oyalıyor, ya da kaybolan bir şeyini düşünmek onu meşgul ediyor, ben o kayıptan mesulüm, tebliğ ettim mi? Dinleyiniz hayat bulunuz; oturunuz." Bu sözler üzerine her­kes oturdu. Ben ve arkadaşım kalktık, Rasûlullah (s.a.) kalbi ve gözüyle bize yönelince dedim ki: "Ya Rasûlallah! Gayb ilminden bir şey bilir misin?" Ra-sûlullah (s.a.) güldü. Allah'a yemin olsun ki, kaybettiğim şeyi aradığımı bil­di ve: "Rabbın, beş gaybin ilmini kendine alıkoydu, onları Allah'tan başka kimse bilmez." buyurdu. Bu esnada eliyle de işarette bulundu. "Onlar neler­dir, ya Rasûlallah?" diye sordum. Buyurdu ki: "1) Ölümün bilgisi. Sizden birinin ölümünün ne zaman olacağını O bilir, siz bilemezsiniz. 2) Ana rah­mindeki meninin bilgisi. Onu Allah bilir, siz bilemezsiniz. 3) Yarın olacak şeylerin bilgisi. Allah ne yiyeceğini (yani yarınki rızkını) bilir, sen bile­mezsin. 4) Yağmurun yağacağı günün bilgisi. Allah size bakar, siz korku ve susuzluk içindesinizdir. Yağmurunuzun yağmasının yakm olduğunu bilir ve halinize gülmeye devam eder.'* Lakıyt diyor ki: Bunun üzerine dedim ki: "Hay­ra gülen Rabdan ümidimizi kesmeyeceğiz." Hz. Peygamber (s.a.) devamla: "5) Kıyamet gününün bilgisi." dedi. "Ya Rasûlallah! Bildiğin ve insanlara öğrettiğin şeyleri bize de öğret. Biz, tasdik ettiğimizi kimsenin tasdik etmedi­ği bir topluluktanız. Ne bizden daha kalabalık olan Mezhıc, ne bize tâbi olan Has'amlılar, ne de bizim kendi aşiretimiz, hiçbiri bizi tasdik etmez." dedik. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: "Yaşadığınız kadar yaşayınız, sonra peygam­beriniz vefat eder, sonra yine bir müddet kalırsınız. Sonra kuvvetli bir ses gönderilir, Rabbına yemin olsun ki, yeryüzünde hiçbir şey bırakmaz. Rab-bmla beraber olan melekler de vefat eder. Ve Rabbın azze ve celle arzda do­laşır, bütün beldeler boşalır, yalnız Rabbın kalır. Rabbm, arşının katından gökyüzünü gönderir de gökyüzü durmadan yağmur yağdırır, ilâhına yemin olsun ki, yeryüzünde ne düştüğü yerde bir maktul (öldürülen kimse), ne de defnedildiği yerde bir meyyit bırakır, hepsinin kabirlerini yarar ve onları baş­larının bulunduğu yerde oturur vaziyete getirir. Bunun üzerine Rabbın: Meh-yem? (yani durumun nedir, işin nedir, nerede idin?) der. Kul da der ki: 'Ya Rabbi, dün-bugün. Kul bu sözüyle, dünya hayatıyla ve ailesiyle olan bera­berliğinin çok yakın olduğunu (yani ölmesiyle dirilmesi arasında çok kısa bir müddet geçtiğini) kasdeder. "Ya Rasûlallah! Bizi, çürüdükten, rüzgâr ve yırtıcılar parçaladıktan sonra (Allah) nasıl toparlayacak?" dedim. Hz. Peygamber (s.a.): "Bunun misâlini Allah'ın nimetlerinden yereyim: Yeryüzüne bakıyor­sun, çorak ve taşlık" dedi. "Artık orası asla hayat bulamaz." dedim. Allah Rasûlü (s.a.) devamla: "Sonra Allah oraya yağmur gönderiyor, birkaç gün sonra otlar bitmiş olarak görüyorsun. İlâhına yemin oJsun ki O, yeryüzünün bitkisini bir araya getiren sudan, sizlerin parçalarınızı bir araya getirmeye daha çok muktedirdir ve (siz O'nun kudretiyle) kabirlerinizden ve cesetlerinizin bulunduğu her yerden çıkarsınız ve O'na bakarsınız. O da size bakar." bu­yurdu. "Ya Rasûlallah! O tek varlık, biz ise bütün yeryüzünü dolduruyoruz, bu vaziyette nasıl olur da O bize, biz de O'na bakarız?" dedim. Hz. Peygam­ber (s.a.): "Bunun misâlini Allah'ın nimetlerinden vereyim: Güneş ve ay Al­lah'ın küçük bir âyeti (O'nun varlığının deliü)dir. Siz o ikisini de aynı zamanda görebiliyor ve onları görmekten dolayı bir zarara da uğramıyorsunuz. îlâhı-na yemin olsun ki O, güneşin ve ayın kendilerini göstermelerinden ve bunlar­dan dolayı da bir zarara uğramamanızdan, sizi görmeye ve sizin de O'nu gör­menize daha çok muktedirdir." buyurdu. "Ya Rasûlallah! Rabbımıza kavuş­tuğumuz zaman bize ne yapacak?" dedim. "Hiçbir sırrınız O'na kapalı kal­mamış olarak O'nun huzuruna çıkarılırsınız. Rabbın azze ve celle eliyle bir avuç su alacak ve sizin bulunduğunuz tarafa serpecek, İlâhına yemin olsun ki, o suyun hiçbir damlası hedefini şaşırmadan yüzlerine isabet edecek. Müs-lümanın yüzü bu suyla beyaz bir çarşaf gibi olacak. Kâfire gelince, onun da yüzüne su serpecek, onun yüzü de simsiyah kömür gibi olacak. Sonra Pey­gamberiniz oradan ayrılır ve sâlih kimseler O'nu takip ederler. Sonra ateşten bir köprüye doğru yürürler, sizden biriniz ateş parçasına basar ve acısından 'uff der. Rabbm azze ve celle: 'Evet.' der. Daha sonra peygamberinizin ha­vuzu başına, daha Önce hiç görmediğim bir şekilde susamış olarak gelirsiniz. İlâhına yemin olsun ki, sizden biriniz elini uzatır uzatmaz eline bir bardak düşer; onu, yorgunluk, idrar ve her türlü sıkıntıdan kurtarır. Güneş ve ay gizlenir, onlardan hiçbirini görmezsiniz." buyurdu. "Ya Rasûlallah! (Bütün bunları) ne ile göreceğiz?" dedim. "Şu andaki görüşünün bir benzeriyle; gü­neşin doğması yeryüzünü aydınlatıp, dağlara vurması esnasında gördüğün gi­bi." buyurdu. "Ya Rasûlallah! Kötülüklerimizin ve iyiliklerimizin karşılığı­nı ne ile göreceğiz?" dedim. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: "İyiliklerinizin kar­şılığım on katıyla göreceksiniz, kötülüklerinizin karşılığını da bir katıyla gö­receksiniz, bu arada Allah tamamını da affedebilir." Dedim ki: "Ya Rasû-lailah! Cennet ve Cehennem nedir?" Dedi ki: "İlâhına yemin olsun ki, Ce­hennemin yedi kapısı vardır, sadece iki kapısı arasındaki mesafeyi atlı bir kimse yetmiş yılda kateder. Cennetin sekiz kapısı vardır, onun da iki kapısı arasın­daki mesafeyi bir atlı yetmiş senede kateder." Dedim ki: "Ya Rasûlallah!

Çenette neler göreceğiz?" Dedi ki: "Süzülmüş baldan nehirler, başağrısına ve pişmanlığa sebep olmayan şaraptan ırmaklar, tadı bozulmamış sütten ve özellikleri değişmemiş sudan ırmaklar ve meyveler göreceksiniz. İlâhına ye­min olsun ki, burada bildiğiniz her şey ve onları benzerlerinden daha hayırlı her şeyi bulacaksınız, bunların yanı sıra tertemiz zevceler olacak." Dedim ki: "Ya Rasûlallah! Bize orada muslıha (Allah'ın rızasını kazanan) eşler mi ola­cak?" Dedi ki: "Saliha kadınlar sâlih olan erkeklere aittir." Bir diğer metin­de: "Saliha kadınlar sâlih olan erkeklere aittir, aynen dünyada olduğu gibi birbirinizden zevk duyarsınız, ancak orada doğum yoktur." Dedim ki: "Ya Rasûlallah! En çok ulaşacağımız ve en son varacağımız nokta neresidir?" Hz. Peygamber (s.a.) bu soruya cevap vermedi. Dedim ki: "Ya Rasûlallah! Sana ne üzerine bîat edeyim.?" Hz. Peygamber (s.a.), elini uzattı ve dedi ki: "Na­maz kılmak, zekât vermek, müşrikleri terketmek ve Allah'tan başkasını ilâh tanımamak ve O'na şirk koşmamak üzere." Dedim ki: "Ya Rasûlallah! Do­ğu ile batı arasındakiler bizimdir." Ben bu sözü söyleyince, bana veremeye­ceği bir şeyi şaft koşacağımı zannederek elini çekti, ben de sözüme devam ederek dedim ki: "Dilediğimiz yere konaklarız. Herkesin günahı kendi aley­hine işler." Bunun üzerine elini (tekrar) uzatıp: "Dilediğin yere konaklaya­bilirsin, senin aleyhine kendi nefsinden başkası günah işleyemez." Sonra Ra-sûlullah'ın (s.a.) yanından ayrıldık. Daha sonra Rasûlullah (s.a.), onun hak­kında dedi ki: VGüzel, güzel. îlâhına yemin olsun ki, dünya ve âhirette in­sanların en takvâhsı." Bekr b. Kilâboğullarından Kâ'b b. el-Hudriyye dedi ki: "Kim onlar yâ Rasûlallah!" Buyurdu ki: "Müntefikoğullan, Müntefiko-ğullan, Müntefikoğulîarı. Bunun ehli onlardır." Lakıyt diyor ki: "Döndük, sonra ben Rasûlullah'a (s.a.) yöneldim ve dedim ki: "Yâ Rasûlallah! Geçip gidenlerden herhangi birinin cahiliye devrinde hayrı var mıdır?" Kureyş aha­lisinden biri dedi ki: "Vallahi, baban el-Müntefık cehennemdedir." (Soruyu soran ve kendisine böyle cevap verilen adam) der ki: Herkesin içinde babama böyle söylemesinden dolayı sanki yüzümün eti ile derisi arasına bir ateş düş­tü ve hemen: Ya senin baban yâ Rasûlallah? demek istedim. Fakat başka türlü sormayı daha güzel gördüm ve dedim ki: "Ya Rasûlallah! Ya senin ailen?" Dedi ki: "Allah'a yemin olsun ki benim ailem de öyledir. İster Âmiri, ister Kureyşli olsun, hangi kabrin başına gelirsen de ki: Beni sana Muhammed gön­derdi. Seni üzen şeyi haber vereyim, yüzünün ve karnının üzerinde cehenne­me sürükleniyorsun." Dedim ki: "Ya Rasûlallah! Onları bu duruma düşü­ren sebep nedir? Onlar en iyisini yaptıklarını zannettikleri işler yapıyorlar ve kendilerini, ıslâh için çalışan kimseler sanıyorlardı." Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: "Bunun sebebi şudur: Allah, her yedi ümmetin (neslin) sonunda bir pey­gamber gönderir. Kim peygamberine isyan ederse sapıklığa düşenlerden olur;kim de peygamberine itaat ederse hidayete erenlerden olur."[323]

Bu, büyük ve azametli bir hadistir. Hadisin azameti, celâleti ve yüceliği, onun peygamberlik çerağından çıktığını göstermektedir. Abdurrahman b. Mu-ğîre b. Abdirrahman el-Medenî hadisinden başka yolla bilinmemektedir. On­dan İbrahim b. Hamza ez-Zübeyrî rivayet etmiştir. Bu şahısların her ikisi de Medine'deki âlimlerin büyüklerindendir ve Sahih'te hadisleriyle delil getiri­len sika râvilerden sayılmışlardır. Ehl-i hadisin imamı Mühammed b. İsmail el-Buharî, bu iki şahısla da delil getirmiştir. Ehl-i sünnet imamları bu hadisi kitaplarında rivayet etmişler, kabul edip teslimiyetle önünde boyun eğmişler ve hiçbiri, ne hadisi ne de hadisin râvilerinden harhangi bir şahsı ta'n (hadi­sin sıhhatma zarar veren kusur isnad) etmişlerdir.

Hadisi rivayet edenler şunlardır:

İmam (Ahmed b. Hanbel)in oğlu îmam Ebu Abdirrahman Abdillah b. Ahmed b. Hanbel babasının Müsnecf inde ve es-Sünne adlı kitabında bu hadisi zikretmiş ve şöyle demiştir: İbrahim b. Hamza b. Mühammed b. Hamza b. Mus'ab b. ez-Zübeyr ez-Zübeyrî bana şunu yazdı: "Sana bu hadisi yaz­dım. Ben onu arz (hocasına dinletme metodu) ve sema* (hocası okurken onu dinleme) yoluyla sana yazdığım gibi öğrendim, sen de onu benden rivayet et."

Büyük hadis hafızı Ebu Bekir Ahmed b. Amr b. Ebî Âsim en-Nebîl, es-Sünne adlı kitabında rivayet etmiştir.

Hadis hafızı Ebu Ahmed Mühammed b. Ahmed b. îbrahîm b. Sü­leyman el-Assâl, el-Ma'rife adlı kitabında.

Bulunduğu devrin hadis hafızı ve büyük muhaddisi Ebu'l-Kâsım Sü­leyman b. Ahmed b. Eyyûb et-Tebarânî birçok kitabında.

Hadis hafızı Ebu Mühammed b. Abdillah b. Mühammed b. Hay-yân Ebu'ş-Şeyh el-Isbehânî, es-Sünne adlı eserinde.

Babası da kendisi gibi hadis hafızı olan Ebu Abdillah Mühammed b. İshak b. Mühammed b. Yahya b. Mende —ki bu şahıs da Isfahan hafızıdır—.

Hadis hafızı Ebu Bekir Ahmed b. Musa Merdûyeh.

Yaşadığı asrın hadis hafızı Ebu Nuaym Ahmed b. Abdillah b. îshâk el-îsbehânî.

Bunlar dışında teker teker sayılmaları uzayıp gidecek birçok hadis hafızı bu hadisi rivayet etmişlerdir.

Ibn Mende der ki: "Bu hadisi Mühammed b, İshâk es-San'anî, Abdul­lah b. Ahmed b. Hanbel ve diğerleri rivayet etmişlerdir. Irak'ta ilim ve takva erbabının huzurunda Ebu Zür'a er-Râzî, Ebu Hatim ve Ebu Abdillah Mu-hammed b. İsmail gibi imamlar topluluğu bu hadisi rivayet etmiş, orada bu­lunanlardan kimse karşı çıkmamış ve isnadına itiraz etmemiş; aksine sıhhati­ni kabul ederek onlar da rivayet etmişlerdir. Bu hadisi münkir veya cahil-ya da Kitap ve sünnet'e karşı olanlardan başkası inkâra kalkışmaz." Bu sözler Ebu Abdillah b. Mende'ye aittir.

Hadisin metninde geçen "yağmur yağdırmak" anlamındadır,"kabirler" demektir.—Râ harfi üsttin harekeyle okunursa— suyun toplandığı havuz demektir. Râ harfi sakin ve ondan son­raki de bâ yerine yâ olursa                  hanzala (Ebu Cehil karpuzu ) anla­mındadır. Bundan maksat şudur: "Su çoğalmıştır. Nereden istersen içersin." Râ harfinin sakin ve ondan sonraki harfin yâ olması halinde "yeryüzü yeşil­liği ve düzgünlüğü ile hanzalaya" benzetilmiştir.'[324]

lafzı, bir insanın farkına varmadan bir yerini yakması veya acıtması halinde söylediği bir kelimedir. Asmaî: "Aynen *Âh!* gibidir." der.

"Rabbın azze ve celle: diyor" sözündeki  lafzı hakında tbn Kuteybe iki görüş bulunduğunu söylemektedir: Birincisi nun (=Evet) mânasına gelmesidir. Diğeri: Haberinin hazfedilmiş-olmasıdır. Bu görüşe göre mânası: "Siz de böylesiniz." veya: "O dediği üzeJ redir." gibi olmaktadır."Büyük abdest" demektir. Hadiste"Herhangi biriniz büyük ve küçük abdesti sıkışmış olarak namaza durma sın." buyurulmuştur. "Sırat" anlamındadır. "Rabbın der." sözündeki  lafzı: "Durumun ve işin ne haldedir, nerede idin?*İ gibi mânalara gelir. sözündeki     lafzı, zâ harfij nin sakin okunmasıyla harekelenir ve güçlük, sıkıntı mânasına gelir. vezninde olursa —yani zâ harfi kesreli okunursa— mâna: "Sıkıntıya düşen odur" ve: "Ümidini kesecek kadar sıkıntıya düştü." şeklinde olur.

"Allah Teâlâ gülmeye devam eder." sözü ile, Allah Te-âiâ'nin fiillerinin sıfatlarından biri ifade edilmiştir ki O'na zâtı ile ilgili sıfat­larda olduğu gibi fiilleriyle ilgili olan bu sıfatlarda da yaratıklardan hiçbir şey benzemez. Allah'ın bu sıfatı birçok hadiste.geçmiştir, reddetmeye imkân yoktur. Tahrif etmek ve teşbihte bulunmak da imkânsızdır.

Aynı şekilde, "Rabbın yeryüzünde dolaşır" sözü ile de Allah'ın fiilî bir sıfatı ifade edilmiştir.

"Rabbın ve melekler geldi."[325]"Hâlâ kendilerine meleklerin gelmesi­ni veya Rabbinin gelmesini mi bekliyorlar?"[326] gibi âyet-i kerimelerde ve: "Rabbımiz her gece dünya semasına iner.", "Arafat gecesi yaklaşır, Ara­fat'ta vakfede duranlarla meleklere karşı övünür." gibi hadislerde aynı fiilî sıfatlar zikredilmiştir. Bütün bu âyetlerde ve hadislerde geçen sıfatlar için ge­çerli olacak bir tek doğru yol vardır, o da: "Hiçbir benzetmeye gitmeden bu sıfatları kabul etmek, tahrif ve ta'tîle (tevil yoluna giderek mahiyetlerini de­ğiştirmek ve hakiki mânalarını geçersiz kılmaya) kaçmadan tenzih etmektir.

