DÖRDÜNCÜ BÖLÜM.. 6

HZ. PEYGAMBERİN (S.A.) HADİSLERİNDEKİ İLAÇ VE GIDALAR.. 6

1— İsmid  Sürme Taşı: 6

2— Ütruc   C. Medica, Turunç (Ağaç Kavunu): 6

3— Eruzz  Oryza Sativa, Pirinç: 7

4— Erz  C. Libani, Çam Ağacı: 7

5— İzhir  A. Schenanthus, Tibni Mekke: 7

6— Bittîh , E. Vuigaris, Karpuz: 7

7_ Belan, Çağla Hurma: 7

8— Büsr Koruk Hurma: 8

9— Beyd, Yumurta: 8

10— Basal  A. Cepa, Soğan: 8

11— Bazincan  S. Melengena, Patlıcan: 9

12__ Temr  Hurma: 9

13— Tîn, F. Carica, İncir: 9

14— Telbine Arpa Bulamacı: 10

15— Sele  Kar: 10

16— Sûm A. Sativum, Sarımsak: 10

17— Sirîd Tirid: 10

18— Cümmâr Hurma Özü: 11

19— Cübn  Peynir: 11

20— Hınnâ  Lawsonia Alba, Kına: 11

21— Habbetu's-Sevda, N. Sativa, Çörek Otu: 11

22— Harîr  İpek: 12

23— Hurf Senebiera Coronopus/Peganum Hamıala, Üzerlik Otu: 12

24— Hulbe T. Foenum-graecum, Çemen/Hülbe/Boy Tohumu: 13

25— Hubz Ekmek: 13

26— Hail  Sirke: 14

27—Hilâl Kürdan: 14

28— Diihn, Yağ: 14

29— Zerîre , A. İtalicum, Tutyâ/Hanut: 15

30— Zübâb Sinek: 15

31— Zeheb Altın: 15

32— Rutab Yaş Olgun Hurma: 16

33— Reyhan. 17

34— Rum mân  Punica Granat um, Nar: 17

35— Zeyt Zeytinyağı: 18

36— Zübd Kaymak/Tereyağı: 18

37—Zebîb Kuru Üzüm: 18

38— Zencebîl  Zingiber Officinale, Zencefil: 19

39— Sena C. Angustifolia, Hind Sınai: 19

40— Sefercel C. Vulgaris, Ayva: 19

41— Sivâk  Misvak: 20

42— Semn  Sadeyağı: 21

43— Semek  Balık: 21

44— Silk B. Vıılgaris, Pazı, Silkiye: 22

45-Şüniz, Çörek Otu: 22

46-Şübrüm, Boğumluca: 22

47— Şaîr , H. Vulgare, Arpa: 22

48— Şevâ  Kızartma: 23

49— Şahm İç Yağı: 23

50— Salat , Namaz:  . 23

51— Sabır 24

52- Sabir Aloe Vera, Sarı Sabr/Öd Ağacı: 24

53— Savm Oruç: 25

54— Dabb  Keler: 25

55— Dıfda' Kurbağa: 25

56— Tîb  Güzel Koku: 25

57— Tîn  Toprak (Kil): 26

58 _ Talh A. Gummifera, Kitre, Sant Ağacı/Muz: 26

59— TaP  Tomurcuk: 26

60— Ineb V. Vinifera, Üzüm: 27

61— Asel Bal: 27

62— Acve  İyi Cins Hurma: 27

63— Anber 27

64— Ûd Aloexylon Agallochum, Öd Ağacı: 28

65— Ades  Lens Esculenta, Mercimek: 28

66— Gays  Yağmur: 29

67— Fâtihatu'I-Kitâb  Fatiha Sûresi: 29

68— Fâğıye Kına Çiçeği: 30

69— Fidda Gümüş: 30

70— Kur'an. 31

71—  Kıssa C. Sativus, Acur: 31

72—  Kust/Küst C. Speciosus, Öd Ağacı: 31

73— Kasabu's-Sükker  Saccharum Officinanım, Şeker Kamışı: 32

74— Kitab. 33

75— Keme  T. Brumale, Mantar: 34

76— Kebâs  Erak Ağacı Yemişi: 36

77— Ketem , (Bir boya otu): 36

78— Kerm V. Vinifera, Üzüm Çubuğu, Asma: 37

79— Kerfes A. Graveolens, Kereviz: 37

80— Kürrâs, A. Roseum, Pırasa: 38

81— Lahm ,Et: 38

82— Kuş Etleri: 41

83— Leben Süt: 42

84— Lübân Boswellia Carterii, Akgünlük: 43

85— Mâ , Su: 43

86— Misk: 46

87— Mercencûş , Majorane Hortensis, Macuran Otıı/Mercanköşk/Merzenküş: 46

88— Müh , Tuz: 46

89— NahI, Phoenix Dactylifera, Hurma Ağacı: 47

90— Nercis N. Tazzetta, Nergis: 47

91— Nevre , Har/eme: 48

92— Nebik Flacourtia Cataphracte, Sidr veya Nebik Ağacı: 48

93— Hindiba Cichorium Endivia, Yaban Marulu: 48

94— Vers C. Lonca, Kurkum/Zcrdeçöp/Hind Zafranı: 48

95— Vesme, Isatis Tinctoria, Yabani Civid Otu: 49

96— Yaktîn C. Pepo, Kabak: 49

BAZI TIBBI TAVSİYE VE İKAZLAR.. 50

A) HAD VE KISAS CEZALARI HAKKINDA VERDİĞİ HÜKÜMLER.. 53

1— HAPİS CEZASI HAKKINDA VERDİĞİ HÜKÜMLER: 53

a) Hapis Cezası Hakkındaki Hükmü: 53

b) Kölesini Öldüren Kimse Hakkındaki Hükmü: 53

c) Borçlunun Hapsedilmesi: 53

2— Yaralama, Cinayet, Kısas ve Diyet Cezalan Hakkında Verdiği Hükümler: 53

a) Katile Yardımcı Olan Kimse Hakkındaki Hükmü: 53

b) Yol Kesme Cezası Hakkındaki Hükmü: 54

c) Katil ve Maktulün Velîleri Arasındaki Hükmü: 54

d)  Bîr Cariyeyi Öldürene Kısas Uygulaması: 54

e) Hamile Kadına Vurup Çocuğunu Düşüren Kimse Hakkındaki Hükmü: 54

f) Katili Bilinmeyen Öldürme Olaylarında Kasâme İle Hükmü: 55

g) Birbirlerine Sarılarak Kuyuya Düşüp Ölen Dört Kişi Hakkındaki Hükmü: 56

h) Analığı İle Evlenen Kimse Hakkındaki Hükmü: 56

i) Zina Töhmetine Maruz Kalanın Öldürülmesine Hükmetmesi, Suçsuzluğu Ortaya Çıktığında Öldürmekten Vazgeçmesi: 57

J- iki Köy arasında Bulunan Maktul Hakkındaki Hükmü: 57

k) Yaralama Olaylarında Yaranın İyileşmesine Kadar Kısası Ertelemesi: 58

I) Diş Kırılması Hakkında Kısasla Hükmü: 59

m) İşınlan Adam Elini Çektiğinde Dişleri Dökülen kimsenin Heder Olduğuna Hükmetmesi: 59

n) Başkasının Evini İzinsiz Gözetlevenin Gözü Çıkarnsa Bir Şey Lâzım Gelmeyeceğine Hükmetmesi: 59

o) Kısasla İigilİ Çeşitli Hükümleri: 60

p) Diyet ve Miktarları Konusundaki Hükümleri; 60

3— Zina, Lûtîlik ve Kazif Cezaları Hakkında Verdiği Hükümü. 61

a) Zina İtirafında Bulunan Kimse Hakkındaki Hükmü: 61

b) Ehl-i Kitaba Hadler Konusunda İslâm Ahkâmı İle Hükmetmesi: 64

c) Karısının Cariyesiyle Zina Eden Kimse Hakkındaki Hükmü: 64

d) Lûtîlik Hakkındaki Hükmü: 65

e) Belirli Bir Kadınla Zina Ettiği İtirafında Bulunan Kimse Hakkındaki Hükmü: 66

f) Zina Eden Cariye Hakkındaki Hükmü: 66

g) Kazif (İftira) Hakkındaki Hükmü: 67

4— İrtidat, İçki ve Hırsızlık Cezalan Hakkında Verdiği Hükümler: 68

a)  İrtidat Hakkındaki Hükmü: 68

b)  İçki İçen Hakkındaki Hükmü: 68

c) Hırsızlık Yapan Kimse Hakkındaki Hükmü: 69

d)  Birini Hırsızlık Suçuyla İtham Eden Kimse Hakkındaki Hükmü: 70

e)  Hırsızlık Cezası Hakkındaki Uygulama ve Hükümlerden Çıkan Sonuçlar: 70

f) Kendisine Söven Kimseler Hakkındaki Hükmü: 72

g) Kendisini Zehirleyen Kimse Hakkındaki Hükmü: 73

h) Büyücü Hakkındaki Hükmü: 74

B) SAVAŞIN SONA ERMESİYLE İLGİLİ OLARAK VERDİĞİ HÜKÜMLER.. 74

1— Ganimetler Hakkında Verdiği Hükümler: 74

a) İslâm'da İlk Ganimet ve İlk Öldürme Olayı Hakkındaki Hükmü: 74

b) Casuslar Hakkındaki Hükmü: 74

c) Esirler Hakkındaki Hükmü: 75

d) Yahudiler Hakkındaki Hükmü: 75

e) Hayber Fethi Hakkındaki Hükmü: 75

f) Mekke Fethi Hakkındaki Hükmü: 76

g) Ganimetlerin Taksimi Hakkındaki Hükmü?. 76

h) Savaşa Bilfiil Katılmayanlara Ganimetten Pay Ayırması: 77

i) Seleb (Teçhizat) Hakkındaki Hükmü: 77

j) Müslümanların, Müşrikler Tarafından Ele Geçirilen Mallan Hakkındaki Hükmü: 79

k) Kendisine Hediye Edilen Şeyler Hakkındaki Hükmü: 79

1) Malların Taksimi Konusundaki Hükümleri:   . 80

2— Anlaşmalar, Emân ve Cizye Konularında Verdiği Hükümler: 82

a) Anlaşmalara Bağlı Kalma Konusundaki Hükümleri: 82

b) Erkek ve Kadınlar Tarafından Verilen Emân Hakkındaki Hükı 83

c ) Cizye Hakkındaki Hükmü: 84

d) Anlaşmaların Bozulması Hakkındaki Hükmü: 85

A) Hz. PEYGAMBERİN (S.A.) NİKÂHLA İLGİLİ UYGULAMALARI 85

1— Babası Tarafından Zorla Evlendirilen Dul ve Bekârlar Hakkında Verdiği Hükümler: 85

2— Velisiz Kıyılan Nikâh Hakkındaki Hükmü: 87

3— Tefviz (Vekâletle Kıyılan) Nikâhı Hakkındaki Hükmü: 87

4— Evlendiği Kadını Hamile Bulan Kimse Hakkındaki Hükmü: 88

5— Evlenme Akdinde İleri Sürülebilecek Şartlar: 88

B) SAHİH OLMAYAN EVLİLİKLER.. 89

1— Şiğâr Nikâhı: 89

2— Hülle Nikâhı: 90

3— Mut'a Nikâhı: 90

4— İhramhnın Nikâhı: 91

5— Zinakâr Kadınla Evlenme: 91

6— Dörtten Fazla Kadınla veya İki Kız Kardeşle Evlenme: 92

7— Hz. Ali'nin Hz. Fâtıma Üstüne Evlenmek İstemesi: 92

Ç) EVLENİLMESİ HARAM KILINAN KADINLAR.. 93

1— E vlenilmesi Haram Kılınan Kadınlar: 93

2— Evlilikte Din Farkı: 99

D) KARI-KOCA MÜNASEBETLERİ 101

1— Azil Konusundaki Hükmü: 101

2— Emzikli Kadınla Cinsel İlişki (Gıyle) Konusundaki Hükmü: 104

3— Zifaf Hakkı ve Geceleme Nöbetine Riayet ve Bu Konudaki Fıkhı Hükümler: 104

4— Başkasından Hamile Kalan Kadınla Cinsel İlişkide Bulunmak: 106

E) NİKÂHTA DENKLİK.. 107

1— Kişinin Bağışladığı Hürriyetini Mehir Sayarak Cariyesiyle Evlenme Konusundaki Hükmü: 107

  İzne Bağlı Nikâhın Sıhhati: 107

  Nikâhta Denklik (Kefâet): 108

4— Denklik Aranacak Konular: 108

  Köle ile Nikâhlı İken Hürriyetine Kavuşturulan Cariyenin Muhayyerlik Hakkı: 109

  Sözleşmeli (Mükâteb) Köle Konusundaki Fıkhı Hükümler: 109

7— Velâ Hakkı: 111

8— Köle île Nikâhlı İken Hürriyetine Kavuşturulan Cariyenin Muhayyerlik Hakkı: 112

9— Hür Koca tle Nikâhlı İken Hürriyetine Kavuşturulan Cariyenin Muhayyerlik Hakkı İhtilaflıdır: 112

10— Hz. Peygamber'in (s.a.) Eşler Arasında Aracılık Yapması: 115

11— Sadaka Satılabilir ve Hibe Edilebilir: 115

F) MEHİR.. 115

1— Mehir Konusunda Verdiği Hükümler: 115

2— Hıfzedilen Kur'an Sûreleri Mukabilinde Kıyılan Nikâh Sahihtir: 116

G) EŞLERDE ORTAYA ÇIKAN HUSUSLAR, EV HİZMETLERİ, GEÇİMSİZLİK, HAKEM VE HULÛ.. 117

1— Hz. Peygamber (s.a.) ve Râşid Halifelerin Hastalıklı ve Özürlü Eşler   Hakkında Verdiği Hükümler: 117

2— Kadının Kocasına Hizmeti ve İş Bölümü: 119

3— Aralarında Geçimsizlik Bulunan Eşler Hakkında Hükmü: 120

4— Kadının Bir Bedel Karşılığında Boşanması (Hulû) ve Bu Konudaki Hükümler: 121

5- Hulû'dan Dönüş ve Huiû'da İddet Bekleme Süresi: 123

A) BOŞAMA EHLİYETİ 125

1— Gayr-I Ciddi Boşama Konusundaki Hükmü: 125

2— Zorlanan ve Tehdid Edilen Kimsenin Boşaması: 126

3— Sarhoşun Boşaması: 128

4— İğlâk (Öfke) Halinde Boşama: 130

5— Nikâhtan Önceki Talâk Hakkındaki Hükmü: 130

B) HARAM TALAK.. 131

1— Hayız ve Lohusa Halindeki Kadını Boşama Konusundaki Hük. 131

2— Haram Olan Talâkın Geçerli Sayılması Konusundaki İhtilaflı 132

a) Hayız Halinde ve Cimada Bulunulan Temizlik Süresi İçinde Boşama: 132

1. Haram Talâkı Geçerli Saymayanların Delilleri: 133

2. Haram Talâkı Geçerli Sayanların Delilleri: 136

3. Haram Talâkı Geçerli Saymayanların Cevaplan: 137

b) Bir Defada Verilen Üç Talâk: 140

1. Bir Defada Verilen Üç Talâk Hakkındaki Hükmü: 140

2. Bir Defada Verilen Üç Talâkın Geçerli Sayilmasındaki İhtilâflar: 142

a) Bir Defada Verilen Üç Talâkı Geçerli Sayanların Delilleri: 144

b) Bir Defada Verilen Üç Talâkı Geçerli Saymayanların Cevaplan: 147

3. Karısını İki Talâkla Boşayan Köle Azad Edildiğinde Şer'î Tahli Olmadıkça Karısı Kendisine Helâl Olur mu?. 151

C) BOŞAMA YETKİSİ VE ŞER'İ TAHLİL. 154

1— Boşama Yetkisi Kocanın Elindedir: 154

2—Şer'î Tahlîl (Hülle): 155

3— Hz, Peygamber'in (s.a.) Eşlerini Muhayyer Bırakması: 156

4— Değerlendirme ve Sonuç: 161

D) KENDİSİNE CARİYESİNİ, ZEVCESİNİ YA DA EŞYASINI HARAM KILAN KİMSE HAKKINDAKİ HÜKMÜ.. 162

1— Kendisine Cariyesini veya Zevcesini ya da Eşyasını Haram Kılan Kimse Hakkındaki Hükmü: 162

2— Deliller ve Münakaşaları: 164

E) "AİLENE DÖN!" SÖZÜNÜN HÜKMÜ.. 168

1— Hz. Peygamber'in (s.a.) "Ailene dön!" Sözünü Kullanması: 168

2— Bu Sözün Hükmü: 169

F) ZIHAR.. 170

1— Hz. Peygamberin (s.a.) Zıhar Hakkındaki Hükmü: 170

2— Zıharda "Dönmek" Tâbirinden Ne Kasdedilmektedir?. 172

G) İLA.. 178

1— Hz. Peygamberin (s.a.) îlâ Yapması: 178

2— ilânın Talâk Sayılıp Sayılamayacağı: 178

H) LİAN.. 181

1— Hz. Peygamberdin (s.a.) Liân Hakkındaki Hükmü: 181

2— Liân Her Eş Arasında Yapılabilir: 183

3— Hz.Peygamber'in (s.a.) Tasarrufları: 190

4— Liânın Yapılışı: 190

5— Lİânda Çocuğun Durumu: 191

6— Çocuğun Liân İle Reddi: 193

7— Liândaki Diğer Hükümler: 194

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

HZ. PEYGAMBERİN (S.A.) HADİSLERİNDEKİ İLAÇ VE GIDALAR

 

1— İsmid  Sürme Taşı:

 

Siyah sürme taşıdır. İsfahan'dan getirilir. En iyisi budur. Mağrib (Fas) taraflarından da getirilir. En kalitelisi çabuk ufalanan, parçaları parlak olan, içinde kir bulunmayıp düz, pürüzsüz olandır.

Özelliği: Soğuk ve kurudur. Göze fayda verir ve güçlendirir. Göz sinir­lerine destek verir ve sağlıklı olmalarını sağlar. Yaralardaki fazla eti giderir ve iyileştirir, kirlerini temizler, dezenfekte eder. İnce sulu balla sürme çekil­diği zaman baş ağrısını giderir. İnceltilip taze iç yağı ile karıştırılıp ateş yanı­ğına sürüldüğü zaman, artık ona haşkeriyye [1] isabet etmez. Yeni kaynar su yanıklarına da fayda verir. Özellikle de yaşlılar ve gözleri zayıflamış kim­seler için birazcık misk katılması durumunda ismid en iyi göz sürmesidir. [2]

 

 

2— Ütruc   C. Medica, Turunç (Ağaç Kavunu):

 

Buharı'nin Sahihinde sabit olduğu üzere Hz. Peygamber (s.a.) şöyle bu­yurmuştur: "Kur'an okuyan mü'min turunca (ağaç kavununa) benzer. Tadı da güzeldir, kokusu da güzeldir." [3]

Turuncun pek çok faydalan vardır. O dört şeyden mürekkeptir: Kabuk, etli kısım, ekşi kısım ve tohum. Her birisinin kendisine ait özelliği vardır: Ka­buğu sıcak ve kurudur. Etli kısım sıcak ve kurudur. Ekşi kısım soğuk ve ku­rudur. Tohum ise sıcak ve kurudur.

Kabuğunun faydaları: Elbise içerisine konulduğu zaman güve düşmez. Kokusu havayı temizler, vebaya iyi gelir. Ağıza alındığında ağız kokusunu güzelleştirir ve şişkinliği giderir. Baharat (kekik) gibi yemeğe konulduğu za­man, hazmı kolaylaştırır. Kanun sahibi şöyle der: "Kabuğunun usaresi (öz suyu) içmek suretiyle, kabuğu da sarmak suretiyle yılan sokmalarına iyi gelir. Kabuğunun kav kısmı baras (alaca) hastalığı için sürülmek bir ilaçtır."

Etli kısmına gelince, mide hararetine iyi gelir, sarı safrası olanlara fayda verir ve sıcak özellikli buharları önler. el-Gâfikî: "Etli kısmını yjemek basur­lara fayda verir" demiştir.                                                   

Ekşi kısmı ise, safrayı tutar ve kırar, sıcak hafakanı teskin eder. İçmek ya da sürme çekmek suretiyle sanlığa iyi gelir. Safralı kusmaları keser, iştahı açar. Tabiatı eski haline döndürür. Safralı ishallere fayda verir. Öz suyu ka­dının cima arzusunu teskin eder, yüze sürüldüğünde çiğit denen beneklere iyi gelir. Temreği adındaki deride meydana gelen kaşarlanmayı izale eder. Bu, elbiseye boya döküldüğü zaman onu çıkarması ile de anlaşılır. İyileştirici, kesici, soğutucu gücü vardır. Ciğerlerin hararetini söndürür, mideyi güçlendirir, saf­ranın keskinliğini önler ve ondan ânz olan balgamı giderir, susuzluğu yatıştırır.

Tohumuna gelince, çözücü ve kurutucu bir özelliği vardır. İbn Mâsiveyh [4] şöyle der: "Çekirdeğinin özelliği, öldürücü zehirlere karşı fayda vermesi­dir. Bir mıskal ağırlığında soyulmuş çekirdeği ılık su ile birlikte içilir ve kay­natılarak yara yerine sürülür. Eğer öğütülür de sokulan (ışınlan) yere konu­lursa fayda verir. Tabiatı yumuşatır, ağız kokusunu güzelleştirir. Bu özellik­lerinin çoğu kabuğunda mevcuttur." Bir başkası da: "Onun çekirdeğinin özel­liği, akrep sokmalarına, soyulmuş iki miskal kadarı ılık su ile birlikte içildiği zaman iyi gelmesidir. Aynı şekilde öğütülür de sokulan yere konulursa, o da iyi gelir." demiştir. Bir başkası ise: "Çekirdeği bütün zehirlere iyi gelir, bü­tün haşerat sokmalarına karşı yararlıdır." demiştir.               

Anlatıldığına göre, Kisralardan birisi tabiplere kızmış ve hapsedilmele­rini emretmiş ve onları tek bir katık seçmeleri için muhayyer bırakmış. Onlar da ütrucu (ağaç kavununu) seçmişler. Sebebini sorduklarında: "Çünkü o dün­yada bir reyhandır. Görünüşü ferahlatıcıdır, kabuğu gayet güzel kokar, etli kısmı meyvedir, ekşisi katıktır, çekirdeği zehirlenmelere karşı ilaçtır ve onda yağ vardır." demişlerdir.

Bu kadar faydası ve meziyeti olan bir şeye, kâinatın hülasası olan, Kur'-an okuyan mü'minin benzetilmesi çok yerindedir. Seleften bazıları, insana huzur ve ferahlık verdiği için ona bakmayı severlerdi. [5]

 

3— Eruzz  Oryza Sativa, Pirinç:

 

Bununla ilgili Hz. Peygamber (s.a.) adına uydurulmuş iki asılsız hadis vardır. Bunlardan birincisi: "Eğer o adam olsaydı, halim birisi olurdu."; İkin­cisi de: "Toprağın bitirdiği herşeyde dert de vardır, şifa da. Bundan pirinç müstesnadır. Çünkü o şifadır, onda dert yoktur." şeklindedir. Bunlan bir uyan olarak zikrettik.

Pirinç sıcak ve kurudur. Buğdaydan sonra en besleyici ve en iyi karışan bir tahıldır. Karnı hafif tutar, mideyi kuvvetlendirir ve temizler, tok tutar. Hind tabibleri inek sütü ile pişirildiği zaman en gıdalı ve faydalı bir gıda mad­desi olduğu kanaatindedirler. Bedenin gelişmesinde, meninin artmasında, fazla besleyicilikte ve rengin tasfiyesinde tesiri vardır. [6]

 

4— Erz  C. Libani, Çam Ağacı:

 

Hz. Peygamber (s.a.), bundan şu hadisinde söz eder: "Mü'min kişi ekin nevinden, bir sap üzerine biten taze ot gibi (yumuşak)tır; hangi taraftan ona rüzgâr dokunursa rüzgâr onu eğer (fakat o yıkılmaz, yine doğrulur.) Doğru­lunca rüzgâr belasıyla yine eğriiir (fakat yine yıkılmaz, doğrulur ve doğru ka­lır.) Haktan yüz çeviren fâcir kişi de (sert ve düz) çam ağacı gibidir. Kökü üzerinde durur. Onun kökünden sökülmesi bir defalık bir iştir." [7]

Tanesi sıcak ve rutubetlidir. Olgunlaştıncı, yumuşatıcı, çözümleyici özelliği vardır. Yakıcılığı suda ıslatmakla gider. Hazmı zordur. Büyük bir besleyici gücü vardır. Öksürüğe ve ciğerlerin rutubetinin giderilmesine çok iyi gelir. Meniyi arttırır. Bağırsak ağrısına neden olur. Panzehiri mayhoş nar tanesidir. [8]

 

5— İzhir  A. Schenanthus, Tibni Mekke:

 

Sahih'te, Hz. Peygamber'in (s.a.) Mekke hakkında: "Otlan kesilmez" buyurduğu, bunun üzerine Hz. Abbas'ın (r.a.): "İzhir müstesna ya Rasülal-lah! Çünkü o Mekke'nin demircileri ile evlerine lâzımdır." dediği, Hz. Pey­gamber'in (s.a.) de: "(Evet) İzhir, müstesna." buyurduğu sabittir.[9]

İzhir, ikinci derecede sıcak, birinci derecede kurudur. Hoştur, genzi ve damarların ağzını açar, sidiği ve aybaşı kanını söktürür, taşları parçalar. Mi­de, ciğer ve böbreklerdeki sert şişkinlikleri indirir. Hem içilerek alınır, hem de merhem olarak sarılır. Kökü dişlerin diplerini ve mideyi güçlendirir. Kus­mayı teskin eder ve ishali önler. [10]

 

6— Bittîh , E. Vuigaris, Karpuz:

 

Ebu Davud ve Tirmizî'nin rivayetlerine göre Hz. Peygamber (s.a.), kar­puzu yaş olgun hurma ile yer ve: "Bunun hararetini bunun soğukluğu ile, bunun soğukluğunu da bunun harareti ile kırarız." derdi. [11]

Karpuz (bittîh) hakkında bir çok hadis vardır. Zikrettiğimiz bu hadisten başka hiçbirisi sahih değildir. Bittîh'tan murad yeşil olanıdır (yani karpuz).

Karpuz, soğuk ve rutubetlidir. Arıtma gücü vardır. Acur ve hıyardan bile daha hızlı mideden bağırsaklara geçer. Midede karşılaştığı şeyle, ne olursa olsun, çok çabuk karışır. Eğer yiyen hararetli ise çok faydasını görür. Eğer üşüyorsa, zararını birazcık zencefil vb. ile geçiştirir. Yemekten önce yenilme­lidir. Yoksa mideyi kaldırır ve kusmaya sebep olabilir. Bazı tabibler: "Ye­mekten önce yenen karpuz karnı yıkar ve derdi siler götürür." demişlerdir. [12]

 

7_ Belan, Çağla Hurma:

 

Nesâî ve İbn Mâce, Sünelerinde Hz. Âişe validemizden rivayet eder­ler: Peygamberimiz (s.a.): "Çağla hurmayı, hurma ile birlikte yeyiniz. Çün­kü şeytan, âdemoğlunun çağla ile hurma yediğini gördüğü zaman: Âdemoğ­lu yaşadı, sonunda yenisini eskisiyle birlikte yedi, der." Buyurmuştur.[13] Başka bir rivayette: "Çağla hurmayı kuru hurma ile yeyiniz. Çünkü şeytan âdemoğ-lunu onu öyle yerken gördüğünde üzülür ve: Âdemoğlu yaşadı, sonunda ye­niyi eskisi ile birlikte yedi, der," Bunu Bezzâr Müsned'mde rivayet etmiştir, lâfız onundur.

Bazı İslâm tabipleri şöyle derler: "Hz. Peygamber (s.a.) sadece çağla hur­ma ile kuru hurma yemeyi emretmiş, koruk hurma ile kuru hurma yemeyi emretmemiştir. Çünkü çağla hurma soğuk ve kurudur. Hurma ise sıcak ve rutubetlidir. Her birisinde diğerinin ıslahı vardır. Hurma ile koruğu ise böyle değildir. Çünkü onların her ikisinde de —her ne kadar kuru hurmada daha çok ise de— hararet vardır. Tıp açısından iki sıcağın ya da iki soğuğun bir arada alınması uygun değildir. Nitekim bu konu daha önce de geçti." Yuka­rıdaki hadiste tıp ilminin temelinin sıhhatine, bazı gıda ve devaların birbiri ile karşılanmak sureti ile ıslahı için gerekli tedbire riayette bulunmaya ve ko­ruyucu hekimliğe önem vermeye işaret vardır.

Çağla hurmada soğukluk ve kuruluk vardır. Ağıza, diş etlerine ve mide­ye faydalıdır. İçindeki sertlikten dolayı göğüse ve ciğerlere iyi gelmez. Mide­de çok kalır ve gıdası azdır. Üzüm koruğu gibidir. Her ikisi de şişkinlik do­ğurur, karnı guruldatır. Özellikle de üzerlerine su içildiği zaman bu iyice ar­tar. Zararları hurma ile veya bal ve kaymakla giderilir. [14]

 

8— Büsr Koruk Hurma:

 

Sahih'tç sabit olduğu üzere, Ebu'l-Heysem b. Teyyihân, kendisine Hz. Peygamber (s.a.) ile Hz. Ebu Bekir ve Ömer misafir olduklarında, onlara bir hurma salkımı getirdi —ki onda koruk, kuru ve olgun hurmalar vardı—. Hz. Peygamber (s.a.) ona: "Bize olgunlarından toplasaydın ya!" buyurdu. Ev sahibi zat: "Ya Rasûlallah; istedim ki hem koruğundan, hem olgunundan is­tediğinizi yiyesiniz." dedi. [15]

Koruk hurma, kurudur, kuruluğu hararetinden daha çoktur. Rutubeti emer, mideyi temizler, karnı tutar, diş etlerine ve ağıza fayda verir. En fay­dalısı da yumuşak ve tatlı olanıdır. Koruk ya da çağla hurmanın çok yenmesi içeride tıkanıklığa sebep olur. [16]

 

9— Beyd, Yumurta:

 

Beyhakî, Şuabu'l-îman'da merfû bir haber zikreder: "Bir peygamber Yüce Allah'a zayıflığından şikâyette bulunmuş. Allah da ona yumurta yemesini em­retmiş." Bu haberin sübutunu araştırmak lâzımdır.

Yumurtanın tazesi, bayatına; tavuk yumurtası da diğer kuş yumurtala­rına tercih edilir. Hafif soğukluğa meyleden mutedil bir gıdadır.

Kanun sahibi şöyle der: "Yumurtanın sarısı sıcak ve rutubetlidir, güzel ve sıhhatli kan üretir, kolay gıda verir. Rafadan olduğu zaman mideden ça­buk intikal eder." Başka birisi ise şöyle der: Yumurtanın sarısı elemi teskin eder, boğazı ve ciğer borusunu temizler. Boğaza, öksürüğe, ciğer, böbrek ve mesane yaralarına iyi gelir. Özellikle de tatlı badem yağı ile birlikte alındığı zaman sertliği giderir; göğüste olan şeyi olgunlaştırır, onu yumuşatır, boğa­zın sertliğini giderir. Beyazı, sıcak şişme bulunan göze damlatıldığı zaman, onu serinletir ve ağrıyı teskin eder. Ateş yanıklarına sürülür. Yanmaya ma­ruz kalan yerlere sürüldüğü zaman yakmasına imkân vermez. Ağrıyan yere sürüldüğünde güneş yakmasını önler. Kendir ağacı zamkı ile karıştırılıp alına sürüldüğü zaman nezleye iyi gelir.

Kanun sahibi, yumurtayı kalp ilaçlan arasında zikretmiş ve sonra şöyle demiştir: Her ne kadar o mutlak anlamda bir ilaç değilse de, gerçekten sarısı­nın kalbi takviyede büyük etkisi vardır. Sarı, çabuk kana dönüşür, posası çok azdır, ondan oluşan kan, kalbi besleyen kanla mütecanis ve hafiftir, ona doğru süratle atılır. Bu yüzden yumurta insan sağlığını bozacak hastalıklara karşı en uygun telafi edici bir gıda olmaktadır. [17]

 

10— Basal  A. Cepa, Soğan:

 

Ebu Davud, Siinen'indc rivayet eder: Hz. Hz. Âişe'ye (r.a.) soğan so­rulduğu zaman: "Hz. Peygamber'in (s.a.) yediği son yemekte soğan vardı." demiştir.[18]

Sahîhayn'da mevcut bir hadiste de: "Hz. Peygamber (s.a.) soğarfiyiyeni mescidden menetmiştir." denilmektedir.[19]                                   

Soğan üçüncü derecede hararetlidir. Onda fazla bir rutubet vardır. Su değişimi için faydalıdır. Zehir kokusunu giderir, iştahı açar, mideyi güçlen­dirir, şehveti harekete geçirir. Meniyi arttırır, rengi güzelleştirir, balgamı ke­ser, mideyi temizler. Tohumu cildde ortaya çıkan alacalıkları (behak) gide­rir, saç döken derdi onunla oğulduğunda, gerçekten güzel fayda verir. Tuzla birlikte sivilceleri giderir. Müshil ilacı içen kimse, soğanı kokladığı zaman, kusmasını ve içerisinin yükselmesini önler, o ilacın kokusunu giderir. Suyu burna çekildiği zaman, kafayı temizler. Az işitme, kulak çınlaması ve cera­hat sebebiyle kulağa giren suyu çıkartmak için kulağa damlatılır. Tohumu balla birlikte gözün beyazına çekildiği zaman, gözden akan su için fayda ve­rir. Pişirilince bol gıdalı bir besin olur ve sarılık, öksürük, göğüs darlığı için faydalı olur. Sidik söktürür, tabiatı yumuşatır. Kuduz olmayan köpek ısırık­larına, sedef otu ve tuzla birlikte soğan suyu damlatıldığında iyi gelir. Buna tahammül edilebildiğinde basurların ağzını açar.

Zararına gelince, yanmcaya sebep olur ve başı ağrıtır, şişkinlik yapar, göze iyi gelmez. Çok yenildiğinde unutkanlık doğurur ve aklı ifsad eder. Ağızm raiha ve kokusunu değiştirir. Yanındakilere ve meleklere eziyet verir. Pişir­mek suretiyle öldürüldüğü zaman bu zararları ortadan kalkar.

Sû'nen'de Hz. Peygamber'in (s.a.) soğan ve sarmısak yiyenlere pişirmek suretiyle onları öldürmelerini emrettiği rivayet edilmiştir. [20]

Üzerine sedef otu yaprağı çiğnemek kokusunu giderir. [21]

 

11— Bazincan  S. Melengena, Patlıcan:

 

Hz. Peygamber adına uydurulan bir mevzu hadiste:,' le yenilirse öyledir."[22] denilmiştir. Bu sözün değil bir pb şında bir insana bile nisbeti hoş bir şey değildir.

Patlıcan iki nevidir: Beyaz ve siyah. Soğuk mu sıcak tâf vardır. Doğrusu o sıcaktır. Kara safra, sevda, basur,

Patlıcan ne niyet-ğambere, aklı ba-ı olduğunda ihti-ikanıkhk, seratân (kanser) ve cüzzama sebebiyet verir. Rengi bozar ve siyahlaştınr, ağıza kötü koku verir. Uzun ve beyaz olanı bu zararlardan uzaktır. [23]

 

12__ Temr  Hurma:

 

Sahih'de Hz. Peygamber (s.a.): "Kim sabah yedi hurma yerse —başka bir lâfızda, "yaylanın hurmasından" ilâvesi vardır— o kişiye o gün ne zehir zarar verir ne de sihir." buyurmuştur.[24] Yine O: "İçinde kuru hurma ol­mayan evin halkı açtır."[25] buyurmuştur. O'nun hurmayı kaymakla yediği, ekmekle yediği ve sade olarak yediği sabittir.[26]

Hurma ikinci derecede hararetlidir. Birinci derecede rutubetli mi, yoksa kuru mu olduğu konusunda iki görüş vardır. Ciğeri güçlendirir, tabiatı yu­muşatır. Özellikle de çam tohumu ile birlikte şehveti arttırır. Boğazın haşin­liğini giderir. Soğuk ülkelerde yaşayan insanlar gibi, alışkın olmayanlar yedi­ğinde tıkanıklığa sebep olur, dişlerine eza verir, baş ağrısını harekete geçirir. Zararı badem ve haşhaşla giderilir. Hurma, meyveler içerisinde beden için en gıdalısıdır. Çünkü hem sıcak, hem de rutubete sahiptir. Aç karına yenildi­ğinde kurtlan öldürür. Çünkü harareti yanında, ilaç özelliği vardır. Aç kar­nına yenilmeye devam edildiğinde kurtları zayıflatır, azaltır veya öldürür. O hem meyvedir, hem gıda maddesi, hem ilaç, hem meşrubat, hem de tatlıdır. [27]

 

13— Tîn, F. Carica, İncir:

 

Hicaz ve Medine'de incir bulunmadığı için sünnette incirden söz edildiği varid değildir. Çünkü incirin yetiştiği toprak, hurmanın yetiştiği topraktan farklıdır. Ancak, Yüce Allah Kitabı'nda menfaat ve faydalarının çokluğu se­bebiyle incire yemin etmiştir. Sahih görüşe göre, yemin edilen şey bildiğimiz incirdir.

İncir sıcaktır. Rutubeti ya da kuruluğunda iki görüş vardır. En kalitelisi beyaz ve olgun kabuklu olanıdır. Böbrek taşlarını ve mesaneyi temizler, ze­hirlere karşı koruyucudur. Bütün meyvelerden daha gıdalıdır. Boğaz, göğüs ve gırtlak sertliğine iyi gelir. Karaciğeri ve dalağı yıkar, mideden balgamı te­mizler, bedene iyi bir gıda olur. Ancak çok yenildiği zaman bitlenmeye yol açar.

:ürusu gıda olur ve sinirlere iyi gelir. Ceviz ve bademle çok iyi gider. Galinos: "Bir kimse öldürücü zehir almadan önce, ceviz ve sedef otu[28] ile birlikte incir yerse, fayda verir ve onu zarardan korur." demiştir. 

Ebu'd-perdâ'dan yapılan rivayete göre Hz. Peygamber'e (s.a.)jjbir ta­bak incir hediye edilmişti. Hz. Peygamber: "Yeyiniz!" buyurdu vetondan yedi. Daha sonra: "Eğer bir meyve cennetten indi deseydim bunu derdim. Ne var ki, cennet meyvesi çekirdeksizdir. Ondan yiyiniz. Çünkü o basurları keser ve nikris[29] hastalığına iyi gelir." buyurdu. Hadisin sübûtu konusun­da emin değiliz.

İncirin et kısmı daha iyidir. Hararetli olanları susatır, tuzlu balgamdan hasıl olan susuzluğu yatıştırır, müzmin öksürüğe iyi gelir. Sidiği söktürür, Ka­raciğer ve dalak tıkanıklıklarını açar, böbrek ve mesanelere iyi gelir. Aç kar­nına, özellikle de badem ve cevizle yenildiği vakit gıda alan kılcal damarların açılmasında müthiş etkisi vardır. Ağır gıdalarla alınması gerçekten kötüdür. Beyaz dut incire yakındır, ancak incirden hem gıdası daha azdır, hem de mi­deye daha çok zararlıdır. [30]

 

14— Telbine Arpa Bulamacı:

 

Daha önce bunun öğütülmüş arpa suyu (bulamacı) olduğu ve faydaları bunun Hicazlılar için normal arpa suyundan daha faydalı olduğu zikredilmişti[31]

 

15— Sele  Kar:

 

So/z/Tz'de Hz. Peygamber'den (s.a.): "Ey Allah'ım! Beni hafüanmdaı su il:, kar ile, dolu ile yıka!" diye dua ettiği nakledilmiştir.[32]

Bu hadisten şu çıkar: Dert, zıddı ile tedavi edilir. Çünkü hatalar, hara rettendir. Yanan şeye ise zıt olarak kar, dolu ve soğuk su vardır. Kirin temiz lenmesi hususunda sıcak su daha etkilidir denilemez. Çünkü soğuk su sıca suyun aksine, yıkanılan şeyi katılaştırır ve güçlendirir. Hatalar iki netice de gururlar: Kirletme ve gevşetme. Arzulanan şey bunların kalbi temizleyecek ve onu güçlendirecek bir şeyle tedavi edilmeleridir. Hadiste işte bu iki mâna­ya işaret olmak üzere soğuk su, kar ve dolu zikredilmiştir.

Kar, daha sahih görüşe göre soğuktur. O sıcak bir özelliğe sahiptir diyen kimse hata etmiştir. Kardan canh (kurt gibi) mahlukatın meydana gelmesi onu bu düşünceye itmiştir. Bu karın sıcak olduğunu göstermez. Çünkü kurt soğuk olan meyvelerde ve sirkede de oluşur. Susatmasına gelince, bu, insan­daki harareti harekete geçirmesinden olmaktadır. Yoksa karın kendi harare­tinden değildir. Mideye, sinirlere zarar verir. Eğer diş ağrısı aşırı hararetten ise, kar onu teskin eder. [33]

 

16— Sûm A. Sativum, Sarımsak:

 

Soğana yakındır. Hadiste: "O ikisini kim yiyecekse, pişirerek onları öl-dürsün."[34] buyurulmuştur. Bir seferinde Hz. Peygamber'e (s.a.), içerisin­de sarımsak olan bir yemek hediye edilmişti. Onu Ebu Eyyub el-Ensarî'ye gönderdi. Ebu Eyyub: "Ya Rasûlallah! Sen ondan hoşlanmıyor ve onu bana gönderiyorsun?" dedi. Hz. Peygamber de ona: " Ben senin münacaatta bu­lunmadığın kimselerle münacaatta bulunuyorum. (Dolayısıyla sen ye!)." bu­yurmuşlardır[35]

Sarmisak sıcaktır, dördüncü derecede kurudur, kuvvetli ısı verir ve iyi kurutucudur. Soğuk olanlar ve balgamlı mizaca sahip olanlar, felce tutulmak üzere olanlar için faydalıdır. Meniyi kurutur, tıkanıklıkları açar, yoğun yel­leri çözümler, yemeği hazmettirir, susuzluğu keser, karnı bırakır, sidiği sök­türür. Haşerat sokmaları ve tüm soğuk şişliklere karşı panzehir yerine geçer. Ezilip de yılanın ya da akrebin soktuğu yere sarıldığı zaman fayda verir ve oradan zehiri emer. Bedeni ısıtır ve hararetini arttırır. Balgamı keser, şişkin­liği indirir, boğazı temizler. Çoğu bedenler için sıhhatin koruyuculuğunu sağlar, su değişimine, müzmin öksürüğe iyi gelir. Çiğ olarak, pişirilerek ve kızartılarak yenilir. Soğuktan olan göğüs ağrısına iyi gelir. Boğazda pıhtı varsa onu çıkarır. Ezilip sirke, tuz ve balla karıştırılıp çürük diş üzerine konulduğunda onu dağıtır ve düşürür. Ağrıyan diş üzerine konulduğunda ağrısını teskin eder. İki dirhem kadarı ezilip bal şerbeti ile içildiğinde balgamı söktürür ve kurtla­rı çıkarır. Balla birlikte ciltte meydana gelen beyazlıklara sürüldüğünde iyi gelir.

Zararları: Baş ağrısına sebep olur. Beyin ve gözlere zararlıdır, görmeyi ve şehveti zayıflatır. Susatır, safrayı harekete geçirir, ağız kokusunu bozar ve kötü kokar. Üzerine sedef otu yaprağı çiğnemek kokusunu giderir. [36]

 

17— Sirîd Tirid:

 

Sahîhayn'da: "Aişe'nin diğer kadınlara üstünlüğü, tiridin diğer yemek­lere üstünlüğü gibidir." hadisi vardır.[37]

Tirid, aslında mürekkeb ise de, terkibi ekmek ve ettendir. Ekmek azık­ların en üstünü, et de katıkların efendisidir. İkisi bir araya geldiğinde, artık bundan daha ötesinde bir arzu yoktur.

Hangisinin daha üstün olduğu tartışmalıdır* Doğrusu şudur: Ekmeğe olan ihtiyaç daha çok ve yaygındır, et ise daha önemli ve üstündür. O beden cev­herine diğer bütün gıdalardan daha çok benzer, aynı zamanda cennet ehlinin yemeğidir. Yüce Allah; sebze, hıyar (acur), fûm (sarmısak ya da buğday) mer­cimek ve soğan isteyenlere karşı: "Hayırlı olanı daha düşük olan şeyle mi de­ğiştirmek istiyorsunuz?"[38] buyurmuştur. Seleften pek çoğuna göre âyette geçen "fûm" kelimesi buğday demektir. Bu tefsire göre âyet, etin buğday­dan daha hayırlı olduğu konusunda nasstır. [39]

 

18— Cümmâr Hurma Özü:

 

Sahthayn'da Abdullah b. Ömer anlatır: Rasûlullah'm (s.a.) yanında otu­rurken, bir de baktık hurma özü (cümmâr) getirildi. Bunun üzerine Hz. Pey­gamber: "Ağaçlar içerisinde bir tanesi vardır ki, müslüman adama benzer, yaprakları düşmez..." buyurdu.[40]

Cümmâr, birince derecede soğuktur ve kurudur. Varaların ağar jı kapatır. Kanamalara, karın gitmesine, acı safranın galebesine, kanın galeyanına karşı iyi gelir. Sindirimi zor değildir, kolay gıda verir, yavaş yavaş hazmolu-nur. Ağacının herşeyi faydalıdır. Fayda ve menfaati çok olduğundan Hz. Pey­gamber tarafından, müslüman adama benzetilmiştir. [41]

 

19— Cübn  Peynir:

 

Sünen'Ğt Abdulah b. Ömer'den nakledilir: "Tebük'te Hz. Peygamber'e (s.a.) peynir getirilmişti. Bir bıçak istedi. Besmele çekti ve kesti." Bunu Ebu Davud rivayet etmiştir.[42] Ashab da Suriye'de ve Irak'ta onu yemişlerdi.

Yaş ve tuzsuz olanı mide için iyidir. Uzuvlardan kolay geçer, şişmanla­tır, karnı mutedil bir şekilde yumuşatır. Tuzlu olanı daha az gıdalıdır ve mi­de için iyi değildir, bağırsaklara eza verir. Eski peynir karnı tutar. Kızartıl­mış olanı da öyledir. Yaralara iyi gelir ve ishali önler.

Peynir soğuk ve rutubetlidir. Kızartılarak alınırsa, mizaca daha uygun olur. Çünkü ateş onu düzeltir ve dengeler, cevherini yumuşatır, tat ve koku­sunu güzelieştirir. Eski ve tuzlu olanı sıcak ve kurudur. Kızartılması duru­munda iyileşir, acılığı kırılır. Çünkü ateş, kendisine münasip olan sıcak ve kuru parçaları emer. Tuzlu olanı ise zayıflatır, böbrek ve mesane taşlan oluş­turur. Mideye iyi gelmez. İnceltici özelliği olan şeylerle karıştırmak daha da kötüdür. Çünkü onun mideye zararlı etkisini arttırır. [43]

 

20— Hınnâ  Lawsonia Alba, Kına:

 

Fazileti hakkında hadisler geçti, faydaları anlatıldı. Tekrar dönmeyeceğiz. [44]

 

21— Habbetu's-Sevda, N. Sativa, Çörek Otu:

 

Sahihayn'Ğa. Ebu Hureyre'den nakledilir: Hz. Peygamber (s.a.): "Bu siyah tohuma önem veriniz. Çünkü o ölüm hariç her derde devadır." buyurmuş­tur.[45]

Hadiste geçen "ei-Habbetu's-Sevdâ" çörek otudur. Siyah kimyon, Hind kimyonu da denir. Hasan'ın: **O hardaldır." dediği rivayet edilir. Herevî de: "O 'butum' ağacının yeşil tohumlarıdır." şeklinde bir nakilde bulunmuştur. Her ikisi de yanlıştır. Doğrusu çörek otudur.

Gerçekten çok faydaları vardır. Hz. Peygamberdin: "Her derde deva­dır." sözü, "Hayır o (rüzgâr), Rabbinin buyruğu ile herşeyi yokeder."[46] âye­tine benzer. Yoketmeyi, alt üst etmeyi kabul eden herşeyi demektir. Çörek otu her türlü soğuk hastalıklara karşı iyi gelir. Arazî olan sıcak ve kuru has­talıklara da etki eder, azıcık alındığı zaman hızlı etkisi sebebiyle soğuki'e ru­tubetli hastalıklara ait ilaçların etkisini hızlandırır.                         

Kanun sahibi îbn Sina ve diğerleri, kâfur hapı içerisine konulacak za'fe-ramn hızlı etkisinden ve kâfurun gücünü çabuk ulaştırmasından söz etmiş­lerdir. Bunun daha bir çok benzerleri vardır ki, sanatında mahir, olanlar bu­nu bilirler. Dolayısıyla sıcak özellik gösteren hastalıklarda ilaç olarak yine sıcak bir nesnenin kullanılması uzak bulunmamalıdır. Bu durum birçok ilaç­ta vardır. Meselâ göz ağrısı {remed) için terkip yapılan enzeru[47] ve berabe­rinde şeker vb. gibi sıcak olan maddele/den meydana gelen ilaç gibi. Remed, tabiplerin ittifakı ile sıcak bir derttir. Yine son derece sıcak olan kükürtün (kibrit) uyuza olan faydası da böyledir.

Çörek otu üçüncü derecede sıcak ve kurudur. Şişkinliği giderir. Tenyayı düşürür. Barasa (alaca hastalığı), her dört günde bir tutan hummalara, bal­gam hastalığına İyi gelir. Tıkanıklıkları açar, yelleri çözümler, midenin ıslak­lık ve rutubetini kurutur. Öğütülüp balla yoğurulur ve sıcak su ile devamlı içilirse böbrek ve mesanedeki taşlan eritir; sidiği, hayız kanını söktürür, me­meye süt gelir. Sirke ile ısıtılır ve karına sürülürse tenyayı öl­dürür. Yaş ya da pişirilmiş Ebu Cehil karpuzunun suyu ile yoğurulduğunda, kurtların çıkarılmasındaki etkisi daha güçlü olur. O temizleyici, kesici ve çö­zümleyici özellik arzeder. Soğuk olan zûkkam hastalığına (soğuk algınlığı), öğütülüp bir bez parçası içine konulup devamlı koklandığı zaman şifa verir ve onu giderir.

Yağı; deri kavlamasına (sedef hastalığı), sivilce ve benlere iyi gelir. Bir miskal kadan su ile içildiği zaman nefes darlığına ve hızlı soluma derdine fayda verir. Yedi tanesi bir kadının sütü içerisinde ıslatılır ve onu sanlık hastası bur­nuna çekerse çok fayda verir.

Sirke ile pişirilir ve gargara edilirse soğuktan olan diş ağrılarına iyi gelir. Ezilerek burna çekildiğinde, gözde ânz olan akma başlangıcında faydalıdır. Sirke ile birlikte sargı yapılırsa, sivilce ve kabarcıkları, yaralı uyuzu söker atar. Müzmin balgamlı şişlikleri, katı şişlikleri çözer. Yağı buruna çekildiğinde yüz felcine iyi gelir. Yarım ilâ bir mıskal arasında içildiğinde böcek sokmalarına fayda verir. İyice öğütülür ve yeşil tohum (butum ağacının tohumu, beneviş) yağı ile karıştırılır ve kulağa üç damla damlatıİırsa, sonradan olan üşütme, gaz ve tıkanıklıklara iyi gelir.

Önce kaynatılır, sonra iyice öğütülür ve zeytinyağına bırakılır, sonra bu­runa üç ya da dört damla damlatıİırsa, çok hapşırman soğuk algınlığına fay­da verir.

Yakılıp susam ya da kına yağı ile eritilmiş muma katılır ve bacaklar ön­ce sirke ile yıkandıktan sonra oradaki mevcut yaralara haricen sürülürse fay­da verir ve yaralan iyileştirir.

Sirke ile ezilir ve ciltteki alaca hastalığına ve siyah beneklere, "h'azâze" denilen bulaşıcı müzmin ve bazan da öldürücü cilt hastalığının bulunduğu yer­lere sürüldüğünde faydası görülür ve iyileştirir.

İyice öğütülür ve her gün soğuk su ile iki dirhem kuru olarak alınırsa, kuduz bir köpeğin ısırdığı kimseye henüz sudan korkma dönemi başlamadan önce, fevkalâde netice sağlar ve onu helâktan kurtarır. Yağı buruna çekildi­ğinde, felce ve aşırı soğuktan meydana gelen "kûzaz" (kurulma) hastalığına iyi gelir, onların sebeplerini ortadan kaldırır. Onunla tütsü yapıldığında ha-şeratı kovar.

Enzerût (zamk) su ile eritilir ve halkanın içine sürülür, sonra da üzerine çörek otu ekilirse, basurlara karşı çok faydalı bir ilaç olur. Faydaları zikret­tiğimizden kat kat fazladır. Şerbet iki dirhem olacaktır. Bazıları fazla sürül­düğünde öldürücü olabileceği kanaatindedirler. [48]

 

22— Harîr  İpek:

 

Daha önce, kendilerinde bulunan bir kaşıntıdan dolayı Hz. Peygamber'in (s.a.) ipeği Zübeyr iie Abdurrahman b. Avf için mubah kıldığı, ipeğin yapısı ve özellikleri, faydaları geçmişti. Bu itibarla tekrar dönmeye gerek yoktur. [49]

 

23— Hurf Senebiera Coronopus/Peganum Hamıala, Üzerlik Otu:

 

Ebu Hanife ed-Dîneveri: "Bu ilaç olarak kullanılan tohumdur, Hz. Pey gamber'in hadisinde de adı ile geçen ot budur. Üzerlik otu denilir. Halk arasında  tabir ederler." der. Ebu Ubeyd de: "hurf yani üzerlik otudur." der.

Hz. Peygamber'in (s.a.) söz konusu hadisi: "İki acı şeyde, sabir[50] ve üzerlik otunda ne şifa vardır biliyor musunuz?" şeklindedir. Ebu Davud, eî-Merâsîl'de rivayet etmiştir.

Kuvveti, ikinci derecede hararet ve kuruluğundadır. Isı verir, karnı yu­muşatır, kurtçukları (solucan vb.) ve tenyayı düşürür. Dalak şişliklerini indi­rir, cima arzusunu kamçılar, yaralı uyuz ve temreğiyi iyi eder.

Bal ile lapası sarıldığı zaman dalak şişini indirir. Kına ile pişirildiği za­man göğüsteki fazlalıkları çıkarır. İçilmesi, haşarat ısırık ve sokmalarına iyi gelir. Tütsü yapıldığı yerden haşaratı uzaklaştırır. Saç dökülmesini önler. Arpa kavutu ve sirke ile karıştırılıp lapası sargı yapıldığında, siyatik {ırku'n-nesâ) hastalığına iyi gelir ve sonunda sıcak şişlikleri indirir.

Su ve tuzla karıştırılarak sargı yapıldığında çıbanları oîgunlaştınr. Bü­tün azalardaki gevşemeye karşı faydalıdır. Cima arzusunu arttırır. İştahı açar, astıma ve nefes zorluğuna, dalak kalınlaşmasına iyi gelir, ciğeri temizler, ha­yız kanını söktürür, siyatiğe, kazayı hacetten doğan makat ağrılarına —içildiği zaman ya da dübüre damlatıldığında— iyi gelir. Göğüste ve akciğerde bulu­nan yapışkan balgamı siler.

Ezildikten sonra beş dirhem kadarı sıcak su ile içildiğinde tabiatı yumu­şatır, yelleri çözümler. Soğuktan olan kulunç ağrılarım dindirir. Ezilir ve içi­lirse, baras (alaca) hastalığına iyi gelir.

Baraslı yerlere ve beyaz lekelere sirke ile sürülürse, faydalı olur. Soğuk­tan ve balgamdan doğan baş ağrılarına iyi gelir. Eğer kavrulur ve içilirse — özellikle de ezilmediği zaman— tabiatı tutar. Suyu ile kafa yıkandığı zaman, kirlerden ve yapışkan diğer rutubetlerden arındırır.

Galinos şöyle der: "Kuvveti hardal tohumunun kuvveti gibidir. Bu yüz­dendir ki, siyatik diye bilinen kalça ağrıları, baş ağrıları ve ısıtılmaya ihtiyaç duyan her çeşit hastalık bununla (üzerlik) ısıtılır. Hardal tohumu da aynı şe­kilde ısıtır. Astım hastalarının kullandıkları ilaçlar içerisine de katılır, çünkü üzerlik otu yoğun karışımları hardal tohumu gibi güçlü bir şekilde keser. Üzer­lik her açıdan hardal tohumuna benzer. [51]

 

24— Hulbe T. Foenum-graecum, Çemen/Hülbe/Boy Tohumu:

 

Zikredildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.), hasta olan Sa'd b. Ebî Vak-kas'ı Mekke'de ziyarette bulunmuştu: "Ona bir doktor çağırın." buyurdu. Haris b. Kelede[52] çağırıldı. O geldi, baktı ve: "Önemli bir şeyi yok. Ona ferîka tabir edilen acve hurması ile hulbeden oluşan bir terkib hazırlayın. İkisini pişirin ve yudum yudum içirin." dedi. Öyle yapıtlar ve iyileşti.

Hulbenin kuvveti ikinci derecede hararetle, birinci derecede kurulukla­dır. Su ile kaynatıldığı zaman boğazı, göğüsü ve karnı yumuşatır. Öksürüğü, sertliği, astımı, nefes darlığını teskin eder. Cima arzusunu arttırır. Yel, bal­gam ve basurlar için iyidir. Bağırsaklara çökmüş besinleri hareket ettirir, gö­ğüsten yapışkan balgamı söker. Dahilî yaralara, akciğer hastalıklarına iyi ge­lir. Karın boşluğunda bulunan bu tür dertler için tereyağı ve ham şekerle (fâ-niz) alınır.

Beş dirhem kızıl boya (füvve) ile içildiğinde hayzı söktürür. Pişirilip onunla saç yıkandığı zaman, saçı toplar ve konağı (kepek) giderir.

İncesi, natrûn[53] ve sirke ile karıştırılıp sargı yapılırsa dalak şişliğini in­dirir. İçerisinde hulbe pişirilen suya kadının oturması durumunda, şişlikten doğan rahim ağrılarına karşı istifadesi olur. Az hararetli katı şişlikler üzerine lapası sargı yapıldığında, fayda verir ve onları indirir. Suyu içildiğinde gaz­dan çıkan bağırsak ağrılarına iyi gelir ve bağırsakları kayganlaştırır.