"Ve Rabbımn yanındaki melekler." sözüne gelince; bu hadis ile Sûr ha­disi diye bilinen îsmail b. Râfi'in uzun hadisinin dışında, meleklerin ölümü­nü açıkça zikreden başka bir hadis bilmiyorum. Belki şu âyet-i kerime bu hu­susa delâlet edebilir: "Sûr'a üflenince Allah'ın diledikleri müstesna olmak üzere göklerde ve yerde kim varsa hepsi düşüp ölmüş olacaktır."[327]

"İlâhının ömrüne yemin olsuriia"[328] sözü, Rab Teâ-lâ'nın hayatına yemin etmektir. Bu söz, Allah'ın sıfatlarına yemin etmenin caiz olduğunu ve böylece yapılacak bir yeminin geçerli sayıldığını göstermek­tedir. Yine bu söz, sıfatların kadîm olduğuna, mastarların Allah'a isnad edi­lebileceğine ve o isimlerle sıfatlanabileceğine de delâlet etmektedir. Bu du­rum, yalnızca isim olarak kullanılan kelimelere göre bir ziyadelik arzetmek-tedir. Esmâ-i hüsnâ (Allah'ın güzel isimleri) bu mastarlardan elde edilmiş ve onlara delâlet etmektedir.

"Sonra kuvvetli bir ses gönderilir." sözü, yeniden dirilmeye sebep ola­cak kuvvetli sese ve (Sûr'a) üfürmeye işaret etmektedir.

ifadesindeki sözü tâbirinden alınmıştır. Başı kesilen veya budanan bir fidan ya da bitkinin ye-| niden yeşermesi anlamındadır. Ölümden sonraki diriliş bu yeşermeye benze-i tilmiştir. Bitkinin kesildiği yerden sürgün vermesi gibi bu diriliş de ölünü bulunduğu yerden olacaktır.

"Oturur vaziyete getirir." sözü, yaratılış ve hayatın tam olarak gerçek-11 leşeceğini ifade etmektedir. Oturur vaziyete getirildikten sonra ayağa kalkar. Sonra kıyamet mahalline ya binekli ya da yaya olarak sevkedilir.

"Ya Rabbi! Dün-bugün, der." sözü, yeryüzünde kalış müddetinin azlı­ğını belirtir. Sanki o-, orada bir gün kalmış ve: "Dün" demiş, veya yarım gün kalmış ve: "Bugün" demiştir. Ve onun zannına göre, ailesiyle çok yakm.bir zamana kadar beraberdi de onlardan dün ya da bugün ayrıldı, demektir.

"Bizi, çürüdükten, rüzgâr ve yırtıcılar parçaladıktan sonra (Allah) nasıl toparlayacak?", sözü ve Rasûlullah'ın (s.a.) da bu sorunun sorulmasını ka­bul etmesi; ashabın ince meselelere ve hassas konulara dalmadığını, imanın hakikatlarım anlamadığını, bilâkis yalnızca ilmî konularla meşgul olduğunu, Kaderiye, Cebriye ve Cehmiye'den olan Mecûsî (ateşe tapan) ve Sâbİe (yıldı­za tapan) yavrularının ilmî konuları da onlardan çok bildiğini iddia edenle­rin bu iddialarını çürüten bir cevaptır.

Bu söz onların, birçok sorularını ve şüphelerini Rasûlullah'a (s.a.) ar-zettiklerinin, O'nun da soranların gönüllerini ferahlatacak cevaplar verdiği­nin delilidir. Hem ashabı hem de düşmanları Rasûlullah'a (s.a.) birçok soru sormuşlardır. Düşmanları O'nu zor durumda bırakmak için sorarlarken as­habı da anlamak, aydınlanmak ve sonunda imanlarının artması için soruyor­lardı. O da kıyametin ne zaman kopacağının sorulması gibi cevabı olmayan soruların dışındaki bütün sorulara cevap veriyordu. Yine bu sözde, Allah'ın, kulunu parça parça ettikten sonra tekrar bir araya toplayacağına, onu yeni­den türetip Kur'an-ı Kerim'inde iki yerde vasfettiği gibi yeni bir yaratılışla yaratacağına delil vardır. sözündeki lafzı­nın mânası, O'nun nimetleri ve kendisini kullarına tanıttığı işaretleri demektir.

Bu sözde, tevhid ve ahiret ile ilgili konuların delilleri arasında kıyasın da yer aldığına delil vardır. Kur'an bunun Örnekleriyle doludur.

Bu sözden anlaşıldığına göre bir şeyin hükmü onun benzerinin de hük­müdür. Allah Teâlâ bir şeyi yapmaya muktedirse, o şeyin benzerini yapmak­tan nasıl aciz olur? Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'inde, âhiret âleminin delille­rini en güzel, en açık ve en beliğ bir üslûbla beyan etmiş, insan aklına ve fitti ratına yakınlaştırmiştır. Düşmanları olan münkirler O'nu tekzip ve taciz etfmek, hikmetlerini lekelemek-çabasıyla bu apaçık hakikatlan reddetmişlerdir. Allah, onların söyledikleri şeylerden çok çok yücedir.

Yeryüzüne bakıyorsun, çorak ve taşlık." sözü "Yeryüzünü ölümünden sonra O diriltir."[329] ve "Kupkuru gördüğün yeryüzünün, Biz ona su indir­diğimiz zaman harekete geçmesi, kabarması, Allah'ın âyetlerindendir. Ona can veren Allah, elbette ölüleri de diriltir. O, herşeye kadirdir."[330] âyetle-rindeki mânanın aynısını ifade etmektedir. Kur'an'da bu anlamda daha bir­çok âyet vardır.

"O'na bakarsınız, O da size bakar." sözü, Allah Teâlâ'nın bakma sıfa­tını ve âhirette de görüleceğini isbat etmektedir.

"O tek varlık, biz ise bütün yeryüzünü dolduruyoruz. Bu vaziyette nasıl olur da O bize bakar, biz de O'na bakarız?" sözü, bu hadiste geçmiştir. Bir başka hadiste: "Allah'tan daha kıskanç hiç bir şahıs yoktur."[331] buyurul-muştur. Bu sözün muhatapları, ne denilmek istendiğini bilen Araplardır. On­ların kalbine Allah'ı mahlûkata benzetmek gibi bir duygu gelmemiştir. Bilâ­kis onların akılları böyle bir benzetmeye yönelmekten daha üstün, zihinleri daha saf, kalbleri daha selimdir.

Rasüluliah (s.a.), âhirette Allah'ın alenen görülmesinin güneş ve ayın gö­rülmesi gibi hakikat olduğunu beyan etmiş ve bu hakikati mecazî mânaya çe­kenlerin vehmini çürütmüştür.

"Rabbın, eliyle bir avuç su alır ve sizin tarafınıza serper." sözünde, Al­lah'ın el sıfatının ve serpme fiilinin isbatı vardır."çarşaf" demektir. kelimesinin çoğulu­dur ve kömür anlamındadır.

"Sonra peygamberiniz döner, gider." sözüyle kıyamet mahallinden cen­nete dönüş ve gidiş kasdedilmiştir. (sözüyle, salih kimselerin O'nun (Hz. Peygamber'in) izini takib ederek gidecekleri anlatıl­mıştır.

"Peygamberinizin havuzunu görürsünüz." sözünde; havuzun, sırat köp­rüsünden sonra gelinen bir yerde olduğu açıktır. Sanki onlar bu köprüyügee^ meden ona ulaşamamaktadırlar. Bu ümmetin selefinin bu konuda iki değişik görüşü vardır. et-Tezkire adlı eserinde Kurtubî ile aynca Gazâlî bu iki görüşü de nakletmişler ve havuzun köprüden sonra olduğunu söyleyenlerin yanıl­dıklarını ifade etmişlerdir. Buharî, Ebu Hureyre'den Rasûlullah'ın (s.a.) şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ben havuz başında dikilip durduğum sırada bir züm­re görürüm, nihayet onları tanıdığım zaman benimle onlar arasında bir adam (bir melek) ortaya çıktı ve onlara: Geliniz, dedi. Ben ona: Bunları nereye gö-türüyorsun? dedim. Melek: Vallahi cehenneme götürüyorum, dedi. Bunların hali, günahı nedir? dedim. Melek: Bunlar, Senin ardından kıçları üzerine dö­nüp (dinlerine) arka çevirerek irtidat ettiler! dedi. Ben bu havuza yaklaşıp da geriye çevrilenlerden hiç kimsenin cehennemden kurtulacağını sanmıyo­rum. Ancak çobansiz, yolunu şaşıran deve sürüsünden yolunu bulanlar mi­sali bunlardan da (tek tük) cehennemden kurtulanlar olabilir."[332]

(Kurtubî) der ki: "Bu hadis hem sahih, hem de havuzun Sırât'tan önce olacağına en kuvvetli delildir. Çünkü Sırat, cehennem üzerinde bulunan bir köprüdür, kim onu geçerse cehennemden kurtulmuş demektir."

Ben derim ki: Raşûlullah'ın (s.a.) hadisleri arasında tenakuz, ihtilâf ve çelişki yoktur. Bütün hadisleri birbirini destekler. Hal böyle olunca, bu gö­rüşü savunanlar, havuzun görülebilmesi ve yanına ulaşılabilmesi için Sırât'ı geçmenin şart olduğunu kastediyorlarsa, Ebu Hureyre ve diğerlerinin hadis­leri, onların bu görüşünü geçersiz kılmaktadır. Bu sözleriyle mü'minlerin Sı-rât'ı geçmelerinden sonra havuzu göreceklerini ve oradan içeceklerini kaste­diyorlarsa, Lakıyt hadisi bu görüşe delâlet etmektedir. Bü durum, havuzun Sırât'tan önce olması imkânını çürütmez. Çünkü sözkonusu havuzun eninin ve boyunun birer aylık mesafe olduğunu söylemiştir. Eni ve boyu bu büyük­lükte olunca Sırât'tan önce başlayıp sonrasına kadar uzanmasını ve mü'min­lerin hem Sırât'tan önce, hem de sonra havuza gelmelerini imkânsız kılan şey nedir? Böyle olması imkân dahilinde bir hâdisedir. Şu kadar var ki, böyle olup olmadığını ancak Hz. Peygamber'ın (s.a.) haber vermesiyle bilebiliriz. En iyi Allah bilir.

sözündeki sözü, haddinden fazla susamış olarak suya gelen kimseleri ifade etmektedir. Tasavvur edilebilecek en şiddetli susuzluk haliyle havuza gelecekleri kastedilmiştir. Bu duruma gö­re havuzun, Sırât'tan sonra olması daha uygundur. Çünkü o, cehennem köp­rüsüdür. Herkes oradan yürür ve geçenlerin susuzluğu had safhaya varır da hemen kıyamet mahallinde nasıl Rasûlullah'ın (s.a.) havuzunun başına gel­dilerse yine oraya gelirler.                                                         

meleri mânasındadır.( bu anlamda sözü, güneşin ve ayın gizlenmeleri ve görünme­ ) "gizlenme, örtünme" demektir. Ebu Hureyre  ) "Ondan gizlendim." demiştir.

"Her iki kapı arasında yetmiş yıllık bir mesafe vardır."sözü ile iki ayrı kapı arasındaki mesafe kastedilmiş olabileceği gibi bir kapının iki ayrı kana­dı arasındaki mesafe de kastedilmiş olabilir. Bu haber bir başka rivayetteki: "kırk yıllık mesafe" bulunduğu haberiyle şu İki sebepten dolayı çelişmez: 1) Bu ikinci haberi rivayet eden, rivayetini Rasûlullah'a (s.a.)kadar iletmeyip: "Bize iki kanat arasında kırk yıllık bir mesafe bulunduğu zikredildi." şeklin­de yapmıştır. 2) Mesafe denen kavram, yürümenin süratine ve yavaşlığına bağlı olarak uzayıp kısalabilir. En iyi bilen Allah'tır.

"Baş ağrısına ve pişmanlığa sebep olmayan şaraptan ırmaklar." sözüy­le dünyadaki şaraba tarizde bulunulmuş, onun baş ağrısına sebep olduğu, hem aklı hem de malı gidererek pişmanlığa sebep olduğu, aklın izâlesinin tabii so­nucunun da şer olan herşeyin vukûbulması olduğu hususu vurgulanmak is­tenmiştir.

"Uzun müddet beklemek sonucu özellikleri değiş­meyen su" demektir.

Cennet ehlinin kadınları hakkında: "Ancak orada doğum yoktur." sö­zü üzerinde ihtilâf edilmiş ve onların doğurması konusunda iki görüş belirtil­miştir. Bir grup, orada hamilelik ve doğum olayının olmadığım söylemiş ve bu hadisi delil olarak göstermişlerdir. Bunun yanında Müsned'de olduğunu sandığım bir başka hadisi de delil getirmişlerdir. O hadiste: "Ancak orada meni ve Ölüm yoktur." ifadesi vardır.[333] Selef âlimlerinden bir grup ise, cen­nette doğum olayının olacağını söylemiş ve bu konuda Tirmizı'nin Gzm/'in-de Ebu's-Sıddîk en-Nâcî ve Ebu Saîd yoluyla rivayet ettiği bir hadisi delil olarak' zikretmişlerdir. O hadisde şöyle denilmektedir: "Rasûlullah (s.a.) dedi ki: Mü'-min, cennette çocuk istediği zaman, hamileliği, doğumu ve büyümesi mü'mi-nin istediği saatta oluverir." Tirmizî, bu hadis için "Hasen-garîb" hükmünü vermiştir. Hadisi İbn Mâce de rivayet etmiştir[334]

Birinci grup bu delile itiraz etmiş ve demiştir ki: Bu hadis cennette do­ğum olacağına delil sayılmaz, çünkü olay, "Şayet isterse" diye şarta bağlan­mıştır. Fakat mü'min böyle bir istek duymayacaktır. (Çünkü başka deliller doğum olmayacağım göstermekte, aradaki çelişki böyle bir te'ville önlenmek istenmiştir.) Bu te'vii, İshak b. Râhûyeh'indir. Buharı de ondan nakletmiş-tir. Bu görüşün sahipleri demişlerdir ki: "Cennet, dünyada işlenen salih amel­lerin mükâfat yeridir. Orada doğacak olanlar bu mükâfatı hak etmemişler­dir. Sonra cennet hayatı ebedîdir. Şayet oradakiler devamlı doğuracak olsa­lar cennete sığamaz olurlar. Dünyada ise ölüm sözkonusu olduğu için insan­lara yeterli olabilmektedir." Diğer grup, bütün bu delillere cevap vermiş ve demiştir ki: Hadisteki edatı, olması kesin olan olaylar için kullanılır. Bu edat kullanıldığ. zaman şüphe ortadan kalkar. Sahih rivayetlerde Allah'ın cennete, salih ame. işlemeden yerleştireceği kimseler yaratacağı haber verilmiştir. Mü'minlerin ço­cukları da (bulûğa ermeden ölenler) bu sınıftandır. Cennetin dar gelmesi ko­nusuna gelince: Cennettekilerden her birinin on bin çocuğu olsa yine de dar­lık sözkonusu olmaz. Çünkü cennette derecesi en düşük olan mü'mine ikram edilecek mülkün Ölçüsü iki bin yıllık yürüyüşle ifade edilmiştir.

"Ya Rasûlallah! En çok ulaşacağımız ve en son varacağımız nokta nere­sidir?" sözüne Hz. Peygamber cevap vermemiştir. Çünkü soruyu soran bu­nunla, dünyanın ömrünü ve sonunun ne zaman olacağını sormuştur. Bunun . cevabını Allah'tan başkası bilemez. Bu soruyla: Biz cennet ve cehenneme gir­dikten sonra nereye varacağız, demek istemişse, hiçbir nefis burada en son varacağı hususu bilemez. Bilinen şey, varılacak sonun cennet ya da cehen­nem olduğudur. Bu sebepten dolayı Hz. Peygamber (s.a.) bu soruyu cevap­sız bırakmıştır.

Bîat esnasında sözüyle, müşrikleri terketmeyi ve onları düşman kabul etmeyi ifade etmiştir. Müşriklere komşu olmaz, onları dost edin­mez. Siinen'deki bir hadiste: buyurulmuştur. Yani müslü-manlarla müşriklerin ahlâkları birbirine benzemez. (Haklarındaki hükümler de farklıdır. Bu yüzden Allah onların evlerini birbirlerinin ateşlerinin duma­nını görmeyecek şekilde ayırmıştır.)[335]

"Nerede bir kâfirin kabrine uğrarsan, 'Beni sana Muhammed gönder­di.' de!" sözündeki gönderme, azarlamak içindir; yoksa bir emir ya da nehiy tebliğ etmek için değil. Bu sözde kabir ehlinin dünyadakilerin sözlerini duy­duklarına ve müşrik olarak ölenlerin cehennemde olduklarına delil vardır. Şayet Hz. Peygamber (s.a.) efendimizin peygamberliğinden önce öldülerse, bunla­rın müşrik olmaları; Hz. İbrahim'in (a.s.) dini olan Hamfliği değiştirip onun yerine şirki koydukları ve bu konuda Allah'tan kendilerine hiçbir delil veril­mediği içindir. Şirkin çirkin bir şey olduğu, cezasının cehennem olacağı ilk peygamberlerden son peygambere kadar bütün peygamberlerin dininde bili­niyordu. Allah'ın müşrikleri nasıl cezalandırdığının haberleri nesilden nesile anlatılıyordu. Allah Teâlâ'nm her zaman müşriklere karşı öne süreceği çok kuvvetli delilleri vardır. Her ne kadar Allah sadece fıtratın icabına göre ku­luna azab etmese de kullarım, ilâhlığmı birlemeyi gerektiren Rablığım birle­me fıtratı üzerine yaratması, bunun sonucunda da selim bir fıtratın ve aklın O'nunla beraber başka bir ilâhın bulunmasını imkânsız görmesi delil olarak kâfidir. Bunun yanısıra peygamberlerin devamlı olarak yeryüzünde Allah'ı bir tanımaya davet ettikleri de malumdur. Müşriklerin azaba çarptırılması, bu daveti reddetmeleri sebebiyle olacaktır. En iyi bilen Allah'tır. [336]

 

34— Nah' Heyetinin Gelişi:

 