Pişirilmiş olarak, aç karnına hurma, bal ya da incirle birlikte yenildiğin­de, göğüste ve midede arız olan yapışkan balgamı söker ve ondan kaynakla­nan uzun öksürüklere karşı fayda verir.

Kabızlığa iyi gelir, karnı bırakır. Buruşuk, bozuk tırnak üzerine konul­duğu zaman onu düzeltir. Yağı, mum ile karıştırıldığı zaman, soğuktan mey­dana gelen yarıklara fayda verir. Faydalan zikrettiklerimizden kat kat fazladır.

Kasım b. Abdurrahman'ın, Hz. Peygamberdin (s.a.): "Hulbe ile şifa ara-yımz."[54] buyurduğunu söylediği zikredilir. Bazı tabipler de: ''İnsanlar eğer 3nun faydalarım bilselerdi, ağırlığında altın vererek satın alırlardı." demiş­lerdir. [55]

 

25— Hubz Ekmek:

 

Sahihayn 'da sabit olan bir hadiste Hz. Peygamber (sia.) şöyle buyurmuş­tur: "Kıyamet gününde yer bir çörek olacak. Onu Cebbar, kendi yed-i kud­reti ile sizden birinizin seferde çöreğini elden ele çevirdiği gibi, cennetliklere ikram olmak üzere çevirecektir."[56]

Ebu Davud, Sünen 'inde İbn Abbas'tan (r.a.) rivayet eder: "Hz. Pey-gamber'in (s.a.) en çok sevdiği yemek, ekmekten yapılan tirid ile hays (yani hurma ve yağın karıştırılmasından yapılan) tirid idi."[57]

Yine Ebu Davud, Sünenindi İbn Ömer'den (r.a.) şöyle rivayet eder: Hz. Peygamber (s.a.): "Keşke şimdi yanımda esmer buğdaydan, tereyağı ve süte banılmış beyaz bir ekmek olsa!" buyurdu. Orada hazır bulunanlardan birisi kalktı ve onu hazırladı ve getirdi. Hz. Peygamber: "Bu yağ ne içerisindey­di?" diye sordu. Adam: "Keler derisinden yapılmış bir kapta." dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.): "Onu kaldır!" buyurdu[58]

Beyhakî, Hz. Âişe'den merfû olarak rivayet ediyor: Buna göre Hz. Pey­gamber (s.a.): "Ekmeğe ikram ediniz. Ona ikramdan birisi de o varken katık beklememektedir.''[59] Hadisin mevkuf olması daha uygundur. Merfûluğu sa­bit değildir.

Ekmeğin bıçakla kesilmesinin yasaklandığı hadisin aslı esası yoktur. Ri­vayet edilen sadece etin bıçakla kesilmesini yasaklama hakkındıdır, onun da aslı esası yokdur.

Mühennâ şöyle der: İmam Ahmed'e, Hz. Âişe'den nakledilen "Eti bı­çakla kesmeyiniz. Çünkü o Acemlerin işlerindendir."[60] hadisini sordum.

"Sahih değildir. Böyle bir hadis bilinmemektedir. Amr b. Ümeyye hadisi bu­nun aksini ifade etmektedir." dedi. Buna göre Hz. Peygamber (s.a.): "Ko­yun etini keserdi."[61] Yine Amr b. Ümeyye hadisinde: "Muğîre, Hz. Pey-gamber'i misafir ettiğinde, Hz. Peygamber (koyunun) böğrünü emretmiş ve pişirilmiş, sonra da eline bıçağı almış ve kesmeye başlamış."[62] denilmektedir.

Ekmek nevilerinin en iyi ve kalitelisi, mayalanmış ve iyi yoğurulmuş ola­nıdır. En iyi sınıfı tandır ekmeğidir. Sonra fırın ekmeği, sonra da üçüncü mer­tebede küle gömülerek pişirileni gelir. En kalitelisi yeni undan yapılanıdır.

En fazla gıdalısı, buğday özünden yapılan ekmektir. Kepeği az olduğu için en yavaş hazmedilen de bu türdür. Sonra kepeği alınmış buğday ekmeği, daha sonra da, iri undan yapılmış ekmek gelir.

Yenilmesi için en uygun vakit, pişirildiği günün akşamıdır. Ekmeğin yu­muşağı, daha çok yumuşatıcı, gıda vericidir; mideden daha çabuk intikal eder. Kuru ekmek ise bunun aksinedir.

Buğday ekmeği, ikinci derecenin ortasında sıcaktır, rutubet ve kuruluk konusunda itidale yakındır. Ateşin kuruttuğu ekmeklerde kuruluk, zıddında da rutubet daha galiptir.

Buğday ekmeğinin bir özelliği de çabuk şişmanlatmasıdır. Kadayıf ek­meği yoğun bir karışım oluşturur. Kırıntı ekmek şişiricidir ve hazmı yavaştır. Sütle yapılanrçok gıdalıdır, doyurucudur, mideden yavaş iner.

Arpa ekmeği birinci derecede soğuk ve kurudur. Buğday ekmeğinden daha az besleyicidir. [63]

 

26— Hail  Sirke:

 

Müslim, Sahih'inde Câbir b. Abdillah'tan (r.a.) rivayet eder: Hz. Pey­gamber (s.a.) ailesinden katık ister. Onlar da: "Sirkeden başka yanımızda bir şey yok." derler. Hz. Peygamber (s.a.) onu ister, yemeğe başlar ve: "Sir­ke ne güzel katıktır, sirke ne güzel katıktır!" buyurur.[64]

İbn Mâce'nin Sünen'inde Ümmü Sa'd'dan (r.a.) Hz. Peygamber'in (s.a.): "Sirke ne güzel katıktır! Allah'ım, sirkeyi mübarek kıl! O benden önceki peygamberlerin katığı idi. İçinde sirke olan ev fakirlik görmez."[65] buyurduğu rivayet edilir.

Sirke hararet ve soğukluktan mürekkeptir. Soğukluk özelliği daha ga­liptir. Üçüncü derecede kuru ve güçlü kurutucudur. Maddelerin akışmasını önler, tabiatı iyileştirir. Şaraptan dönüştürülen sirke yanan mideye iyi geiir, safrayı bastırır, öldürücü ilaçların zararlarını bertaraf eder. İçeride çöken süt ve kam çözer, dalağa fayda verir, mideyi tabaklar, karnı tutar, susuzluğu ke­ser. Meydana gelmek üzere olan şişliklere engel olur, hazmı kolaylaştırır, bal­gama karşı durur, kaba yiyecekleri yumuşatır, kanı inceltir.

Tuzla içildiği zaman, öldürücü mantar yenilmesine karşı fayda sağlar. Yudumlandığında, damak köküne yapışan pıhtıyı keser, sıcak halde gargara yapıldığında diş ağrılarına iyi gelir ve diş etlerini güçlendirir.

Sürüldüğünde tırnak iltihabına, karıncalanmaya (ısırgı) ve sıcak özellik­li şişliklere, ateş yanığına faydalı olur. İştahı açar, mideyi iyileştirir. Gençle­re ve yazın sıcak ülke sakinlerine elverişlidir. [66]

 

27—Hilâl Kürdan:

 

Kürdan hakkında aslı olmayan iki hadis vardır: Birincisi; Ebu Eyyub el-Ensarî'den merfû olarak rivayet edilir: Buna göre Hz. Peygamber: "Yemek­ten sonra dişlerini kürdanla temizleyenler ne hoşturlar! Melek üzerine ağızda kalan yemek artıklarından daha ağır bir şey yoktur." buyurmuştur.[67] Ha­disin senedinde Vâsıl b. es-Sâib vardır. Buharı ve Râzî: "Onun hadisleri mün-kerdir." demişlerdir. Nesâî ve Ezdî de: "Ometruku'l-hadistir." demişlerdir.

İkincisi ise; İbn Abbas'tan rivayet edilir. Buna göre Hz. Peygamber (s.a.) kamış kabuğu ve mersin ağacı ile dişlerin temizlenmesini yasaklamış ve: "O ikisi cüzzam damarlarını sular." buyurmuş. Abdullah b. Ahmed b. Hanbel bu hadisin râvilerinden olan Muhammed b. Abdilmelik el-Ensarî'yi babası­na sormuş, o (İbn Hanbel) da: "Muhammed b. Abdilmelik'i gördüm. Âmâ birisiydi. Hadis uydurur ve Hz. Peygamber'e nisbet ederdi." demiştir.

Kürdan, diş etlerine ve dişlere faydalıdır, onların sıhhatini korur, ağız kokusunun değişmesine karşı faydalıdır. En kalitelisi kürdan ağacından, zeytin ve söğüt ağaçlarından olanlarıdır. Kamış, mersin ağacı, reyhan ve bâdrûc (tere-i horasanı) ile dişlerin temizlenmesi zararlıdır. [68]

 

28— Diihn, Yağ:

 

Tirmizî, eş-Şemâil'de Enes b. Mâlik'in şöyle dediğini rivayet eder: "Hz. Peygamber (s.a.) başını çok yağlardı. Sakalını sık sık tarardı. Başını çok ör­terdi. Elbisesi sanki yağcı elbisesi gibiydi."[69]

Yağ, vücudun gözeneklerini tıkar ve içeri gireceK şeyleri önler. Sıcak su ile yıkandıktan sonra kullanıldığında, bedeni güzelleştirir ve rutubetlendirir. Saça sürüldüğünde güzelleştirir ve saçı uzatır. Kızamığa iyi gelir ve çoğu âfetleri önler.

Tirmizî'de Ebu Hureyre Hz. Peygamber'e (s.a.) ref ederek şöyle demiş­tir: "Zeytinyağı yiyiniz ve onunla yağlanınız."[70] înşaallah bu, ileride gele­cektir.

Hicaz ve benzeri sıcak ülkelerde yağ, koruyucu hekimlik ve bedenin dü­zeltilmesinde baş vurulacak en önemli yollardan birisidir. Yağlanmak onlar için zarurî gibi bir şeydir. Soğuk ülkelere gelince, orada yaşayanlar böyle bir ihtiyacı duymazlar. Başta ısrarla kullanmak göze zararlıdır.

Basit yağlardan en faydalısı sıra ile zeytinyağı, tereyağı ve susam yağıdır.

Mürekkep yağlara gelince, bunlardan bir kısmı soğuk ve rutubetlidir. Me­nekşe yağı gibi. Bu yağ, sıcak özellikli baş ağrılarına iyi gelir. Uyuyamayan-Ian uyutur, beyni (dimağı) rutubetlendirir. [71]Yarıklara, kuruluğun galebe çal­masına iyi gelir, uyuzlu yerlere, kuru kaşıntılı cilt tahrişlerine sürülürse fay­da görülür. Mafsalların hareketini kolaylaştırır. Yazın, sıcak özellik arzeden mizaç sahiplerine uygun gelir. Hakkında iki uydurma, asılsız hadis vardır. Birisi: "Menekşe yağının diğer yağlara olan üstünlüğü, benim diğer insanla­ra üstünlüğüm gibidir." şeklindedir. Diğeri ise "Menekşe yağının diğer yağ­lara olan üstünlüğü, İslâm'ın diğer dinlere olan üstünlüğü gibidir."

Mürekkep yağlardan bir kısmı da sıcak ve rutubetlidir. Ban otu (sorgun) yağı gibi. Bu yağ, çiçeğinden değil de fıstık gibi kirli beyaz, çok yağlı tohum­dan alınır. Sinirlerin sertliğine fayda verir ve onları yumuşatır. Bereş, nemeş, kelef (çiğit), behak adı verilen ciltteki çillik, leke ve beneklere iyi gelir. Yo­ğun balgamı söktürür. Kuru mizaçlı damarları yumuşatır, sinirleri ısıtır. Bu­nunla ilgili olmak üzere uydurma, asılsız bir hadis rivayet edilmiştir. Güya Peygamberimiz (s.a.): "Ban otu yağı ile yağlanınız. Çünkü o kadınlarınızın yanında size daha bir haz verir." buyurmuş.

Bu yağın faydalarından olmak üzere şunları söyleyebiliriz: Dişleri cila­lar, onlara bir güzellik kazandırır, diş sararmalarım giderir, yüze ve diğer ha­rici organlara sürülürse, cild çatlayıp yarılmaz. Don ve edeb yerine vb. sürül­düğünde, böbrek üşütmelerine ve sidik damlamasına karşı fayda görülür. [72]

 

29— Zerîre , A. İtalicum, Tutyâ/Hanut:

 

Sahihayn 'da sabit olduğuna göre Hz. Aişe validemiz şöyle demişt Peygamber'i (s.a.) Veda haccında hem ihrama girerken, hem de çıkarkdh kendim tutya ile kokuladım."[73]

Tutyâ'nın (zerîre) mahiyeti ve faydalan hakkında daha önce söz için burada tekrara gerek duymuyoruz. [74]

 

30— Zübâb Sinek:

 

Sıhhatinde ittifak edilen Ebu Hureyre hadisi daha önce geçmişti. Buna göre Peygamberimiz (s.a.), yemeğe düşen,sineğin batınlıp sonra çıkarılması­nı; çünkü kanatlarının birisinde zehir, diğerinde ise panzehir bulunduğunu belirtmişti. Sinekle ilgili durumdan orada söz edilmişti.  [75]                     

 

31— Zeheb Altın:

 

Ebu Davud ve Tİrmizî'nin rivayetine göre,Külâboğullarıyla yapılan sa­vaş sırasında Arfece b. Esad'ın burnu kesilmiş ve gümüşten bir burun edinmiş, o da koku yapmıştı. Hz. Peygamber (s.a.) ona ruhsat vererek, altından bir burun yaptırmasını emretmiştir.[76] Arfece hakkında bundan başka ha­dis yoktur.

Altın; dünyanın zineti, varlığın tılsımıdır, nefislere ferahlık verir, insan­ları güçlendirir, Allah'ın yeryüzündeki sırrıdır.

Altında latif bir hararet vardır ki bu diğer latif ve ferahlatıcı macunlara da girer. Şüphesiz, madenler içerisinde en üstün ve şereflisidir.

Özelliklerinden bazıları: Yere gömüldüğü zaman, hiçbir şey olmaz ve ek­silmez. Tozu ilaçlara karıştırıldığı zaman, kalp yetmezliğine, kara safradan kaynaklanan çarpıntıya iyi gelir. Vesveseye, üzüntüye, kedere, korkuya, aş­ka karşı fayda verir, bedeni semizletir ve güçlendirir. Kurtları düşürür, rengi güzelleştirir. Cüzzam ve kara safradan kaynaklanan bütün ağrı ve hastalık­lara faydalıdır. Bir özelliğinden dolayı saç-sakal dökülmesi ve sedef hastalığı (deri kavlaması) ilaçlarına katılır ve içilerek ya da sürülerek kullanılır. Gözü cilalar ve kuvvetlendirir. Göz hastalıklarının çoğuna iyi gelir ve bütün organ­ları güçlendirir.

Ağızda tutulduğunda, ağız kokusunu giderir. Dağlanma ihtiyacı duyul­duğunda altınla dağlanılırsa, yeri kabarmaz ve çabuk iyileşir. Altın mil edi­nilir ve sürme onunla çekilirse, gözü güçlendirir ve cilalar. Taşı da kendisin­den altın bir yüzük edinilir, kızdırılır ve onunla güvercinin kanadının ön ta­rafından bir yer (dört uzun tüyünden biri) dağlanırsa, artık özel yuvasına alı­şır ve başka bir yere gitmez.

Psikolojik olarak insana güç verme açısından çok acaip bir özelliği var­dır. O yüzden de harpte ve silahta kullanılması mubah kılınmıştır. Tİrmizî'-nin rivayetinde Mezide el-Asarî (r.a.) şöyle demiştir: "Fetih günü Rasûlullah (s.a.) 'Mekke'ye) girdi. Kılıcının üzerinde.altın ve gümüş vardı."[77]

Altın, nefislerin ma'şûkudur, nefis onu ne zaman elde edecek olsa, di­ğer değerli şeylere karşı duyulan özlemleri teskin eder. Yüce Allah: "Kadın­lara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, nişanlı atlar ve develere, ekin­lere karşı aşırı sevgi beslemek, insanlara güzel gösterilmiştir."[78] buyurmuştur.

Sahihayn'da Hz. Peygamber (s.a.): "Âdemoğlunun bir vadi dolusu altı­nı olsa, ikincisini ister. İki vadi dolusu olsa, üçüncüsünü ister. Âdemoğlunun gözünü ancak toprak doyurur ve Allah dilediğini affeder." buyurmuştur.[79]

İşte böyle. Çünkü altın, kul ile, kıyamet gününde elde edeceği en büyük kazancı arasına giren bir engel, Allah'a isyana sebep olan en büyük şeydir. Onun yüzünden nice akrabalık bağlan kesilmiş, nice kanlar akıtılmış, haramlar mubah kılınmış, haklar çiğnenmiş, kullara zulümler reva görülmüştür. O dünya ve onun peşin lezzetlerine karşı kışkırtmakta ve ahirete ve Allah'ın orada sevgili kulları için hazırladığı mükafatlara karşı soğutmaktadır. Onun yüzünden — Allah bilir— nice hak öldürülmüş, bâtıl ise diriltilmiştir; nice zâlime destek verilmiş, nice mazlum ise kahredilmiştir. Bu konuda Harîrî'nin[80] şu sözleri ne kadar da güzeldir:                                                                       

"Kahrolsun o, sahibine bile oyun eden vefasız, iki yüzlü sarı münafık! Kendisine bakana iki şekilde gözükür: Bazan bir dilber gibi süslü ve cazip, bazan da bir âşık gibi solgun ve süzgün! İrfan sahipleri nazarında, ona fazla bağlılık Allah'ın gazabına yol açar. Eğer o olmasaydı, hırsızın eli kesilmez ve hiçbir zalimden şikâyet edilmezdi. Eğer o olmasaydı, hiçbir cimri gece mi­safirliğinden Ötürü yüzünü buruşturmaz ve hiçbir borçlu borcunu ödeyeme­diği için sızlanmazdı. Eğer o olmasaydı hased insanların, yüreğe bir ok gibi işleyen bakışlarından ve şerlerinden Allah'a sığınılmazdı. Bunaldığın zaman sana yardım etmesi şöyle dursun, kaçar, senden kaçak bir köle gibi uzakla-şır."[81]

 

32— Rutab Yaş Olgun Hurma:

 

Yüce Allah (c.c.) Hz. Meryem'e hitaben: "Hurma ağacını kendine doğ­ru silkele, üstüne taze olgun hurma (rutab) dökülsün. Ye iç; gözün aydın ol­sun...[82] buyurmuştur.

Sahihayn'da. Abdullah b. Cafer'in: "Rasûlullah'ı (s.a.) acurla birlikte yaş olgun hurma yerken gördüm." dediği rivayeti yer almaktadır[83]

Ebu Davud'un Sünen 'inde ise Enes'den şöyle rivayet edilmektedir: "Hz. Peygamber (s.a.) namazdan önce birkaç yaş olgun hurma ile iftar ederdi. Eğer yaş hurma olmazsa kuru hurmalarla orucunu açardı. Eğer kuru hurma da yoksa, birkaç yudum su içerdi.[84]

Yaş olgun hurma suların özelliğini gösterir; sıcak ve rutubetlidir. Soğuk mizaçlı mideyi güçlendirir ve ona iyi gelir. Cima arzusunu artırır, bedeni ge­liştirir. Soğuk mizaç sahiplerine uygun düşer ve çok gıda verir.

Gerek Medine ahalisi ve gerekse hurma yetişen diğer bölgelerde yaşayanlar için en fazla uygunluk gösteren bir meyvedir ve beden İçin en faydahsıdır. Alışkın olmayan kimselerde ise vücutta kokuşmaya yol açar, iyi olmayan bir kan oluşturur: biraz fazla yemişse baş ağrısı ve kara safraya sebep olur, diş­lerine eza verir. Yatıştınlması seknecîn[85] ve benzeri bir meşrubatladır.

Hz. Peygamber'in (s.a.) yaş olgun hurma ile, yoksa kuru hurma ile, o da yoksa su ile iftar etmesinde çok ince sıhhî bir tedbir bulunmaktadır. Şöyle ki: Oruç mideyi gıdadan arındırır. Ciğer, cezbedip duyu ve organlara gönde­receği şeyleri orada bulamaz. Tatlı, karaciğere en çabuk ulaşan yiyecektir ve onun en çok aradığı şeydir. Özellikle de yaş olursa kabul oranı daha da ar­tar. Böylece hem karaciğer, hem de diğer organlar faydalanırlar. Eğer yaş hurma yoksa kuru hurma, tatlı oluşu ve besleyici gücü ile ikinci sırada yer alır. O da yoksa alınacak birkaç yudum su midenin yanmasını ve orucun ha­raretini söndürür. Böylece mide yemek için uyanır ve iştahla onu alır. [86]

 

33— Reyhan

 

Yüce Allah (c.c.) Kur'an-ı Kerim'de reyhandan söz etmiş ve şöyle bu­yurmuştur: "Eğer ölen o kişi gözdelerden ise, rahatlık, reyhan ve nimet cen­neti onundur."[87] "Orada meyveler, salkımh hurma ağaçları, kabuklu ta­neler, güzel kokulu otlar (reyhan) vardır."[88]

Sahih-iMüslim'de ise Hz. Peygamber (s.a.): "Kendisine reyhan ikramında bulunulan kimse onu çevirmesin; çünkü o, hem taşıması hafiftir hemjde gü­zel kokuludur."[89] buyurmuşlardır.                                         

Ibn Mâce'nin Sünen'inde Usâme hadisinde Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmaktadır: "Cennet için kollarım sıvayan yok mu? Çünkü cennetin bir benzeri yoktur. O —Kabe'nin Rabbine yemin ederim ki— parıldayan bir nur, titreşen bir reyhan, görkemli bir saray, devamlı akan bir. nehir, olgun meyve, güzel alımlı zevce, pek çok güzellik demektir. Sonsuza dek, her türlü nimet içinde, neşe dolu, çok değerli kusursuz konaklar içerisinde bir hayattır o." Bunun üzerine ashab:

— Evet ya Rasûlallah! Onun için kollarını sıvayanlar bizlerizı tiediier. Hz. Peygamber (a.s.):

—  İnşaallahu teala! deyiniz, buyurdu. Onlar da:

—  İnşaallah! dediler.[90]

Her çeşit güzel kokan bitkiye "reyhan" denilir. Her ülke bu kelimeyi güzel kokan bitkilerden biri hakkında özel olarak kullanır. Batıda yaşayan­lar bunu mersin ağacı (m. communis) için kullanırlar. Arabm, reyhan deyin­ce aklına gelen de budur. Irak ve Suriye ahalisi ise yarpuza (m. pulegium) reyhan derler.

Mersin ağacının özelliği birinci derecede soğukluk ikinci derecede kuru­luktur. Buna rağmen o zıt kuvvetlerden mürekkeptir; İçerisinde en çok olanı soğuk arazî cevherdir. Onda sıcak latif bir şey de vardır ve çok güçlü bir ku­rutucudur. Terkibini meydana getiren eczası kuvvetçe birbirlerine yakındır­lar. O aynı anda, hem içerden hem dışardan tutucu ve hapsedici bir güce sahıptır.                                                                       

Safralı ishalleri keser, koklandığı zaman yaş ve rutubetli buharı def eder, kalbi fevkalade ferahlatır. Koklanmasi vebaya engeldir. Eve.serilmesi de Öy­ledir.

Üzerine konduğunda sidik yollarındaki şişmeleri iyileştirir. Taze iken yap­rakları inceltilir ve sirke ile döğülür başa konulursa, burun kanamasını ke­ser. Kuru yapraklan ufalanır ve rutubetli yaralara ekildiğinde fayda verir. Lapası sargı yapıldığı zaman zayıf organları güçlendirir. Tırnak iltihabına (do­lama) iyi geiir. Sivilce, kabarcık ile el ve ayaklardaki yaralara ekildiği zaman faydalı olur.

Beden onunla oğulduğunda teri keser, fazla rutubetleri emer, koltuk altı kokusunu giderir. Su ile kaynatılır ve içerisine oturulursa makat ve rahim çık­malarına, mafsallardaki gevşemelere iyi gelir. Kaynamayan kemik kırıkları üzerine döküldüğünde fayda verir.

Kafadaki kepekleri, rutubetli yaralan, kabarcıkları arındırır, temizler, dökülen saçları tutar ve siy anlaştırır. Yaprağı inceltilip üzerine az bir su dö­külür ve birazcık zeytinyağı veya gülyağı karıştırılır ve sargı yapılırsa; rutu­betli yaralara, karıncalanmaya (ısırgı), kızıla, akut şişliklere, kurdeşene, ba­surlara elverişli gelir.

Tohumu, göğüs ve akciğerde meydana gelen kanamalara fayda verir. Mi­deyi tabaklar. Temizleyici olduğu için göğüse ve akciğerlere zararlı değildir. Öksürükle beraber olan karın gitmelerine fayda verici bir özelliği vardır. Bu durum ilaçlarda nadirdir. Sidiği söktürür, mesane yanmalarına, haşerat ısır­malarına, akrep sokmalarına iyi gelir. Kökü ile diş kurcalamak zararlıdır, sa-kmılmalıdır.

İranlıların reyhan tabir ettikleri yarpuza gelince o, iki görüşten birisine göre sıcak özellikler taşır. Üzerine su serpilir, serinletir ve arızî olarak rutu-betlendirildiğinde ateşli baş ağrısına iyi gelir. Diğer görüşe göre ise soğuk özel-likiidir. Rutubetli mi, kuru mu olduğu konusunda iki görüş vardır. Doğrusu onda dört özellik de bulunmaktadır. Yarpuz uykuyu getirir. Tohumu safralı ishali durdurur, bağırsak ağrılarını teskin eder, kalbi güçlendirir, kara safra­lı hastalıklara iyi gelir. [91]

 

34— Rum mân  Punica Granat um, Nar:

 

Yüce Allah (c.c.) nardan, "İkisinde (cennet) de her türlü mey| malıklar ve nar ağaçları vardır."[92] âyetinde söz etmiştir.

İbn Abbas'tan hem merfû, hem de mevkuf olarak şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bu narlarınızdan hiçbir nar yoktur ki, cennet narından bir tane ile aşılanmış ohnasın."[93] Bu sözün mevkuf (kendi sözü) olması daha uygun­dur. Harb ve diğerleri, Hz. Ali'den: "Narı içindeki zarı ile birlikte yeyiniz. Çünkü o mideyi tabaklar." dediğini zikrederler.

Narın tatlısı sıcak ve rutubetli özellik arzeder, mide için iyidir, içerisin­deki şeffaf tutuculuk özelliği ile onu güçlendirir. Boğaza, göğüse, akciğerlere fayda verir, öksürüğe iyi gelir. Suyu karni yumuşatır. Bedene kolay bir gıda verir. İnce ve şeffaf olduğu için çabuk çözülür ve midede hafif bir hararet ve gaz meydana getirir. Bu yüzden şehvete yardımcı olur ve hummalılara iyi gelmez. Tuhaf bir özelliği de ekmekle yenildiğinde onu bozulmaktan engelle­mesidir.

Ekşisi soğuk ve kuru, tutucu ve latif bir özellik arzeder. Yanan midelere iyi gelir. Diğer narlardan daha iyi şekilde sidiği söktürür, safrayı teskin eder, ishali keser, kusmayı engeller, dışkıyı yumuşatır.

Karaciğer hararetini söndürür, azaları güçlendirir, safradan kaynakla­nan hafakanlara, kalbe ve mide ağızına arız olan ağrılara iyi gelir, mideyi güç­lendirir, oradaki artıkları defeder, safrayı ve kanı söndürür.

Suyu, içindeki zarı ile çıkarılıp birazcık bal ile merhem gibi oluncaya ka­dar pişirildiğinde, onunla göze sürme çekilirse gözdeki sarılığı keser ve ora­daki kaba rutubetleri arındırır; diş etlerine sürüldüğü zaman ona arız olan yıpranmalara karşı iyi gelir. Tatlı narla ekşi narın zarları iie birlikte sular: çıkarılıp alındığında karnı bırakır ve kokuşmuş, acı rutubetleri indirir, uzun ve gün aşın gelen hummalara karşı fayda verir.

Ekşi nara gelince, hem özellik hem de etkisi bakımından diğer iki nevin ortasında yer alır; fakat hafif ekşi nar özelliğine doğru meyli vardır. Nar çe­kirdeği bal ile birlikte tırnak iltihabına (dolama) ve pis (inatçı) yaralara sürü­lür. Nar çiçeği cerahatli yaralar için kullanılır. Her sene üç nar çiçeği yutar kimse, o sene için göz ağrısından emin olur. [94]

 

35— Zeyt Zeytinyağı:                                            

 

Kur'an'da şöyle geçer: "...Bu ne yalnız doğuda ne de yalnız bacıda bulunan bereketli zeytin ağacından yakılır."[95]                          

Tirmizî ve İbn Mâce'de Ebu Hureyre hadisinde Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurur: "Zeytinyağı yiyiniz ve onunla yağlanınız. Çünkü o bereketli (mübarek) bir ağaçtandır. "[96]

Beyhakî ve yine İbn Mâce'de İbn Ömer'den Hz. Peygamber'in (s.a.): *'Zeytinyağını katık edininiz ve onunla yağlanınız. Çünkü o mübarek (bere­ketli) bir ağaçtandır. "[97] buyurduğu nakledilir.