Rasûlullah'a (s.a.) gelen heyetlerin sonuncusu olarak, hicretin 11. yılı Mu­harrem ayının yarısında Nah' heyeti geldi ve misafirhaneye konakladı. Son­ra temsilciler İslâm'ı kabul etmiş olarak Rasûlullah'a (s.a.) geldiler. Daha önce Muaz b. CebePe bîat etmişlerdi. İçlerinden Zürâre b. Amr adında bir adam dedi ki: "YaRasûlallah! ben bu yolculuğumda çok acâyib bir rüya gördüm." Rasûlullah (s.a.): "Ne gördün?" diye sordu. Adam: "Beldemde bıraktığım eşeği gördüm, kızıla çalan siyahlıkta bir keçi yavrusu doğurmuştu." dedi. Bu­nun üzerine Rasûlullah (s.a.): "Doğum yapmak üzere olan bir cariyen var mıydı?" dedi. O da: "Evet." diye cevap verdi. Rasûlullah (s.a.): "O cariye bir erkek çocuk doğurdu, o da senin oğlundur." dedi. Adam: "Peki ya Ra-sûlallah; kızıla çalan siyahlık ne oluyor?" diye sordu. Rasûlullah (s.a.): "Bana yaklaş!" dedi, adam yaklaşınca da: "Sende, herkesten sakladığın alaca has­talığı var mı?" dedi. Adam: "Seni hak ile gönderene yemin olsun ki, şimdiye kadar bunu ne bir kişi bildi, ne de bir kişi gördü." dedi. Rasûlullah (s.a.): "İşte bu odur." buyurdu. Adam dedi ki: "Ya Rasûlallah! Nu'mân b. Mün-zir'i gördüm; üzerinde süslü, iki güzel küpe vardı." Rasûlullah (s.a.) buyur­du ki: "O şahıs Arapların kralıdır. En güzel kıyafetine ve parlak durumuna kavuşmuş." Adam dedi ki: "Ya Rasûlallah! Yerden saçları ağarmış ihtiyar bir kadın çıktığını gördüm." Rasûlullah (s.a.): "İşte bu, dünyadan geriye ar­ta kalan şeydir." dedi. Adam dedi ki: "Yerden bir ateş çıktığını gördüm, oğ­lum Amr ile benim arama girdi. Ateş şöyle diyordu: Alev, alev, gören ve gör­meyen, beni yediriniz, sizi, ailenizi ve mallarınızı yerim." Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: "O ateş, dünyanın son zamanındaki fitnedir." Adam: "Ya Ra­sûlallah! Fitne nedir?" diye sordu. Buyurdu ki: "İnsanlar devlet başkanları­nı öldürürler ve kafatasının kemikleri gibi birbirlerine girerler. —Bu esnada Rasûlullah (s.a.) parmaklarını birbirine geçirdi.— O hâdiselerde günaha gi­renler sevap işlediklerini zannederler. Bir mü'min için diğer mü'minin kanını dökmek, su içmekten daha tatlı gelecek. Şayet oğlun ölürse bu fitneyi sen gö­receksin, sen ölürsen oğlun görecek." Adam dedi ki: "Ya Rasûlallah! Dua et de ben görmeyeyim." Rasûlullah (s.a.) onun için: "Allah'ım; ona bu fit­neyi gösterme." diye dua etti. Daha sonra adam öldü, oğlu hayatta kaldı ve Hz.-Osman'ı halifelikten İndirenlerin arasında bulundu.'[337]

 

B) Hz.PEYGAMBER’İN (S.A.) İSLAM’A DAVET MEKTUPLARI[338]

 

1— Heraklius'e Gönderdiği Mektup:

 

Hem Sahîh-i Buhârfdç hem de Müslim'de Rasûlullah'm (s.a.) Herakli­us'e şu şekilde mektup yazdığı rivayet etilmiştir.

"Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla: Allah'ın Rasûlü Muhammed'-den, Romalıların büyüğü Heraklius'e. Selâm, hidayete tâbi olanlara olsun. Bundan sonra (bilesin ki); ben seni İslâm'a davet ediyorum; müslüman ol, selâmet bul, (müslüman ol da) Allah senin mükâfatını iki kat versin. Şayet -yüz çevirirsen ırgat ve çiftçilerin vebali de senin üzerine olur. Ey Ehl-i Kitap! Sizinle bizim aramızda eşit olan bir kelimeye geliniz. Allah'tan başkasına tapmayalım, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah'ı bırakıp birbirimizi Rabb-lar kabul etmeyelim. Şayet yüz çevirirlerse siz deyiniz ki: Şahit olunuz ki, biz müslümanlarız.' [339]

 

2— Kisrâ'ya Gönderdiği Mektup:

 

Kisrâ'ya şu mektubu yazdı:

"Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Allah'ın Rasûlü Muhammed'-den İran'ın büyüğü Kisrâ'ya. Seîâm hidayete tâbi olan, Allah'a ve Rasûlü'ne inananlara, Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in de O'nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehadet edenlere olsun. Seni Allah'ın daveti ile davet edi­yorum. Ben, hayatta olan herkesi inzâr etmek için (mutlak olarak gelecek ce­hennem azabıyla korkutmak için ve de inkâra devam eden) kâfirler üzerine azabın hak olması için bütün insanların hepsine gönderilmiş bir Allah elçisi­yim. Müslüman ol, selâmet bul. Şayet bu daveti reddedersen, (tebaandaki bü­tün) mecûsîlerin vebali senin üzerinedir."

Bu mektup kendisine okununca Kİsrâ mektubu parçaladı. Bu durum Ra-sûlullah'a (s.a.) haber verilince: "Allah da O'nun mülkünü (saltanatını) par­çalasın!" dedi.[340]

 

3— Necâşî'ye Gönderdiği Mektup:

 

Necâşî'ye de şöyle yazdı: .

"Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Allah'ın Rasûlü Muhammed*-den Habeşistan kralı Necâşî'ye. Sen müslüman ol. Ben senden dolayı O'ndan başka ilâh olmayan, Melik, Kuddûs, Seİâm ve Müheymin sıfatlarıyla mutta-sıf olan Allah'a hamdederim. Şehadet ederim ki İsa b. Meryem, Allah'ın çok iffetli ve temiz, dünyadan el-etek çekmiş Meryem'e ilkâ ettiği Ruhu ve keli­mesidir ki Meryem bu ilkâ ile hamile kalmış ve Allah, Âdem'i eliyle yarattığı gibi O'nu da ruhundan üfieylip yaratmıştır. Ben seni hiçbir ortağı bulunma­yan Allah'a, O'na itaat etmeye, bana tâbi olmaya ve bana gelen vahye iman etmeye davet ediyorum. Ben, Allah'ın elçisiyim. Ben, seni ve askerlerini Al­lah'a çağırıyorum. Ben sana tebliğimi yapmış ve gerekli nasihatta bulunmuş oldum. Selâm, doğru yola tâbi olanlara olsun."

Hz. Peygamber (s.a.) bu mektubu, Amr b. Ümeyye ed-Damrî ile gönderdi.

İbn İshak der ki: Amr, Necâşî'ye şöyle dedi: "Ey Ashame! Benim göre­vim söylemek, seninki ise dinlemektir. Sen bize nezaketle davrandm, biz de sana güven duyduk. Çünkü senden görmeyi umduğumuz her iyiliğe kavuş­tuk, senden korkuğumuz her kötülükten de emîn olduk. Sana karşı kullandı­ğımız delilimiz senin ağzından çıkanlardır. İncil seninle bizim aramızda red­dedilmeyecek bir şahit, zulmetmeyecek bir hâkim, bu konuda da davamızı halledici ve isabetli hüküm vericidir. Şayet bunu kabul etmezsen sen bu Üm-mî Peygamber karşısında yahudİlerin İsa b. Meryem karşısındaki durumuna düşmüş olursun. Peygamber (s.a.) elçilerini bütün krallara gönderirken geç­mişteki hayır ve iyiliklerinden dolayı başkalarından ummadığı iyilikleri sen­den umdu ve başkalarından korktuğu hususlarda sende emniyet buldu." Bu sözler üzerine Necâşî dedi ki: "Allah'a şehadet ederim ki O, ehl-i kitabın bek­lediği Ümmî Peygamberdir. Musa Peygamber'in 'merkebe biner'diyerek İsâ Peygamber'ı müjdelemesi, İsa Peygamber'in, 'deveye biner' diyerek O'nu müj­delemesi gibidir. Bir şeyi gözle görmek, haberini duymaktan daha çok tat­min edici değildir."

Daha sonra Necâşî, Hz. Peygamber'e (s.a.) şöyle bir cevap yazdı:

"Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Necâşî Ashame'den, Allah'ın elçisi Muhammed'e. Selâm senin üzerine olsun ey Allah'ın Nebîsi! Allah'ın fazlı, rahmeti ve bereketi sana olsun. Allah, kendinden başka ilâh olmayan­dır. Bundan sonra (bilesin ki) İsa'nın durumunu zikrettiğin mektubun bana ulaştı ey Allah'ın Rasûlü. Yerin ve göğün Rabbına yemin ederim ki, İsa da senin zikrettiğin konulara hiçbir ilâve yapmamıştır; aynen senin dediğin gibi­dir. Bize göndermiş olduğun şeyleri öğrenmiş, amcanın oğluna ve onun ar­kadaşlarına yakınlık göstermiş bulunuyoruz. Şehadet ederim ki sen, kendisi doğru söyleyen, kendinden önceki peygamberleri de doğrulayan Allah Rasû-lü'sün. Ben hiç şüphe etmeden sana bîat ettim. (Senin adına) amcanın oğlu­na bîat edip onun elinde (müslüman olarak) âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum."

Necâşî, hicretin 9. yılında vefat etti. Vefat haberi aynı gün Rasûlullah'a (s.a.) bildirildi. Bunun üzerine ashabıyia beraber musallaya çıkıp gıyabında dört tekbir ile cenaze namazını kıldı.

Ben derim ki: —Allah daha iyi bilir— ama bu haberde râvinin bir yanlı­şı vardır. Çünkü râvi, Rasûlullah'm (s.a.) cenazesini kıldığı iman eden ve Ra-sûlullah'in (s.a.) ashabına ikramda bulunan Necâşî ile, Rasûlullah'm (s.a.) mektup yazdığı Necâşî'yi birbirinden ayıramamıştır. Bunlar ayrı ayrı şahıs­lardır. Bu konu, Sahih-i Müslim'de açık bir şekilde nakledilmiş ve: "Rasü-lullah (s.a.) Necâşf ye mektup yazdı; fakat bu, cenazesini kıldığı Necâşî de­ğildi." denmiştir.[341]

 

4—Mukuvkıs'a Gönderdiği Mektup:

 

Mısır ve İskenderiye kralı Mukavkıs'a yazdığı mektupta şöyle delLahman ye Rahîm olan Allah'ın adıyla. Allah'ın kulu ve Rasûlü Mu-hammed'den Kıbt kavminin büyüğü Mukavkıs'a. Selâm hidayete tâbi olan­lara olsun. Bundan sonra (bilesin ki); ben seni îslâm davetiyle davet ediyo­rum. Müslüman ol, selâmete er. Müslüman olursan Allah sana iki kat mükâ­fat verir. Şayet yüz çevirirsen bütün Kıptîlerin gühahı sana aittir. Ey ehl-i ki­tap! Sizinle bizim aramızda anlamı eşit olan kelimeye gelin: Yalnız Allah'a tapalım, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar, yine yüz çevirirlerse, işte o zaman: Şa­hit olun, biz müslümanlarız! deyin.[342]                                              !

Hz. Peygamber (s.a.) mektubu Hâtıb b. Ebî Beltea ile gönderdi. Hâtıb, Mukavkıs'in yanma girince dedi ki: "Senden önce, en yüce Rabb olduğunu iddia eden bir adam vardı. Allah onu dünya ve âhiret azabıyla cezalandıra­rak ondan intikam aldı. Sen başkalarından ibret al ki, başkalarına ibretlik oimayasın." Mukavkıs dedi ki: "Bizim bir dinimiz var, daha hayhrhsı olma­dıkça dinimizi terketmeyiz." Bunun üzerine Hâtıb: "Seni,Allah'ın dinine davet ediyoruz. O bütün dinlerin ortadan kalkmasına kâfi gelecek olan İslâm'dır. Bu peygamber herkesi (bu dine) davet etti. Kendisine en büyük bir şiddetle karşı çıkanlar Kureyşliler, en çok düşman olanlar da yahudiler; en yakın olanlar ise hıristiyanlardı. Yemin olsun ki Musa Peygamber'in İsa Peygamber'ı müj­delemesi, İsa PeygamberMn Muhammed Peygamber'i müjdelemesi gibidir. Bizim seni Kur'an-ı Kerim'e davet etmemiz, senin Tevrat'a inananları İncil'e davet etmen gibidir. Her peygamberin yetiştiği kavim o peygamberin ümme­tidir; O'na itaat etmeleri o peygamberin hakkıdır. Sen bu Peygamberin yetiş­tiği kimselerdensin. Biz seni îsa Mesîh'İn dininden alıkoymuyor, bilâkis onu emrediyoruz." Mukavkıs dedi ki: "Ben bu Peygamberin durumuna baktım, gördüm ki ne işe yaramaz şeyleri emrediyor, ne makbul olan şeyleri yasaklı­yor. O'nu ne sapık bir sihirbaz, ne de yalancı bir kâhin olarak görmedim. O'nda gizli şeyleri açığa vurma, kapalı şeyleri haber verme gibi peygamberlik alâmetleri gördüm. Bu konuyu biraz düşüneceğim."

Sonra Mukavkis, Hz. Peygamber'in (s.a.) mektubunu aldı, fildişinden yapılmış bir kutuya koyup, kutuyu mühürledi ve bir cariyeye verdi. Sonra kâtiplerden Arapça yazabilen birini çağırtıp Rasûhıllah'a (s.a.) cevaben şu mektubu yazdı:

"Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Kıpt kavminin büyüğü Mu-kavkıs'dan Muhammed b. Abdillah'a. Selâm senin üzerine olsun. Bundan sonra (bilesin ki): Mektubunu okudum. Orada zikrettiğin konulan ve davet ettiğin hususu anladım. Ben, gelecek bir nebî'yi bekliyordum; fakat O'nun Şam'da ortaya çıkacağını zannediyordum. Elçine ikramda bulundum. Sana Kiptiler arasında büyük değeri olan iki cariye ve bir elbise gönderiyorum. Bin­men için de bir katır gönderiyorum. Sana selâm olsun."

Mektup bu kadardı, müslüman olmamıştı.

Cariyelerin adı: Mâriye ve Şîrîn idi. Katırın adı Düldül idi. Muâviye (r.a.) zamanına kadar yaşamıştır. [343]

 

5— Münzir b. Sâvâ'ya Gönderdiği Mektup:

 

Münzir b. Sâvâ'ya bir mektup gönderdi. Vâkıdî, senediyle birlikte İkri-me'den (r.a.) şu sözleri nakleder: Bu mektubu vefatından sonra İbn Abbas'-ın kitapları arasında buldum ve istinsah ettim. Mektupta şunlar vardı: Rasû-lullah (s.a.) Alâ b. el-Hadramî'yi, Münzir b. Sâvâ'ya gönderdi ve onu İslâm'a davet eden bir mektup yazdı. Münzir de cevaben Hz. Peygamber'e (s.a.) şu mektubu gönderdi: "Bundan sonra (bilesin ki) Ya Rasûlallah! Ben, gönder­diğin mektubu Bahreyn halkına okudum. Bazıları İslâm'ı beğendi, müslüman olmayı arzu etti ve oldu. Bazıları ise islâm'ı kabul etmedi. Benim beldemde "Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Allah'ın Rasûlü MuhammedM den Münzir b. Sâvâ'ya. Selâm senin üzerine olsun. Ben senden dolayı ken-jj dinden başka ilâh olmayan (Allah)a hamdederim ve şehadet ederim kj A1-» lah'tan başka ilâh yoktur, Muhammed O'nun kulu ve Rasûlüdür. Bundan! sonra (bilesin ki); ben sana AHah azze ve celleyi hatırlatıyorum. Kim ihlâs üzere olursa, kendi nefsine karşı ihlâslı davranmış olur. Kim elçilerime itaati eder, emirlerine tâbi olursa, bana itaat etmiş olur. Kim onlara ihlâslı ve sa-f mimi muamelede bulunursa, bana ihlâsla muamele etmiş olur. Elçilerim sen^j den övgü ile bahsettiler. Senin, kavmin hakkındaki tavassutunu kabul ettimj Müslümanları, İslâm'ı kabul ettikleri hal üzere bırak. Günahkârlan affettim^ sen de onları kabul et. İtaatkâr olduğun müddetçe^seni görevinden azletme-jj yeceğiz. Kim yahudi veya mecusî olarak kalırsa cizye vermesi gerekir."[344]

 

6— Umman Melikine Gönderdiği Mektup:           

 

Hz. Peygamber (s.a.) Umman kralına bir mektup yazdı ve Amr b ile gönderdi.

"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Muhammed b. Abdillah'tan. Cüiendâ'nın iki oğlu Ceyfer ve Abd'a. Selâm hidayete tâbi olanlara olsun. Bundan sonra (bilesiniz ki); ben ikinizi de İslâm'ın davetiyle davet ediyorum. Müslüman olunuz, kurtuluşa eriniz. Ben bütün insanlığa gönderilen bir pey­gamberim, tâ ki hayatta olanları (Allah'ın azabıyla) korkutayım ve Allah'ın kâfirler üzerindeki hükmü gerçekleşsin. Şayet İslâm'ı kabul ederseniz sizi, bel­denize emîr tayin ederim. İslâm'dan yüz çevirirseniz, mülkünüz elinizden çı­kar ve atlılarım ülkenize girer ve böylece benim peygamberliğim sizin krallı­ğınıza karşı açığa çıkmış olur." Mektubu Übey b. Kâ'b yazdı ve mühürledi.