Zeytinyağı birinci derecede sıcak ve rutubetli özellik arzeder. "O kuru­dur." diyenler hata etmişlerdir. Zeytinyağı elde edildiği zeytine göre değişik özellik arzeder. Olgun zeytinden elde edileni, en iyisi ve kalitelisidir. Henüz ham olan zeytinlerden elde edilen zeytinyağında, soğukluk ve kuruluk özelli­ği vardır. Kırmızı zeytinden elde edileni ise, ikisi arası bir özellik arzeder. Si­yah zeytinden olanı itidalli olarak ısıtır ve rutubet verir,zehirlere karşı fayda verir, karnı bırakır, solucanı düşürür. Eskisi yenisinden hem ısıtma hem de çözücü özellik arzetme bakımından daha şiddetlidir. Su ile çıkarılan zeytin­yağı daha az hararetli, daha hoş ve daha faydalıdır. Bütün nevileri cildi yu­muşatır ve saçın ağarmasını yavaşlatır.

Tuzlu zeytin suyu, ateş yanıklarının kabarmasını önler, diş etlerini güç­lendirir. Zeytin yaprağı kızıla, ısırgıya (karıncalanma), kirli yaralara, kıza­mığa iyi gelir ve teri önler. Zeytinin faydaları bu zikrettiklerimizden kat kat fazladır. [98]

 

36— Zübd Kaymak/Tereyağı:

 

Ebu Davud, Büsr es-Sülemî'nin iki oğlunun şöyle dediklerini rivayet eder: "Hz. Peygamber (s.a.) bize teşrif buyurdular. Kendilerine kaymak ve hurma ikram ettik. Kendileri kaymak ve hurmayı severdi."[99]

Kaymak sıcak ve rutubetli özellik arzeder. Pek çok faydalan vardır. Ol­gunlaştırma, çözümleme bunlardandır. Kulakların yanlarında, sidik kanal­larında meydana gelen şişliklere, ağız şişliklerine, kadın ve çocuklarda görülen diğer şişliklerde yalnız başına kullanılır ve onları iyileştirir. Yalamak su­retiyle alındığında akciğerde meydana gelen kanamalara fayda verir ve ora­da arız olan şişlikleri olgunlaştınr.                                                   ;

Kaymak; tabiatı, sinirleri ve kara safra ve balgamdan arız olan katı şiş­likleri yumuşatıcı özellik arzeder, bedende meydana gelen kuruluğa iyi gelir, çocukların çenelerine sürüldüğünde dişlerinin bitmesine ve çıkmasına yardımcı olur. Soğukluk ve kuruluktan meydana gelen öksürüklere faydalıdır. Beden­de olan temreği ve sertlikleri giderir, tabiatı yumuşatır; ancak yemek iştahını zayıflatır. Ağırlığı bal ya da hurma gibi tatlı bir şeyle giderilebilir. Hz. Pey­gamber'in (s.a.) onu hurma ile birlikte yemesi hikmetten hali değildir ve heı birini diğeri ile ıslah etme gibi ince bir tıbbî tedbir mahiyeti arzetmektedir. [100]

 

37—Zebîb Kuru Üzüm:

 

Bununla ilgili iki hadis rivayet edilir. îkisi de sahih değildir. Birincisi "Kuru üzüm ne güzel yiyecektir; ağız kokusunu güzelleştirir ve balgamı eri tir.*' İkincisi de: "Kuru üzüm ne güzel yiyecektir; yorgunluğu giderir, sinir leri güçlendirir, öfkeyi söndürür, rengi yerine getirir, ağız kokusunu güzel leştirir." şeklindedir. Her ikisi de Hz. Peygamber'den (s.a.) sabit değildir

Kuru üzümün en kalitelisi iri ve tombul, kabuğu ince olanı, çekirdeğ küçük ve çıkarılmış olanıdır.

Kuru üzümün cirmi birinci derecede sıcak ve rutubetlidir, çekirdeği so ğuk ve kurudur. Elde edildiği yaş üzümün özelliğini gösterir. Tatlı olanı sı cak, ekşi olanı tutucu ve soğuktur. Beyaz olanı diğerlerinden daha tutucu dur. Etli kısmı yenildiğinde akciğer borusuna iyi gelir ve öksürüğe, böbret ve mesane ağrılarına karşı faydalıdır, mideyi kuvvetlendirir ve karnı yumu şatır.

Tatlı etli kısmı, yaş üzümden daha çok gıdalıdır. Kuru incir ayarında de ğildir. Olgunlaştırıcı, hazmettirici, (artık besinleri midede) tutucu, itidalle çö zümleyici özellikleri vardır. Genel olarak mide, karaciğer ve dalağı güçlendi rir; boğaz, göğüs, akciğer, böbrek ve mesane ağrılarına iyi gelir. En uygum çekirdeksiz yemektir.

Elverişli bir gıda verir, kuru hurmanın yaptığı gibi tıkanıklık yapmaz Çekirdeği ile birlikte yendiğinde mide, karaciğer ve dalak için daha yararl olur. Etli kısmı oynayan tırnakların üzerine yapıştırıldığı zaman, sökülmesi nİ hızlandırır.                                                    

Tatlı ve çekirdeksiz olanı rutubet ve balgamlı kimselere yararlıdır; kara­ciğeri geliştirir ve içerdiği özellikleriyle ona fayda verir.

Hafızaya faydası vardır. Zührî şöyle der: "Kim hadîs ezberlemek isti­yorsa, kuru üzüm yesin." Mansur, dedesi Abdullah b. Abbas'ın: "Kuru üzü­mün çekirdeği dert, etli kısmı devadır." dediğini zikrederdi. [101]

 

38— Zencebîl  Zingiber Officinale, Zencefil:

 

Kur'an'da: "Orada zencefil karışık bir tasla içirilirler."[102]âyetinde zikri geçer.

Ebu Nuaym, Tibbu'n-Nebevîadh kitabında şu hadisi nakleder: Ebu Sa-îd el-Hudrî (r.a.) şöyle anlatır: "Rum (Bizans) meliki Hz. Peygamber'e (s.a.) bir çömlek zencefil hediye etmişti. Herkese ondan bir parça yedirdi. Bana da bir parça yedirdi."

Zencefil ikinci derecede sıcak, birinci derecede rutubetli özellik arzeder. Isı verir ve yemeğin hazmına yardımcı olur, karnı itidalli biçimde yumuşatır. Soğuk ve rutubetten arız olan karaciğer tıkanıklıklarına karşı iyi gelir, yenil­mek ya da göze sürme çekmek suretiyle görmede meydana gelen kararmaya karşı faydalıdır, cimaya karşı yardımcı olur, bağırsaklarda ve midede ânz olan yoğun yelleri çözümler.

Genel olarak zencefil, soğuk mizaç arzeden karaciğer ve mideye uygun gelir. Sıcak su ile iki dirhem kadarı şekerle birlikte alındığında, yapışkan ve köpüklü artıktan ishal yolu ile dışarı atar. Balgamı çözümleyen ve eriten ma­cunların içerisine katılır.

Mayhoşumsu olanı sıcak ve kuru özelliktedir. Cimaya heyecan verir, me­niyi arttırır, mide ve karaciğeri ısıtır, alman şeyin afiyetle boğazdan inmesine yardımcı olur, bedene galib olan balgamı emer, hafızayı güçlendirir, karaci­ğer ve mide üşütmelerine uygunluk arzeder, meyve yemekten doğan mide ıs­laklığım giderir, ağız kokusunu güzelleştirir, soğuk ve kaba yiyeceklerin za­rarı onunla giderilir. [103]

 

39— Sena C. Angustifolia, Hind Sınai:

 

Daha önce geçti. Sennût, (cuminum cyminum = kimyon) da geçmişti. Se-

nâ'nın ne olduğu hakkında yedi görüş vardır: 1— O baldır. 2— Deriden olan tereyağı kabının yağ üzerinde siyah çizgiler yapan usaresidir. 3— Kimyona benzeyen, fakat kimyon olmayan bir tohumdur. 4— Kirman kimyonudur. 5— Şibit (Durak otu)tir.[104] 6— Kuru hurmadır. 7— Raziyanedir[105]

 

40— Sefercel C. Vulgaris, Ayva:

 

İbn Mâce Süne/7'inde Talha b. Ubeydullah'tan (r.a.) nakleder: O şöyle der: Hz. Peygamber'in (s.a.) huzuruna girdim. Elinde bir ayva vardı. Bana: "Ey Talha! Al bunu! Çünkü o kaîbi dinlendirir." buyurdu.[106]

Hadisi Nesâî başka bir senedle şöyle rivayet etmiştir: Hz. Peygamber'in yanına geldim. Ashabından bir cemaat içerisinde bulunuyordu ve elinde çe­virdiği bir ayva vardı. Huzuruna oturunca onu bana yuvarladı ve sonra: "Ey Ebu Zer! Al bunu. Çünkü o kalbi güçlendirir, nefsi ferahlatır, göğüsteki ta­sayı giderir." buyurdu.[107]

Ayva hakkında daha başka hadisler de rivayet edilmiştir. İçlerinde en iyisi budur. Diğerleri sahih değildir.

Ayva soğuk ve kuru özellik arzeder. Bu da tadının değişikliği ile farklı­lık arzeder. Hepsi de soğuk ve tutucudur, mide için iyidir. Tatlı olanı daha az soğuk ve kurudur ve itidale meyillidir. Ekşi olanı tutuculuk, kuruluk ve soğukluk bakımından daha şiddetlidir. Hepsi de susuzluğu ve kusmayı tes­kin eder; sidiği söktürür, tabiatı eski haline getirir, bağırsak yaralarına ve ka­namalara, karın geçmesine iyi gelir; kusmaya karşı faydalıdır. Yemekten sonra alındığı zaman buharların yükselmesini engeller. Dallarının ve yapraklarının yıkanan kavı aynen tutya etkisi gösterir.

Yemekten önce alındığında, midedeki artıkları tutar, yemek sonrasında alındığı zaman da, tabiatı yumuşatır, posaların mideden indirilmesini hızlan­dırır, fazla yemek sinirlere zararlıdır, kulunca sebep olur, midede meydana gelen safrayı söndürür.

Huşunetinden dolayı kızartılırsa daha az ve hafif olur. Ortası oyulur, çekirdeği çıkarılır ve içine bal konulur, etrafı hamurla sıvanır ve sıcak küle gömülürse, çok güzel fayda verir. En iyisi kızartılarak ya da bal ile pişirilerek yenilenidir. Çekirdeği boğaz sertliğine, akciğer borusuna ve pek çok hasta­lıklara iyi gelir. Yağı terlemeyi önler, mideyi güçlendirir. Terbiye edilmişi mide ve karaciğeri kuvvetlendirir, kalbi destekler ve insanı ferahlatır. [108]

 

41— Sivâk  Misvak:

 

Sahihayn 'da Peygamber Efendimiz şöyle buyururlar: "Eğer ümmetime zahmet vermemiş olsaydım, her namaz sırasında misvak kullanmalarını em­rederdim. "[109]

Yine Sahihayn'da., Hz. Peygamber'in (s.a.) gece kalktığında ağzını mis­vakla temizlediği rivayet edilir[110]

Buharî'nin ta*lîk yolu ile aldığı bir hadiste Efendimiz şöyle buyurmuş­lardır: "Misvak ağzı temizleyici, Rabbi razı edicidir."[111]

Sahih-i Müslim'de, eve girdiğinde Efendimizin ilk iş olarak ağzım mis-vakladığı belirtilir.[112]

Misvak konusunda hadisler çoktur. Sahih bir hadiste Efendimizin ölü­mü sırasında Abdurrahman b. Ebî Bekr'in misvakı ile ağzını temizlediği bil­dirilmiştir.[113] Yine Efendimizin: "Misvak hakkında size çok (öğüt) ver­dim. "[114] buyurduğu sahih olarak sabittir.

Misvak olarak kullanılmaya en uygun bitki, "erak" {saivadora persica) ve benzeri ağaçlardır. Rastgele ağaçlardan misvak edinilmemelidir; çünkü ze­hirli olabilir. Kullanımında orta yol tutulmalıdır. Aşın kullanımı durumun­da dişlerin mine tabakasına, cilasına zarar verebilir ve mideden yükselen bu­harların, kirlerin oralara yuvalanmasına imkân verilmiş olabilir. İtidalli kul­lanıldığı takdirde dişleri cilalar, parlatır, diş köklerini pekiştirir, dili açar, diş­lerdeki kireçlenme ve sararmayı önler, ağız kokusunu güzelleştirir, dimağı arın­dırır, iştahı açar.

En iyi kullanma yolu gül suyu ile ıslatılarak kullanmaktır, da ceviz ağacının köklerinden elde edilenidir. et-Teysır sahibi: her beş günde bir onunla dişlerini misvaklayan k.msemn, kafasın, armd.rd B,  duyulanı» tasfiye ettiği, zihnini keskinleştirdigi kanaaünded.rler.    de .

Misvakın pek çok faydaları vardır: Ağzı temizler, diş etlerini pekiştiril, balgamı keser, görmeyi güçlendirir, diş sararmasını giderir, mideyi düzene sokar, sesi arındırır, hazmı kolaylaştırır, konuşmayı kolaylaştırır, okumak, zikretmek, namaz kılmak için zindelik verir, uykuyu düzene sokar. Rabbi razı kılar, melekleri hoşnut eder, sevap hanesini çoğaltır.

Her vakitte kullanmak müstehaptır. Namaz ve abdest sırasında, uyku­dan uyanınca, ağız kokusu değiştiğinde kullanmak müekked sünnettir. Hak­kındaki hadisler umumî olduğu için hem oruçlu hem oruçsuz herkes için ve her vakitte kullanılması müstahaptır. Hem oruçlunun da ona ihtiyacı vardır. Çünkü o Allah'ı razı kılar. Allah'ın rızasını oruçlu iken talep, oruçsuz du­rumdan daha fazla olur. Yine o, ağız için bir temizliktir, oruçlunun temizliği ise en faziletli amellerindendir.

Sünen'de Âmir b. Rebîa (r.a.): "Ben Rasûlullah'ı (s.a.) oruçlu iken sa­yısız defa dişlerini misvaklarken gördüm." demiştir.[115] Buharı, îbn Ömer'­in: "Hz. Peygamber (s.a.) hem günün evvelinde hem de sonunda misvak kul­lanırdı." dediğini nakleder.

Bütün âlimler, gerek vacip gerekse müstehap oruç tutan kimsenin gar­gara (mazmaza) yapabileceğinde icma halindedirler. Gargara, misvak kullan­maktan daha ileri bir iştir. Yüce Allah kendisine kötü koku ile yaklaşılması diye bir garazı yoktur. Kötü koku, kendisi ile kulluk yapılması istenilen meş­ru bir yol da değildir. Oruçlunun ağız kokusunun kıyamet gününde Allah ka­tında hoş olacağının ifadesi sadece oruca teşvik için söylenmiştir, yoksa o ko­kunun bırakılması için zikredilmiş değildir. Kaldı ki, oruçlu misvaka oruç tut­mayandan daha çok muhtaçdır.

Hem, oruçlunun ağız kokusunu güzelleştireceğinden, hasıl olacak Allah'ın rızası daha büyüktür.

Allah'ın misvaka karşı olan muhabbeti, oruçlunun ağız kokusuna olan sevgisinden daha büyüktür.

Yine misvak, oruçludan izale ettiği ağız kokusunun kıyamet gününde Allah katında hoş olmasını engellemez. Aksine oruçlu yarın kıyamet gününde, orucuna bir alamet olmak üzere —misvak kullanmış olsa bile— ağzı miskten de daha güzel kokarak çıkar gelir. Nitekim Allah yolunda yaralanan kimse, yarın kıyamet gününde, yarasından akan kan renginde, kokusu ise misk ko­kusunda olmak üzere haşrolunacaktır. Halbuki o dünyada iken bu kanlan izale etmekle memurdur.

Hem sonra oruçlunun ağız kokusu {halûf) misvakla kaybolmaz. Çünkü bu kokunun sebebi olan midenin yiyeceklerden boş olması keyfiyeti devam etmektedir. Kaybolan sadece diş ve diş etlerinde tezahür eden belirtisidir.

Hz. Peygamber (s.a.), ümmetine oruçta nelerin müstahap, nelerin mek­ruh olacağım hep öğretmiş ve misvakı mekruh olan şeyler arasında sayma­mıştır. Halbuki o ashabın onu kullandıklarını biliyordu. Onları misvak kul­lanmaya en kapsamlı ve şümullü ifadelerle mübalağalı bir biçimde teşvik et­mişti. Onlar bizzat kendisini (s.a.) oruçlu iken defalarca, sayılmayacak ka­dar misvak kullanırken görmüşlerdi. Hz. Peygamber de, onların bu konuda da kendisine tâbi olacaklarını biliyordu, buna rağmen hiçbir zaman, "Zeval-dan sonra misvak kullanmayınız." dememişti. Beyanın, ihtiyaç anından son­raya ertelenmesi teşri'de mümkün değildir. En iyi bilen Allah'tır. [116]

 

42— Semn  Sadeyağı:

 

İbn Cerîr et-Taberî, isnadı ile birlikte merfü olarak Suheyb hadisini nak­leder: "İnek sütüne devam ediniz. Çünkü o şifadır, yağı devadır, eti ise dert­tir." Bunu, Ahmed b. el-Hasen et-Tirmizî—Muhammed b. Musa en-Nesâî— Deffâ' b. Dağfel es-Sedûsî—Abdülhamidb. Sayfîb. Suheyb—babası—dedesi kanalı ile rivayet etmiştir. Bu isnadla gelen bir haber sabit olmaz.[117]

Sadeyağı, birinci derecede sıcak ve rutubetli özellik arzeder. Onda bi­razcık silme ve letafet özelliği vardır. Yumuşak bedenlerde arız olan şişlikleri yayar. Olgunlaştırma ve yumuşatma konusunda kaymaktan daha güçlüdür. Galinos, kendisinin onunla kulakta ve burnun yumuşak kısmında meydana gelen şişlikleri iyileştirdiğini söyler. Diş yerlerine sürüldüğü zaman, dişler ça­buk biter. Bal ve acı bademle karıştırılıp kullanıldığında göğüste ve akciğerde ne varsa temizler. Yapışkan, yoğun mide artıklarını arındırır, ancak;mi­deye zararlıdır. Özellikle de balgamlı mizaca sahip kişiler için.

İnek ya da keçi sadeyağı, balla karıştırılıp alındığı zaman, öldürücü ze­hir içimine, yılan ve akrep sokmalarına karşı iyi gelir. İbnü's-Sünnî'nin kita­bında, Hz. Ali'nin: "İnsanlar sadeyağından daha üstün bir şeyle şifa arama­dılar." dediği belirtilir. [118]

 

43— Semek  Balık:

 

İbn Hanbel ve îbn Mâce, İbn Ömer'den (r.a.) rivayet ederler: Hz. Pey­gamber şöyle buyurur: "Bize iki ölü ve iki kan helâl kılındı: Balık ve çekirge; karaciğer ve dalak..."[119]

Balık çeşitleri pek çoktur. En kalitelisi tadımı lezzetli, kokusu güzel, or­ta büyüklükte, ince kabuklu, eti ne katı ne de kuru olmayan, çakıllık üzerin­den akan tath suda yaşayan, pisliklerle değil de bitkilerle beslenen balıklar­dır. Yaşaması için en uygun yer suyu kaliteli olan nehirlerdir. Daha çok ka­yalık yerleri, sonra da kumlu, pislik ve siyah balçık bulunmayan çok hare­ketli ve dalgalı, güneş ve rüzgâra açık, tatlı akarsulan bannmak için tercih eder.

Deniz balığı üstündür, güzeldir, hoştur. Taze balık soğuk ve rutubetli, hazmı zordur, pek çok balgam doğurur. Ancak deniz ve deniz gibi olan su­larda yaşayan balıklar öyle değildir. Bunlar güzel bir karışım oluşturur. Be­deni geliştirir, meniyi arttırır, sıcak mizaçları ıslah eder.

Tuzlu balığın en kalitelisi, yakın zamanda tuzlanandır. O sıcak ve kuru özellik arzeder ve zaman geçtikçe de bu özellikleri artar. Mercan balığı (gü­müş balığı) çok yapışkandır. Yahudiler onu yemezler. Taze iken yendiği za­man karnı yumuşatır. Tuzlanır, bekletilir ve yenirse akciğer borusunu arın­dırır, sesi güzelleştirir. Ezilip hariçten konulduğu zaman, cazibe kuvveti bu­lunması sebebiyle "selâ" tabir edilen döl eşi ve bedenin derinliklerinde kalan diğer artıkları çıkarır.

Tuzlanmış mercan (gümüş) balığının tuzunun suyuna, bağırsaklarında yara bulunan kimse, henüz başlangıç devresinde iken oturursa, içerdeki mad­deleri vücudun dışına cezbedici özelliği dolayısıyla, uygun gelir. Hukne yapılması durumunda siyatiği iyileştirir.

Balığın en güzel yeri kuyruğuna doğru olan kısmıdır. Taze ve etli olanın eti ve yağı bedeni geliştirir. Sahihayn'da Câbir b. Abdillah şöyle anlatır: "Ra-sûlullah (s.a.) bizi üç yüz süvari olarak gönderdi. Kumandanımız da Ebu Ubey-de b. Cerrah idi. Kureyş'in bir kervanını gözetiyorduk. Bu sebeple sahilde yarım ay kaldık. Şiddetli bir açlığa maruz kaldık. Hatta silkilmiş yaprak ye­dik. Derken deniz bize balina (anber) denilen bir balık attı. Ondan yarım ay yedik. Yağını da katık ettik. Hatta vücutlarımız kendine geldi. Ebu Ubeyde onun kaburgalarından birisini alarak dikti. Sonra ordudan en uzun bir adam

ve en uzun bir deve baktı da, adamı o deveye bindirdi. Adam altından geç­ti [120]

 

44— Silk B. Vıılgaris, Pazı, Silkiye:

 

Tirmizî ve Ebu Davud, Ümmü'I-MünzirMn şöyle dediğini rivayet eder­ler: Hz. Peygamber (s.a.), beraberinde Hz. Ali ile bize teşrif buyurdular. Ol­gunlaşması için asılı hurma salkımlarımız vardı. Rasûluliah (s.a.) ondan ye­meye başladı. Ali de beraber yiyordu. Hz. Peygamber (s.a.) ona: "Dur ya Ali! Sen henüz nekahet halindesin!" buyurdu. Ben de hemen onlar için pazı ve arpa hazırladım. Hz. Peygamber (s.a.): "Ya Ali! Bundan ye! Çünkü o sana daha uygundur." buyurdu. Tirmizî: "Bu hasen-garib bir hadistir." der.[121]

Pazı birinci derecede sıcak ve kuru özelliklidir. Rutubetlidir veya her iki­sinden mürekkeptir diyenler de olmuştur. Hoş kılıcı bir soğukluğu, çözücü ve açıcı özelliği vardır. Siyah olanında tutucu özellik vardır. Saç sakal dökül­mesine, çiğite, saç kepeklenmesine, sivilcelere suyu sürüldüğü zaman iyi ge­lir. Biti öldürür. Bal ile birlikte termeğiye sürülür. Karaciğer ve dalak tıka­nıklıklarını açar. Kara olanı özellikle de mercimekle birlikte karnı tutar. O ikisi iyi değildirler. Beyaz olanı, mercimekle birlikte yumuşatır. Suyu ishal için makattan şırınga edilir. Baharat ve süt kesesi ile birlikte kulunca (bağırsak ağrısı) fayda verir. Az gıdalıdır. Sindirimi İyi değildir, kanı yakar. Sirke ve hardal zararlarını giderir. Fazla yendiğinde sıkıntı ve şişkinlik olur. [122]

 

45-Şüniz, Çörek Otu:

 

Bk.Çörek Otu. [123]

 

46-Şübrüm, Boğumluca:[124]

 

Tirmizî ve İbn Mâce, Esma bt. Umeys'ten rivayet ederler. O şöyle der: Rasûluliah (s.a.): "İshal için ne kullanırsın?" diye sordu. Ben de: "Şübrüm (boğumluca)." dedim. Bunun üzerine: "(O) sıcak (mizaçlı bir ilaç)tır." bu­yurdu[125]

Şübrüm, büyüklü küçüklü bir ağaçtır. İnsan boyu kadardır. Beyaz pa­rıltılı kırmızı dalları vardır. Dallarının uçlarında bir top yaprak vardır. Kü­çük beyaza çalan çiçekleri vardır. Onlar düşer ve arkasından mercimek bü­yüklüğünde kırmızı renkli tohumlan bulunan küçük çiçekler açar. Kırmızı kabukları olan kökleri vardır. İlaç olarak kullanılan bu köklerin kabuklan ile, dalların sütüdür.

Şübrüm, dördüncü derecede sıcak ve kurudur. Kara safrayı ve sindirimi ağır olan gıdaları, san suyu ve balgamı kolaylaştırır. TeMikeli, zayıflatıcı bir ilaçtır. Fazla alındığı zaman öldürür. Kullanılacağı zaman bir gün bir gece süt içerisinde bekletilmeli ve süt bir günde iki üç defa değiştirilmelidir. Sonra çıkarılıp gölgede kurutulmalı, gül ve "kesirâ" veya "kösre" denilen bir di­kenli ağacın zamkı ile karıştırılmalı, bal şerbeti veya üzüm şırası ile içilmeli­dir. Ondan yapılacak şerbet hastanın gücüne göre dört dânik ile iki danik ara­sında değişir. Tabip Huneyn şöyle der: "Şübrümün sütüne gelince, onda bir hayır yoktur. Onun içilmesini asla uygun-görmüyorum. Kocakarı doktorları onunla pek çok insanı öldürmüşlerdir." [126]

 

47— Şaîr , H. Vulgare, Arpa:

 

İbn Mâce, Hz. Âişe'nin şöyle dediğini nakleder: Rasûluliah (s.a.), aile­sinden birisini sıtma tuttuğunda, arpadan bir bulamaç aşı yapılmasını emre­derdi ve yapılırdı. Sonra onlara içmelerini emrederdi, onlar da içerlerdi. Sonra

da: "Gerçek şu ki, bulamaç aşı mahzun kimsenin kalbini güçlendirir. Sizden biriniz yüzündeki kirleri su ile nasıl temizliyor, yüzünü açıyorsa, o da hasta­nın kalbini açar, derdini giderir," buyururdu[127]

Daha önce bunun kaynamış arpa suyu olduğu ve onun kavutundan da­ha gıdalı olduğu geçmişti. O öksürüğe, boğaz sertliğine faydalıdır. Artık mad­delerin katılığını önlemeye elverişlidir, sidiği söktürür, mideyi arındırır, su­suzluğu keser, harareti söndürür. Taşıdığı bir özellikle temizler, latifleştirir ve çözümler.

Şöyle yapılır: Kırılmış iyi arpadan bir miktar alınır, saf ve tatlı sudan da onun beş katı alınır ve temiz bir tencereye konulur. Beşte ikisi kalıncaya kadar normal bir ateşte kaynatılır, süzülür ve ihtiyaç miktarı kadar tatlandı­rılarak kullanılır. [128]

 

48— Şevâ  Kızartma:

 

Yüce Allah Hz. İbrahim'in konuklarına karşı sunduğu ziyafet hakkın­da: "Çok geçmedi ki, kızartılmış bir buzağı ile geldi."[129] buyurmaktadır. Ayette kelimesi geçmektedir ki, "kızgın taş (tandır) üzerinde kızartılmış" demektir.

Tirmizî, ümmü Seleme validemizden şöyle rivayet eder: Kendisi Hz. Pey-gamber'e (s.a.) kızartılmış bir böğür takdim etmiştir. Hz. Peygamber de on­dan yemiş, sonra namaza kalkmış, abdest almamıştır. Tirmizî: "Bu sahih bir hadistir." der.[130]

Yine Tirmizî'de Abdullah b. el-Hâris'in: "Rasûlullah'la (s.a.) birlikte mescidde kızartma yedik." dediği rivayet edilir[131] Yine orada Muğîre b. Şu'-be şöyle anlatır: "Bir gece Rasûlullah'la (s.a.) birlikte (birisine) misafir ol­dum. Böğür hazırlanmasını emretti ve hemen kızartıldı. Sonra eline bıçağı aldı ve onunla benim için kesmeye başladı. Derken Bilâl geldi ve namaz için ezan okumaya başladı. Bunun üzerine Hz. Peygamber;î(s.a.) bıçağı atta ve: "Ona ne oluyor, elleri dert görmeyesice!" buyurdu.[132]

En faydalı kızartma, bir yaşını doldurmuş koyun kızartmasıdır. Sonra latif ve semiz buzağı kızartması gelir. Sıcak ve kuruluğa çalar bir rutubet özelliği taşır, pek çok kara safra oluşturur. Bu güçlü ve sıhhatli, alışkın insanların gıdalarmdandır. Haşlaması daha faydalıdır ve mide için daha hafiftir, hem kızartmasından, hem de güvecinden daha rutubetlidir. ,

En kötüsü güneşte kızartılandır. Kor üzerinde kızartılanı, alevde kızar­tılandan daha iyidir. Âyette geçen "hanîz" işte budurl: [133]

 

49— Şahm İç Yağı:

 

Müsned'de rivayet edilir. Enes (r.a.) anlatır: Bir y ıh udi Hz. Peyğam-ber*i (s.a.) misafir etti ve ona arpa ekmeği ile değişmiş ('fhâle" ikram "Ihâle", eritilmiş iç yağı yahut da kuyruk yağıdır. [134]

Sahih'âz, Abdullah b, Mugaffel anlatır: Hayber gününde iç yağı dolu bir tulum atıldı. Hemen ben ona sarıldım ve: "Vallahi bundan hiçbir kimse­ye bir şey vermem!" dedim. Derken bakındım, bir de ne göreyim, Rasûhıl-lah (s.a.) gülüyor. Bana bir şey demedi.[135]

İç yağının en kalitelisi besili hayvandan elde edilenidir. Sıcak ve rutubet­lidir. Rutubeti tereyağından daha azdır. Bu yüzden her ikisi birden eritildi-ğinde, iç yağı daha çabuk donar. Boğazın sertliğine iyi gelir, gevşetir ve koku yapar. Zararı tuz, limon ve zencefil ile giderilir. Keçi iç yağı içlerinde en tutu­cu olanıdır. Teke iç yağı, çözümleme bakımından diğerlerinden daha etkili­dir. Bağırsak yaralarına iyi gelir. Bu konuda keçi iç yağı daha güçlüdür ve ülser ve karın gitmesine karşı makattan şırınga edilerek kullanılır. [136]

 

50— Salat , Namaz:  .