Amr der ki: Yola çıktım ve Ummân'a kadar geldim. Oraya varınca Abd'ın yanına gitmek istedim. O, daha halim selim ve daha temiz ahlâklıydı. Dedim ki: "Ben, AUah Rasûlü'nün sana ve kardeşine gönderdiği elçisiyim." Dedi ki: "Kardeşim yaşça da, krallıktaki mevkisi itibariyle de benden önce gelir. Seni ona götüreyim, mektubunu okusun." Sonra "Neye davet ediyorsun?" dedi. "Seni eşi ortağı olmayan tek Allah'a, O'ndan başkasına ibadetten geri durmaya Ve Muhammed'in O'nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehadet etmeye çağırıyorum" dedim. "Ey Amr! Sen, kavminin efendisi olan bir adamın oğ­lusun. Baban bu konuda nasıl hareket etti? Bize söyle de onu örnek alalım." dedi. "Babam, Muhammed'e iman etmeden öldü. O'nu tasdik edip müslü­man olmasını çok isterdim. Allah beni İslam'a erdirene kadar, ben de babam gibi düşünüyordum." dedim. "Peki, sen ne zaman O'na tâbi oldun?" dedi. "Yakında müslüman oldum." dedim. Bana: "Nerede müslüman oldun?" diye sordu. Ben de: "Necâşî'nin yanında." dedim ve ona, Necâşî'nin de müslü­man olduğunu söyledim. Bunun üzerine: "Peki, halkı onun (müslüman ol­masından sonra) krallığını nasıl karşıladı?" dedi. "Kabul edip ona tâbi ol­dular." dedim. "Rahipler, piskoposlar da tâbi oldu mu?" diye sordu. "Evet." dedim. "Bak ey Amr, sen ne diyorsun, bir erkek için yalandan daha çirkin bir ahlâk yoktur." dedi. "Yalan söylemedim, hem dinimizde de yalan söyle­mek helâl değildir." dedim. Sonra: "Sanmam ki Heraklius, Necâşî'nin müs­lüman olduğunu duymuş olsun." dedi. "O da duydu." dedim. "Nereden bi­liyorsun?" diye sordu. Dedim ki: "Necâşî ona haraç ödüyordu. İslâm'ı ka­bul edip Muhammed'i tasdik edince dedi ki: 'Hayır vallahi, (bundan sonra) benden bir>dirhem bile istese vermem.' Busöz Heraklius'a ulaştığında kardeşi Yennâk: 'Kulunu, böyle haracını ödemeden ve yeni bir dine girmiş ola­rak bırakacak mısın?' dedi. Heraklius: 'Bir adam kendisi için bir din seçmiş, ben ona ne yapayım. Vallahi, krallığımdan korkum olmasa, ben de aynen onun yaptığı gibi yapardım.' dedi." Bunun üzerine Abd: "Ne dediğine dik­kat et, ey Amr!" dedi. Ben de: "Vallahi doğru söyledim." dedim. "O hal­de bana (peygamberin) neleri emrettiğini ve neleri yasakladığını haber ver." dedi. "Allah azze ve celle'ye itaati emrediyor. O'na isyan etmeyi yasaklıyor. İyilik yapmayı ve sıla-ı rahm'i (akrabayı gözetmeyi) emrediyor; zulmü, düş­manlığı, zinayı, içkiyi, taşa, puta ve haça tapmayı yasaklıyor." dedim. "Bu davet ettiği şeyler ne güzelî Şayet kardeşim bana uysaydı; Muhammed'e iman eder ve O'nu tasdik ederdik. Fakat kardeşim krallığına çok düşkündür, onu bırakıp tâbi durumuna düşmek istemez." dedi. "Eğer o müslüman olursa, Rasûlullah (s.a.) onu, memleketine kral olarak tayin eder, zenginlerinden ze­kât alır, fakirlere dağıtır." dedim. "Şüphesiz bu çok güzel bir ahlâk. Zekât nedir?" dedi. Ben de Rasûlullah'ın (s.a.), mallarda farz kıldığı zekâtı haber verdim, nihayet deve için konulan zekâttan bahsedince dedi ki: "Ey Amr, otlaklarda yayılan, suya gidip suyunu içen hayvanlarımıza da zekât vâ*r mı?" Ben de: "Evet." dedim. Bunun üzerine dedi ki: "Vallahi, bu uzaklıktaki ve bu çoğunluktaki kavmimin buna itaat edeceğini hiç sanmıyorum."

Amr der ki: Günlerce Abd'ın kapısında bekledim. O da kardeşine gidi­yor, benimle ilgili haberleri veriyordu. Sonra kardeşi bir gün beni çağırdı. Yanına girdim, hemen adamları kollarımdan beni yakaladı, fakat o da anın­da müdahale ederek: "Bırakın onu!" dedi. Beni bıraktılar. Serbest kalınca oturmak için ilerlerken bana engel olup oturtmadılar. O anda Ceyfer'e bak­tım. O da bana: "Ne istediğini söyle." deyince mühürlü olarak mektubu ver­dim. Mühürünü açıp mektupu sonuna kadar okudu. Sonra kardeşine verdi. O da sonuna kadar okudu. Ancak kardeşinin daha yumuşak huylu ve nâzik olduğunu gördüm. Bana: "Kureyş'in ne yaptığım bana haber verir misin?" dedi. "Bazıları isteyerek, bazıları da kılıç zoruyla O'na tâbi oldular." dedim. "Yanında kimler var?" diye sordu. "Yanında kendi istekleriyle müslüman olanlar var dedim. Onlar, O'nu başkasına tercih ettiler, akıllan ve Allah'ın kendilerine hidayeti sayesinde daha önce sapıklık içinde olduklarını anladı­lar. Bu topluluk içinde ise senden başka bu işe karar verecek kimse göremi­yorum. Sen şayet bugün İslâm'ı kabul etmez ve O'na tâbi olmazsan, atlılar ülkeni basıp herşeyi alt üst ederler. İyisi mi, sen bir an önce müslüman ol ve kurtul, AUah Rasûlü de seni kavminin başına emîr tayin etsin ve ne atlı, ne piyade hiçbir asker ülkeni çiğnemesin." Dedi ki: "Beni bugün bırak ve yarın yanıma gel." Ben de kardeşine gittim. Dedi ki: "Ey Amr, şayet krallı­ğından endişesi olmazsa İslâm'ı kabul edeceğini sanıyorum."              ''

Ertesi gün yanına gittim. Beni kabul etmedi. Ben de kardeşine gidip ya­nma girmem için bana izin vermediğini haber verdim. O benim için izin aldı ve girdim. Bu sefer dedi ki: "Beni davet ettiğin hususları düşündüm ve gör­düm ki, elimdekileri bir adama verirsem, Arapların en zayıfı olacağım. (Onun için davetini reddediyorum.) Sonra, O'nun süvarileri buraya kadar gelemez. Şayet gelirse, şimdiye kadar hiç görmediği bir muharebe ile karşılaşır/' Ben (bu sözleri.duyunca): "O halde yarın yola çıkıyorum." dedim:

Onlar benim bu niyetimden emin olunca kardeşi, ağabeyi ile başbaşa kalıp dedi ki: "Biz senin O'na gösterdiğin kuvvete sahip değiliz. (Muharrimed) ki­me elçi gönderdiyse hepsi olumlu cevap verdiler." Ertesi gün sabahleyin ba­na bir adam gönderdi ve her ikisi de —Abd ve Ceyfer— müslüman olup Hz. Peygamber'i (s.a.) tasdik ettiler. Zekât toplama ve aralarında hükmetme ko­nusunda beni serbest bıraktılar. Bana karşı çıkanlar olunca da beni destek­lediler.[345]

 

7— Yemâme Hükümdarı Hevze b. Ali'ye Gönderdiği Mektup:

 

Rasûlullah (s.a.), Yemâme kralı Hevze b. Ali'ye şu mektubu yazıp Selît b, Amr el-Âmirî ile gönderdi:

"Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Allah'ın Rasûlü Muhammed'-den Hevze b. Ali'ye. Selâm, hidayete tâbi olanlara olsun. Bilesin ki dinim her yere yayılacak. Müslüman ol, kurtuluşa er ve elinin altındaki mülkünü sana vereyim."

Selît, Hz. Peygamber'in (s.a.) mektubunu mühürlü olarak getirince, Hevze onu karşılayarak ağırladı, mektubu okudu ve davetini raddetmeyen bir kar­şılık verdi. Rasülullah'a (s.a.) şu mektubu yazdı: "Ne güzel ve ne iyi bir şeye davet ediyorsun. Araplar benim mevkiime saygı gösterirler, bu sebeple bana da bazı yetkiler verirsen sana tâbi olurum."

Selît'e hediyeler ikra   etti. Hecer kumaşından bir de elbise giydirdi. Selît, bu hediyelerle birlikte Rasûlulîah'a (s.a.) geldi ve (olup bitenleri) haber verdi. Allah Rasûlü (s.a.) mektubunu okuyunca dedi ki: "Benden hurma ta­nesi kadar bir yer istese vermem. Hem kendisi hem de mülkü helak olsun."

Rasûlullah (s.a.), Fetihten dönünce Cebrail (a.s.) gelip Hevze'nîn öldü­ğünü haber verdi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Yemâ-me'de peygamberlik iddiasında bulunan bir yalancı çıkacak ve benden sonra öldürülecek." O esnada birisi dedi ki: "Ya Rasûlallah! Onu kim öldürecek?" Rasûlullah (s.a.) o şahsa: "Sen ve arkadaşların." dedi ve aynen öyle oldu.

Vâkıdî der ki: Hevze'nin yanında Erkevun Zemşak adında hıristiyan bü­yüklerinden biri vardı. Hevze'ye Rasûlullah*ı (s.a.) sordu. Hevze: "Beni İs­lâm'a davet eden mektubu geldi, ama olumlu cevap vermedim." dedi. Erke­vun: "Niçin olumlu cevap vermiyorsun?" diye sordu. Hevze: "Ben kavmi­min kralı olarak dinime düşkünüm. (Yani kral olmam beni buna mecbur edi­yor.) Şayet O'na tâbi olursam kral olamam." Erkevun şöyle dedi: "Hayır vallahi. Şayet O'na tâbi olsaydın seni kral yapardı. O'na tâbi olman —her halükârda— senin için daha hayırlıdır. O şüphesiz ki îsa b. Meryem'in gele­ceğini haber verdiği, Arap soyundan olan peygamberdir. İncil'de, 'Muham-medun Rasûlullah = Muhammed Allah'ın elçisidir.' diye yazılıdır."[346]

 

8— Haris b. Ebî Şimr el-Gassânî'ye Gönderdiği Mektup:

 

Bu şahıs Şam civarındaydı. Rasûlulîah (s.a.), Hudeybiye'den döi ten sonra bu şahsa şu mektubu yazdı ve Suca' b. Vehb ile gönderdi:

*'Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Allah'ın Rasûlü Muhammed'-den Haris b. Ebî Şimr'e. Selâm hidayete tâbi olanlara, iman ve tasdik eden­lere olsun. Ben seni tek olan, eşi ve ortağı olmayan Allah'a iman etmeye da­vet ediyorum. (Şayet iman edersen) krallığın sana kalır. Bu mektup daha önce de nakledilmişti. [347]

 

BEŞİNCİ KİTAP

TIBBU'N-NEBÎ

Hz. PEYGAMBERİN (S.A.) SAĞLIK KONUSUNDAKİ TUTUM VE ÖĞÜTLERİ

BİRİNCİ BÖLÜM GİRİŞ

 

A) BEDENÎ HASTALIKLAR VE TEDAVİ

 

1— Hastalık Çeşitleri:

 

Daha önceki bölümlerde Hz. Peygamber'in (s.a.) meğâzî, siyer, elçiler, seriyyeler, hükümdarlara ve nâiblerine yazdırmış olduğu risale ve mektup-lardaki tatbikatını ele almıştık.

Bu bölümde ise Rasûlullah'ın (s.a.) bir hekim sıfatıyla başkalarına tarif etmiş olduğu tıbbî mahiyetteki tavsiyelerini ve bu tavsiyelerde birçok dokto­run anlamakta acze düştüğü hikmetleri açıklayacağız. Zira, doktorların tıbbı yanında Hz. Peygamber'in (s.a.) tıbbî tavsiyeleri, kocakarı ilaçları yanında doktorların tıbbı gibidir. Sadece Allah'tan yardım ister, güç ve kuvveti yal­nız O'ndan dileriz.

Hastalıklar, kalp ve beden hastalıkları olarak ikiye ayrılır ki her ikisine de Kur'an'da işaret edilmektedir.

Kalbî hastalıklar, Kur'an'da da belirtildiği gibi; 1) Şüphe ve Şek, 2) şeh­vet ve azgınlık olarak ikiye ayrılırlar. Cenab-ı Hak, şüphe ile ilgili kalp has­talığına şöyle işaret etmektedir: "Kalplerinde hastalık vardır. Allah da onla­rın hastalığını arttırmıştır. "[348], "Kalblerinde hastalık bulunanlarla kâfirler; Allah bu on dokuz cehennem zebanisini misal olarak vermekle neyi kasdet-miştir? dediler."[349] Yine Cenâb-ı Hak, Kur'an ve sünnetin hakemliğine davet edilip de, diretip yüz çeviren kişi hakkında şöyle buyuruyor: "Onlar, ara­larında hükmetmesi için, Allah'ın Rasûlü'ne davet edildikleri vakit, bakar­sın ki bir fırkası hemen yüz çevirip dönücüdürler. Eğer hak kendilerinin le­hinde ise itaatla koşa koşa ona gelirler. Kalblerinde bir hastalık mı var bun­ların? Yoksa (onun hak peygamberliğinden) şüphe mi ettiler? Yahut Allah'­ın ve Rasûlü'nün kendilerine haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? \Iayır! Asıl zalimler (haksızlar) kendileridir."[350] İşte bu da şek ve şüphe hastalığı­nın Kur'an'daki misâlidir.

Kalbî hastalıkların ikinci türü olan şehevî hastalıklar hakkında Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır^ "Ey Peygamber kadınları! Siz diğer kadınlardan, herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer Allah'tan korkuyorsanız, size yabancı olan erkeklerle kırıtarak konuşmayın. Zira kalbinde hastalık bulunanların şehva­nî arzularına maruz kalırsınız."[351]

Bedenî hastalıklar hakkında Cenâb-ı Hak: "Köre güçlük yoktur, topala güçlük yoktur, hastaya güçlük yoktur. "[352] buyurmuş ve Kur'an'm azameti­ni anlayacak ve anlayanı da başka her türlü kaynağa müracaattan müstağni kılacak şekilde hac, oruç ve abdest âyetlerinde ince bir sırla bu hastalıklar­dan bahsetmiştir.

Bedenî hastalıkların tedavisinde {tıbbu'l-beden) üç esas bulunmaktadır; 1) Hıfzısıhha (hastalıklardan korunma), 2) Perhiz, 3) Zararlı maddelerin dı­şarı atılması. Cenâb-ı Hak bu üç temel esasa da hac, oruç ve abdest âyetle­rinde değinmiştir.

Oruç âyetinde: "İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan, tutama­dığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutar.[353] Duyurulmaktadır. Bu durum­da hasta olan kişiye hastalık mazeretiyle; yolcuya da sıhhatinin, gücünün ko­runması {hıfzısıhha) sebebiyle Ramazan ayında oruç tutmamalarına müsaa­de edilmiştir. Çünkü seferde daha fazla hareketli olunduğundan, oruçluluk rahat ve fazla harekete müsait değildir. Gıdasızlık da insanın gücünü azaltır ve zayıf düşürür. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak yolcuya, kendisini zaafa düşürecek şeylerden korunması için Ramazanda oruç tutmamasına izin ver­miştir.

Hac âyetinde ise: "İçinizden hasta olan, ya da başından bir rahatsızlığı bulunan, bundan ötürü tıraş olmak zorunda kalan kimsenin fidye olarak ya oruç tutması, ya sadaka vermesi ya da kurban kesmesi gerekir..."[354] buyur­muştur. Böylece hasta olan ve başında bit, kaşıntı vb. gibi eziyet veren şeyler olan kişiye; saç diplerinde tıkanması sebebiyle, başta eziyet meydana getiren pis (ter) buharlarının dışarı atılması için başını tıraş etmesine müsaade edil­miştir. İhramlı olan kişi bu durumda başını tıraş ettiğinde, saç diplerinde bu­lunan ter delikleri açılır ve tıkanmış (olan deliklerden) terler rahatça dışarı çıkar.

Dışarı atılması gereken diğer maddeler de buna kıyas edilirler. Hapsedi­lip, tıkalı kalması insana eziyet veren şeyler on tanedir: 1- Kan fazlalaşması, 2- Meninin çoğalması, 3- Sidik, 4- Dışkı, 5- Yellenme, 6- Kusuntu, 7- Aksır­ma, 8- Uyuma, 9- Açlık, 10- Susuzluk. İşte bu on şeyin dışarı verilmeyip tu­tulması halinde, her biri kendi cinsinde bir tür hastalığın meydana gelmesine sebep olur.

Cenâb-ı Hak bu on şeyin en düşüğü olanına işaret etmiştir ki, o da başta tıkanmış olan deliklerden buharların (ter) dışarı atılmasıdır. Diğerleri buna kıyas edilebilir. Nitekim Kur'anî üslûpta da esas olan; en düşüğü zikredile­rek en üsttekine ikaz ve işaret edilmesidir.

Perhize gelince; Cenâb-ı Hak abdest âyetinde: "Eğer hasta veya yolcu­lukta iseniz, yahut biriniz ayak yolundan gelmişse veya kadınlara yaklaşmış-sanız ve bu durumlarda su bulamamışsanız, tertemiz bir toprağa teyemmüm edin...[355] buyurmuştur. Burada Cenâb-ı Hak hasta olan kişiye, bedenine ezi­yet verecek olan şeylerden korunması için su ile abdest alma yerine toprakla teyemmüm etmesini emretmiştir. Bu, kişiye hem içerden, hem de dışardan eziyet verici herşeyden kendisini koruması (hımye, perhiz) gerektiğine bir ten-bihtir.

Böylece Cenâb-ı Hak, kullarını tıbbm'bu üç usulüne ve temel kaideleri­nin toplandığı esaslara yöneltmiştir. Biz Rasûlullah'ın (s.a.) bu husustaki tu­tum, davranış ve sünnetlerine değinecek ve O'nun (s.a.) sünnetinin en uygun bir davranış biçimi olduğunu açıklayacağız.

Kalbî hastalıkların tedavisi ise ancak peygamberlerin (s.a.) tavsiye ettiği şeylerle olur ki bu tür tedavi yolları ancak onlar tarafından ve onların elleriy­le bize ulaşmıştır. Çünkü kalplerin salâhı ancak, yaratıcısını ve Rabbini, O'­nun isimlerini, sıfatlarını, fiillerini ve indirmiş olduğu ahkâmı bilmekle mey­dana gelir. Cenâb-ı Hakk'ın rıza ve muhabbeti olan şeylerin ardından giderek, yasakladığı ve razı olmadığı şeylerden kaçınmalıdır. Aksi halde kalbin ne sağlığı, ne de diriliği asla mümkün değildir. Kalbin salâhını ve diriliğini gerektiren şeyleri tesbit ancak peygamberlerin (s.a.) yardımıyla mümkündür. Peygamberlere (s.a.) uymaksızın kalbin salâhı olamaz. Böyle zanneden kişi yanılmıştır. Onun salâh ve diriliği aslında behimî, şehvanî nefsinin diriliği, kuvveti ve sıhhatidir. Çünkü bu hal, kişinin kalbinin diriliği, sıhhati ve kuv­veti değildir. Bununla yukarıda anlatılan şey arasındaki farkı ayırd eâeme-yen kişi, diri zannettiği kalbinin bu durumuna ağlasın! Çünkü o ölüler gibi­dir. Kalbini nurlu zannetmesine de ağlasın! Çünkü kalbi aslında karanlık de­nizlerine batmıştır. [356]

 

2— Bedenî Hastalıklar ve Tedavisi:

 

Bedenlerin tedavisi konusunda iki türlü tıb vardır:

a) Cenâb-ı Hakk'ın konuşan ve konuşmayan her türlü canlıyı yaratmış olduğu fıtrat ki, bu durumda sağlık ve sıhhatini devam ettirmesi için bir heki­min tedavisine gerek yoktur. Bunlar, zıtlarıyla izâlesi mümkün olan açlık, su­suzluk, üşümek ve yorgunluk gibi şeylerdir.