 

Yüce Allah (c.c.) şöyle buyurur: "Sabır ve namazla Allah'a sığınıp yar­dım isteyin; Rablerine kavuşacak ve ona döneceklerini umanlar ve huşu duyanlardan başkasına namaz elbette ağır gelir. "[137] "Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım dileyin. Allah, muhakkak ki sabredenlerle beraber­dir."[138] "Ehline namaz kılmalarını emret, kendin de onda devamlı ol."[139]

Sünen 'de: "Hz. Peygamber'in (s.a.) zor bir durumla karşılaştığında derhal namaza sığınır olduğu" belirtilmiştir.'[140]

Daha önce, henüz iyice yerleşmeden bütün ağrılar için namaz yolu ile şifa talebinde bulunulacağından bahsedilmişti.

Namaz rızkı celbeder, sıhhati korur, ezayı defeder, dertleri kovar, kalbi güçlendirir, yüzü ağartır, nefsi ferahlatır, tembelliği giderir, organları zinde-leştirir, duyulan destekler, göğsü açar, ruha gıda verir, kalbi nurlandırır, ni­metin devamını, azabın uzaklaştırılmasını, bereketin celbini sağlar. Şeytan­dan uzaklaştırır, Allah'a yaklaştırır.

Genel bir ifade ile, namazın, insanın beden ve kalbi, bunların kuvveleri (hasse) üzerinde, onlara ulaşacak kötü maddelerin uzaklaştırılması konusun­da acaip bir tesiri vardır. Aynı hastalık, dert, sıkıntı ve bela ile karşı karşıya gelen iki kişiden, namaz kılanın bunlardan nasibi, kılmayana göre daha az­dır, âkibeti de daha salimdir^

Dünya serlerini defetmede namazın şaşılacak bir tesiri vardır. Özellikle de hem zahiren hem de manen hakkı verilerek kılınması durumunda namaz son derece müessirdir. Dünya ve ahiret serlerini def, maslahatlarını celp ko­nusunda namaz gibisi yoktur. Bunun sırrı namazın kul ile Allah arasında bir bağ olmasındadır. Kulun Allah ile kendi arasında kurduğu bağ orantısında üzerine hayır kapıları açılır, şer kapılan da kapatılır. Üzerine Allah'ın tevfi-ki, sağlık sıhhat ve afiyeti, kazanç ve zenginliği, rahatlık ve bolluğu, ferahlık ve neşveleri taşar; hepsi emrine amade ve ona doğru kucak açarlar. [141]

 

51— Sabır

 

"Sabır imanın yansıdır."[142] Çünkü iman sabır ve şükürden mürekkep bir mahiyet arzeder. Nitekim bazı selef âlimleri: "İman iki yandan meydana gelir: Bir yansı sabır, diğer yansı da şükürdür." demişlerdir. Yüce Allah (c.c.) şöyle buyurur: "Bunlarda çokça sabreden ve şükreden herkes için dersler var­dır."[143]

İmana nisbetle sabır, bedene nisbetle baş gibidir. Sabır üç nevidir: a) Al­lah'ın farzlarını yerine getirmeye, onları ihmal etmemeye karşı sabır, b) Al­lah'ın haramlarına ve onları irtikap etmemeye karşı sabır, c) Allah'ın kaza ve kaderine ve onlara karşı tahammülsüzlük göstermemeye karşı sabır. Kim kendisinde bu üç tür sabrı toplarsa, bütün sabrı tamamlamış olur. Gerek dünya ve gerekse âhiret lezzet ve nimetleri, her ikisinde de elde edilen başarı ve za­ferler, ancak sabır köprüsünden geçen kimselere nasip olur. Aynen cennete ulaşabilmek için sırat köprüsünden geçmek gerektiği gibi dünya ve âhiret sa­adetine ulaşmak için de sabır köprüsünden geçmek gerekir. Ömer b. el-Hattab (r.a.): "Elde ettiğimiz en hayırlı yaşantı, sabırla ulaştıklarımızda." demiştir. Dünyadaki kesb yolu ile elde edilen mertebelere baktığımızda, hepsinin de sabra bağlı şeyler olduğunu görürüz. Sahibi yerilen noksanlıklara baktığımızda da, hepsinin güç dahilinde olduğu halde, gösterilen sabırsızlık neticesinde or­taya çıktığını müşahede ederiz. Şecaat, iffet, cömertlik ve başkalarını tercih, hep zamanında gösterilen bir anlık sabır değil midir?

"Sabır yücelik hazinesi üzerinde bir tılsımdır. Kim bu tılsımı çözerse hazine onundur."

Beden ve kalp hastalıklarının büyük bir çoğunluğu, hep sabırsızlıklar ne­ticesinde ortaya çıkmaktadır. Kalp, beden ve ruhu korumada sabır gibisi yok­tur. O en büyük ayırıcı, en büyük tılsımdır. Eğer gaye Allah ile beraberlikse, "Allah sabredenlerle beraberdir"; O'nun sevgisi ise: "Allah sabredenleri se­ver"; yardımı ise, "Allah'ın yardımı sabırla beraberdir." O sahibi için bir hayırdır: "Eğer sabrederseniz, o sabredenler için daha hayırlıdır. "[144] O kur­tuluş sebebidir: "Ey iman edenler! Sabredin, düşmanlarınızdan daha sabırlı olun, cihada hazır bulunun, Allah'a karşı gelmekten sakının ki, kurtuluşa naiî olasınız."[145]

 

52- Sabir Aloe Vera, Sarı Sabr/Öd Ağacı:

 

Ebu Davud'un, el-Merâsil'inde zikrettiği Kays b. Râfi el-Kaysî hadisi: "İki acı şeyde, sabir ve üzerlik otunda ne şifa vardır, biliyor musunuz?"[146] şeklindedir.

Sünen-i Ebi Davud'da Ümmü Seleme anlatır: (Kocam) Ebu Seleme'nin vefat ettiği sırada Rasûlullah (s.a.) yanıma geldi. Üzerime sabir otu usaresi sürmüştüm. Bana: "Bu ne ey Ümmü Seleme!" dedi. Ben de: "Ya Rasûlal-lah, bu sadece bir sabir usaresidir, içerisinde koku yoktur." dedim. Hz. Pey­gamber: "Gerçek şu ki, o yüzü gençleştirir, onu sadece geceleri kullan!" bu­yurdu ve onu gündüz kullanmayı (yas gereği) yasakladı[147]

Sabir, özellikle de Hind sabiri çok faydalıdır. Dimağda ve göz sinirlerin­de bulunan safralı artıkları arındırır, alına ve şakaklara gülyağı ile birlikte sürüldüğü zaman baş ağrısına karşı fayda verir. Burun ve ağız yaralarına iyi gelir. Kara safra ve melankoliye fayda verir. İran sabiri, su ile birlikte iki ka­şık içildiği zaman aklı besler, kalbi destekler, midedeki safralı ve balgamlı artıkları arındırır, şehveti rayına oturtur. Soğuk iken içildiğinde kan ishalin­den korkulur. [148]       

 

53— Savm Oruç:

 

Oruç ruh, kalp ve beden dertlerine karşı bir kalkandır. Faydalan sayıla­mayacak kadar çoktur. Koruyucu hekimlikte son derece önemli bir yeri var­dır. Vücuttaki fazla yağların eritilmesi ve insana eza verecek şeylerin yenil­mesinden alıkoymada son derece etkilidir. Özellikle de itidal ve orta yol el­den bırakılmadan şeriatın istediği vakitlerde, bünyenin müsait olduğu zaman­larda tutulduğunda faydaları pek büyüktür.

Oruç kuvveleri (hasse) ve organları dinlendirir ve onların sağlığını mu­hafaza eder. Başkalarını tercih duygusunu besler ve kalbi hem peşinen hem zaman içerisinde ferahlatır. Bu ise soğuk ve rutubetli mizaç sahipleri için en faydalı bir şeydir. Onların sağlığını korumada çok büyük bir etkisi vardır.

Orucun hem ruhî, hem de tabiî deva özelliği vardır. Oruçlu hem şer'an hem de tabiatı itibarıyla riayet etmesi gereken şeyleri yaparsa» bundan hem kalbi, hem de bedeni son derece istifade eder. Kişiyi almaya hazır olduğu bo­zuk yabancı maddelerden alıkor, kemal ve noksanlığı ölçüsünde, meydana gelmiş Uygunsuz maddeleri izaleeder, oruçluyu korunması gereken şeylerden korur ve oruçtan gözetilen asıl maksat ve hikmetin gerçekleştirilmesi için ki­şiye yardım eder. Zira oruçtan gözetilen maksat, yemek ve içmeyi terketme-nin ötesinde başka bir şeydir. İşte o şeyden dolayıdır ki, kulun diğer amelleri arasında oruç yüce Allah için, ona has bir ibadet kabul edilmiştir. Hem der­hal hem de zaman içinde oruç, kişi ile onun kalbi ve bedenine zarar verecek şeyler arasında bir kalkan, bir koruyucu olduğu içindir ki Yüce Allah: "Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, oruç size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz."[149] buyurmuştur. Şu halde orucun iki temel mak­sadından birisi kalkan ve koruyucu olmasıdır ki bu son derece faydalı olan perhiz (diyet) demektir. Diğer maksat ise kalbi ve düşünceyi Allah'a verme için konsantrasyonu (terkîz-i zihri) sağlama ve bütün kuvveleri, duyulan O'-nun sevgisine, O'na itaate hazır hale getirmedir. Daha önce orucun sırlan bah­sinde geçmişti. [150]

 

54— Dabb  Keler:

 

Sahihayn'da İbn Abbas hadisinde anlatılır: Hz. PeygamberMn (s.a.) sof­rasına konulduğunda onun keler olduğunu öğrenince yemekten çekinmişti. Bunun üzerine haram olup olmadığı sorulmuştu. Hz. Peygamber de: "Ha­yır! Ancak benim memleketimde bulunmaz. Bu yüzden de onu içim çekmi­yor." buyurmuştu. Huzurunda ve sofrasında yemişlerdi ve kendisi de onlara bakmıştı (yasaklamamıştı)[151]

Yine Sahihayn'da İbn Ömer hadisinde Hz. Peygamber (s.a.): "Ben onu ne helâl kılarım ne de haram kılarım." buyurmuştur.'[152]

Keler, sıcak ve kuru mizaçlıdır. Cima arzusunu güçlendirir. Ezilir ye diken batan yere konulursa, dikeni çıkarır. [153]

 

55— Dıfda' Kurbağa:

 

İmam Ahmed: "Kurbağanın ilaç olarak kullanılması helâl değildir.Hz.Peygamber (s.a.) kurbağanın öldürülmesini yasaklamıştır." der. Bundan kas-di Müsned'îne aldığı Osman b. Abdirrahman (r.a.) hadisidir. Buna göre, bir tabip Hz. Peygamber'in (s.a.) yanında ilaca katılmak üzere bir kurbağa da zikretmişti. Hz. Peygamber hemen onun kurbağayı öldürmesini yasaklamış­tı.[154]

Kanun sahibi İbn Sina şöyle der: Kim kurbağa ya da kanını yerse, bede­ni şişer ve rengi değişir. Meniyi atar, hatta onu öldürür. Bu yüzden doktor­lar, onun zararını bildiklerinden ilaç olarak kurbağayı kullanmazlar. Su kur­bağası ve kara kurbağası olmak üzere iki nevidir. Kara kurbağası yenildiğin­de öldürür. [155]

 

56— Tîb  Güzel Koku:

 

Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğu sabittir: "Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi: Kadınlar, güzel koku, gözümün nuru ise namazda kılın­dı. "[156]

Hz. Peygamber (s.a.) çokça güzel koku kullanır, nahoş kokular O'na ağır gelir ve sıkıntı verirdi. Güzel koku ruhun gıdasıdır. Ruh ki, bütün kuv­velerin esasını teşkil eder ve güzel koku ile güç kazanır, artar. Nasıl ki ruh; gıda ve içecekle, sevinç ve neşeyle sevdikleri ile beraber olmakla, hoşlandığı şeylerin vuku bulmasıyla, nefret ettiği kimselerin, birlikte olmaktan sıkıntı ve keder duyduğu kimselerin yokluğu ile açılıyor, güç kazanıyorsa güzel ko­ku ile de açılır, güç kazanır. Ruha sevmediği, hoşlanmadığı kimseleri müşa­hede ağır gelir. Onlarla beraberlik kuvveleri zayıflatır, gam ve keder doğu­rur. Böyle bir beraberlik ruh için bedene nisbetle humma ve iğrenç koku gi­bidir. Bu yüzden Yüce Allah ashabını Hz. Peygamber'le ilişkileri sırasında bu konuda uyarmış ve O'na eziyet vermemelerini emrederek şöyle buyurmuş­tur: "Peygamberin evlerine, yemeğe çağırılmaksızın vakitli vakitsiz girmeyin; fakat davet edilirseniz girin ve yemeği yeyince dağılm. Sohbet etmek için de girip oturmayın. Bu haliniz Peygamberi üzüyor, o da size bir şey söylemeye çekiniyordu. Allah gerçeği söylemekten çekinmez..."[157]

Güzel koku Hz. Peygamber'in (s.a.) en çok sevdiği şeylerden birisiydi. Koruyucu hekimlikte sıhhati korumak ve pek çok kederi ve sebeplerini —tabiatmdaki özellik sebebiyle— izale etmede önemli bir etkisi vardır. [158]

 

57— Tîn  Toprak (Kil):

 

Aslı olmayan mevzu hadislerde geçmektedir. Bunlardan bazıları şöyle­dir: "Kim toprak (kil) yerse, kendisini öldürmeye yardımcı olmuş olur."; "Ey Hümevrâ (Âişe)! Toprak yeme. Çünkü o karnı düğümler, rengi sarartır, yü­zün revnakhğını alır götürür."[159]

Bu konuda varid olan bütün hadisler sahih değildir ve Hz. Peygamber (s.a.) ile bir ilgisi yoktur.

Toprak kötü ve eza vericidir, damarların yollarını tıkar, soğuk ve kuru özellik arzeder, güçlü ve kurutucudur. Karın gitmesini önler, kanamalara ve ağız yaralarına sebep olur. [160]

 

58 _ Talh A. Gummifera, Kitre, Sant Ağacı/Muz:

 

[161] ifadesi ile Kur'an'da geçer. Âyette geçen müfessirlerin çoğuna göre muz ağacıdır. da "tarak gibi birbirinin üzerine dizilmiş" mânasınadır.JBir görüşe göre talh dikenli bir ağaç­tır. Her dikenin yerine bir meyve dizilmiştir. Böylece meyvesi birbiri üzerine dizilmiş olmaktadır. Muz gibidir. Bu görüş daha doğrudur. Bu durumda se­lefin, talh muzdur demeleri bir tahsis değil, örnekleme kabilinden olmuş olur. En iyi bilen Allah'tır.

Talh, sıcak ve rutubetli özelliklidir. En kalitelisi olgun ve tatlı olanıdır. Göğüs ve akciğer sertliklerine, öksürüğe, böbrek ve mesane yaralarına iyi ge­lir. Sidiği söktürür. Meniyi arttırır. Cima şehvetini tahrik eder, karnı yumu­şatır, yemekten Önce yenirse mideye zararlıdır, safra ve balgamı arttırır. Za­rarı şeker veya balla giderilir. [162]

 

59— TaP  Tomurcuk:

 

Yüce Allah bundan: "Küme küme tomurcukları olan boylu hurma ağaç­ları yetiştirdik..."[163] "...Salkımları sarkmış hurmalıklar. [164] âyetlerinde söz etmiştir.

Hurma tal'ı, meyvesinin ilk zuhuru sırasında kendisini gösteren tomur­cuklardır. Kabuğu "küfürrâ" diye isimlendirilir. "Nadîd", bir kısmı diğeri üzerine dizilen tomurcuklardır. Nadîd terimi, kabuğu içerisinde iken kullanı­lır; açıldığı zaman ona artık "nadîd" denilmez.

İkinci âyette geçen kelimesi de nadîd gibi, "bazısı diğer bir kısmı üzerine eklenmiş" demektir. Bu kabuğunun yarılıp açılmasından önce olur.

Tal' (tomurcuk) iki kısımdır: Erkek ve dişi. Aşılama şöyle olur: Erkek­lerinden buğday unu gibi iken alınır ve dişisi içerisine konulur. Buna "te'bir" (aşılama) denir. Bu erkekle dişi arasındaki aşılama gibidir. Müslim'in Sahih'-inde Talha b. Ubeydillah (r.a.) şöyle anlatır: Rasülullah'la birlikte hurma ağacı tepelerinde bulunan kimselere rastladık. Hz. Peygamber: "Bunlar ne yapı­yorlar?" diye sordu. "Onu aşılıyorlar. Erkeğin çiçeğini dişininkine koyuyor­lar, böylelikle aşılanıyor." dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.): "Bunun bir fayda vereceğini zannetmiyorum." buyurdu. O cemaat bunu haber ala­rak aşılamayı bıraktılar. Sonra Rasûlullah (s.a.) bunu haber aldı ve: "Bu on­lara fayda verirse yapsınlar. Çünkü ben ancak bir zanda bulundum. Zandan dolayı beni muahaze etmeyin. Lakin size Allah'tan gelen bir şeyden bahse­dersem onu hemen alın. Çünkü ben Allah'tan (c.c.) bildirdiğim hususlarda asla yalan söyleyecek değilim." buyurdu.[165]

Hurma tal'ı (tomurcuğu) şehvete fayda verir, cinsel ilişkiyi uzatır. Ka­dın, bunun öğütülmüşünü cimadan önce hamail olarak üzerinde taşırsa ha­mile kalmasına açık bir şekilde yardımcı olur. Soğukluk ve kurulukta ikinci derecededir. Mideyi güçlendirir ve kurutur. Yoğunluk ve ağır hazımla birlik­te olan kan galeyanını teskin eder.

Sadece sıcak mizaç sahipleri onu götürebilir. Fazla miktarda yiyen kim­senin, hazmı kolaylaştırıcı ve sıcak özellikli meşrubatlardan alması gerekir. Tabiatı tutar, iç organları güçlendirir. Hurma cümmarı (özü) onun yerine geçer. Çağla ve koruk halindeki hurma da aynı şekildedir. Fazla almak mide ve gö-ğüse zararlıdır, kulunca (bağırsak ağrısına) da sebep olabilir. Islahı tereyağı iledir. [166]

 

60— Ineb V. Vinifera, Üzüm:

 

el-Gaylâniyyât'da, Habib b. Yesâr hadisinde İbn Abbas şöyle der: "Rasûlullah'ı (s.a.) sıyırarak üzüm yerken gördüm." Ebu Cafer el-Ukaylî: "Bu ha­disin aslı yoktur." der. Ben derim ki: Senedinde Davud b. Abdülcebbâr Ebu Süleym el-Kûfî vardır. Yahya b. Maîn onun hakkında: "O (Hz. Peygamber'e) yalan söylerdi." der.

Hz. Peygamber'in (s.a.) üzüm ve karpuzu sevdiği zikredilir.

Yüce Allah üzümü Kur'an'da, kullarına dünya ve ahirette in'amda bu­lunduğu nimetler cümlesinden olmak üzere altı yerde[167] zikreder. O mey­veler içerisinde en üstün ve en çok faydalı olanlardan birisidir. Yaş ve kuru, yeşil (koruk) ve olgun iken yenilir. Hem bir meyve, hem bir temel gıda mad­desi; hem katık, hem deva, hem de içecektir. Sıcak ve rutubetli bir özellik arzeder. Kalitelisi büyük ve sulu olandır. Beyazı, aynı tatlılıkta olduklarında siyahından daha iyidir. Kopanldıktan sonra iki ya da üç gün bekleyen, aynı günde koparılandan daha iyidir. Çünkü günlük koparılanı şişirir ve karnı bo­zar. Kabuğu büzülünceye dek asılı bırakılanı, gıda için çok elverişlidir, bede­ni güçlendirir. Gıdası incir ve kuru üzümünki gibidir. Yaş üzümün çekirdeği atıldığı zaman tabiatı daha da bir yumuşatır, çok yenildiğinde başı ağrıtır. Zararı mayhoş narla izale edilir.

Üzümün menfaatleri çoktur. Tabiatı yumuşatır, şişmanlatır, kalitelisi iyi bir gıdadır. Meyvelerin kiralı olan üç şeyden biridir. Diğer ikisi de yaş olgun hurma ile incirdir. [168]

 

61— Asel Bal:

 

Faydaları daha önce zikredildi. İbn Cüreyc, Zührî'nin: "Bala devam et. Çünkü hafızaya kuvvet verir." dediğini nakleder. En kalitelisi saf ve beyaz olan, fazla keskin olmayıp tadı yerinde olanıdır. Dağlardan (kaya kovuğu gi­bi), ağaçlardan elde edilen bal, kovanlardan alınan baldan daha üstündür. Arının yayıldığı yere göre bal farklılık kazanır. [169]

 

62— Acve  İyi Cins Hurma:

 

Sahihayn'âa Sa'd b. Ebî Vakkas hadisinde, Hz. Peygamber'in (s.a. : "Kim sabahleyin yedi acve hurması yerse, o gün kendisine ne zehir, ne de sihir isa­bet etmez." buyurduğu rivayetedilir.[170]

Nesâî ve İbn Mâce'de, Câbir ve Ebu Saîd'den (r.a.) yapılan rivayete gö­re Hz, Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Acve cennettendir. O zehire karşı şifadır. Keme (mantar) kudret helvasındandır (menn) ve suyu göze şi-fadır."«[171]

Bunun Medine acvesinp ait olduğu söylenmiştir. Acve bir cins Medine hurmasıdır. Hicaz bölgesinde bulunan hurmaların şüphesiz en faydahsıdır. Çok iyi bir sınıftır, lezzet vericidir, cismi ve kuvveti metin kılar, hurmalar içerisinde en yumuşak, en hoş ve leziz olanıdır. Daha önce hurmanın tabiatı, faydalan vb. zikredilmişti. Tekrara gerek yoktur. "Temr" maddesine bakınız. [172]

 

63— Anber

 

Sahihayn 'da zikredilen Câbir hadisi daha önce geçmişti. Orada sahile sev-kedilen bir süvari bölüğünün, denizin attığı anber adlı dev bir balığı bir ay boyunca yedikleri, etinden kurutarak Medine'ye götürdükleri, ondan biraz da Hz. Peygamber'e (s.a.) gönderdikleri; bu hadisin, denizde yaşayan hay­vanların helâlliğinin sadece balığa münhasır olmadığına, onda deniz ölüsü­nün helâlhğına delâlet olduğu vb. görülmüştü. Bu son konuda itiraz vaki olmuş ve denizin anberi diri olarak attığı, sonra suyun çekildiği ve anberin böylece öldüğü, bu durumda onun helâl olacağı, çünkü ölümünün sudan ayrı düş­müş olması nedeni ile olduğu ileri sürülmüştür. Ancak bu doğru değildir. Çün­kü onlar onu sahilde ölü olarak bulmuşlar ve denizden diri olarak çıktığını, sonra su çekilmesi neticesinde öldüğünü görmemişlerdir.

Hem eğer o sağ olsaydı, deniz onu sahile atmazdı. Çünkü bilindiği üzere deniz sahile sadece ölü olan deniz hayvanlarını atar, diri olanı atmaz.

Eğer zikrettiklerinin olması ihtimali var sayılsa bile, bu onun mübahhğı için bir şart olamaz. Çünkü bir şey, mübahlığının sebebinde bulunan şüphe­den dolayı mubah olamaz. Bu yüzdendir ki, Hz. Peygamber (s.a.) avcının avını suda boğulmuş olarak bulduğunda onun yenilmemesini emretmiştir. Çün­kü ölüm sebebinde şüphe vardır. Av aleti ile mi yoksa boğularak mı ölmüş­tür, belli değildir.

Güzel koku olan anbere gelince o miskten sonra en değerli koku türü­dür. Miskten de daha iyidir diyenler hata etmişlerdir. Hz. Peygamber'in (s.a.) misk hakkında: "O en güzel kokudur."[173] dediği sabittir. İnşallah ileride miskin özellikleri ve faydaları gelecektir. Onun cennet koktSü olduğu, orada sıddîklerin üzerinde oturdukları tepelerin miskten olduğu/apberden olmadı­ğı belirtilecektir.

Anberin en üstün koku türü olduğunu söyleyenleri yanıltan şudur: Üze­rinden uzun zaman geçmesine rağmen o, —altın gibi— asla değişikliğe uğra­maz. Dolayısıyla onlara göre bu özellik onun miskten daha üstün olduğunu gerektirir. Ancak bu doğru değildir. Sadece bu özelliği ile, o miskte.bulunan özelliklere eşit olamaz.

Anberin çeşitleri çoktur, renkleri de farklıdır: Beyazı, bozu, kırmızisı, sarısı, yeşili, mavisi, siyahı, alacası vardır. En kalitelisi boz renkli olanıdır. Sonra mavi ve sarısı gelir. En kötüsü ise siyah renkli olanıdır.             .'

İnsanlar, anberin ne olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürmüşler­dir. Kimisine göre, o denizin dibinde biten bir ottur. Deniz hayvanlarından bir kısmı onu yer. İçerisinde olgunlaştığı zaman kusarak onu dışarı atarlar, deniz de onu sahile vurur. Bir kısmı ise, o deniz adalarına gökten inen bir tür çiğ tanesidir. Dalgalar onu sahile atarlar demişlerdir. Bir başkalarına gö­re de, ineğe benzer bir deniz hayvanının dışkısıdır." Hayır, o bir nevi deniz köpüğüdür." diyenler de olmuştur.

İbn Sina, Kanun'da şöyle der: "Zannedildiğine göre anber, denizin di­binde bulunan bir kaynaktan (göze) çıkar. O deniz köpüğüdür veya bir deniz hayvanının dışkısıdır, şeklindeki sözler uzaktır."

Özelliği: Sıcak ve kurudur. Kalbi, dimağı, duyulan, bedenin organlarını güçlendirir. Felce, yüz felcine, balgamlı hastalıklara, soğuk özellikli mide ağ­rılarına, yoğun yellere fayda verir. İçildiği veya haricen sürüldüğü zaman tı­kanıklıklara iyi gelir. Buharına durulduğu zaman soğuk algınlığı ve baş ağrı­sına, soğuk özellikli yarım baş ağrısına iyi gelir.[174]

 

64— Ûd Aloexylon Agallochum, Öd Ağacı:

 

Ûd-i Hindî iki çeşitir: 1) Tedavi amacı ile kullanılır ki ona veya " = topalak" tabir ederler. İleride kaf harfinde gelecektir. 2) Güzel koku amacı ile kullanılır ve ona da '' = öd ağacı'' derler. Müslim, Sahih'inde rivayet eder: İbn Ömer, koku süründüğü vakit karışıksız öd, bir de ödle karıştırılmış kâfur sürünür, sonra: "RasûluIIah (s.a.) işte böyle kokulanırdı." derdi. [175] Yine Müslim'de, cennet ehlinin vasıflarından bah­sedilirken, onların buhurdanlıklarının öd ağacından olduğu ifade edil­miştir.[176]

Öd ağacının türleri vardır: En kalitelisi Hind'den gelenidir. Sonra sıra ile Çin, Kamara ve Mendel'den gelen türleridir. En kalitelisi siyah ve mavi renkte, katı, ağır ve yağlı olanıdır. En kalitesizi ise, hafif olanı ve suyun yü­züne çıkanıdır. Denildiğine göre o bir ağaçtır, kesilir ve bir sene boyunca top­rağa gömülür. Toprak onun işe yaramaz kısımlarını yer ve güzel kokulu kıs­mı kalır. Ona toprak bir şey yapmaz. Kabukla, kokusuz kısmı kokuşur ve toprağa karışır.

Ûd, ikinci derecede sıcak ve kuru özellik arzeder. Tıkanıklıkları açar, yelleri kırar, artık rutubetleri giderir, iç organları ve kalbi güçlendirir, onu ferahlatır. Dimağa fayda verir, duyuları güçlendirir, karnı tutar, mesane üşüt­mesinden hasıl olan sidik tutamamaya iyi gelir.

îbn Semcûn[177] şöyle der: Ûd'un çok çeşitleri vardır. Hepsi de kelimesinin kapsamına girer. Haricen ve dahilen kullanılır. Tek başına ve katkılı olarak kokulanılır. Kokulanma sırasında kâfurla karıştırıl­masında, birini diğeri ile ıslah etme gibi, tıbbî bir garaz vardır. Kokulanmak­tan "hava" cevherine riayet ve onu ıslah durumu vardır. Hava cevheri, be­denin sıhhat ve afiyetinin kendilerine bağh olduğu altı zarurî şeyden birisidir. [178]

 

65— Ades  Lens Esculenta, Mercimek:

 

Mercimek hakkında bir çok hadis varid olmuşsa da hepsi bâtıldır ve Hz. Peygamber onlardan hiç birisini söylememiştir. "Mercimek yetmiş peygam­berin dilinde takdis edilmiştir"; "Mercimek kalbi inceltir, gözü ağlatır, o sa-lihlerin yiyeceğidir." sözleri bu mevzu hadislerdendir. Hakkında gelen en yük­sek ve sahih zikir Kur'an'da adı geçmesi, yahudilerin onu kudret helvası ve bıldırcın etine takdim etmeleri, onu sevmeleridir. Kur'an'da, sarmisak ve so­ğanla aynı yerde, yan yana zikredilmiştir. Soğuk ve kuru bir özellik arzeder. Birbirine zıt iki kuvveti vardır. Birincisi tabiatı tutar, diğeri ise bırakır. Ka­buğu üçüncü derecede sıcak ve kuru bir özellik arzeder. Ağzı ve boğazı ya­kan bir keskinliği vardır, karnı bırakır; panzehiri kabuğundadır. Bu yüzden normali, öğütülmüş olanından daha faydalı, mideye daha hafif ve daha az zararlıdır. Özü soğuk ve kuru özellikli olduğu için yavaş hazmolur. Kara saf­ra doğurur, melankoliye açık bir zararı vardır; sinirlere ve göze zararlıdır.

Kanı koyu olur. Kara safra sahibi kimselerin ondan uzak durmaları ge­rekir. Çok yendiği zaman onlarda vesvese, cüzzam, dört günde bir gelen hum­ma gibi kötü dertler doğurur. Zararı, pancar veya ıspanakla ya da fazla yağ kullanmakla giderilebilir. En kötüsü de pastırma (nemeksûd) ile yenümesi-dir. Onunla tatlının bir arada yenilmesinden kaçınılmalıdır. Çünkü karaci­ğerde tıkanıklıklara sebep olur. Devamlı yemek, aşırı kurutucu Özelliğinden dolayı gözü karartır, işemeyi zorlaştırır, soğuk şişliklere ve yoğun yele sebe­biyet verir. En kalitelisi beyaz ve tombul olanı, çabuk pişenidir.

Cahillerin, "Mercimek Halilullah İbrahim Peygamber'in (a.s.) misafir­lerine takdim ettiği yemekti." şeklindeki sözleri yalandır, iftiradır. Yüce Al­lah, o kıssada İbrahim Peygamber'in onlara kızartılmış buzağı ikram ettiğini anlatmıştır.

Beyhakî İshak'tan şöyle nakleder: İbnu'l-Mübarek'e mercimek hakkın­da, onun yetmiş peygamber tarafından takdis edildiği şeklindeki hadisten so­rarlar. O: "Hayır, bir Peygamberdin dilinde bile o takdis görmemiştir. O eza verici, şişirici bir gıdadır. Onu size kim rivayet etti?" der. Onlar da: "Selem b. Salim." derler. "Kimden?" diye sorar. Onîar da: "Senden" cevabını ve­rirler. O zaman şaşkınlıkla: "Benden de (öyle mi)?!!" diye karşılık verir. [179]

 

66— Gays  Yağmur:

 

Kur'an'da çeşitli yerlerde[180] zikredilmiştir. İsmi kulağa, kendisi de ru­ha ve bedene çok hoş gelir. Zikredildiğinde kulaklar, yağdığında da kalpler neşelenir. Suyu, suların en üstünü, en latifi, en faydalı ve bereketlisidir. Özel­likle de gök gürültülü, buluttan olan ve dağların kuytu yerlerinde birikenleri son derece faydalıdır. Diğer sulardan daha rutubetlidir. Çünkü yeryüzünde fazla kalıp, onun kuruluğundan almamış, kendisine kuru cevher karışmamıştır. Bu yüzdendir ki, letafeti ve süratli etkilenişi neticesinde değişir ve çabuk kokuşur.

Acaba bahar yağmuru mu, yoksa kış yağmuru mu daha latiftir? İki gö­rüş vardır:

Kış yağmurunu tercih edenler şöyle diyorlar: Güneşin harareti kışın daha az olur. Dolayısıyla deniz suyundan ancak daha latif olanını cezbeder, bu-harlaştırır. Hava saftır, dumanlı buharlardan, suya karışan tozlardan hali­dir. Bütün bunlar kış yağmurunun daha latif ve saf olmasını, karışımlardan uzak olmasını gerektirir.

İlkbahar yağmurunu tercih edenler ise şöyle diyorlar: Hararet yoğun bu­harların çözülmesini gerektirir. Bu durum havanın ince ve latif olmasını ge­rektirir. Bunun neticesinde su hafif olur, yere ait olan karışım maddeleri aza­lır, nebatat ve ağaçların hayat bulduğu, havanın güzel olduğu zamana rastlar.

İmam Şafiî (r.h.), Enes b. Mâlik'in şöyle anlattığını nakleder: Rasûlul-lah (s.a.) ile beraberdik. Yağmur yağdı. Hz. Peygamber (s.a.) hemen (müba­rek tenlerine değmesi için) elbisesini açtı ve: "O Rabbi Teâlâ tarafından yeni geliyor." buyurdu.[181] îstiska (yağmur duası) bahsinde, Hz. Peygamber'in nasıl yağmur talebinde bulunduğu ve ilk inen yağmur suyu ile teberrükte bu­lunduğu geçmişti. [182]

 

67— Fâtihatu'I-Kitâb  Fatiha Sûresi:

 

Ümmü'l-Kur'an, es-Sebu'I-Mesânî... gibi isimleri olan bu sûre tam bir şifa, faydalı bir deva, tam bir rukye, zenginlik ve kurtuluş anahtarı, kuvvetin koruyucusudur. Kadrini bilen, hakkını veren, derdine deva kılmasını bilen, ibraz ettiği yüce mevkiin esrarım bilen kimseler için gam, keder, üzüntü, tasa ve korkuyu defeder.

Bir sahabî Fâtiha'nın bu esrarına vakıf olmuş ve yılan sokan birisine rukye olarak onu okumuştu da, adam hemen iyi olmuştu. Hz. Peygamber (s.a.) ona: "Onun rukye olduğunu sen nereden bildin?" buyurmuştu.

Allah'ın tevfikine nail oiup, basiret nurunun yardımı ile bu sûrenin es­rarına, ihtiva etmiş olduğu tevhide, Allah'ın zat, isim, sıfat ve fiillerine, şeri­atın, kaderin, ahiretin isbatına, Rablık ve İlahlığın tevhidini her türlü şirkten arındırmaya, herşeyi elinde bulundurana tevekkül ve teslime, iki cihan saa­detinin temelini oluşturan hidayet talebinde O'na olan muhtaçlığa, Fâtiha'­nın anlamlarının dünya ve ahiretin yararlarım elde etme ve zararlarını defet­meyle ilişkisini bilirse, tam ve mutlak akıbetin, tam anlamıyla nimetin ona bağlı olduğunu kavrarsa, Fatiha sûresi o kişiyi pek çok ilaç ve rukyeden müs-tağnî kılar, onunla hayır kapılarını açar, şer sebeplerini defeder.

Bu başka bir fıtratın, başka bir akıl ve imanın ortaya konmasına ihtiyaç duyan bir durumdur. Allah'a yemin olsun ki nerde bir fasit söz, bâtıl bid'at varsa, mutlaka Fatiha sûresi en yakın, doğru ve açık bir yolla onun red ve iptalini içerir. Nerede ilahî marifetle, kalplerin amelleri ve onların illet ve has­talıklarının tedavileri ile ilgili bir kapı varsa, mutlaka Fâtihatu'l-Kitap'ta onun anahtarı, ona delalet yeri mevcuttur. Âlemlerin Rabbine doğru yola çıkmış kimselerin konaklarından hiçbir konak yoktur ki, onun başı ve sonu Fâtiha'-da bulunmasın.

Yine yeminle belirtiyorum ki, Fâtiha'nın sânı bundan daha büyük, daha yücedir! Bir kul ona kesin inanıp, sımsıkı sarıldığında, onunla kime hitap et­tiğini anladığında, onu tam bir şifa yerine koyabildiğinde, güçlü bir sığınak, açık bir nur kıldığında, lâyıkı veçhile onu ve gereklerini anladığında ne bid'-ate ne de bir şirke düşmez; ona kalp hastalıklarından hiçbirisi isabet etmez. İsabet edenler de ancak geçici olup, kalıcı olmayanlar kabilinden olur."

O cennet hazinelerinin anahtarı olduğu gibi dünya hazinelerinin de anah­tarıdır. Ne var ki, herkes bu anahtarla açmasını bilemez. Eğer hazine arayıcı­ları bu sûrenin sırrına vakıf olup, mânalarını yakînî olarak kavrayabilseler, böylece bu anahtara dişler yapsalar ve onunla açabilmesini öğrenselerdi, hiç­bir engel hiçbir mâni ile karşılaşmadan dünya hazinelerine mutlaka ulaşırlardı.

Biz bunu laf olsun dîye söylemiyoruz. Aksine bu bir hakikattir. Ancak Yüce Allah'ın bu sırrı pek çoklarından saklı tutmasında büyük bir hikmet vardır. Nitekim yeryüzü hazinelerini gizlemesinde de büyük hikmetler var­dır. Gizli hazinelerin üzerine, insanla onlar arasında bir enge! olmak üzere şeytanî, kötü ruhlar, istihdam edilmektedir. Onları ancak iman hali ile yüce olan, beraberinde şeytanların karşı koyamayacağı silahları bulunan üstün ve şerefli olan ruhlar altedebilir. İnsanların büyük çoğunluğu bu mertebede de­ğildir. Dolayısıyla o ruhlara karşı koyabilecek ve onları altedebilecek güçte değillerdir. Onların ellerinden bir şey alamazlar. Oysa ki kaide "Kim b r düş­man askerini öldürürse, onun teçhizatı öldürene aittir." şeklindedir. [183]

 

68— Fâğıye Kına Çiçeği:

 

En güzel kokulu bitkilerden birisidir. Beyhakî, Şuabu'l-îman adlı kita­bında Abdullah b. Büreyde hadisinde, babasından (r.a.) merfû olarak şunu nakleder: "Dünya ve ahirette güzel kokulu bitkilerin (reyhanların) efendisi fâğıye (kına çiçeği)dir."[184] Yine orada Enes b. Mâlik'den (r.a.): "Hz. Pey-gamber'e (s.a.) en sevimli gelen reyhan (güzel kokulu bitki) fâğıye idi." dediğî rivayet edilir. Bu iki hadisin halini Allah bilir. Sıhhatini bilmediğimiz bir şeyi Hz. Peygamber'e nisbet edemeyiz.

Fâğıye (kına çiçeği), sıcaklık ve kurulukta mutedildir, biraz tutucu özel­liği vardır. Yün elbise katlan arasına konulduğu zaman onları güveden ko­rur. Felç ve gerilme merhemlerine katılır. Yağı, azalan çözümler, sinirleri yu­muşatır.  [185]                                                                          

 

69— Fidda Gümüş:                                       

 

Bilindiği üzere Hz. Peygamberdin yüzüğü (mührü) gümüştendi, kaşı da gümüş idi.[186] Kılıcının kabzasının siperi de gümüştendi.[187] Gümüş takın­mak ve zinet olarak kullanmak konusunda ondan herhangi bir yasağın varid olduğu sahih olarak bilinmemektedir. Ancak gümüş kapta bir şeyler içmek­ten yasakladığı variddir. Kaplar konusu, giymek ve süslenmek konusundan daha sıkı tutulmuştur. Bu yüzden kadınlara, kap olarak kullanmaları haram olan şeyleri zinet olarak veya giyerek (takınarak) kullanmaları mubah olmak­tadır. Kap olarak kullanımının haram olmasından, takı ya da zinet olarak kullanılmasının da haramhğı sonucu çıkmaz.

Sünen'dc Efendimiz (s.a.): "Gümüşe gelince onunla oynaymız.."[188] bu­yurmuşlardır. Yasaklama, açıklayıcı bir delile ihtiyaç gösterir. O da ya nass (âyet veya hadis) ya da icma'dır. Eğer bu ikisinden birisi sabit olursa ne âlâ; aksi takdirde bunun erkeklere haramhğı konusunda kalpte bir şeyler (şüphe) bulunur. Hz. Peygamber bir eline altın diğer eline de ipek almış ve: "Bu ikisi ümmetimin erkeklerine haram, kadınlarına ise helaldir." buyurmuşlardır.[189]' (Gümüşten söz yok.)

Gümüş, Yüce Allah'ın yeryüzündeki sırlarından birisidir. İhtiyaçların tıl­sımı, dünya ehlinin birbirleri arasındaki ihsanlarıdır. Ona sahip olan üzerine gözler çevrilir, gözlerde büyütülür, meclislerde baş köşeye oturtulur, önüne kapılar kapanmaz, onunla sohbetten, beraberlikten usanılmaz, varlığı ağır gelmez, parmaklar onu gösterir, gözler onu arar, söz söylese dinlenir, aracı­lık yapsa kabul görür, şahitlik yapsa, şahitliği tezkiye edilir, bir kız isteyecek olsa, o ister saçı sakalı ağarmış olsun, kusursuz denk bir talip olur; üzerindeki

sahihtir.

ak saçlar, gencinkinden daha güzel olur.                       

Gümüş; düşünce, gam, keder, kalp zayıflığı ve çarpıntısına iyi gelen fe­rahlatıcı ilaçlardandır. Macunlar içerisine katılır, içerisindeki özelliği ile, özel­likle de süzme bal ve zaferana ilave edildiğinde, kalpte meydana gelen bozuk karışımları çeker.

Özelliği, kuruluk ve soğukluğa çalar. Hararet ve rutubet de bulunur. Yüce Allah'ın sevgili kullan için kıyamet gününde hazırladığı cennetler dört tane­dir: İki tanesi altından, iki tanesi de gümüştendir; kaplan, zinet ve takılan, içerisindeki diğer eşyaları hep onlardandır. Sahih'de sabit olduğu üzere Üm-mü Seleme validemiz Hz. Peygamber'in (s.a.): "Altın ve gümüş kaptan içen kimse aslında sadece karnına cehennem ateşini dolduruyordur." buyurdu­ğunu söyl emiştir.[190]

Yine sahih bir hadiste: "Altın ve gümüş kaplardan içmeyiniz. Altın ve gümüş sahanlarda yemeyiniz. Çünkü onlar dünyada'kafirlere aittir, ahirette de sizin olacaktır." buyrulmuştur.[191]

Altın ve gümüş kap kullanımının yasaklanma illeti konusunda farklı yak­laşımlar vardır: Bazıları: "Para darlığına sebep olur, o yüzden haram kılın­mıştır. Eğer kap olarak kullanılacak olursa insanoğlu için tedavül aracı ola­rak yaratılmış olması hikmeti ortadan kalkar." demişlerdir. Bir kısmı da: "îl-let, öğünme ve kibirlenmedir." demişlerdir. Bir başka grup da: "Fakirler on­ların altın gümüş kapları kullandıklarını görür, müşahede ederlerse, kalpleri kırılır. Yasağın illeti işte budur." demişlerdir.

Bu yaklaşımların hepsinde de su götürecek hususlar vardır. Çünkü, eğer illet para darlığına sebep olması olsaydı, o zaman para ve kap dışında diğer dökümlerin de, zînet ve takı olarak kullanılmasının da yasak olması gerekir­di. Öğünme ve kibirlenme ise herşeyle haramdır. (İsterse çör-çöp olsun). Yok­sulların kalplerinin kırılmasının bir kriteri yoktur. Çünkü onların kalpleri mu­bah olan geniş konaklar, güzel bahçeler, güzel binekler, lüks giysiler, leziz yiyecekler vb. ile de kırılır. Dolayısı ile ileri sürülen görüşlerden hepsi de illet olmaya müsait değildir.

Doğrusu, -Allah daha İyi bilir ya- şöyle olmalıdır: Burada yasağın illeti bu kapların kullanımının kalbe kazandırdığı, kulluğa açıkça ters düşen bir haleti ruhiyedir. Bu yüzden de Hz. Peygamber (s.a.) hadisinde, "onlann dün­yada kâfirler için olduğu" şeklinde bir talilde bulunmuştur. Çünkü onların, kendisi ile ahirette nimetlere ulaşabileceği kulluktan bir nasipleri yoktur. Onur kullarının dünyada o tür kapları kullanmaları doğru olmaz. Çünkü onları, ancak ve ancak kulluktan çıkıp, ahiret karşılığında dünya ve onun peşin lez­zetlerine razı olanlar kullanırlar. [192]

 

70— Kur'an

 

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kur'an^lan inananlara rahmet ve şi­fa olan şeyler indiriyoruz.[193] Sahih olan görüşe göre bu âyette geçen ifadesindeki harfi teb'iziyye (parçayı bildirici) ol­mayıp, cinsin (çerçevenin) beyanı içindir. (Buna göre mâna: Kur'an'ı... in­dirdik, şeklinde olur); "Ey insanlar! Rabbinizden size bir öğüt ve kalplerde olana bir şifa, inananlara doğruyu gösteren bir rehber ve rahmet gel­miştir." [194]

Kur'an her türlü kalbî ve bedenî dertlere, dünya ve ahiret dertlerine kar­şı tam bir şifadır. Herkes onunla şifa talebinde bulunmaya ehil ve muvaffak olamamaktadır. Hasta olan kimse, onunla tedavi yöntemini güzel yapar, onu tam bir sadakat ve imanla derdi üzerine koyarsa, tam bir kabul, kesin bir itikatla, diğer şartlarım da ortaya koyarak ona sanhrsa, hiçbir dert asla onun karşısında duramaz.

Dertler Allah'ın kelâmına karşı nasıl durabilir ki, şayet o dağlara inmiş olsaydı onu paramparça eder, yeryüzüne inseydi ikiye bölerdi. Kalbî ve be­denî hastalıklardan hiçbiri yoktur ki, Kur'an'da onun devasına, esbabına, per­hizine dair delalet yollan bulunmasın; bu mümkün değildir. Ancak bu her­kese nasip değildir. Allah'ın, Kur'an anlayışı lütfettiği kimseler ancak bunla­ra vakıf olabilirler. Tıbba dair olan bölüm başında, Kur'an'ın tıbbî asıllara; sıhhatin korunması, perhiz ve zararlıların boşaltılmasından ibaret olan koru­yucu hekimliğin temellerine nasıl işarette, irşadda bulunduğunun izahı geçmişti.

Kalbî devalara gelince; Kur'an onları mufassal olarak zikretmekte, bu tür kalbî dertlerin sebeplerini ve tedavi yollarını beyan etmekte ve: "Sana, üzerlerine okunmakta olan kitabı indirmiş olmamız onlara kâfi gelmedi mi?" buyurmaktadır.[195] Kur'an'ın şifa vermediğine Allah şifa vermez; Kur'an'ı kâfi görmeyene, AÜah yardım elini uzatmaz. [196]

 

71—  Kıssa C. Sativus, Acur:

 

Sünen'de Abdullah b. Cafer (r.a.) hadisinde: "Rasûlullah'ın (s.aj) acu­ru (hıyarı) oîgun yaş hurma ile yediği" ifade edilir. Tirmizî ve daha başkaları da rivayet etmiştir.[197]

Acur, ikinci derecede soğuk ve rutubetli özellik arzeder. Yanan midenin hararetini söndürür. Midede yavaş bozulur. Mesane ağrısına iyi gelir. Koku­su baygınlığa karşı faydalKhr. Tohumu sidiği söktürür. Yaprağı sargı yapıl­dığında köpek ısırmasına iyi gelir. Mideden aşağı yavaş iner. Soğukluğu mi­denin bir kısmına zararlıdır. Beraberinde onu ıslah edecek, soğukluğunu ve rutubetini kıracak bir şeyin alınması uygun olur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) onu olgun hurma ile yemek suretiyle öyle yapmıştır. Kuru hurma, kuru üzüm veya bal ile alması da onu düzene sokar. [198]

 

72—  Kust/Küst C. Speciosus, Öd Ağacı:      

 

"Kust" ve "küst" her ikisi de aynı mânâdadır. Sahihayn'da Enes (r.a.) hadisinde Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyururlar: "Tedavide kullandığınız en hayırlı şey, hacamat ile deniz ödü (kustu)dür."[199]

Müsned'&t Ümmü Kays hadisinde ise Hz. Peygamber (s.a.): "Bu Hind ödüne devam ediniz. Çünkü onda yedi derde şifa vardır. Bunlardan birisi de zâtülcenptir." buyurmuşlardır[200]

Kust (öd ağacı) iki türlüdür: Birincisi beyazdır ve ona deniz ödü denilir. İkincisi ise Hind ödüdür. İkincisi hararetçe daha şiddetlidir. Beyaz olarfl da­ha yumuşak, faydalan daha çoktur.

Her ikisi de üçüncü derecede sıcak ve kuru özelliklidir, balgamı emerler, soğuk algınlığını keserler. İçildikleri zaman karaciğer ve midi zayıflığına, bun­ların üşütülmesine, gün aşın ve iki gün arayla tutan hummaya fayda verirler, böğür ağrısını keserler, zehirlere karşı fayda verirler. Su ve bal ile macun ya­pılır 'e yüze sürütürlerse çiğiti sökerler, Galinos: "Kust yan ağnlarıria, siniı gerginliğine fayda verir, tenyayı öldürür." demiştir.                      

Cahil tabipler, kustun zâtülcenp (ciğer zanndaki iltihap) hastalığına karş faydasını kavrayamamışlar ve inkâra kalkmışlardır. Bu cahil adamlar eğer bu Galinos'tan nakledilecek olsaydı ona bir nassmış gibi sarılırlardı. Kaldı ki, daha önce geçen tabiplerden bir çoğu kustun (öd ağacının) zâtülcenp has­talığının balgamlı türüne faydalı geleceğini beyan etmişlerdir. Bunu Hattabî, Muhammed b. el-Cehm'den zikretmiştir.

Daha önce, peygamberler tıbbına nisbetle tabiplerin tıbbının; kocakarı tıbbının, tabiplerin tıbbına nisbetinden daha geride olduğu ve vahiy yolu ile elde edilenle deney ve kıyas yolu ile elde edilen arasındaki farkın, ayak ile baş arasındaki mesafeden daha büyük olduğu belirtilmişti.

Şayet bu cahil insanlar, yahudi, hıristiyan ya da müşrik tabiplerden biri­si tarafından beyan edilen bir ilaç bulsalar, derhal onu büyük bir kabul ve teslimiyetle karşılarlar, onu denemeye ihtiyaç duymazlar.

Evet, biz ilaçla faydalanma konusunda âdetin (alışkanlığın) bir tesiri ol­duğunu inkâr etmiyoruz. Bir ilacı ve gıdayı itiyad edinen kimse için, o alışkın olmayan kimseye nisbetle daha uygun ve faydalı-olur. Hatta belki de ona alışkın olmayan ondan bir fayda elde edemez.

Büyük tabiplerin sözleri her ne kadar mutlaksa da, aslında onlar mizaç, zaman, mekan ve itiyatlara göredir. Bu şekilde bir kayıtlama, onların sözleri ve bilgileri hakkında bir kusur sayılmadığına göre, doğru olan ve Allah tara­fından doğrulanan Hz. Peygamber'in (s.a.) sözü hakkında nasıl kusur kabul edilebilir? Ne var ki, insanların nefisleri, cehalet ve zulüm üzerine kurulmuş­tur. Yüce Allah'ın iman ruhu ile teyid ettiği, basiretini hidayet nuru ile tenvir ettiği kimseler bu genellemeden müstesnadırlar. [201]

 

73— Kasabu's-Sükker  Saccharum Officinanım, Şeker Kamışı:

 

Hz. Peygamber'in, havz-ı kevserle ilgili sahih hadisinin bazı lâfızların­da: "Onun suyu şekerden daha tatlıdır."[202] ifadesi vardır. Hadislerde*baş-ka yerde şekerden söz edildiğini bilmiyorum.

Şeker, sonradan meydana çıkmıştır, eski tabipler ondan sözetmemişler-dir. Onu bilmiyorlardı ve içecek şeyler içerisine onun katılması gibi bir tavsi­fe gitmiyorlardi. Sadece balı biliyorlar ve ilaçlara onu katıyorlardı.

Şeker kamışı sıcak ve rutubetli özellik arzeder, öksürüğe iyi gelir; rutubeti, mesaneyi, akciğer borusunu temizler. Şekerden daha çok yumuşatıcı­dır. Kusmaya karşı yardımcıdır. Sidiği söktürür, şehveti arttırır. Affan b. Müs­lim es-Saffar: "Kim yemekten sonra şeker kamışını emerse, o günün tama­mını neşe içerisinde geçirir." demiştir. Kızartıldığı zaman göğüs ve boğaz sert­liğine iyi gelir, yele sebep olur. Bu özelliği kabuğunun soyulup sıcak su ile yıkanması suretiyle giderilir. Doğru olan görüşe göre, şeker sıcak ve rutubet­li özellik arzeder. Soğuktur diyenler de olmuştur. En kalitelisi beyaz, şeffaf ve çok sert olanıdır. Eskisi yenisinden daha hoştur. Pişirilir ve köpüğü atılırsa susuzluğu ve Öksürüğü teskin eder. Safralı midelere zararlıdır. Çünkü kendi­si de safraya dönüşür. Zararı limon veya narenciye ya da ekşi nar suyu ile giderilir.

Bazı insanlar daha az hararetli ve yumuşak olduğu için şekeri bala üstün tutmuşlardır. Bu bala karşı bir haksızlıktır. Çünkü balın faydalan şekerin fay­dalarından kat kat fazladır. Yüce Allah onu hem şifa, hem deva, hem katık hem de tatlı kılmıştır. Balın faydaları nerde, şekerin faydası nerde? Bal mi­deyi güçlendirir, tabiatı yumuşatır, görmeyi keskinleştirir, göz kararmasını giderir, gargara yolu ile nefesi açar, felç ve yüz felcini iyi eder, bütün beden­lerde rutubetten meydana gelen bütün soğuk özellikli illetlere iyi gelir; rutu­beti bedenin derinliklerinden çeker, bütün bedenlere fayda verir; bedenin sıh­hatini, şişmanlığını, sıcaklığım korur, şehveti arttırır. Çözümleyici, cilalayıcı özellik arzeder, damarların ağzını açar, bağırsağı arındırır, kurtları (solucan) düşürür, kokuşmayı önler. Faydalı katıktır. Balgamlı kimselere, yaşlılara, so­ğuk mizaçlı kimselere uygundur. Kısaca beden için baldan daha faydalı hiç bir şey yoktur. Tedavide ve ilaçların aciz kaldığında, ilaçların kuvvetlerini ko­rumada, mideyi takviyede bal gibisi yoktur. Balın faydalan bu saydıklarımız­dan kat kat daha fazladır. Şekerin bu ayarda menfaatleri, özellikleri nerede? Şekerin değil onun ayarında olması, ona yakın bir durumu bile yoktur. [203]

 

74— Kitab

 

a) Humma Muskası: el-Mervezî anlatır: Ebu Abdillah'a benim ya yakalandığım haberi ulaşmıştı. Benim için, hummaya karşı bir kağıda şun­ları yazdı:

'Bismillahirrahmanirrahim, Bismillah ve billah. Muhammedün Rasûlullah

Dedik ki: Ey Ateş! İbrahim üzerine serinlik, güllük-gülistanlık ol. Ona bir tu­zak kurmak istediler. Fakat biz onları hüsrana uğrayanlardan kıldık. Ey Al­lah'ım! Cebrail'in, Mikail'in, İsrafil'in Rabbi! Bu muskanın sahibine gücün, kudretin ve azametinle şifa ver. Ey Hak olan İlâh! Âmin."

el-Mervezî şöyle der: Ben dinleyici iken Ebu'l-Münzir Amr b. Mecma Ebu Abdillah'a okuyarak arzda bulundu, Yunus b. Hibbân'm kendisine tah-diste bulunduğunu söyledi. İbn Hibbân kendisine şöyle demişti: Ebu Cafer Muhammed b. Ali'ye muska asmanın hükmünü sordum. O şöyle dedi: "Eğer Allah'ın Kitabı'ndan ya da Hz. Peygamber'in (s.a.) sözünden ise, onu as ve gücün yettiğince onunla şifa iste." Ben ona: "İki gün ara ile tutan humma için yazıyorum" dedim. O:

"Tamam" dedi.

İmam Ahmed Hz. Âişe ve diğer bazı sahabîlerin bu konuda katı davran­madıklarını zikretmiştir.