(b) Tedavisi ancak fikir ve düşünceyle (tıbbî müdahale ile) mümkün ola­bilen'hastalıklar. Bunlar mizaçta meydana gelen "müteşâbih (müfred) has­talıklardır. Bu hastalıkların gelmesiyle mizaç itidalini kaybederek, (aslında kendisine mahsus) sıcaklığı, soğukluğu, rutubet ve kuruluğu olan her uzuvda iki keyfiyet birden belirir.

"Müteşâbih hastılaklar"da muvazenenin bozulması iki türlü olur: 1) Ya maddî olarak (ahlatta, hömürlerde) meydana gelir, 2) Veya keyfiyette bir de­ğişiklik olur. Yani ya maddî olarak hömürlerde bir değişiklik olur veya (so­ğuktan maydana gelen hastalıklar gibi maddî bir değişikliğe uğramadan) key­fiyette bir etki meydana getirir.

Bu iki tür hastalık arasındaki en belirgin fark; keyfiyete dayalı hastalık­lar, onları meydana getiren sebeplerin ortadan kalkmasıyla oluşur. Sebepler gittiği halde etkisi mizaçta keyfiyet olarak kalır.

Fakat maddî (hümörlere dayalı) hastalıklar ise sebepleriyle birlikte beli­rir ve devam eder. (Şayet hastalık böyle bir sebebe dayanıyorsa) önce o hırtın (hümor) bozulma sebebinin, sonra tezahür ve etkilerinin, daha sonra da ne şekilde tedavisi mümkün olacağının düşünülmesi gerekir.

(Kemik, adale, ilik ve sinirler gibi mürekkep) âlî organlarda meydana gelen hastalıklar (emrâd aliyye) da vardır ki, bunlar tabiî şeklinden farklı olmasından, âza boşluklarının geniş veya darlığından, mecraların çok dar|çok geniş veya kapalı olmasından, sertleşmesinden, sürtüşmesinden, miktarından, büyümesi veya daralmasından veya (mafsalda kemiklerin ayrılması, kemik suyunun mafsal çukurunda erimesi, uzuv yerinde olduğu halde iradî olmaya­rak kolun titremesi gibi) vaziyet bozukluklarından anlaşılır.

İşte mizaçta ve âlî uzuvların terkibinde bozukluk olmayıp, uyum ve denge olursa bedenin bu haline "ittisal" denir. Şayet uyum ve denge bozulursa (ki bu durumda deri ve adalelerde yaralar oiuşur ve cerahat toplayarak oraya gelen iyi hümörlerin fesadına sebep olur), bu hale "teferruku'l-ittisal" denilir.

Bir üçüncü hastalık tipi de vardır ki bunlar hem müteşâbih uzuvları, hem de âlî uzuvları içine alırlar.

Böyle bir hastalık önce mizacın bozulmasıyla başlar, fakat hem terki­binde hem de şekilde bir bozukluk meydana geldiği gibi ittisalin açılması da olur ki şişler buna en güzel misaldir.

Mizacı itidalden çıkaran hastalıklara "müteşâbih hastalıklar" denir. Bu durum mizacda bilfiil hissedilebilen bir zarar meydana getirdiğinde "hastalık" adını alır.

Bunlar da sekiz kısımdır/Dördü basit (sade), dördü mürekkep (kanşik)tır. Sade olanlar: Soğukluk, sıcaklık, nemlilik, kuruluktur. Karışık olanlar: Sıcakhk-nemlilik, sıcakîık-kuruluk, soğukluk-nemlilik, soğukluk-kuruluktur.. İşte bedende ya maddî olarak hümörlerde değişiklikle veya hiçbir değişiklik olmadan hastalık meydana gelebilir. Şayet bu hastalık bedenin tabiî ve mute­dil halini bozmayacak şekilde zararsız olursa bu duruma itidalden sıhhate çir kış, sağlığa kavuşma denir.

Bedenin üç hali vardır: Tabiî hali, tabiîlikten çıkış hali ve her ikisi ara­sındaki orta hali. Üçüncü durumda kişi ne hasta ne de sağlıklıdır. Bu orta hal, iki zıd olan hastalık ve sıhhatin birbirlerine intikal etmesinde geçiş saf­hası olarak hizmet görür.

Beden, (içinde mevcut olan uzuvların) sıcaklık, soğukluk, nemlilik ve ku­ruluktan mürekkep olduğundan, sağlığını kaybetmesi ya dahilî bir sebep ve­ya haricî bir etkiyle olur. Bünyenin sıhhatini etkileyen dış sebep bazan miza­cına uyumlu, bazan da uyumsuz olur.

insana ânz olan zarar, bazan itidalden çıkan mizacın bozulması, bazan bir uzuvda beliren değişiklik, bazan da kuvvetlerden veya o kuvvetleri taşı­yan (sinirler, damarlar gibi) ruhlarda bir zafiyet şeklinde belirir. Bu denge­nin bozulması; mutedil hali küçük olan bir uzvun büyümesi, mutedil halinde büyük olması gereken bir uzvun küçülmesi, mutedil hali (ahlatın) ittisalinde {mürekkep) olan bir uzvun basit (mw/retf)leşerek ayrılması, mutedil hali ba­sit olması gereken bir uzvun mürekkep halde (/tt/sa/)olmasi, mutedil hali da­ralma olan bir uzvun genişlemesi ve herhangi bir vaziyet ve şekil içinde olan bir uzvun bu durumunun değişmesi ile olur.

Gerçek doktor; hastanıni mizacına uygun olarak terkibi (birleştirilmesi) insana zararlı olan maddeleri birleştirmeden, ayrıştırılması zararlı oian şeyi terkip etmeden, çoğaltılması zararlı olan maddeyi çoğaltmadan ve azaltılma­sı zararlı olan maddeyi azaltmadan hastayı tedavi eden kişidir. Doktor, bu tedavi yollarıyla hastayı kaybetmiş olduğu sıhhatine ve daha önceki mutedil haline kavuşturmuş olur. Mevcut olan hastalığı (hastanın mizacının hangi ta­rafa meylettiğini keşfederek) ya zıddı olan ilaçlarla veya perhizle ortadan kal-dınr.[357] îşte bunların hepsinin Allah'ın gücü, kuvveti, lütfü ve yardımıyla, Ra-sûlullah'ın (s.a.) sünnetinde yeterli ve doyurucu ölçüd? bulunduğunu göreeksin. [358]

 

B) Hz. PEYGAMBERİN (S.A.) HASTALIKLARI TEDAVİSİ

 

1— Rasûlullah'ın (s.a.) Hastalıkları Tedavisi:

 

Allah Rasûlü'nün (s.a.) bu hususlardaki tutumu; tedaviyi kendisine uy­gulaması, ehl-i beytten ve ashabtan hasta olanlara da bu şekilde kendilerini tedavi etmelerini emretmesiydi. Hekimlerin "akrabâdîn"*1* dedikleri mürek­kep ilaçlan kullanmaz, çoğunlukla basit/sâde (gıda cinsinden olan) ilaçları kullanırdı. Bu ilaçlan da çoğunlukla (hastalığın nekahet dönemini atlatma­ya) yardımcı olacak veya (ateşinin) yükselmesine mani olacak zamanlarda kul­lanırdı.

Çok farklı cinslerde olmakla birlikte, Arap, Türk ve kırsal kesimde yer­leşmiş olan bedevilerin hepsinin tedavide kullandıkları usul genellikle bu ba­sit ilaçların kullanımıdır. Mürekkep (karışrk) olan ilaçlar ise Rumlar ve Yu­nanlılar tarafından kullanılmıştır. Hindlüerin ekserisinin tedavi şekli de basit açlarladır.[359]

Hekimler; tedavisi tabiî gıda ile olabilecek bir hastalığı İlaçla tedavi et­memek, basit ilaçla tedavi edilebilecek bir hastalığı mürekkep ilaçlarla tedavi etmemek gerektiğinde ittifak etmişlerdir.

Derler ki: Herhangi bir hastalık tabiî gıda ve perhizle ortadan kaldırıla-biliyorsa, başka bir ilaç terkibi yapıp, hastaya vermeye gerek yoktur.

Yine şöyle derler: Hekim, hastaya hemen ilaç içirmeye çahşmamahdır. Çünkü, bedende o hastalığı çözecek bir zıd madde olmadığı, zıddı var fakat muvafık olmadığı, muvafık bir zıd madde var fakat kemiyyet ve keyfiyet olarak gereğinden fazla bulunduğu zaman hastayı sağlığına kavuşturmaya teşebbüs eder. Aksi halde boşuna uğraşmış olur. Tecrübeli hekimler genellikle önce basit ilaçlarla tedavi yolunu araştırmışlardır. Bu şekilde hareket eden hekim­ler tıbbın üç türlü tedavi yolundan birine mensup olanlardır.

Bu görüşlerin en doğrusu, tedavide ilaç olarak tabiî gıda cinsinden olan­larını kullanmaktır. Çoğunlukla tedavide basit ilaç kullanan milletlerin has­talıkları gerçekten azdır. Tedavileri de basit ilaçlarladır. Fakat, karışık gıda­larla beslenen şehirliler, daima mürekkep (karışık) ilaçlara muhtaçtırlar. Bu­nun sebebi, onların hastalıklarının genellikle mürekkep olmasıdır. Dolayısıyla da mürekkep ilaçlar onlar için daha faydalıdır. Çöllerde ve kırsal kesimlerde yerleşik olan İnsanların hastalıkları basit ve sade_ojduğundan, tedavilerinin sade ilaçlarla olması kâfi geliyor. Bunlar tnrsan'atı açısından getirilen delil­lerdir[360]

Ancak biz deriz ki: Rasûlullah'ın (s.a.) tedavi usulünde bir başka incelik vardır. Önde gelen ve mütehassıs hekimlerin de itiraf ettiği gibi; hekimlerin tedavi usullerinin Hz. Peygamber'in (s.a.) tedavi usulüne nisbeti, kâhinlerin ve kocakarı ilaçlarının hekimlerin tedavisine nisbeti gibidir. Nitekim hekim­ler, tıp ilmi hakkında; mukayese, tecrübe, ilham, rüya, isabetli görüş, hay­vanların kendilerini tedavi ettiği usullere bakılarak elde edilmiş bir ilim oldu­ğunu söylemişlerdir. Nitekim biz kedileri, zehirli bir şey yediğinde tedavi ol­mak için kandile tırmanıp (başını) kandilin yağına daldırdığını; yılanların de­liklerinden çıktıklarında bazan gözleri görmez olduğunda, dere otu nevinden bir oitki oian râziyâne yaprağına gözlerini sürdüğünü; tabiatında bir daral­ma olan kuşun, deniz suyuyla içini boşalttığını hep müşahede ediyoruz. Bü­tün bunlar ve benzeri bilgiler tıbbın başlangıç konularında (tıbba giriş) ele alınmaktadır[361]

Bu ve benzerlerinin, Allah'ın fayda ve zarar verecek şeyleri Peygambe­ri'ne bildirdiği vahyin yanında ne değeri olabilir ki? Hekimlerin bilgisi dahi-ünde olan tıb ilminin vahye olan nisbeti, peygamberlerin sünnet olarak getir­miş bulunduğu ilimlerin tabiblerinkine olan nisbeti gibidir. Belki de burada büyük hekimlerin dahi akıllarının eremiyeceği, ilim, tecrübe ve mukayeseie-riyle tedavi edemiyecekleri hastalıkların ilaçları vardır. Bunlar kalbî, ruhanî ilaçlardır: Kalbin kuvvetlenmesi, Allah'a itimad etmesi, O'na tevekkül etme­si, O'na sığınması, O'nun huzurunda boynu bükük ve derli toplu olması, O'na karşı tevazulu olması, sadakatli olması, dua, tevbe ve istiğfar etmesi, sıkıntılı kişinin sıkıntısını gidermesidir. Dinleri ve milletleri ayrı olmakla birlikte, her ümmet bunları tecrübe etmiş ve en bilgili hekimin tecrübesi ve mukayesesiyle ulaşamadığı Ölçüde şifâya kavuşmuştur.

Biz ve başkaları bu manevî ilaçların çoğunu tecrübe ettik ve onların; his-sî ilaçların yapamadığı etkiyi yaptığını gördük. Belki de ruhanî ilaçların hissî ilaçlara göre değeri, hekimlerin nezdinde kâhinlerin ilaçlarının değeri kadar­dır. Bu, ilâhî hikmet kanunu akışına uygun olup ondan ayrı değildir. Yalnız sebepler çeşit çeşittir. Kalb ne zaman âlemlerin Rabbi ile, hastalığı ve devayı yaratan, insan tabiatı ve mizacında dilediği şekilde tedbir ve tasarrufta bulu­nan Allahile olursa, Allah'tan uzak ve O'ndan yüz çevirmiş olan kalbinin bir türlü kabul edemediği daha başka ruhanî ilaçlara ulaşır. Bilindiği gibi; ruhlar güçlendiğinde, nefis (ruh) ve tabiat güçleri birbirlerine o hastalığı de­fetmek ve yenmek için yardımcı olurlar. Tabiatı (bedeni) ve nefsi (ruhu) güç­lenen, yaradanına yaklaştığından dolayı ferahlayan, O'nunla ünsiyet kuran, O'nun için seven, zikriyle nimetlenmiş olan, bütün güçlerini O'na yöneltip O'nda toplayan, O'ndan yardım dileyen ve O'na tevekkül eden kişinin bu ruhanî ilaçlarının, ilaçların en büyüğü olduğunu» elem ve hastalığı yok etme gücünü kişiye verdiğini inkâr nasıl mümkün olur? Böyle bir inkâr ancak in­sanların en cahili, en perdelisi, en katı ruhlusu, Allah'tan ve insaniyetten en uzak olanından beklenir. înşâallah ileride rukye (dua) olarak, bir yıîan tara­fından ışınlan kişiye Fâtiha-i şerife okunduğunda sanki hiç elemi yokmuş gi­bi ayağa kalkmasının hangi sebepten meydana geldiğini açıklayacağız.[362]

îşte bu iki tür tedavi Hz. Peygamber'in (s.a.) tıbbidir. Biz, Allah'ın gü­cüyle, takatimiz ve cehdimiz kadar bilgilerimiz, karışık irfanımız, değersiz mal­zememizle bu konuyu ele alacağız. Fakat yine de biz, hayrın tamamı elinde olan Allah'ın fazl ve keremini dileriz. Çünkü O Aziz (yegâne hükümran) ve Vahhâb (istemeden veren)dir. [363]

 

2— Rasûlııllah'ın (s.a.) Tedavi Emri:

 

Müslim, Sahih'inâs Ebu'z-Zübeyr—Câbir b. Abdullah kanalıyla Rasû-îullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Her hastalığın bir teda­visi vardır. Tedavisi bulunan hastalık da ancak Allah'ın izniyle geçer."[364]

Sahihayn'dsi, Atâ—Ebu Hureyre kanalıyla Allah Rasûlü'nün (s.a.) şöy­le buyurduğu rivayet edilmiştir: "Allah, şifasını vermediği hiçbir hastalığı yer­yüzüne indirmemiştir."[365]

Ahmed b. HanbelMn Müsned'inde rivayet edildiğine göre Ziyad b. îlâ-ka, Üsâme b. Şerîk'den şunlan anlatıyor: Ben Hz. Peygamberin (s.a.) huzu-rundaydım. Bedeviler geldi ve dediler ki: "Ya Rasûlallah! Tedavi olalım mı?" Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.): "Evet ey Allah'ın kulları, tedavi olu­nuz. Zira Allah Azze ve Celle, bir hastalık hariç şifasını vermediği hiçbir has­talık bırakmamıştır.** buyurdu. Bedeviler: "O nedir?'1 deyince Hz. Peygam­ber (s.a.): "İhtiyarlık." buyurdu.[366]

Hadisin diğer bir lâfızla rivayeti şöyledir: "Allah şifasını vermediği hiç­bir hastalığı (yeryüzüne) indirmemiştir. O hastalığı (şifasını) bilen bildi, bil­meyen de bilmedi."[367]

Müsned'ât îbn Mes'ûd'dan (r.a.) merfû olarak rivayet edildiğine göre şöyle buyurmuştur: "Allah Azze ve Çelle^ şifâsını vermediği hiçbir hastalığı (yeryüzüne) indirmemiştir. O hastalığın şifasını tiilen bildi, bilmeyen de bil-medi."[368]

Müsned'dt ve Stinen'dt rivayet edildiğine göre Ebu Hüzâme şöyle anla­tıyor: Dedim ki: "Ey Allah'ın Rasûlü! (Hastalıklarımızı geçirmek için) ruk-ye olarak yaptığımız duayı, tedavi olduğumuz ilacı, (hastalığa tutulmamak için) tedbir almamızı nasıl buluyorsunuz? Acaba bunlar Allah'ın (c.c.) tak­dirinden herhangi bir şeyi geri çevirebilir mi?" Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.): "O (saydığın şeyler de) Allah'ın takdiridir." buyurdu.[369]

Bu hadis-i şerifler; sebepler ve neticelerinin varlığını isbat etmekte, bu­nu inkâr edenlerin görüşlerinin yanlış ve bâtıl olduğunu belirtmektedir. Ha-disdeki: "Her hastalığın mutlaka bir şifası, tedavi yolu vardır." cümlesi, öl­dürücü ve hekimlerin bile iyileşti remeyeceği hastalıkların tümünü içine ala­cak şekilde umumidir. O tür hastalıklardan kurtuluş ancak Allah Azze ve Cel-le'nin yaratacağı bir ilaç ile olur. Fakat Allah, bu bilgiyi insanlardan kaldır­mış ve ona ulaşmağa da bir yol göstermemiştir. Zira mahlukatın bilgisi Al­lah'ın onlara öğrettiği kadardır. Bu sebepten dolayı Hz. Peygamber (s.a.), hastalıktan şifa bulma ölçüsünü, ilacın hastalığa uyması ile sınırlamıştır. Çünkü mahlukatta var olan herşeyin bir zıddı vardır ve her hastalığa karşı olarak da zıddıyla tedavi olunacak bir ilaç vardır. Hz. Peygamber (s.a.) hastalıktan kurtuluşu, ilacın hastalığa uygun olmasına bağlamıştır. Bunlar ilacın mücer-red olarak bulunmasına bağlıdır. Aksi halde ilaç, keyfiyette hastalığın dere­cesini aştığında veya gereğinden fazla miktarda alındığında bir başka hastalı­ğa sebep olur. Gereğinden az olduğu zaman ise, hastalığa mukavemet ede­mediğinden ilacın etkisi az olur. Tedavi, hastalığa uygun olmazsa şifa hasıl olmaz. Ayrıca, tedavi zamansız yapılırsa bir fayda vermez. Hastanın bedeni ilacı kabul etmediği yahut ilaç almaya kuvveti olmadığı veya ilacın tesirine mani bir sebep olduğunda da hastalıktan kurtulmak mümkün olmaz. İlaç ne zaman hastalığa uygun olursa, Allah'ın izniyle mutlaka şifaya kavuşulur. Ha­dislerin bu şekilde izahı, aşağıda gelecek ikinci izah tarzından daha güzeldir.