Râvi Harb şöyle der: Bu konuda Ahmed t>. Hanbel katı değildir. İmam Ahmed: "İbn Mes'ûd bundan hiç mi hiç hoşlanmaz, kerih görürdü." demiş­tir. İmam Ahmed, kendisine musibet geldikten sonra muska asılması hak­kında suaî ettiklerinde: "Bunda bir beis olmayacağını umuyorum." dedi.

el-Hallâl, Abdullah b. Ahmed'den: "Babamı (İbn Hanbel'i) musibet son­rasında, gerek korku, gerek humma için muska yazarken gördüm." dediğini nakletmiştir.

b) Zor doğum için muska: el-Hallâl nakleder: Abdullah b. Ahmed şöyle der: Babamı, kadının doğumu zorlaştığında, beyaz bir cama veya temiz bir şeye muska yazarken gördüm. İbn Abbas hadisini yazardı:

"Allah'tan başka ilâh yoktur. O Halîm'dir, Kerîm'dir. Yüce Arş'ın Rabbi, her türlü noksanlıklardan Seni tenzih ederiz. Bütün övgüler âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. 'Onlar kendilerine söz verileni gördükleri gün dünyada sadece gündüzün bir müddeti eğlendiklerini sanırlar. Bu bir bildiridir.'[204] 'Kıyameti gördükleri gün dünyada ancak bir akşam yahut bir kuşluk vakti kadar kalmış olduklarını sanırlar.'[205]el-Hallâl şöyle der: Bize Ebu Bekr el-Mervezî haber verdi. Bir adam Ebu Abdillah'a gelerek:

—  Ey Ebu Abdillah! İki gündür doğuramayan bir kadın için (muska) yazar mısın? dedi. Ebu Abdillah, ona geniş bir cam ve zaferan getirmesini söyledi (ve yazdı). Onu birçokları için aynı şekilde yazarken gördüm. O, İk-rime ve İbn Abbas'tan naklederek şöyle derdi: İsa (a.s.), yavrusu yan gelen bir ineğe rastladı. İnek dile gelerek: "Ey Allah'ın Kelimesi! Benim için Al­lah'a dua et de şu halimden beni kurtarsın!" dedi. Hz. İsa:

— Ey nefsi nefisten yaratan, nefsi nefisten kurtaran, nefsi nefisten çıka­ran, şunu kurtar, dedi. İnek derhal yavrusunu attı ve hemen ayağa kalkarak yavrusunu koklamaya başladı. Ebu Abdillah sonra: "Kadmm doğumu zor­laştığı zaman ben bunu, o kadm için yazarım." dedi. Bütün bunlar rukye ol­maktadır. Yazılmasında fayda vardır.

Seleftan bazıları, bir kısım Kur'an âyetlerinin yazılarak, içilmesine ruh­sat vermişler ve bunu Yüce Allah'ın Kur'an'da kıldığı şifadan saymışlardır.

Doğum için yazılacak diğer bir muska da şöyledir: Temiz bir kap içerisine:

"Gök yarılıp Rabbine boyun eğdiği zaman, ki boyun eğecektir. Yer dü­zeltilip, içinde olanları dışarı atarak boşaldığı zaman..."[206] âyetleri yazılır ve hamile olan kadm ondan içer ve karnı üzerine serper.

c) Burun kanaması için muska: Şeyhülislâm İbn Teymiye (r.h.), alnı

"Yere: Suyunu çek; göğe: Ey gök sen de tut! denildi. Su çekildi, iş de bitti."[207] âyetini yazardı. Ona şöyle derken işittim: Ben bunu birçok kim­seye yazdım da iyi oldu. Burun kanı ile yazmak asla caiz değildir. Bazı cahil­ler öyle yapıyorlar. Çünkü kan pistir. Dolayısıyla onunla Yüce Allah'ın kelâ­mının yazılması caiz değildir.

Burun kanaması için diğer bir muska da şudur: Musa (a.s.), bir rida ile çıktı ve Şuayb'ı (a.s.) buldu. Ona ridasını verdi: "Allah dilediğini siler, dile­diğini bırakır. Ana kitap onun katındadır." dedi[208]

d) Hazaz (öfke) için: Üzerine şu âyet yazılır:

"Ona ateşli bir kasırga isabet etti ve yandı."[209]

Allah'ın güç ve kudretiyle, bir başkası şudur: Güneşin sarardığı sırada üzerine şu âyet yazılır:

"Ey inananlar! Allah'tan sakının, Peygamberine inanın ki, Allah size rahmetini iki kat versin; size ışığında yürüyeceğiniz bir ışık var etsin, sizi ba­ğışlasın; Allah bağışlayıcıdır, acıyandır."[210]

e) Humma için: Üç adet ince kağıt üzerine:

yazılır. Her gün bir kağıt parçasını alır, ağzına koyar ve onu su ile yutar,

f) Irku'n-nesâ (siyatik) için şu yazılır:

"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Ey Allah'ım! Her şeyin Rab-bi, her şeyin Rabbi, her şeyin meliki, her şeyin yaratıcısı olan Rabbim. Beni Sen yarattın, bu illeti de Sen yarattın. Onu bana musallat edip eza çektirme. Beni de ona musallat edip onu kestirecek hale getirme. Bana dert bırakmaya­cak şekilde bir şifa ver. Senden başka şifa verecek kimse yoktur."

g) Kanayan damar için: Tirmizî, Câmi'mde îbn Abbas'tan şöyle nakle­der: Hz. Peygamber (s.a.), humma ve bütün ağrılara karşı kendilerine şu du­ayı öğretirdi:

"Yüce Allah'ın adıyla. Kanı durmayan her damardan, ateşin sıcaklığı­nın şerrinden ulu Allah'a sığınırım."[211]

h) Diş ağrısına karşı: Ağrı olan yanak üzerine şöyle yazılır:

"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla, Allah sizi annelerinizin kar­nından bir şey bilmez halde çıkarmıştır. Belki şükredersiniz diye size kulak, göz ve kalp vermiştir."[212]

Veya şu yazılır:

"Gecede ve gündüzde sükun bulan her şey O'nundur. O alîmdir."[213]

i) Çıban için: Üzerine şu âyet yazılır:

"Ve sana dağlan sorarlar, de ki: Rabbim onları ufalayıp savuracak, yerlerim düz, kuru bir toprak haline getirecek, orada ne çukur ne tümsek göre-ceksin."[214]

 

75— Keme  T. Brumale, Mantar:

 

Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Keme (mantar), mennden-dir. Suyu göz için şifadır." Hadis, Sahihayn'da tahric edilmiştir.[215]

İbnü'I-Arabî şöyle der: çoğuldur. Tekili dir. Bu Arap-ça'daki genel kurala aykırıdır. Çünkü çoğul ile tekil arasında "kapalı te" harfi vardır; tekil "te'Midir, "te" düşürüldüğünde çoğul olur. Sonra o çoğul mudur, çoğul için konulan isim midir? Meşhur iki görüş vardır: 1) Bu iki kelime genel kuraldan hariçtir. Birisi diğeri de dir. 2) İbnü'l-Arâbî'den başkası ise: "Hayır! Bu kelime de genel kurala uygundur. tekil içindir, de çoğul içindir" demiştir.

Bir Başkası da: hem tekil, hem de çoğul içindir demiştir.

Birinci görüş sahipleri, Araplar'ın kelimesini şeklinde çoğul yaptıklarım şâirin şu beytini şahit getirerek görüşlerini deiiUendirmek istemişlerdir:

Bu beyit nin teki!, nin de çoğul olduğunu gösterir[216] Mantar, yerde, ekilmeden kendiliğinden biter. "Keme** denmesi top­rağa gizlendiği içindir. Şahitliği gizleyip, örttüğü zaman da Araplar: ( iiUjJi ur ) derler ve bu kelimeyi kullanırlar. Mantar yer altında gizlidir, yaprağı ve bacağı olmaz. Maddesi topraksal, buharlı bir cevherdir, toprağın hemen yüzüne yakın yerde yumrulamr. Kış soğuğu ile toparlanır, bahar yağ­murları geliştirir, büyütür ve yeryüzüne yumru yumru atılır ve çıkar. Bu yüz­den de ona ( ^>jNı JjjJr ) "yer çiçeği" derler. Çünkü hem şekil hem de mad­desi itibarıyla çiçek hastalığına benzer. Zira çiçeğin maddesi kanlı bir rutu­bettir ve çoğu kez büyüme yaşlan sırasında, hararet istilasının ve kuvvetin artmasının başlangıcında ortaya çıkar.

Mantar, ilkbaharda bulunan şeylerdendir; hem çiğ hem de pişirilerek ye­nir. Araplar onu "gökgürültüsü bitkisi" diye adlandırırlar. Çünkü ne kadar çok gök gürlerse o kadar çok olur ve yer yarılarak yüzeye çıkar. Bâdiyelerde yaşayanların yiyeceklerindendir. Arap ülkelerinde çok olur. En kalitelisi, az sulu ve kumlu toprakta olanıdır.

Çeşitli türleri vardır: Bir kısmı öldürücüdür ki, rengi kırmızıya çalar ve boğulmaya neden olur.

Mantar, üçüncü derecede soğuk ve rutubetli özellik arzeder. Mide için kötüdür, hazmı yavaşlatır. Devamlı yenildiği zaman kulunç (bağırsak ağrı­sı), sekte, felç, mide ağrıları ve idrar yaparken zorluğa sebep olur. Bunu yi­yecek olan kimse, önce onu yaş toprağa gömmeli, sonra su, tuz ve satir otuyla haşlamah ve zeytinyağı ve sıcak özellikli baharatla yemelidir. Çünkü man­tarın cevheri, kaba ve topraksaldır. Gıdası kötüdür. Ancak içerisinde hafifli­ğine delâlet eden ince sulu bir cevher de vardır. Onunla sürme çekmek göz kararmasına, sıcak özellikli göz ağrısına faydalıdır. Büyük tabipler onun su­yunun gözü parlattığını belirtmişlerdir. Mesihî ve Kanun sahibi Ibn Sina bun­lardandır.                                                                                   

Hz. Peygamber'in (s.a.): desi hakkında iki görüş vardır:

Birincisi: Allah Teâlâ'mn Israiloğulları üzerine indirdiği menn, sadece tatlıdan (kudret helvası) ibaret değildi. Bilakis hiçbir emek harcamak -sızın Allah'ın kendiliğinden bitirip onlara ihsan ettiği her türlü bitkiler "menn" kapsamına girer. Çünkü kelimesi mânâsında masdardır. Yüce Allah'ın, kuluna hiçbir çaba göstermeden lütfettiği her rızık, halis menn (kudret helvası)dır. Her ne kadar diğer nimetleri de Allah'ın, kulu üzerine in'âmı (menn'i) ise de, ismi, kulun herhangi bir çabası (kesbi) olmak­sızın kendisine ulaşan nimetlere tahsis edilmiştir. Çünkü bu tür nimetler, ku­lun çabası, sebeplere sarılması gibi, bir vasıta olmaksızın kendisine ulaş­maktadır.

Allah Teâlâ, çölde îsrailoğullannın temel gıdasını mantar kılmıştır. Bu ekmek yerine geçmektedir. Katıklarını da bıldırcın kılmıştır. Bu da et yerini tutmaktadır. Tatlılarını da ağaçların üzerine yapan kudret helva­sı (reçine) kılmış, böylece onların yaşantıları için gerekli olan besin maddele­ri tamamlanmıştır.

îyice düşündüğümüzde Hz. Peygamber'in (s.a.) "Mantarı, Yüce Allah'ın, îsrailoğullarına indirmiş olduğu "mennden biri" saydığını görüyoruz. Bu Al­lah'ın onlara ihsan buyurduklarından sadece bir tanesidir. "Terencebîn"[217] —ki ağaçların üzerine düşer— "menn"den bir nevidir. Sonra örf-i hadis ol­mak üzere "menn" kelimesinin "terencebîn (kudret helvası)" hakkında kul­lanılması galebe çalmıştır.

îkinci görüş: Hz. Peygamber (s.a.), mantarı gökten indirilen "menn"e (kudret helvası) benzetmiştir. Çünkü herhangi bir emek ve külfet harcanmak-sızın, tohum ekilmeksizin, sulanmaksızın devşirilir.

Peki, mantar kudret helvasından ise, içerdiği zararlar nereden kaynak­lanıyor? diye bir soru akla gelebilir.

Cevap: Allah Teâlâ, her şeyi sapasağlam ve yerli yerinde en güzel biçim­de yaratmıştır. O Allah'ın ilk yarattığı sırada her türlü âfet ve illetlerden uzaktır, ne için hazırlanıp yaratıldı ise o şey için yararı tamdır. İçerdiği zarar, zehir gibi unsurlar daha sonra ona mücavir olan şeylerden, ihtilat vb. sebeplerden olmakta ve onun asliyetini bozmaktadır. Eğer onu bozacak sebeplerden uzak olarak asli yaratılışı üzere bırakılacak olsa bozulmayacaktır.

Dünyanın başlangıcı ve daha sonra olup bitenler hakkında bilgi sahibi olanlar bilirler ki, dünyanın havasında, bitkilerinde, hayvanlarında, insanla­rın hallerinde meydana gelen bozukluklar hep daha sonradan ve onlarnın bo­zulmasını gerektiren sebepler yüzündendir. Âdemoğullarının kötü işleri, pey­gamberlere olan muhalefetleri öteden beri genel ve özel bozulmalara sebep olagelmiş ve üzerlerine elemler, hastalıklar, dertler, taunlar, kıtlıklar, ku­raklıklar, topraktan, meyve ve bitkilerden bereketin kaldırılması, menfaatle­rinin alınması veya noksanlaştırılması gibi birbirini takip eden pek çok şeyle­rin gelmesini intaç etmiştir. Eğer bunu kavrayacak bir ilminiz yoksa, şu âyet sizin için yeterli olabilir: "İnsanların elleriyle kazandıkları sebebiyle karada ve denizde fesâd (bozulma) ortaya çıktı."[218] Bu âyeti dünyanın hallerine vur, vakıa ile bu âyeti karşılaştır, söylediklerimizin doğruluğunu göreceksin. Her vakit meyvelerde, ekinlerde, hayvanlarda âfet ve hastalıklar nasıl ortaya çı­kıyor, bu âfetler zorunlu olarak başka âfetlere nasıl sebep oluyor, çorap sö­küğü gibi nasıl uzayıp gidiyor, insanların zulüm fısk ve fücura daldıkları her bir vakitte, Rab Teâlâ'nın onların gıdalarına, meyvelernine, havalarına, su­larına, bedenlerine, yaratılışlarına, suret ve şekillerine, ahlâklarına ne nok­sanlıklar, ne âfetler vermek suretiyle onlara kötü amellerinin, zulüm, fısk ve fücurlarının gereği olan musibetleri nasıl veriyor, nasıl belâlar yağdınyor, bun­ları gayet iyi anlayacaksın.

Buğday ve diğer tahılların taneleri eskiden, şimdikinden çok daha bü­yüktü. Nitekim dünün bereketi de bugünkünden kat kat fazlaydı. İmam Ah-med senediyle birlikte rivayet etmiştir: "Ümeyyeoğullarından birinin hazine­leri içerisinde bir kese bulunmuş. Bu kesenin içerisinde hurma çekirdeği bü­yüklüğünde ve üzerinde 'Bu buğday adalet günlerinde biterdi.' yazılı bir buğday tanesi varmış." Bu olayı İmam Ahmed, Müsned'inĞe zikretmiştir[219]

Bu hastalık ve umumî âfetlerin büyük bir kısmı, daha önceki ümmetlere indirilen azabın bir kalıntısı olmaktadır. Sonra ondan, onların amellerini iş­leyenlerini yakalamak üzere bir artık kalmış, böylece Allah'ın adaleti ve hak hükmü tecelli etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.) bu mânaya, taun hakkındaki, "O İsrailoğulları üzerine gönderilen azab ve cezanın bir kalıntısıdır." sözleri ile işaret buyurmuşlardır.

Yine Allah Teâlâ aynı şekilde, "Yedi gece ve sekiz gündüz kavmine"[220] rüzgârı musallat kılmış ve sonra ondan yeryüzünde o günler ile ona benzer günler için bir öğüt, bir ibret olsun diye bir bakiyye bırakmıştır.

Yüce Allah bu dünyada, hem salih hem de fâcir kimselerin amellerini, neticelerini zorunlu olarak gerektirici kılmıştır. Dolayısıyla iyilik yapmama­yı, zekât ve sadaka vermemeyi, gökten yağmurun yağmayışına,-kıtlık ve ku­raklığa [221] sebep kılmıştır. Yoksullara zulmü, ölçü ve tartıda hileyi, güçlü­nün zayıfa tecavüzünü idarecilerin zulmüne sebep kılmıştır. Bunlar öyle ida­recilerdir ki kendilerinden merhamet dilense merhamet etmezler, acımazlar; . aslında onlar idareci suretine girmiş, halkın (tebaanın) amelleridirler. Çünkü Allah Teâlâ, hikmet ve adaletiyle insanlara, amellerini münasip kalıp ve şe­killere dökmek suretiyle göstermektedir. Bu bazan kıtlık ve kuraklık şeklin­de, bazan düşman suretinde; bazan zalim idareciler şeklinde, bazan salgın has^ talik suretinde, bazan bütün insanları saran korku, endişe, gam, keder şek­linde, bazan göğün ve yerin bereket kapılarını üzerlerine kapatmak şeklinde, bazan azap sebeplerine onları kışkırtmaları ve böylece azabı iyice hak etme­leri için onlar üzerlerine şeytanların musallat kılınması suretinde tezahür eder. Akıllı kimse yeryüzünde basiretle dolaşır. Allah'ın adalet ve hikmetinin yer tuttuğu yerlere bakar, temaşa eder ve sonunda görür ki, peygamberler ve on­lara uyanlar hassaten kurtuluş yolu üzeredirler; diğerleri ise helak yolunda yol almaktadırlar ve helak ve azab yurduna doğru yüz tutmuşlardır. Allah işini bilir, O'nun hükmüne itiraz edecek, emrini geri çevirecek hiçbir kimse yoktur. Tevfik ancak Allah'tandır.

Hz. Peygamber'in (s.a.): "Suyu göz için şifadır." sözü hakkında da üç görüş vardır:

Birincisi: Suyu göz ilaçlan içerisine katılır; yalnız başına kullanılmaz. Bunu Ebu Ubeyd zikretmiştir.

İkincisi: Kızartıldıktan ve suyu süzüldükten sonra yalnız başına kullanı­lır. Çünkü ateş onu latifleştirir ve olgunlaştırır; fazlalıklarını ve eza verici ru­tubetini eritir, faydalarını alıkoyar.

Üçüncüsü: Onun suyundan maksat, oluşmasını sağlayan yağmur suyu­dur. Bu su yere inen ve mantara isabet eden ilk damladır. Dolayısıyla "onun suyu" şeklindeki izafet, cüziyeti bildirmek için değil, ona hayat veren su ile birlikte olan su demektir. Bunu da İbnü'l-Cevzî zikretmiştir. Üç görüş içeri­sinde en uzak ve zayıf olanı budur.

Şöyle de denilmiştir: Eğer mantar suyu, gözde olan şeyi soğutmak için kullanılacaksa, o takdirde yalnız başına şifadır; şayet başka bir hastalık için kullanılacaksa, o zaman diğer ilaçlar içerisine katılarak kullanılır.

el-Gâfikî şöyle der: "Mantar suyu, ismid ile yoğurulur ve göze sürme çekilirse, en uygun göz ilacı olur. Göz kapaklannı güçlendirir, görme gücü­nü her yönden arttınr, göze inecek illetleri defeder." [222]

 

76— Kebâs  Erak Ağacı Yemişi:

 

Sahihayn'da. Câbir b. Abdillah hadisinde şöyle denilmektedir: Hz. Pey­gamber (s.a.) ile birlikte (Merru'z-Zahrân'da) Erak yemişi topluyorduk. Bi­ze "Onun siyahım toplamaya bakın. Çünkü o daha tatlı olur." buyurdu[223]

Kebâs, erak ağacı yemişidir. Hicaz'da yetişir. Sıcak ve kuru özellik arze-der. Faydaları erak ağacının faydaları gibidir: Mideyi güçlendirir, hazmı ko­laylaştırır, balgamı siler, sırt ağrılarına ve birçok derde karşı iyi gelir. İbn Cül-cül: "Öğütülmüşü içildiği zaman sidiği söktürür, mesaneyi arındırır." der. İbn Rıdvan ise: "O mideyi güçlendirir, tabiatı tutar." demiştir. [224]

 

77— Ketem , (Bir boya otu):

 

Buharî, Sahihinde Osman b. Abdillah b. Mevheb'den rivayet eder: "Üm-mü Seleme'nin (r.a.) yanına vardık. Bize Hz. Peygamber'in (s.a.) saçından bir saç çıkardı. Bir de baktık ki o, kına ve ketemle boyanmıştı."[225]

Dört Sünen'de yer alan bir hadis de şöyledir: "Beyaz saçları(j| Rengini) değiştirebileceğiniz en güzel şey kına ve ketemdir."[226]

Sahih'de Enes'ten (r.a.) Ebu Bekir'in (r.a.) saçını kma ve ketemi! boya­dığı rivayet edilmiştir.[227]                                                           

Ebu Davud'un Sünerfındz ise İbn Abbas şöyle anlatır: Hz. Peygamber'in (s.a.) yanından saçını kına ile boyamış bir adam geçti. Hz. Peygamber (s.a.) ona: "Bu ne güzel!" buyurdu. Saçını kına ve ketemle boyamış başka bir adam geçti. Hz. Peygamber (s.a.) onun hakkında da: "Bu ondan daha güzel!" bu­yurdu. Saçını zaferan (sufra) ile boyamış bir başkası geçti. Hz. Peygamber bu kez de: "Bu ise diğerlerinin hepsinden daha güzel!" buyurdu.[228]

Gâfikî şöyle der: "Ketem, ovalarda biten bir bitkidir. Yapraklan zeytin yaprağına yakındır. Adam boyundan büyük olur. Kara biber (fülfül) çekir­deği gibi meyvesi olur. İçinde çekirdeği bulunur. Ezildiği vakit kararır. Yap­raklarının usaresi (özsuyu) çıkarılıp bir ûkıyye kadarı içildiği zaman, acayib şekilde kusturur. Köpek (kuduz) ısırmasına iyi gelir. Kökü su ile kaynatıldığı zaman mürekkep elde edilir."

Kindî ise: "Ketem tohumu ile sürme çekildiği zaman, göze inen suyu çö­zümler ve gözü iyi eder." der.

Bazıları **ketem"i "vesme" (çivit yaprağı) ile karıştırmışlardır. Bu yan­lıştır, ikisi ayrı ayrı şeylerdir. es-Sıhâh sahibi şöyle der: "Ketem, 'vesme' ile karıştırılıp saç boyamada kullanılan bir bitkidir. 'Vesme', uzun yapraklar olan, rengi maviye çalan, söğüt ağacı yaprağından daha büyük olan, fasülyt yaprağına benzeyen ve ondan daha büyükçe bir bitkidir. Hicaz ve Yemen ta raflarından getirilir."                                                                

Soru: Sahih'dt Enes'ten (r.a.) sabit olduğuna göre Hz. Peygamper (s.a. saçlarını boyamamıştır. [229] öncekiler ile bu, nasıl telif edilir?

Cevap: İmam Ahmed buna gerekli cevabı vermiş ve: "Enes'ten (r.a.) baş kalan Hz. Peygamber'in (s.a.) saçlarını boyadığını görmüşlerdir. Görenle gör meyenin durumu bir değildir." demiştir. Böylece İmam, Hz. Peygamber'ii (s.a.) saçlarını boyadıklarını kabul ve isbat etmiştir. Muhaddislerden bir kıs mı da onunla aynı görüştedir. İmam Mâlik ise bunu kabul etmez.

Soru: Sahih-iMüslim'de, saçı siyaha boyamaktan meneden bir haber gel­miştir: Ebu Kuhâfe, saçları ve sakalı segam çiçeği gibi bembeyaz getirildiği zaman Hz. Peygamber (s.a.): "Bu beyazlığı değiştirin, ama siyaha boyamaktan kaçının." buyurmuştur[230]' Ketem ise saçları siyahlaştırır?

Cevap: Buna iki açıdan cevap verilebilir.

Birincisi: Yasak, sadece siyah ile ilgilidir. Ama kına içine ketem vb. gibi başka bir şey katılırsa, bunda bir sakınca yoktur. Çünkü kma ile ketem saça kırmızı ile siyah arasında bir renk verir. "Vesme" ise böyle değildir. O saça kömür siyahlığı verir. Bu izah, diğerinden daha doğrudur.

İkincisi: Siyaha boyama yasağı, başkalarını aldatma söz konusu olduğu zamana aittir. Meselâ cariyenin ve yaşlı kadının saçını boyamak, böylece ko­cayı ve yeni müşteriyi aldatmak, yaşlı ihtiyar adam kendisini genç göstermek ve böylece kadını kandırmak için saçını boyamak gibi hallere aittir. Çünkü bu bir hile ve aldatma (tedlis) kabilindendir. Ama böyle bir durum içermi-yorsa bir beis yoktur. Hasan ve Hüseyin efendilerimizin saçlarını siyaha bo­yadıkları sahih olarak bilinmektedir. Bunu îbn Cerîr (Tehzîbu'l-Âsâr'da) Ay­rıca, Osman b. Affan, Abdullah b. Cafer, Sa'd b\ Ebî Vakkas, Ukbe b. âmir, Muğîre b. Şube, Cerîr b. Abdillah, Amr b. Âs'tan da; tabiîn'den Amr b. Os­man, Ali b. Abdillah b. Abbas, Ebu Seleme b. Abdirrahman, Abdurrahman b. Esved, Musa b. Talha, Zührî, Eyyûb, İsmail b. Ma'dîkerib'den de saçları­nı siyaha boyadıklarım nakletmiştir.

İbnü'l-Cevzî de, Muharib b. Disâr, Yezîd, îbn Cüreyc, Ebu Yûsuf, Ebu İshâk, İbn Ebî Leylâ, Ziyad b. Alâka, Gaylân b. Cami, NâfT b. Cübeyr, Amr b.el-Makdemî, Kasım b. Sellâm'dan aynı görüşü nakletmiştir. [231]

 

78— Kerm V. Vinifera, Üzüm Çubuğu, Asma:

 

Kerm, üzüm ağacıdır. Üzüm ağacına "kerm" denmesi mekruhtur. Çünkü Müslim'in Sahih'inde Hz. Peygamber (s.a.): "Sizden biriniz üzüme 'kerm' demesin. 'Kerm' ancak müslüman adamdır.", başka bir rivayette de: "Kerm, ancak müslüman adamdır.", başka bir rivayette de; "Kerm, ancak müslü-manın kaîbidir."[232], bir başka rivayette de: "Kerm demeyiniz; 'meb' (üzüm) ve 'hable' (üzüm çubuğu, asma) deyiniz. "[233] buyurmuştur.

Bunun iki mânâsı vardır:

Birincisi: Araplar üzüm çubuğuna menfaat ve hayrının çokluğundan do­layı "kerm" derlerdi. Hz. Peygamber (s.a.), bütün kötülüklerin anası olan ve üzümden elde edilen içkiye karşı bir davetiye çıkarabileceği düşüncesiyle üzüm için bu ismin kullanılmasını iyi görmedi ve şarabın aslı olan bu ağacın, isimlerin en güzeli ve hayırlısı ile isimlendirilmesini mekruh buldu.

: İkincisi: Bu söz "Pehlivan, güreşte yenen kimse değildir."[234], "Zaval­lı; kapı kapı dolaşan kimse değildir."[235] sözlerinin üslûbunda söylenmiştir. Yani: Siz, üzüm ağacını fazla menfaatinden dolayı "kerm" diye isimlendiri­yorsunuz. Oysa ki mü'minin kalbi veya müslüman adam, bu isme ondan da­ha lâyıktır. Çünkü mümin, mahza hayırdır menfaattir demek olur. Dolayı­sıyla bu ifadede mü'minin kalbinde bulunan cömertlik, iman, nur, hidayet, takva ile onu bu isme üzüm çubuğundan daha lâyık ve müstahak kılan diğer vasıflar gibi hayırlara işaret bulunmaktadır.

Üzüm çubuğu, soğuk ve kuru bir özellik arzeder. Yaprakları, sıkılmış üzüm artıkları ve sürgünü, birinci derecenin son haddinde, soğutucu özellik arzeder. Ezilip sargı yapıldığında baş ağrısını teskin eder, sıcak özellikli şiş­liklere ve mide yanmasına iyi gelir. Sürgünlerinin usaresi içildiğinde kusmayı teskin eder, karnı tutar. Yaş özü çiğnendiği ve yapraklarının özsuyu alındığı zaman bağırsak yaralarına, kanamaya, kan kusmaya, mide ağrısına iyi gelir. Gövde kesildiğinde sızan zamk gibi su, içildiği zaman taşları düşürür. Sürül­düğü zaman temreği ve yaralı uyuzu vb.ni iyileştirir. Kullanılmadan önce sü­rülecek yerin su ve natronla (sodyum karbonat) yıkanması iyi olur. Zeytin­yağı ile sürüleceği zaman saç tıraş edilir. Dallarının külü sirke, gül yağı ve sedef otu ile birlikte sargı yapıldığında, dalağa ânz olan şişliğe iyi gelir. Üzüm çiçeğinin yağı, gül yağı gibi tutucu özellik arzeder. Faydaları pek çoktur, hur­manın faydalarına yakındır. [236]

 

79— Kerfes A. Graveolens, Kereviz:

 

Hz. Peygamber'e (s.a.) isnadı sahih olmayan bir hadiste: "Kim ve üzerine uyursa, ağızı güzel kokarak uyur, diş ağrılarından emin olarak uyur." şeklinde kerevizden söz edilmektedir. Bu hadis Hz. Peygamber'e (s.a.) nisbet edilerek uydurulmuştur. Ancak bostan kerevizi, ağız kokusunu ger­çekten güzelleştirir. Kökü boyuna asıldığında, diş ağrılarına iyiye gelir.