İkinci bir yorum şöyledir: Bu ifade, kendisiyle has murad edilebilen âm bir hüküm olmalıdır. Böylece özellikle, lâfzın kapsamına girenler, dışında ka­lanlardan kat kat fazladır. Her dilde bu tür ifadeler vardır. Bu durumda ha­dise şöyle mânâ vermek gerekir: Cenâb-ı Hak tedaviyi kabul edebilecek her hastalığın ilacını da mutlaka yaratmıştır. Böylece, tedaviyi kabul etmeyen has­talıklar bu hükme dahil değildir. Nitekim Allah Teâlâ, Âd kavmine musallat ettiği rüzgâr hakkında: "O rüzgârın içinde, Rabbinin emriyle herşeyi yerle bir edecek can yakıcı bir azap vardır."[370] buyurmuştur kî, bu ifade yıkıla­bilecek bütün şeyler için geçerlidir. Nitekim âyetin devamında Âd kavminin evleri bu yerle bir olmadan istisna edilmiştir. Buna benzer misâller çoktur.

Bu âlemde yaratılmış olan atları, bir kısmının diğerlerine mukavemetini, muhalefetini ve tasallutunu düşünen kişiye; Rab Teâlâ'nın kudretinin ke­mâli, hikmeti, sun'undaki insicamı, rububiyette, vahdaniyette, kahrda tek ol­duğu, bizatihi Ganî olup kendi dışındakilerin O'na muhtaç olduğu gibi, O'-ndan başka şeylerin O'nun zıddı ve manii olduğu belirmiş olur.

Sahih hadislerde tedavî olmaya dair emir vardır. Açlık, susuzluk, hara­ret ve üşüme gibi hastalıkları zıdlanyla gidermekte bir beis olmadığı gibi, te­davi de tevekküle mâni değildir. Aksine, Allah'ın şer'î bir ölçüde, neticeler için tayin etmiş olduğu sebeplere yapışmakla tevhidin hakikati tamamlanmış olur. Zira sebeplerin ortadan kaldırılması, gerçekte ve hikmette olduğu gibi, tevekkülün kendisine mâni olur ve onu zayıflatır. Çünkü, sebepleri terket-menin tevekkülü daha kuvvetlendireceği zannedilir. Kişi, sebeplere acziyetinden dolayı yapışmamışsa, dininde ve dünyasında kulun faydasına olan şeyin elde edilmesi ve din ve dünyasına zarar verecek şeyi ortadan kaldırması hususun­da kalbin Allah'a itimad etmesi demek olan tevekkülün hakikatına aykırı ha­reket etmiş olur. Bu şekildeki itimadın, sebeplere yapışmakla birlikte olması gerekir. Aksi halde hikmet ve şeriatı ortadan kaldıran kişi durumuna düşer. Dolayısıyla kul acziyetini tevekkül, tevekkülünü de acziyet olarak değerlen­dir memelidir.                                      

Bu hadislerde, tedaviyi inkâr ederek; "Şayet şifa takdir olunmuşsa, te­davinin bir faydası yoktur, eğer şifa tjakdir olunmamışsa zaten bir faydası olmaz." diyenin görüşü reddedilmektedir. Aynı şekilde bu yanlış düşünceye şu da eklenebilir: "Hastalık Allah'ın takdiriyle tahakkuk eder. Halbuki Al­lah'ın takdiri reddoîunamaz, defedilemez." Bu mânada sorulan Hz. Peygam-ber'e (s.a.) bedeviler sormuştu. Sahâbinin büyükleri ise, Allah'ı, hikmetini ve sıfatlarım en fazla bilenlerden oldukları için böyle bir soruya gerek duy­mamışlardır. Gerçekten de Hz. Peygamber (s.a.) böyle sorular soranlara sadra şifa verecek şekilde cevap vermiştir: Bu ilaçlar, rukye (dua) ve hastalıktan sakınmalarınız da Allah'ın takdiridir. O'nun takdirinin dışına hiçbir şey çı­kamaz. Bilâkis O, takdirini kendi takdiriyle geri çevirir. Bu geri çevrilme de O'nun takdiridir. Hiçbir şekilde O'nun takdirinin dışına çıkmak mümkün de­ğildir. Bu aynen açlık, susuzluk, hararet ve üşümeyi zıdlanyla gidermek gibi­dir. Düşmanla karşılaşma* takdir kılındığında, onların savaşla bertaraf edil­mesi de böyledir. Defeden, defedilen ve defetme, hepsi Allah'ın takdiriyledir.

Bu soruyu sorana denilir ki: Sana fayda getirecek bir şeyi elde etmek ve zararı gidermek için senin de hiçbir sebebe yapışmaman .lâzım değil midir? Zira, fayda ve zarar şayet takdir edilmişse mutîaka vuku bulacaktır. Eğer takdir olunmamışsa onun meydana gelmesi mümkün değildir. Böyle bir mantık di­nin ve dünyanın yıkımı, âlemin bozulması demektir. Bu sözü ancak, hakkı reddeden, inatçı biri söyler. Müşriklerin: "Şayet Allah dileseydi ne biz, ne de babalarımız müşrik olurdu."[371], "Şayet Allah dileseydi ne biz ne de ba­balarımız Allah'dan başka bir şeye ibadet ederdik."[372] diye; Allah'ın onla­ra peygamberleriyle hüccet getirmesine karşılık vermeleri gibi, kaderi (inan­dıklarından değil) sırf karşısında haklı olan kişinin delilini çürütmek için laf olsun diye ağızlarına alırlar.

Bu soruyu sorana şu şekilde cevap verilebilir: Şimdi senin hatırlayama­dığın üçüncü bir konu daha var. O da şudur: Muhakkak ki Cenâb-ı Hak şu­nu ve bunu bu sebepten dolayı takdir etti. Ancak sebebini yerine getirdiğin takdirde netice meydana gelmiş olur. Aksi takdirde netice alınmaz.

Şayet şu şekilde itiraz ederse: Eğer sebep takdir olunmuşsa ben onu ya­parım; takdir olunmamışsa benim onu yapmaya gücüm yetmez. Bu durum­da ona denilir ki: Böyle bir savunmayı —sana muhalefet ederek— emrettiğin bir işi yapmayıp, nehyettiğin bir hareketi yaptıkları bir zamanda, kölen, ço­cuğun ve ücretle tuttuğun amelenden kabul eder misin? Eğer bunu mantıklı bularak kabul edersen, o zaman sana isyan edeni, malını çalanı, sonra iftira atanı ve haklarını vermeyeni, hiç kötülememen gerekir. Şayet böyle bir şeyi kabul etmezsen, o halde üzerinde Allah hakkı olarak gerekli şeyleri yapma-manı nasıl mantıklı bulabiliyorsun?

İsrâilî bir rivayete göre, Hz. İbrahim (a.s.) şöyle sordu: "Ya Rab! Has­talık kimdendir?" Cenâb-ı Hak: "Bendendir." dedi. Hz. İbrahim (a.s.): "Peki, şifası kimdendir?" diye sordu. Cenâb-ı Hak: "Bendendir." buyurdu. Hz. İb­rahim: "Öyleyse tabibe ne gerek var?" diye sorunca, Cenâb-ı Hak: "Tabib, şifayı kendi eliyle yeryüzüne gönderdiğim adamdır." dedi.

Ayrıca, "Her hastalığın bir şifası vardır." hadisi hem hastaya, hem ta­bibe moral gücü vermektedir. Hastalıktan kurtulmanın yollarını araştırmaya teşvik etmektedir. Çünkü hasta, hastalığını geçirecek bir ilacın mutlaka var olduğuna inanırsa, kalbi umutlanır, karamsar olmaz, umut kapısı açıhr. Ru­hu bu sebeple kuvvetlendiğinde hastalıktan dolayı meydana gelen harareti or­tadan kalkar. Bu hal hayvanı, nefsânî ve tabiî ruhların güçlenmesine sebep olur/Bu ruhlar kuvvetlendiğinde, bu ruhları taşıyan kuvvetler güçlenir. Böy­lece vücut hastalığı yener ve onu ortadan kaldırır.

Aynı durum tabip için de önemlidir. Zira, bu hastalığın mutlaka bir de­vasının, ilacının olabileceğine kanaat getirirse, onu bulmak için araştırmaya koyulur. Nitekim bedenî hastalıklar kalbî hastalıklarla aynı ölçülere sahip­tir. Cenâb-ı Hak herhangi bir kalbe bir hastalık verirse mutlaka onun tedavi­sini o hastalığına zıd bir şeyle vermiştir. Şayet hasta tedavi olacağı, zıd olan ilacı bilir de onu kullanır ve ilaç da o hastalığına tam uyum sağlarsa, Allah'ın izniyle hasta şifaya kavuşur. [373]

 

3— Rasûlullah'm (s.a.) Dengeli Beslenmesi:

 

Rasûlullah'ın (s.a.) mideyi bozacak şekilde ve ihtiyaç fazlası yemekten kaçınması, yeme ve içmede riâyeti gerekli ölçüler konusundaki tutumu şöyledir:

Müsned ve diğer hadis kitaplarında rivayet olunduğuna göre Hz. Pey­gamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: "İnsanoğlu, midesinden daha kötü hiçbir kabı doldurmamıştır. Halbuki onlara, belini doğrultacak birkaç lokmacık kâfi gelir. Mutlaka midesini dolduracaksa, üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de hava için ayırsın."[374]

Hastalıklar iki çeşittir: Birinci türdeki maddî hastalıklar; bedende aşırı derecede çok olup da tabiî hareketlere dahi zarar veren hastalıklardır. Hasta­lıkların birçoğu bu türdendir. Sebebi ise; daha ilk yemek hazmedümeksizin vücuda yeni yemekler doldurulması, ihtiyaçdan fazla miktarda, faydası az, hazmı zor gıdaların alınması, çeşitli terkiplerde karışık gıdaların çok alınma­sıdır, însan bu tür gıdalarla karnını doldurur ve bunu alışkanlık haline geti­rirse türlü türlü hastalıkların meydana gelmesine sebep olur. Misâl olarak da hastalığın süratle gelip, zor bir şekilde ortadan kaldırılması verilebilir. Gıda­da Grta yolu turar, ihtiyaç miktarı alıp kemmiyet ve keyfiyyetinde mutedil olursa, vücud; fazla miktarda alman gıdanın verdiği faydadan daha çok fay­da elde etmiş olur.

Gıda üç türİü alınır: 1) Zaruret ölçüsünde, 2) Yeterli ölçüde, 3) Aşın öl­çüde. Hz. Peygamber (s.a.); kişiye belini doğrultacak, kuvvetinden düşürme­yecek ve zafiyet vermeyecek şekilde birkaç lokmacığın yeterli olduğunu; da­ha fazla yemek zorunda kaldığı takdirde, midesinin üçte birini yemekle, üçte birini suyla, son üçte birini de nefesle doldurmasını bildirmiştir. Bu şekilde yemek, hem vücuda, hem de kalbe en faydalı olan şekildir. Çünkü mide sırf yemekle dolarsa su içmekte zorlanır. Sırf su ile dolarsa nefes almakta zorla­nır, ağır bir yük altında kalan kişi gibi yorulur ve sıkıntıya düşer. Bu vaziyette olan kişinin kalbi bozulur, azaları ibadete karşı gevşer. Tokluğun gerektir­diği şekilde azalar şehevî arzularla hareket ederler. Hâsılı, midenin yemekle doldurulması hem bedene hem de kalbe zararlıdır.

Çok yemek, daimi ve sürekli olursa bu sayılan olumsuz neticeler meyda­na gelir. Halbuki bazen çok yemekte bir sakınca yoktur. Nitekim, Ebu Hu-reyre (r.a.), Hz. Peygamber'in (s.a.) huzurunda; "Seni hak olarak gönderen Allah'a yemin olsun ki, sütü mideme ulaştıracak hiçbir yol bulamıyorum!'* diyene kadar süt içmiştir. Sahabîler Hz. Peygamber'in (s.a.) huzurunda de­falarca, doyana kadar yemişlerdir.                                                  .

Bereketli dahi olsa, aşın derecede tokluk insanın bedenini ve kuvvetini zaafa uğratır. Zira bedeni, çok fazla gıda değil, ancak kabul edebileceği mik­tarda alman gıda kuvvetlendirir.

İnsan topraktan, havadan ve sudan ibaret olduğundan dolayı Hz. Pey­gamber (s.a.) yemek yemeği; yemek, su ve hava olarak üç kısma ayırmıştır.

Şöyle denilebilir: (Ahlat teorisine göre) insanda bulunması gereken (dör­düncü unsur) ateşin vücutta bir yeri yok mudur?[375]

Buna şöyle cevap verilir: Bu tabiplerin ileri sürdükleri bir teoridir. On-, lar: "İnsanda bilfiil ateş unsurundan bir cüz vardır ve bu insanda mevcut olâ(ı dört rükün ve asıldan[376] birisidir." derler.

Filozof ve tabiplerden bazıları bu (ahlat) teorisini tenkid ederek, insi da bilfiil ateş unsurunun olmadığını şu delillerle ileri sürmüşlerdi:

İnsanda ateş unsurunun varlığı, ya etkisini terkederek nüzul eder vücutta bulunan su (mâî) ve toprak (arazî) unsurlarla karışır, veya vücutta doğar ve oluşur deniliyor.

Birincisi iki yönden yanlıştır, a) Ateş tabiatıyla yükselici bir vasfa sahip­tir. Şayet nüzul ederse bulunduğu merkezden bu âleme inişi zor olur. b) Vü­cutta bulunduğu iddia edilen ateş unsurları, nüzul ederlerken son derece so­ğuk olan zemherîr küresi üzerinden geçmek zorundadırlar. Halbuki biz bu âlemde, büyük bir ateşin az bir su ile söndüğünü görüyoruz. İşte son derece soğuk olan zemherîr küresi üzerinden geçecek olan bu ateş unsurları daha çabuk sönerler.

Vücutta meydana gelmesi görüşü ise çok çok uzak bir ihtimaldir. Çünkü bir cisim (ahlat teorisine göre) ateş olmadan evvel, ya toprak, ya su veya havadır. İlk 4efa ateş olan bu madde, diğer cisimlerden biriyle bitişik ve karışık olmuş olur. Ateş olmayan cisim ise büyük cisimlere karıştığında ne ateşdir, ne de onlardan herhangi biridir. Ateşe dönmeğe uygun bir istidat göstermez, çünkü bizatihi ateş değildir. Karışık cisimler ise soğuktur. O hal­de ateşe dönüşmeye nasıl müsait olabilir?

Şöyle diyebilirsiniz: Vücutta, diğer cisimleri ateşe döndürecek ve onla­rın arasına karıştığından dolayı onları ateşe dönüştürecek ateş unsurlan ni­çin olmasın?

Biz de deriz ki:

a) Bu ateş unsurlarının vücutta oluşma imkânı —ilk sözümüzde de söy­lediğimiz gibi— yoktur. Şayet; "Biz, sönmüş kirecin üzerine su döküldüğün­de, bir kristale güneş ışığı vurduğunda, taşı bir demire vurduğumuzda ateş çıktığını görmekteyiz." derseniz; işte bütün bu ateş unsurlan karışım esna­sında oluşuyor ki, bu da sizin birinci kısımda ileri sürdüğünüz görüşleri ibtal eder.

Bu görüşleri kabul etmeyenler diyorlar ki: Biz, taşın demire vurulmasın­da olduğu gibi şiddetli bir sürtüşmeden ve kristalde olduğu gibi güneşin kuv­vetle ısırmasıyla ateş meydanagel4.iğini inkâr etmiyoruz. Fakat biz, bitki ve hayvanların cisimlerinde'bu hadisenin meydana gelmesini uzak buluyoruz. Çünkü onların yapılarında bu şekilde ateş maydana getirecek kadar şiddetli sürtüşme azdır ve kristal gibi bir parlaklık yoktur. Kaldı ki güneş ışınları kris­talin üzerinde olduğunda elbette ateş meydana getirmezler. O halde içine ulaşan ışın nasıl ateş meydana getirir?

b) Meselenin aslında, tabipler; eski bir içeceğin tabiatında son derece sı­caklık olduğunda ittifak etmişlerdir. Şayet bu sıcaklığın ateş unsurlarından oluştuğu ileri sürülürse bu mümkün değildir. Çünkü, az bir su ile büyük bir ateşin söndüğünü gördüğümüz halde, sönmeden, uzun süre, suyu fazla olan unsurların arasında ateş unsurlannın az olarak kalabileceği nasıl düşünülebilir?

c) Şayet hayvan ve bitkilerde bilfiil ateş unsuru varsa, yine onlarda bu­lunan su unsurlarına mağlup olmaları-gerekir. Zira ateş unsuru suyun eîki-sindedir. Bazı tabiat ve unsurların diğerlerine galip gelmesi mağlubun tabia­tının galibin tabiatına dönmesini gerektirir. Bu durumda zaruri olarak ateşin zıddı olan su tabiatının galebesiyle az olan ateş unsurlan suya inkiiab etmiş olacaklardır.

d) Cenâb-ı Hak, Kitâb'ında, insanın yaradılış safhalarını çeşitli yerlerde zikretmiştir. Bu yerlerden bir kısmında, insanı sudan, bir başka yerde top­raktan, bir diğerinde su ve toprak karışımı balçıktan (= tîri), bir başka yerde güneş ve rüzgârın etkisiyle, ateşte pişmiş gibi kuru bir çamurdan yarattığın­dan bahsetmiştir. Bunların aksine hiçbir yerde insanı ateşten yarattığından bahsetmemiştir. Bilakis bu tabiri, iblisin bir özelliği olarak zikretmiştir.

Sahih-i Müslim'de sabit olduğuna göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle bu­yurmuştur: "Melekler nurdan, cinler halis ateşten, Âdem de size (Kur'an'-da) tavsif olunduğu gibi (topraktan) yaratılmıştır[377]

Bu hadiste de ifade edildiği gibi insanın Cenâb-ı Hakk'ın Kitâb'ında be­lirtildiği şekilde yaratıldığı açıktır. Cenâb-ı Hak bize insanı ateşten yarattığı­nı veya insanın aslında ateşten bir unsurun bulunduğunu anlatmamıştır.

e) Onların en güçlü delilleri, canlıların bedenlerinde müşahade etmiş ol­dukları hararettir ki; buna göre canlılarda ateş unsuru vardır. Bu bir delil ola­maz. Çünkü hararetin sebepleri ateşten daha umumi unsurlarla da meydana gelir- Hararet bazan ateşten, bazan hareketten, bazen güneş ışınlarının ak­setmesinden, bazen havanın sıcaklığından, bazan ateşe yakın olmaktan mey­dana gelir. Havanın sıcaklığı vasıtasıyla veya başka sebeplerle hararet mey­dana gelmesi, canlıda ateşin varlığını gerektirmez.

İnsanda ateş unsurunun varlığını iddia edenler derler ki: Şu bir gerçektir ki toprak ve su birbirlerine karıştıklarında, erimelerini ve birbirlerine katış­malarını gerektirecek bir hararet gerekmektedir. Aksi halde onlardan her bi­ri diğerine katışmamış, birleşmemiş olur. Nitekim güneş ve havanın ulaşma­dığı bir toprağa herhangi bir tohum attığımızda tohum bozulur. İşte bu se­bepten dolayı ya karışık bir şeyde tabiî olarak pişmiş, erimiş bir cisim mey­dana gelmesi veya gelmemesi gerekir. Şayet meydana gelirse işte o ateş unsu­rudur. Meydana gelmezse mürekkep olan cisim tabii olarak sıcak olmaz. Sı­cak olsa da bu onda arazî (geçici) olarak meydana gelir. Bu arazî sıcaklık zail olduğunda da o şeyin ne tabiatında ne de keyfiyyetinde hararet olmaz. Aksi­ne mutlak soğuk olur. Fakat bazı gıda ve ilaçların tabiatında hararet vardır. Hararetin onların kendilerinde mevcut olduğunu anlarız. Çünkü hararet on­larda arazî değil, cevher-i nârı (temel ateş niteliği) olarak vardır. •

Yine derler ki: Eğer vücutta stcak bir unsur olmazsa, son derece soğuk olması gerekir. Çünkü tabiat soğuk olmayı gerektirecektir. Yardımcısı ve kar­şıtından mahrum olduğundan da soğukluğun derecesi en son noktaya ulaşaçaktı. Şayet böyle olsaydı, insan tabiatında, soğuk sebebiyle ihsas (duyular) olmayacaktı. Çünkü son derece soğuk bir vücuda, soğuk bir şey ulaştığında benzeri bir şey olur. Bir şey de benzerinden ayrılmaz. Aynlamayınca da onu hisredemez. Onu hissedemeyince de ondan elem duymaz. Şayet soğuktan başka bir şey olursa farkedilmemesi (ayrılmaması) daha uygundur. Şayet bedende tabiî olarak sıcak bir unsur yoksa, bu elbette soğuktan ayrılıp meydana gelmez.

Diyorlar ki: Sizin delilleriniz şu sözleri söyleyenlerin görüşlerini ibtal et­mektedir: Ateş unsurları bu mürekkep (karışık) cisimlerde hali üzere ve ateş tabiatlarıyla baki (kahcı)dırlar! Halbuki biz böyle demiyoruz. Aksine; ateşin kendi türüne ait görüntüsünün karışma esnasında bozulduğunu söylüyoruz.

İnsanda ateş unsurunun olmadığım iddia eden diğerleri de şöyle diyor­lar: Niçin, toprak, su ve hava birbirlerine karıştıklarında, bu karışma ve eri­meden meydana gelen hararetin güneş ve diğer yıldızların harareti olduğu ileri sürülemesin? Daha sonra, karışık bir madde, karışımının kemaline ulaştığın­da, sıcaklık sebebiyle —bitki olsun, hayvan olsun, maden olsun— karışım vaziyetini kabule hazır haldedir. Bu karışık maddelerdeki sıcaklık ve harare­tin, Allah Teâlâ'nın bu birleşme esnasında meydana getireceği hassa ve kü­vetlerle olup, bilfiil ateş unsurundan olmamasına ne mâni olabilir? Bu şekil­de yapılan izahı iptal etmeye elbette hiçbir yolunuz yoktur. Nitekim büyük tabiblerden bir grup da gerçeği itiraf etmişlerdir.

Bedenin soğuğu hissetruesf sözüne gelince; biz deriz ki, bizatihi bu be­dende bir hararet ve sıcaklığın var olduğunu gösterir. Bunu kim inkâr edebi­lir ki? Yalnız sıcak bir şeyin mutlaka ateşten oluştuğuna delil yoktur. Zira her ne kadar, her ateş sıcaksa da bu hüküm küllî bir hüküm olamaz. Aksine bazı sıcak şeyler ateştir denebilir.

Ateş türüne ait görüntünün bozulmasına dair olan sözünüze gelince, ta­biplerin çoğu ateşin kendine ait görüntüsünün bekâsını benimser. Bozulma­sına dair olan sözün kendisi bozuktur. Bu görüşün bozuk olduğunu tabible-rini/in müteahhirîn temsilcilerinin en efdali[378] eş-Şifâ adlı eserinde itiraf et-

miş ve unsurların, karışık cisimlerde aslı ve tabiatlanyla daha toplu bulun­duklarını isbat etmiştir. Tevfik Allah'tandır. [379]

 

4— Rasûlullah'ın (s.a.) Öğütlediği İlaçların Türleri:

 

Hz. Peygamber'in (s.a.) hastalık için tavsiye ettiği ilaçlar üç çeşitt Tabiî ilaçlar, 2) İlâhî ilaçlar, 3) Her ikisinin karışımı olan ilaçlar.

Biz Rasûlullah'ın (s.a.) tavsiye ettiği bu üç çeşit ilaçtan bahsedeceğiz. Öı tavsiye edip, bizzat kendisinin kullandığı tabiî ilaçlan, daha sonra da il ilaçlan ve nihayet her ikisinin karışımı olan ilaçlan zikredeceğiz.

Bununla birlikte (önce) şuna işaret etmeliyiz ki; Hz, Peygamber (s.a.) ancak hidâyet etmek, Allah'a ve cennetine çağırmak, Allah'ı tanımak, üm­mete Allah'ın rızasının bulunduğu şeyleri belirtip onları emretmek, Allah'ın gazap ettiği şeyleri belirtip onlardan sakındırmak, nebî ve rasûllerin ümmet -îeriyle ilgili haber ve ahvalini, âlemin yaradılışı, kâinatın başlangıç ve sonu ile ilgili haberleri, insanların nasıl şakı (mutsuz) ve saîd (mutlu) olacaklarını ve bunların sebeplerini bildirmek için gönderilmiştir.

Bedenî hastalıkların tedavisiyle ilgili Tıbbu'n-Nebî ise, şeriatının tamam-lanması için olup, ihtiyaç anında kullanılması gayesiyledir. Buna ihtiyaç his-sedilmediğinde ise bütün güç ve kuvveti, kalplerin ve ruhların tedavisine, sıh­hatin muhafazasına, hastalıkların giderilmesine, fesadı gerektirecek şeyler­den korunmaya sarfetmek gerekir. Asıl gaye, ruhların ve kalplerin ıslah ve tedavisidir. Çünkü kalp ıslah olunmadan, bedenin ıslah edilmesinin bir fay­dası yoktur. Kalp ıslah edilmiş olduğu halde bedenin hastalanması, cidden fazla bir zarar meydana getirmez. Çünkü b'u geçici bir zarar olup, arkasın­dan devamlı ve sürekli olan fayda meydana gelir. Muvaffakiyet Allah'tandır. [380]

 

İKİNCİ BÖLÜM

Hz. PEYGAMBERİN (S.A.) TEDAVİ OLMA KONUSUNDAKİ TUTUM VE ÖĞÜTLERİ

 

A) TABİÎ İLAÇLARLA TEDAVİ

 

1— Hummanın Tedavisi:

 

Hz. Peygamber'in (s.a.) humma hastalığının tedavi edilmesi hakkınd tutumu şöyledir:

Sahihayn'da, Nâfi'—İbn Ömer kanalıyla Hz. Peygamber'ia(s.a.) şöyle buyurduğu sabit olmuştur: "Humma veya humma hastalığının şiddeti, an­cak cehennemin hararetinin şiddetinden bir parçadır. Dolayısıyla humma,ate-şini, su ile soğutun."[381]

Bu hadis-i şerif cahil tabiplerin bir çoğuna müşkil gelmiş ve hummanın tedavisi ve ilacına aykırı bir emir olduğunu zannetmişlerdir. Biz —Allah'ın güç ve kuvvetiyle— tefsirim ve fıkhım açıklayarak deriz ki:

Rasûlullah'ın (s.a.) hitabı iki nevidir: a) Tüm yeryüzünde yaşıyan insan­ları içine alacak şekilde umumî hitapları, b) Bir kısmına ait hitapları. Birinci­sine umumî hitapları dahildir. İkincisine ise şu hadis misâl olabilir: "Büyük veya küçük abdest yaparken önünüzü kıble tarafına dönmeyin, sırtınızı da dönmeyin. Fakat batıya ve doğuya doğru yönelin."[382] Bu hitap, doğu ve batıda bulunanlar ile Iraklılara ait olmayıp, Medineliler ve o hizada bulunan Şamlılara ve diğer yerlere mahsustur.

"Meşrık ile mağrip arası kıbiedir."[383] hadisi de böyledir.

Burası anlaşıldığında; Hz. Peygamber'İn (s.a.) bu (humma) hadisinde kasdetmiş olduğu kimselerin Hicazlılar ve Hicaz istikametindeki memleket­lerde oturanlar olduğu da anlaşılır. Çünkü onlara arız olan humma hastalığı­nın ekserisi, güneşin hararetinin şiddetinden meydana gelen geçici, günlük hum­ma hastalığıdır. Bu tür humma için hem içilerek, hem de serperek soğuk su kullanılması faydalıdır. Çünkü humma; etkisi önce kalpde beliren garib bir hararettir. Ruh ve kan yoluyla, atardamar ve diğer damarlarla bütün vücuda yayılır, tabiî hareketlerin yapılmasına engel olacak şekilde ateş meydana getirir.

Humma iki kısımdır: ,

Arazî (geçici) humma: Şişme (verem) ve hareketten veya güneş çarp­masından veya yaz mevsiminin şiddetli olmasından ve benzerlerinden mey­dana gelir.

Marazı humma: Üç nevidir; bu önce bir maddede oluşur, daha son­ra bütün vücudu ateş sarar: a) Şayet başlangıcı ruh İle olursa buna günlük humma denir. Çünkü çoğunlukla bir günde geçer. En fazla üç gün sürer, b) Şayet başlangıcı ahlat ile olursa afenî humma denir. Dört sınıftır: Safravî, sevdâvî, balgamî, demevî. c) Şayet başlangıcı aslî ve sert organlar olursa ince humma (humma dıkk) denir. Bu neviler çerçevesinde daha başka bir çok ne­vî humma çeşidi vardır.          

Bazı hummadan vücut o kadar fazla istifade eder ki, ilaçlardan o kadar fayda görülmez. Çoğunlukla günlük humma çeşidi yaygındır. Afenî humma büyük maddelerin birlikte pişmelerine sebep olur, ki başka bir yolla bu hadi­se oluşturulamaz. Bir takım çözücü-açıcı ilaçların ulaşamadığı engelleri (sud-de) açmağa sebep olur.

Eski ve yeni remed'e gelince[384]; onun birçok çeşidi, garip ve süratli bir şekilde birtakım hastalıklan'tedavi eder. Felç, yüz felci (lakve), sinir bozul­masından meydana gelen adale buruşması (teşennuc-i imtilaî) ve faydası ol­mayan (az vitaminli) katı gıdaların etkisiyle meydana gelen birçok hastalığa çaredir.   

.Bazı faziletli doktorlar bana şunu anlattılar: Biz hastalıkların büyük bir kısmını, hasta kendi kendine şifaya kavuştuğu gibi, humma ile yeniyoruz. Bu hususta humma birçok açıdan ilaç içmekten daha faydalıdır. Çünkü hum­ma, hümörleri (ahlat) ve bedene zararlı bazı maddeleri pişirir. Piştiği takdir­de de ilaç, çıkmağa hazır halde olan fasid maddelere tesadüf eder ve onları dışarı atar. Böylece şifa hasıl olur.[385]

Bu kavranıldığında, hadisten kastın arazî hummaların bir kısmı olduğu an­laşılır. Çünkü bu tür hummalar, soğuk suya o hasta yer daldırıldığında veya buz gibi soğuk su içildiğinde sükunet bulur. Hasta bu durumda bir başka ilaç almağa gerek duymaz. Çünkü arazî hummaîardaki hararet ruha taalluk eden mücerred sıcak bir keyfiyettir. Dolayısıyla onu gidermek için mücerred so­ğuk bir keyfiyeti o uzva ulaştırmak yeterlidir. Hümörlerin pişmesine, dolayı­sıyla da bir hıitın dışarı atılmasına ihtiyaç duymadan ateşi dindirmiş olur.

Hadis-i şerifte, hummaların her türünün kastedilmiş olması da mümkün­üdür. Nitekim doktorların en büyüğü olan Calinus (Galen)[386], her türlü hum­maya soğuk suyun faydalı olduğunu itiraf etmiştir.

Calinus, Hîlelü'l-Bür' adlı kitabın onuncu bölümünde demiştir ki: Şa­yet etine dolgun, vücudu ferah genç bir kişi yazın tutulmuş olduğu humma­nın sonunda ise ve iç uzuvlarında da bir şişlik (verem) yoksa, soğuk suyla banyo yapar veya soğuk suda yüzerse elbette bundan faydalanır.

Râzî,[387] {Kitâbü'l-Hâvîadlı) büyük kitabında der ki: "Şayet vücut kuv­vetli, humma da ciddi bir şekilde kızışmış, pişme zahir, karında bir şişkinlik ve fıtık yoksa soğuk su içilmesi faydalıdır. Şayet hastanın bedeni ferah, mev­sim sıcak ve dışardan soğuk su almaya alışkınsa, ona da müsaade edilir."

Hadis-i şerifteki: "Humma cehennemin kaynamasından (bir parça)dır." cümlesi, alevinin şiddeti ve ortaya yayılan sıcaklığı demektir. Buna benzer bir ifade: "Güneşin şiddeti cehennemin kaynamasından (bir parça)dır." ha­disinde de vardır.

Hadisteki bu ifade iki türlü izah edilmiştir:

a) Bununla, cehennemden kaynaklanan bir ateşe ince bir misal verilmiş oluyor ki, kullar bundan hüküm çıkarsınlar ve ibret alsınlar. Çünkü Allah Teâlâ'nın böyle bir ateşin insanda zuhurunu takdir etmesi, bu neticeyi gerek­tirecek sebeplerin etkisiyledir. Aynı şekilde sevinç, ferah, huzur ve lezzeti, bu dünyada cennet nimetlerine delâlet etmesi ve ibret almaTc için ihsan etmiştir ki, bunları elde etmek, bir takım şartların, sebeplerin yerine getirilmesiyle olur.

b) Bu ifade ile teşbih (benzetme) yapılmıştır. Hummanın şiddeti ve ale­vinin cehennemin kaynamasına benzetilmesi, cehennem azabının şiddetine ruh­ların ikaz edilmesi içindir. Bu (hissedilen) büyük ateş cehennemin kaynama­sının hararetidir ki, sadece sıcaklığına yajdaşana isabet eden zarardır.

Hadis-i şerifteki "Soğutunuz" ifadesi iki şekilde rivayet edilmiştir:

a- Katı' hemzesiyle, if'al babından emir olarak rivayet edilmiştir, ki, "ısınma" mânasına gelen "şahane" kelimesi if'al babına aktarıldığında ^eshane-ısıttı" mânasına geldiği gibi, "ebrede" kelimesi emir kipinde, "soğutunuz" mânasına gelir.

b- Vasıl hemzesiyle rivayeti ki lügat ve kullanış bakımından daha yaygın şeklidir. (Su ile serinleyiniz mânasına gelmektedir.) Çünkü birinci şekildeki (rubai) kullanımı daha azdır ve değersizdir.

Şâir demiştir ki:[388]

"Aşkın alevini ciğerlerimde hissettiğimde, Kavmin su kabına doğru serinlemek için yöneldim.

Beni bırak, suyun soğukluğu ile (aşkın) zahirini serinlettim, îç organlardaki tutuşan ateşi (acaba) kim söndürür?"

Hadisteki; "su ile'* kelimesi hakkında iki görüş vardır: Birincisi, her (yerde bulunan ve kullanılan) sudur. Diğer görüşe göre, sudan maksad zemzem suyudur.

Bu ikinci görüşü savunanlar, Buharî'nin Sahih'inds, Ebu Cemre Nasr b. İmran ed-Dubaî'den yaptığı şu aşağıdaki rivayeti ileri sürüyorlar. Ebu Cemre diyor ki: Mekke'de İbn Abbas'ın (r.a.) yanında oturuyordum. O esnada bir­den hummaya tutuldum. Bunun üzerine bana şöyle dedi: Zemzem suyu ile hum­manı izale et, serinle! Zira Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Humma cehennemin kaynamasın (dan bir parça)dır. Dolayısıyla o ateşi su ile soğutu-nuz."(Veya şöyle buyurdu:) "Zemzem suyu ile soğutunuz."[389]

(Görüldüğü gibi) râvi, hadisi şüphe ifadesiyle rivayet etmiştir. Buna rağ­men şüphe etmeden rivayet etseydi, bu emir ancak Mekkeliler için geçerli olur­du. Çünkü zemzem suyunu kolayca elde etmek onlar için mümkündür. Mek-keli olmayanlar ise bulabildikleri sudan yararlanabilirler.

Hadis-i şerifi genel kabul edenler, "acaba su ile serinletmekten kasıt su ile sadaka mı vermektir, yoksa suyu bizatihi kullanmak mıdır?" şeklinde iki görüş belirtmişlerdir. Sahih ve doğru olanı kullanılmasıdır. Zira bundan ka-sıd su ile sadaka vermektir diyen kişi, zannederim ki hummayı tedavide so­ğuk su kullanmaktan kaçınmaktadır. Hadis-i şerifin güzel bir izahı (başka bir açıdan) yapıldığı halde bunu anlamamıştır. O da şudur: Bir şeyin cezası o şeyin cinsinden olan bir başka (amel) şeyle olur. Nitekim, susuzluğu soğuk su nasıl söndürüyorsa, Cenâb-ı Hak da hummanın alevim böylece gideriyor. İşte bu şekildeki izah hadis-i şerifin fıkhından ve işaretinden anlaşılmakta­dır. Neticede anlaşılan, suyun kullanılmasıdır.

Ebu Nuaym ve diğer hadisçiler, Enes'ten (r.a.) merfû olarak şunu zik­retmektedirler: "Sizden biriniz hummaya tutulduğunda seher vaktinde olmak üzere, üç gece üzerine soğuk su serpsin. "[390]

İbn Mâce'nin Sürteninde Ebu Hureyre'den (r.a.) merfû olarak şöyle ri­vayet ediliyor: "Humma cehennem körüğünden bir körüktür. Şu halde hum­mayı soğuk su (kullanarak) kendinizden uzaklaştırınız. "[391]

Müsne<fde ve diğerlerinde, Hasan el- Basrî'nin (r.a.) Semüre'den (r.a.) merfû olarak yaptığı bir rivayet de şöyledir: "Humma cehennemden bir par­çadır. Onu (üzerinizden) soğuk su ile soğutunuz." Rasûlullah (s.a.) humma­ya tutulduğunda bir kırba su ister, daha sonra o suyu başından aşağı döke­rek gusleder di. [392]                                                                

Sünen'de Ebu Hureyre'den (r.a.) yapılan bir rivayet şöyledir: Allah Ra­sûlü'nün (s.a.) huzurunda hummadan söz açıldı. Adamın biri hemen (hum­maya) küfretti. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu: "Humma­ya sövmeyiniz. Çünkü humma, ateşin demirdeki pası gidermesi gibi insanın günahlarım silip süpürür."[393]

Humma ile birlikte, (vitamin değeri az olup da) fazlaca yenilen gıdalar­dan perhiz edilip faydası çok olan (vitaminli) gıdalar alındığında bedenin (d£~ ğer bilinmeyen hastalıklardan) temizlenmesinde, pislik ve fazlalıklarının atıl-masmda, değersiz hümörlerin tasfiye edilmesinde yardımcı bir etki oluşur^ Bu şekildeki etki aynen körükte ateşe verilmiş demirin pisliklerinin (fazlalık­larının) giderilmesi, demir cevherinin tasfiye edilmesindeki etkiyi yapar. Zira demir cevherini tasfiyede en etkili şey ateş körüğüdür. Bu ölçü beden tedavi­sinin doktorlarınca da bilinmektedir.

Fakat hummanın (psikolojik olarak) kalp kirini tasfiye etmesi ve pislik­lerini çıkarması ise, ancak kaip doktorlarının bilebileceği bir iştir. Bu husus­taki inceliği ancak, Allah Rasûlü'nün (s.a.) onlara (doktorlara) haber verdiği gibi buluyorlar.

Fakat kalp hastalığının tedavisinden umut kesildiğinde, bu ilacın ona hiç­bir faydası olmaz. Zira humma, hem kalbe hem de bedene faydalı bir hasta­lıktır. Faydası bu kadar çok olan bir vaziyete (duçar olmuş birisinin) küfret­mesi zulüm ve düşmanlıktan başka bir şey değildir.

Bir keresinde, hummalı bir halde iken, hummaya küfreden bir şâirin şu beyitlerini hatırladım:

"Günahlara keffaret olan (humma) geldi ve gitti;    [ Gelene de gidene de lanet olsun.                        

Göç edip veda edeceği zaman sordu, ne istiyorsun?

Dedim ki: Bir daha geri dönme!"

Ben de, Allah Rasûlü'nün (s.a.) küfretmeyi yasakladığı hummaya küf­reden kişiye lanet okuyarak, keski şöyle deseydi daha iyi olurdu dedim ve ekledim:

"Günahlara keffaret olan (humma) geçti. Dökülmesi için, selâm gelene ve veda edene.

Göçe niyetlenildiğinde sordu:

Ne istiyorsun? Ben de: Ziyaretini kesme! diye cevap verdim."

Elbette ben ondan koptum, sıyrıldım. O da hemen benden sökülüp gitti.

Sahih olup olmadığını bilemeyeceğim bir eser şöyledir: "Bir gün hum­maya tutulmak; bir senelik günaha keffarettir."[394]

Bu hadisin iki şekilde izahı mümkündür:

a) Humma, vücutta bulunan tüm uzuvları ve eklemleri etkiler. İnsanda ise üç yüz altmış eklem mevcuttur. Böylece her eklem, sayısınca bir güne te­kabül ederek o gün işlenen günahlara keffaret oîmuş olur.

b) Humma, bedende öyle bir etki meydana getirir ki, bu etki ancak bir sene sonra tamamen ortadan kalkar. Nitekim Allah Rasûlü (s.a.) bir hadiste şöyle buyurmuşlardır: "İçki içen kişinin kırk gün namazı kabul olunmaz."[395]' Çünkü içkinin etkisi, kişinin içinde, damarlarında ve uzuvlarında kırk gün devam eder.

Ebu Hureyre (r.a.) der ki: "Bana isabet eden hiçbir hastalık yoktur ki hummadan daha hoş ve sevimli gelsin. Çünkü vücudumun tüm uzuvlarına sirayet ediyor. Muhakkak ki Cenâb-ı Hak da her uzvun hummadan nasibi miktarmca ecrini, sevabını veriyor."

Tirmizî, Gz/m'inde, Râfi' b>Hadîc'in (r.a.) merfû olarak rivayet ettiği şu hadisi naklediyor: "Sizden birine,Vcehennemden bir parça olduğu halde— humma isabet ederse onu soğuk su ile söndürsün. Akan bir nehre girsin; fe­cirden sonra, güneşin doğumundan önce kendini suyun akışına doğru versin ve : *Ey Allah'ım; kulunu şifaya kavuştur. Rasûlü'nün (humma hakkında bize vaadettiği sözünü) doğrula.' desin ve üçer kere üç gün üstüste suya dalsın.Üçün-cj gün humma geçmezse beş gün, yine geçmezse yedi gün, yine geçmezse do­kuz gün devam etsin. Zira Allah'ın izniyle humma vücutta etkisini dokuz günden fazla devam ettirmez."[396]

Ben derim ki: Bu tavsiye, ancak yazın, sıcak memleketlerde ve daha ön­ce zikrettiğimiz şartlara uyulduğu takdirde fayda verir. Çünkü böyle bir za­manda (yazın) güneşin kendisine uzakhğmca suyun soğukluk oranı artar. Böyle bir anda kuvvetlerin gelişmesi, uyku, sükun (istirahat) ve havanın serinliği­nin etkisiyle, insandaki kuvveler ile soğuk sudan ibaret olan ilacın kuvveti arazî hummanın hararetim veya gün aşın olarak nöbet nöbet gelen hummayı da (gibbü'l-hâlis), karında bir şişlik (verem), değersiz ve fasid maddeler ol­madığı takdirde Allah'ın izniyle şifaya kavuşturur. Özellikle hadis,-i şerifte belirtilen (üç, beş, yedi, dokuz) günlerde humma mutlaka tedavi edilir. Aynı zamanda bu zaman süreleri, birçok keskin hastalığın buhranının'[397] vukubul-duğu günlerdir. Aynı zamanda, ahalisinin hümörleri ince (rikkat) olan sıcak beldelerde de bu faydalı ilaçtan süratle etkilenmeleri mümkündür. [398]

 

2— İshalin Tedavisi:

 

Allah Rasûlü'nün (s.a.) ishal (istitlâkü'l-batri) hastalığının tedavimi susundaki tumumu şöyledir:

Sahihayn'da, Ebu'l-Mütevekkü'in Ebu Saîd el-Hudrî'den rivayeti şu şe­kildedir: Bir adam Allah Rasûlü'nün (s.a.) huzuruna geldi ve: "Kardeşimin karnı ağrıyor", diğer bir rivayette: "Kamı ishal oldu" dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.): "Ona bal (şerbeti) içir!" buyurdu. Adam gitti, bir zaman sonra iki veya üç kerre döndü ve: "Ona (bal şerbeti) içirdim. Fakat hiçbir faydası olmadı", diğer bir rivaette: "Bal şerbeti ancak kardeşimin ishalini arttırdı" dedi.

Adamın tekerrür eden her gidiş gelişinde Rasûlullah (s.a.): "Ona bal (şer­beti) içir!" buyurdu. Nihayet (adamın) üçüricü veya dördüncü müracaatında Allah Rasûlü (s.a.): "Allah (c.c.) doğru söyledi. Fakat kardeşinin karnı ya­lan söylemiştir." buyurdu.[399]

Müslim'in Sahih'indeki lâfızda ise: "Kardeşimin midesi bozuldu." de­nilmiştir ki, midesi hazımsızlık yaptı ve hastalandı mânasına gelir. Nitekim, "ra"nın fethasıyla "Arab" ve "Zereb" kelimesi aynı mânada, mide fesadı ve bozulması demektir.

Bala gelince, onda büyük faydalar vardır. Çünkü bal (şerbeti) damar-larda, bağırsaklarda ve diğerlerinde (mide, böbrek v.s.) mevcut olan zararlı maddeleri (evsah)temizlcT. Bal yenilerek ve macun haline getirilerek (tilâ) alın-

dığında (vücutta gereğinden fazla) rutubetli (olan hümörleri) açıcı bir etki İhtiyarlara, balgamı ağır basanlara ve mizacı soğuk ve rutubetli olanlara faydalıdır. Tabiata, mizaca gayet uygun bir gıdadır. Macunlarmt[400] kuv­vetlerini ve karışımında olan maddelerin koruyucusudur. Devaların (ilaçla­rın) keyfiyetlerini koruyucudur. Sadrı ve ciğeri temizler. İdrarın rahat çık-masını sağlar. Balgamın çoğalmasından meydana gelen öksürüğü keser. Gül yağı ile karıştırılarak sıcak bal şerbeti içildiğinde yılan sokmalarına, afyon

içimi(nden meydana gelen hastalıklara) faydalıdır. Sadece su ile karıştırılıp bal şerbeti olarak içildiğinde kuduz bir köpeğin ısırmasında ve mantar zehir­lenmesinde faydalıdır. Şayet balın içine taze et konulursa üç ay tazeliğini mu­hafaza eder. Yine bala, acur, hıyar, kabak, patlıcan ve bir çok meyveler ko­nulduğunda, onları altı ay muhafaza eder. Bal, ölülerin bedenlerini (çürü-mekten) korur. Bala, emin muhafız da denilmiştir. Bitlenmiş olart vücuda ve saçlara bal sürüldüğünde,  başta ve vücutta olan bitleri ve bit sirkelerim öldürür. Saçı uzatır, güzelleştirir ve besler. Şayet bal göze sürme olarak çekiliri-se gözün karasını parlatır.[401] Şayet dişler balla fırçalanırsa, dişleri beyazla­tır, parlatır, diş (mine)lerinin ve diş etlerinin sıhhatli olmasını sağlar. Damar­ların ağızlarını açar. Hayız kanım {tams) inceltir. Bal; tükürükle yalandığın­da balgamı giderir. Midenin iç sathında olan lifleri yıkar, fuzuli maddeleri^

mideden siler ve onları mutedil bir vaziyette ısıtır, kapalı delikleri açar. Aym etkileri ciğer, böbrek ve mesanede de yapar. Bal aynı zamanda ciğer ve da­laktaki kapalı delikler için, l>efTürlü tatlı olan nesne arasından en az zararlı bir maddedir^                 

Bütün bunlarla birlikte bal, her türlü tehlikeden emin olunan, zararı az,_ mizacmda_şa^nnxa|ır baştığ^şantonjij^tahkl^nna^rarlidır ama sirke ve benzeri şeylerle karıştırılarak alındığında gerçekten faydalı bir ilaç haline dönüşür.

Bal, gıdalarla bir gıda, ilaçlarla bir ilaç, içeceklerle bir içecek, tatlılarla bir tatlı, merhemlerle bir merhem, iştah açıcı nesnelerden biridir. Bizim için baldan daha efdal olan veya bala benzer ya da bala yakın hiçbir şey yaratıl­mamıştır. Eski tabipler dahi (her türlü hastalığı tedavide) balı tercih etmişler­dir. Eski tabiplerin kitaplarında balın sarhoşluk verdiğine dair hiçbir kayıt geçmemiştir. Onu da bilmiyorlardı. Çünkü bal(dan yapılan şarap) bize yakın dönemlerde ortaya çıkmış bir yeniliktir.[402]

Allah Rasûlü (s.a.) su ile karıştırarak bal ile yaptığı şerbetini tükrük (ha­line getirdikten sonra) yutardı. Burada hıfzısıhha bakımından, ancak zeki ve ihtisas sahibi bir tabibin anlayabileceği, ince bir sır vardır ki, inşaallah biz o sırrı Allah Rasûlü'nün (s.a.) hıfzısıhha konusundaki tutumu bölümünde açıklayacağız.

İbn Mâce'de Ebu Hureyre'den (r.a.) merfû olarak rivayet edilen hadis şöyledir: "Her ayda üç gün sabahlan bal yalıyan kimseye belânın büyüğü isabet etmez."[403] Diğer bir eserde ise şöyledir: "Size iki şifa kâfidir: Bal ve Kur'an."[404]

Bu hadis-i şerifte beşerî tıb ile ilâhî tıb, bedenlerin tıbbı ile ruhların tıb­bı, tabii ilaç ile semavî ilaç bir araya getirilmiştir.

Bu anlaşıldı ise, kendisine Allah Rasûlü'nün (s.a.) bal tavsiye ettiği kişi­nin durumu da anlaşılmış olur. O sahabînin karnının bozulması (ishajpjma^. sı)nın sebebi, midesini çok doldurmaktan-vücutta meydana gelen ağırlıktır^ İşte bu sebepten Rasûiullah (s.a.) ona bal şerbeti tavsiye etti ki, mide veba^ ğırsaklarda toplanmış olan fuzuli maddeleri izâle etsin.

Zira bal, bu hususta ciladır ve fuzuli maddelerin izâlesi için bire birdir. Çünkü midede yapışkan kıvamda hümörler {ahlat) vardır. Yapışkan vasfın­dan dolayı da midede gıdanın istikrarına mani olur. Zira midede, kadife ku­maşta olduğu gibi saçak vardır. Yapışkan vasfından dolayı da midede gıda­nın istikrarına mani olur. Zira midede, kadife kumaşta olduğu gibi saçak var­dır. Yapışkan hümörler bu saçaklara yapıştıklarında mideyi ve mideye gelen gıdaları bozarlar. Bu durumun izâlesi ise ancak mideyi bu yapışkan hümör-Ierden temizlemekle mümkündür. Bal ise ciladır ve bu hastalığa terkib ola­rak yapılan ilaçların en güzeli baldır. Özellikle bal sıcak su ile karıştırılarak şerbet halinde içildiğinde (midedeki bu durumu izâle eder).

Bal şerbetini tekrar tekrar içirme tavsiyesinde de ince bir tıbbî mâna var­dır. O da şudur: İlacın bir miktarı (ölçüsü), hastalığın haline göre kemmiyeti vardır. Şayet azalırsa hastalığı tamamen izâle edemez, çok alınırsa kuvvetleri zayıflatır ve başka zararlar meydana getirir.

Rasûlullah (s.a.) bal şerbeti içmesini tavsiye ettiği zaman, adamın içtiği bal bu hastalığını yenecek miktarda değildi. Bu sebepten netice alamadı. Ge­lip Allah Rasûlü'ne (s.a.) haber verince, anlaşıldı ki, bal yeteri kadar alınma­mış. Bu şekilde Allah Rasûlü'ne müracaat tekerrür ettikçe., balın miktarı (öl­çüsü) hastalığı yenene kadar aynı emri tekrarladılar. Bal şerbetlerinin mikta­rı, hastalık maddesini izâle edene kadar tekerrür edince, Allah'ın izniyle has­ta şifaya kavuştu. Çünkü ilaçların miktarlarına, keyfiyetlerine, hastalığın ve hastanın kuvvetinin miktarına dikkat edilmesi tıp kaidelerinin en önemlile-rindendir.

Hadisteki: "Allah (c.c.) doğru söyledi. Halbuki kardeşinin karnı yalan söylemiştir." cümlesinde bu ilacın faydasının kesin olduğuna bir işaret var­dır. Çünkü tedavi esnasında hastalığın devam etmesi, gerçekte ilaçtaki ku­surdan değildir. Çünkü midede bozuk hümörler çok fazla yemekten dolayı çoğalmıştır. Midede birçok fasid madde olduğundan dolayı Allah Rasûlü (s.a.) ilacın tekrar alınmasını tavsiye etmiştir.

Zira Rasülullah'ın (s.a.) tıtfbı (tedavideki tutumu) tabiplerinkine benze­mez. Allah Rasûlü'nün (s.a.) tıbbı, yakinî, kat'î ve ilâhîdir. Vahiy yoluyla nübüvvet kandilinden ve kâmil akıl (tecrübesinden) sudur etmiştir. Tabiple­rin tıbbının kaynağı ise, tahkik edilmeden söylenmiş söz ve zanlar, tecrübe­lerden ibarettir.

Buna rağmen hastaların çoğunun Tıbbu'n-Nebı (Peygamberi tıp)den fay-dalanamadıklan da inkâr edilemez. Çünkü Tıbbu'n-Nebî, ancak kabul ile te­lakki edenlere, kesin şifaya kavuşacağına itikad edenlere, iman ve iz'an ile kabul ve telakki edenlere fayda sağlar.

İşte, sadırlarda olanlara şifa olan Kur'an-ı Kerim, —şayet bu şekilde inanılmadığmda— sadırlardaki hastalıklara şifa olmuyor. Bilâkis münafık­ların pisliklerine pislik, hastalıklarına hastalık katıyor. Nerede kaldı ki be­denlerin tıbbına fayda getirsin.

Tıbbu'n-Nebî, ancak temiz bedenlere bir şifadır. Zira Kur'an-ı Kerim an­cak temiz ruhlara ve diri kalblere şifa verir. İnsanların Tıbbu'n-Nebî'den yüz çevirmeleri, kesin faydalı şifa olan Kur'an ile şifa bulmaktan kaçınmaları gi­bidir. Burada şifaya kavuşamamanın sebebi ilacın kusuru değildir, bilâkis ta­biatın habis (pis) olması, tedaviye alman mahallin bozuk olması, tedaviyi ka­bul etmemesidir. Muvaffak kılan Allah'tır.

İnsanlar, bal hakkındaki şu âyet-i celileyi anlamakta ihtilâf etmişlerdir: "Arıların karınlarından, renkleri çeşit çeşit şuruplar çıkar ki onda insanlar için şifa vardır."[405] "Onda" mânasına gelen "fîhV* kelimesindeki zamir bal şurubuna mı, yoksa Kur'an'a mı aittir? Doğru olanı; bal şerbetine gitmesi­dir. Bu görüş aynı zamanda İbn Mes'ûd, İbn Abbas, Hasan, Katâde ve di­ğerlerinden rivayet edilmektedir. Çünkü konu baldır. Bu sebepten de kasıt baldır. Âyette Kur'an'dan bahis açılmamıştır. Bu mâna; "Allah doğru söyledi" sahih hadisinde de sarih bir şekilde belirlenmiştir. En doğrusunu Allah bilir. [406]