Sıcak ve kuru özelliklidir. Rutubetlidir; karaciğer ve dalak tıkanıklıkla­rını açar. Yaş yaprağı mide ve soğuk özellikli karaciğere fayda verir, sidiği ve aybaşı kanını söktürür. Taşları parçalar. Tohumu daha güçlüdür, şehveti tahrik eder, ağız kokusuna fayda verir de denilmiştir. Râzî, akrep sokmasın­dan korkulduğunda yenilmemelidir, demiştir. [237]

 

80— Kürrâs, A. Roseum, Pırasa:

 

Yine hakkında mevzu bir hadis vardır ve şöyle denilmektedir: "Kim pı­rasa yer ve sonra uyursa basur yelinden emin olarak uyur. Kokusu kötü ol­duğu için sabaha kadar, melek ondan uzak durur."[238]

îki türlüdür: Nabat pırasası, Şam pırasası. Nabat pırasası sofraya konu­lanıdır. Şam pırasası ise başlı olandır. Sıcak ve kuru özelliklidir, baş ağrıtır. Pişirilip yenilirse veya suyu içilirse soğuk özellikli basurlara iyi gelir. Tohu­mu ezilir ve katranla yoğrulur ve çürümüş diş buharına tutulursa, diş kurtla­rını dağıtır ve çıkarır, dişe arız olan ağrıyı teskin eder. Tohumu makata tütsü olarak verilirse, basurlar hafifler. Bütün bunlar Nabat pırasasının özellikle­ridir.

Bunun yanında pırasa dişlere ve diş etlerine zararlıdır, başı ağrıtır, kötü düşler görmeye sebep olur, gözü karartır, ağzı kötü kokutur. Sdik ve aybaşı kanını söktürür, şehveti tahrik eder. Hazmı yavaşlatır. [239]

 

81— Lahm ,Et:

 

Yüce Allah şöyle buyurur: "Cennette olanlara diledikleri meyve ve et­ten bol bol veririz. "[240], "Ve canlarının isteyecekleri kuş eti ile etraflarında dolaşırlar."[241]

Sünen-i îbn Mâce'âeki Ebu'd-Derdâ hadisinde Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurur: "Dünya ehlinin de, cennet ehlinin de yiyeceklerinin efendisi et­tir."[242]' Merfû olarak rivayet edilen Büreyde hadisinde de: "Dünyada ve ahi-rette en üstün katık ettir."[243] buyurulmuştur.

Sahih-iBuharî'dz: "Hz. Âişe'nin diğer kadınlara üstünlüğü, tirid'in di­ğer yemeklere üstünlüğü gibidir."[244] buyurmuşlardır. Tirid et ile ekmektir. Şâir şöyle der:

"Ekmeğine eti katık ettin mi, Allah'ın ahdi için işte yedin tindi[245] Zührî şöyle der: "Et yemek, yetmiş kuvveyi arttırır." Muhammed b. Vâsi ise: "Et, görmeyi arttırır." demiştir. AH b. Ebî Tâlib (r.a.): "Et yeyiniz. Çünkü o, rengi düzene koyar, karnı inceltir, ahlâkı güzelleştirir." demiştir. Nâfi' şöyle der: "İbn Ömer, Ramazan geldiğinde etsiz durmazdı, yola çıktığında etsiz kalmazdı." Nakledildiğine göre Hz. Ali: "Kırk gece et yemeyenin ahlâkı kö-îüleşir." demiştir.

Ebu Davud'un merfû olarak rivayet ettiği: "Eti bıçakla kesmeyiniz. Çün­kü o acem işidir. Onu kemirerek yeyiniz. Çünkü öylesi daha leziz ve afiyetti olur.[246] şeklindeki Hz. Âişe hadisine gelince; İmam Ahmed, Hz. Peygam-ber'in (s.a.) bıçakla et kestiğini belirten sahih iki hadisle onu reddetmiştir. Hadis daha önce geçmişti.

Etin çeşitli cinsleri vardır. Her biri aslı ve tabiatına göre farklılık arze-der. Her bir cinsin hükmünü, tabiatını, menfaat ve zararlarını anlatacağız:

Koyun eti: İkinci derecede sıcak, birinci derecede rutubetli özellik arzeder. İyisi bir yaşındaki koyunun etidir. İyi hazmedebilenler için güzel ve güçlü kan üretir. Soğuk ve mutedil mizaç sahiplerine, soğuk yer ve mevsim­lerde tam riyazat sahiplerine uygun bir gıdadır. Kara safra mizaçlı kimseleı için faydalıdır. Zihni ve hafızayı güçlendirir. Yaşlı ve zayıf koyunun eti kö­tüdür. Dişi koyun eti de Öyledir. En iyisi, koç etinin siyah kısmıdır. Çünkt o daha hafif, daha lezzetli ve faydalıdır. Burulmuş olanı daha faydalı ve kalitelidir. Semiz hayvandan alman kırmızı et daha hafiftir ve gıda bakımından da daha iyidir. Oğlak eti daha az gıdalıdır ve midede üste çıkar.

Etin en üstünü kemiğe yapışık olan kısmıdır. Sağ taraf sol taraftan daha hafif ve kalitelidir. Ön tarafların eti arka tarafın etinden daha üstündür. Hz. Peygamber'in (s.a.) koyunun en çok sevdiği yeri ön tarafı idi. Baş hariç üste gelen tarafların eti, alta gelen yerlerin etlerinden daha hafif ve kalitelidir. Fa-razdak, kendisine et alması için bir adama para vermiş ve: "Ön tarafından al, baş ve karından sakın; çünkü dert bu ikisindedir." demiştir. Boyun eti güzel ve lezzetlidir, hazmı çabuk ve hafiftir. Ön bacak eti en hafif, en lezzet­li, en yumuşak ve eza vermeden uzak, hazmı en çabuk olan kısmıdır. Bunun Hz. PeygamberMn (s.a.) hoşuna gittiği Sahihayn'da rivayet edilmiştir.[247]' Sırt eti çok gıdalıdır güzel kan yapar. *Sünen-i İbn Mâce'de merfû olarak: "En güze! et sırt etidir.*"' buyrulmuştur[248]

Keçi eti: Az hararetli ve kuru özelliklidir. Ondan meydana gelen ka­rışım güzel değildir, hazmı da iyi değildir. İyi bir gıda da sayılmaz. Teke eti mutlak anlamda kötüdür. Aşırı kurudur, hazmı çok zordur. Kara safralı ka­rışımlar doğurur.                                                         ı

Câhiz şöyle der: "Üstün doktorlardan birisi bana: Ey Ebu Osman! Sa­kın keçi eti yeme; çünkü o balgamı doğurur, kara safrayı tahrik eder, unut­kanlığa sebep olur, kam bozar. Vallahi o çocukları sakat eder, dedi."

Bazı doktorlar şöyle demişlerdir: Keçi etinden kötü olanı yaşlı keçi eti­dir, özellikle de yaşlı kimseler için, hiç de iyi değildir. Onu itiyad eden için, ondan bir kötülük yoktur. Galinos, bir yıllık keçi etini mutedil gıdalardan ve iyi sindirim için dengeleyici özellikli kabul etmiştir. Dişisi erkeğinden da­ha faydalıdır.

Nesâî'de keçi hakkında Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Ke­çiye iyi davranınız ve ona eza verecek şeyleri gideriniz. Çünkü o cennet hay-vanlarındandır."[249] Bu hadisin sübûtu hakkında istifhamlar vardır. Dok­torların keçi etini mahkum etmeleri cüz'î bir hükümdür, küllî (genel) bir hü­küm değildir. O zayıf midelere, ona alışkın olmayan, latif, yumuşak gıdalara alışık olan zayıf mizaçlılara has bir hükümdür. Bunlar ise şehirlerde refah içerisinde yaşayan az sayıda kimselerdir.

Oğlak eti: Oğlağın özellikle de süt emdiği sürece ve henüz çok körpe olmadığı zaman itidale yakın bir eti vardır. Süt emdiği için hazmı çok" süratli­dir, tabiatı yumuşatır. Hemen çoğu kez ve çoğu insanlara uygun bir yiyecek­tir. Deve etinden daha latiftir. Ondan oluşan kan mutedildir.

Sığır eti: Soğuk ve kuru özelliklidir, hazmı zordur, mideden yavaş inti­kal eder, kara safralı bir kan oluşturur. Sadece aşırı yorgun ve çok çalışan kimselere uygundur. Devamlı yenmesi kara safralı hastalıklar doğurur. Cild-de alacaklıklar, uyuz, temreği, cüzzam, fil derdi (bacak şişliği), kanser, ku­runtu, iki gün aşırı tutan humma ve pek çok şişlikler bunlardandır. Bu alış­kın olmayan ya da zararını biber, sarmısak, tarçın, zencefil vb. gibi şeylerle gidermeyen kimseler için sözkonusudur. Erkeği dişisinden soğukluk bakımın­dan daha azdır. Dişisi de kurulukça daha azdır. Buzağı eti, özellikle de semiz olması durumunda gıdalar içerisinde en uygun, en güzel ve lezzetlisidir. O sıcak ve rutubetli özellik arzeder. Hazmedildiğinde güçlü bir gıda verir.

At eti: Sahih'dc Esmâ'dan (r.a.) sabit olduğuna göre o şöyle demiş­tir: "Hz. Peygamber (s.a.) devrinde bir at boğazladık ve onu yedik."[250] Yine Hz. Peygamber'den (s.a.) sabit olduğuna göre, at eti konusunda izin vermiş, eşek eti yemeyi yasaklamıştır. Hadisi Buharî ve Müslim tahric etmişlerdir.[251]

Mikdam b. Ma'dîkerib'in (rîa.) Hz. Peygamber'in (s.a.) onu yasakladı­ğına dair hadisi sabit değildir. Ebu Davud ve4iğer hadis âlimleri böyle söyle­mişlerdir[252]

kur'an'da katırla, atın yan yana zikredilmesi, at etinin onun eti hükmünde olduğuna herhangi bir şekilde delâlet etmez. Aynı şekilde ganimet taksimin­de katırın hükmünün, atın hükmü gibi olduğuna da delâlet etmez. Yüce Al­lah, bazan birbirlerine eş olan şeyleri yanyana zikrederken, bazan da farklı ve birbirlerine zıt olan şeyleri yan yana zikretmektedir. Aynı âyetteki "Onla­ra binmeniz için."[253] ifadesinde, onun yenilmesine engel olacak bir unsur yoktur. Aynı şekilde onda, binme dışında diğer istifade yollarının menedil-mesine dair bir engel yoktur. Bu ifade sadece binme menfaatinin öneminden (1olayı zikredilmiştir. Helâlliği konusundaki iki hadis de sahihtir ve muarız­ları yoktur.

At eti sıcak kuru, kaba, kara safralı ve zararlı bi(;özellik arzeder. Nâzik bedenlere uygun değildir.

Aynca gevsek olan Sa-alri'ane ile rivayeti 'etmiştir.

Deve eti: Râfızîler ile ehl-i sünnet arasım ayıran hususlardan birisi­dir. Nitekim bu yahûdiler ile müslümanlar arasındaki farklardan da birisini teşkil eder. Yahudilerle Râfızîler deve etini kötülerler ve yemezler. İslâm'da onun helâl olduğu zorunlu bilgiler arasındadır. Hz. Peygamber (s.a.) ve as­habı, onu hem seferde hem de sefer haricinde devamlı olarak yemişlerdir.

Deve yavrusunun eti etler içerisinde en lezzetli, temiz ve gıda bakımın­dan güçlü olanlardandır. Alışkın olanlar için o, koyun eti mesabesindedir ve asla zarar vermez, derde sebep olmaz. Bazı tabipler onu sadece, alışkın ol­mayan şehirli zenginler için kötülenişlerdir. Çünkü onda hararet ve kuruluk vardır, kara safra oluşturur, hazmedilmesi zordur, hoşa gitmeyen bir kuvve­ti vardır. Bu yüzdendir ki Hz. Peygamber (s.a.) iki sahih hadiste[254] —ki mu­arızları yoktur— deve eti yiyenin abdest almasını emir buyurmuştur. Bu ha­dislerin, "elin yıkanması" şeklinde te'vili doğru değildir. Çünkü Hz. Pey-gamber'in kelâmında ( tjj»j ) kelimesinden kasdettiği mânâ bellidir; el yı­kama mânası bunun dışındadır. İkinci olarak da Hz. Peygamber (s.a.) ko­yun eti ile deve etini ayırarak, koyun eti yiyeni abdest alıp almamak arasında muhayyer bırakmış, deve etini yiyene ise abdest almalarını lazımı olarak em­retmiştir. Eğer "vudû' = abdest'' kelimesi sadece el yıkamaya hamledilecek-se, "Kim edep yerine elini vurursa abdest alsın.[255] buyruğundaki abdest de ona hamledilecektir.

Sonra onu yiyen, meselâ ağzına koymak suretiyle elini vurmadan yiye­bilir, eğer abdestten maksat el yıkamaksa, o zaman bu emir abes olur. Şâri*-in sözünü şer'î örf ve herkesçe bilinen mânası dışına hamletmek uygun ol­maz. Bu hükmün "Hz. Peygamber'in (s.a.) iki davranışından sonuncusu, ateşte pişen şeylerden abdest alınmasının terki idi." hadisi ile tearuz halinde olması da çeşitli açılardan doğru değildir:

1)  Bu hadis umûmîdir, deve eti yeme neticesinde abdest alınması emri ise özeldir.

2) Hadislerin yönleri farklıdır. Deve etinden abdest alma emri, "sırf onun deve eti olduğu" içindir; ister çiğ, ister pişmiş, ister kurutulmuş olsun farket-mez. Ateşin abdest almayı gerektiren bir etkisi yoktur. Ateşte pişen şeyin yenmeşinden dolayı abdest almayı terketme emri ise, bir şeyin ateşte pişmiş ol­masının abdesti gerektirici olmadığını beyan içindir. Dolayısıyla aralarında ne ilgi var ki tearuzları sözkonusu olsun? Birisi abdest alma sebebini -ki o onun deve eti olmasıdır- belirtirken, öbürü ateş dokunan şeyin abdest sebebi olmadığını belirtmektedir. Aralarında herhangi bir şekilde çelişki yoktur.

3) Bunda şeriatın sahibinden nakledilen genel bir lâfız yoktur. Sadece bir konuda biri diğerinden önce iki defa tekrarlanan bir olayın bildirilmesi söz konusudur. Nitekim bu, aynı hadiste belirtilmiştir. Şöyle ki: Hz. Peygam-ber'e (s.a.) et takdim etmişler, yemiş. Sonra namaz vakti gelmiş ve abdest almış, namaz kılmıştır. Sonraları yine et takdim etmişler, yemiş, sonra ab­dest almadan namaz kılmıştır. Bu iki işten sonuncusu ateşte pişen şeyden do­layı abdest almayı terk oluyordu. Hadis böyle gelmiştir. Râvi hadisin istidlal edilen yerini almak suretiyle ihtisarda bulunmuştur. Bunda ateş temas eden şeyden abdest alma emrinin neshine delâlet edecek ne var? Hatta böyle değil de daha sonraki tarihli zıt gibi gözüken genel bir lâfız olsa bile, o nesh için elverişli olmaz ve has (özel) olan nassın âmm (genel) olan nass üzerine takdi­mi gerekir. Bu son derece açıktır.

Dabb , keler eti: Helâlliği ile ilgili hadis geçti. Sıcak ye kuru özelliklidir. Cima şehvetini güçlendirir.

Gazal , geyik eti; En iyi avdır. Eti güzeldir. Kuru ve sıcak özelliklidir. Gayet mutedildir, sağlam mutedil bedenler için faydalıdır da de­nilmiştir. İyisi geyik yavrusudur.

Zaby , ceylan eti: Birinci derecede sıcak ve kuru özelliklidir; bedeni kurutur. Rutubetli bedenler için elverişlidir. İbn Sina Kanun adlı ese­rinde: "Vahşi hayvanlar içerisinde en üstün et, biraz kara safralı olmakla bir­likte ceylan etidir." der.

10— Erneb tavşan eti: Sahihayn'da Enes b. Mâlik (r.a.) şöyle anlatır: Bir tavşana rastladık, arkasından koştular ve onu yakaladılar. Ebu Talha onun budunu Hz, Peygamber'e (s.a.) gönderdi. Hz. Peygamber (s.a.)'de bunu kabul buyurdu.[256]                                                                 i

Tavşan eti mutedildir, hararet ve kuruluğa çalar. En güzel yeriitıudu-dur. En iyisi etini kızartarak yemektir. Karnı tutar, sidiği söktürür, taşlan

ufalar, kafasını yemek el ve baş titremesine iyi gelir.

11— HımânıH-vahş, yaban eşeği eti: Sahihayn'da Ebu Ka-tâde şöyle anlatır: "Bir umre seferinde Rasûlullah ile beraberdik. Ben bir yaban öşeği avladım. Hz. Peygamber (s.a.) onu yemelerini emretti ve o sıra­da ihrimh bulunuyorlardı. Ben ise ihramlı değildim."[257]

îbn Mâce'de Câbir'in (r.a.): "Hayber fethi sırasında at ve yaban eşekle­ri yedik." rivayeti bulunmaktadır.[258]

Eti sıcak ve kuru özelliklidir, çok gıdalıdır. Kara safralı yoğun bir kan oluşturur. Ancak iç yağı, Öd ağacı, (kust) yağı ile birlikte sırt ağrısına, böb­rekleri sarkıtan yoğun yele karşı faydalıdır. İç yağı sürüldüğünde çiğite iyi gelir. Genellikle bütün vahşi hayvan etleri, yoğun ve kara safralı kan oluştu­rurlar. İçlerinde en iyisi geyik etidir. Sonra tavşan eti gelir.

12— Cenin (ana karnındaki yavru) eti: İçindeki kan boşalmadığı için iyi değildir. Haram da değildir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.): "Ceninin tezkiye­si annesinin boğazlanmasıdır." buyurmuştur[259]

Irak âlimleri, diri olarak yetişilip boğazlanmadıkça ceninin yenilemeye­ceğini söylemişler ve hadisi tevil ederek ondan murat "Onun tezkiyesi anne­sinin boğazlanması gibidir." şeklindedir ve bu hadis, ceninin haramhğına bir hüccettir, demişlerdir. Bu yanlıştır. Çünkü nadisin öncesi vardır: Onlar Hz. Peygamber'e (s.a.) sormuşlar ve:

yoruzJ

Ya Rasûlallah! Biz koyunu kesiyoruz ve karnında cenin (yavru) bulu- yiyebilir miyiz? demişler, Hz. Peygamber (s.a.) de:

Eğer isterseniz yeyiniz. Çünkü onun tezkiyesi, annesinin boğazlan­ır, buyurmuştur.

Kıyas da ceninin helâl olmasını gerektirir. Çünkü o, ana karnında oldu­ğu sürece, annenin bir parçası olmaktadır. Annenin boğazlanması ise bütün uzuvların tezkiyesi demektir. Şeriat sahibinin; "Onun tezkiyesi, annesinin bo-ğazlanmasıdır." ifadesi ile işaret etmek istediği şey de budur. Onun boğaz­lanması nasıl diğer organlarının tezkiyesi demek ise ceninin de tezkiyesidir. Dolayısıyla Hz. Peygamber'in (s.a.) cenin etinin yenileceğine dair açık sün­neti bulunmasaydı bu kez sahih kıyas yine onun helâl olmasını gerektirecekti.

13— Kurutulmuş et: Sünen'de Sevbân (r.a.) anlatır: Bir sefer sırasında Hz. Peygamber (s.a.) için bir koyun kesmiştim. Bana: "Onun etini kurut!" buyurdular. Ondan Medine'ye gelinceye kadar, peygamberimi­ze yedire geldim.[260]

Kurutulmuş et, pastırmadan daha faydalıdır, bedeni güçlendirir, kaşıntı doğurur. Zararı, soğuk ve rutubetli baharatla bertaraf edilir. Sıcak mizaçlı­lar için elverişlidir.

Pastırma, sıcak kuru ve kurutucudur. İyisi, semiz ve rutubetli olanıdır. Bağırsak ağrılarına (kulunç) neden olur. Zararı süt ve yağ ile pişirilmek sure­tiyle giderilir. Sıcak ve rutubetli mizaçlı kimselere elverişlidir. [261]

 

82— Kuş Etleri:

 

Allah Teâlâ, cennetliklerden bahsederken: "Canlarının çektiği kuş eti ile (etraflarında dolanırlar)", buyuruyor.[262]

Bezzâr'm Müsned'mĞc merfû olarak şöyle buyrulur: "Şüphesiz ki sen cennette bir kuşa bakar ve onu arzu edersin. Derhal o, kızartılmış olarak önüne düşer.[263]

Kuşlardan bazıları helâl, bazıları da haramdır: Haram olanlar; çakır do­ğan, doğan ve şahin gibi pençeli olanlar, kerkenez, kartal, leylek, saksağan, alaca karga, kara karga gibi leş yiyenler; hüdhüd (ibibik) ve göçken (surad) gibi öldürülmesi yasak olanlar; çaylak (hıdee) ve karga gibi öldürülmesi em­redilen kuşlardır.

Helâl olanların ise çeşitli sınıfları vardır:

Tavuk: Hz. Peygamber'in (s.a.) tavuk yediği Sahihayrfda. belirtil­miştir.[264]

Tavuk, sıcak ve birinci derecede rutubetli özellik arzeder. Mideye hafif­tir. Hazmı çabuktur, iyi bir karışım olur, beyni ve meniyi arttırır, sesi tasfiye eder, rengi güzelleştirir, aklı güçlendirir, güzel bir kan oluşturur. Rutubete meyillidir. Denildiğine göre devamlı yenmesi "nıkris" denilen ayak zahmeti­ne sebep olurmuş. Ancak bu sabit değildir.

Horoz eti: Daha sıcak ve daha az rutubetli özellik arzeder. Eskisi ilaçtır ve usfur (veya asfar) tohumu (kurtum) ve durak otu işibs) ile pişirildi­ği zaman kulunca (bağırsak ağrısına), astıma, yoğun yellere iyi gelir. İyi bir gıdadır, hazmedilmesi çabuktur. Piliçler İse, hazmı çok süratlidir, tabiatı yu­muşatır, ondan oluşan kan gerçekten güzel (ince) bir kandır.

Tiraç kuşu [265] eti: İkinci derecede sıcak ve kuru özellik ar­zeder; hafif ve hoştur. Hazmı çok çabuktur. Mutedil bir kan oluşturur. Çok yemek gözü keskinleştirir.

  Keklik eti: Güzel kan oluşturur. Hazmı çabuktur.

Kaz eti: Sıcak ve kurudur. Alışkanlık edinildiğinde kötü bir gıdadır, artığı fazla değildir.

Ördek eti: Sıcak ve rutubetlidir, artığı fazladır, hazmı zordur, mide­ye uygun değildir.

Toy kuşu eti: Sünen'de Bürcyhî b. Ömer b. Sefine hadi­sinde, râvi dede (Sefine) sahabî, Hz. Peygamber (s.a.) ile beraber toy kuşu eti yediğini söylemiştir.[266]

Toy kuşu eti, sıcak ve kuru, hazmı zor bir özellik arzeder. Çalışıp yoru­lanlar için faydalıdır.

8- Turns eti: Kuru ve hafiftir. Sıcak mı soğuk mu olduğu ihtilaflıdır S^davi (kara) bir kan oluşturur. Çalışıp yorulan kimselere uy­gundur. Boğazlandıktan sonra bırakılmalı ve bir gün veya iki gün sonra ye­nilmelidir.

Serçe ve turkay (ya da çekük) kuşu eti Nesâî, Soner'inde rivayet etmiştir: Abdullah b. Ömer (r.a.) Hz. Peygamber'den (s.a.) şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Eğer bir insan serçe ya da daha küçük bir kuşu hakkını vermeden öldürürse, mutlaka Yüce Allah o kimseden onu so­rar." Sordular: "Ya Rasûlallah! Onun hakkı nedir?" Hz. Peygamber (s.a.): "Onu boğazlaman ve yemendir, başını koparıp atmamandır."[267] buyurdu.

Yine onuri Sünen'inde, Amr b. Şerîd'in, babasından rivayet ettiği bir ha­diste Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Kim boş yere bir ser£e öldüürse, o serçe: 'Ya Rabbi! Beni falanca boş yere öldürdü, bir fayd? iürmedi.' diye Allah'a tazarru ve niyazda bulunur."[268]         '

Serçe eti, sıcak ve kurudur, tabiatı tutar, şehveti arttırır, çorbası Jabiatı yumuşatır, mafsallara fayda verir. Beyni zencefil ve soğanla yendiği gaman cima arzusuna heyecan katar. Midede iyi bir karışım oluşturmaz.

10— Güvercin eti: Sıcak ve rutubetlidir, iç organları daha1 az ru­tubetlidir. Civcivleri daha rutubetli özellik arzeder. Yeni uçabilenlerinin eti daha hafiftir, gıdası da iyidir. Erkek güvercin eti gevşeme, uyuşma, sekte ve titremelere karşı şifadır. Nefeslerini koklamak da aynı şekildedir. Civcivleri­ni yemek siyatiğe karşı yardımcı olur. Böbreklere iyi gelir. Kanı arttırır. Hak­kında asılsız hadisler uydurulmuştur. Güya bir adam Hz. Peygamber'e yal­nızlıktan şikâyet edince: "Kendine güvercinden bir eş edin." buyurmuş.[269] Bundan sıhhatçe daha iyisi şudur: Hz. Peygamber (s.a.) bir adamı bir güver­cini izlerken görmüş ve: "Bir şeytan bir şeytanı takip ediyor." buyur­muştur [270]                                                                                     

Hz. Osman (r.a.), hutbesinde, köpeklerin öldürülmesini ve gü Jfercinle-rin boğazlanmasını emrederdi.                                                         

11— Bağırtlak kuşu eti: Kuru özelliklidir. Kara safra meydana getirir, tabiatı sıkar. En kötü gıdalardandır. Ancak istiska'ya (vücudurj bir tarafında su toplanması) karşı fayda verir.                                           ;

12—  Bıldırcın eti: Sıcak ve kuru özelliklidir. Mafsallara iyi gelir. qıcak özellikli karaciğere zararlıdır. Zararı sirke ve kişnic tohumu (küs-füre) ile giderilir.

Kokuşmuş ve pis yerlerde olan kuşların etlerinden sakınmak gerekir. Bü­tün kuş etleri, hayvan etlerinden daha çabuk hazmedilirler. Daha çabuk haz-molunan ve daha az gıdalı olan yerleri ise boyun ve kanat kısımlarıdır. Be­yinleri (dimağ) hayvan beyinlerinden daha iyidir.

13— Çekirge : Sahihayn'da rivayet edilir: Abdullah b. Ebî Evfâ (r.a.): "H.. Peygamber (s.a.) ile çekirge yiyerek yedi gaza (sefer) yaptık." demiştir.[271]

Müsned'de ise Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Bize iki meyte (ölü), iki kan helâl kılındı: Balık ve çekirge; karaciğer ve dalak." Bu hadis hem merfû, hem de İbn Ömer'e (r.a.) mevkuf olarak rivayet edilir.[272]

Çekirge, sıcak ve kuru özelliklidir, az gıdalıdır. Devamlı yenilmesi za­yıflatır. Buharına durulduğu zaman sidik damlaması ve işeme zorluğuna — özellikle de kadınlar için— iyi gelir. Basurlar için buharına durulur. Semizle­ri akrep sokmasına karşı kızartılır ve yenilir. Saralılar için zararlıdır. Midede karışımı kötüdür. Sebepsiz ölmüş olanların mübahhğı konusunda iki görüş vardır: Çoğu ulemaya göre helâldir. İmam Mâlik haram saymıştır. Baskı, yan­gın vb. gibi bir sebeple ölmesi durumunda helâl olduğunda herhangi bir ihti­lâf yoktur.[273]                               

Devamlı et yememek uygun olur. Çünkü demevî ve şişmanlıklarla ilgili hastalıklara, akut hummalara sebep olabilir. Hz. Ömer (r.a.) şöyle demiştir: "Etten sakınınız. Çünkü o, şarabın alışkanlık doğurduğu gibi alışkanlık do­ğurur. Bu haberi Mâlik, Muvatta'da Hz. Ömer'den rivayet etmiştir. Hipokrat ise: "İçinizi hayvanların makberi kılmayınız." dermiş. [274]

 

83— Leben Süt:       

 

Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Hayvanlarda da size ibretler vardır. Bağır-sakiarmdakiler ile kan arasından, içenlere halis ve içimi kolay süt içiri-riz."[275]; Cennetten bahsederken: "Orada temiz su ırmakları, tadı bozulma­yan süt ırmakları... vardır."[276] buyurmuştur.

Sünen'de merfû olarak şöyle buyrulur: "Kime Allah bir yemek yedirirse o: 'Allah'ım bunu bizim için bereketli kıl, bizi ondan daha hayırlısı ile rızık-landır, desin. Kime de süt içirirse o: 'Allah'ım! bunu bize bereketli kıl, ve ondan bize daha ver' desin. Çünkü ben yiyecek ve içecekler içerisinde sütten başka yeterli olanı bilmiyorum."

Süt, her ne kadar görünüşte basit gözüküyorsa da ashnda yaratılışında üç cevherden tabiî olarak terkip edilmiş mürekkep bir içecektir: Peynir cev­heri, tereyağı cevheri ve su cevherinden meydana gelmiştir. Peynir cevheri, soğuk ve rutubetlidir, bedene gıda verir. Tereyağı cevheri, mutedil hararet ve rutubet arzeder, sağlam yapılı insan bedenine uygundur, menfaatleri çok­tur. Su cevheri, hararetli ve rutubetlidir, tabiatı bırakır, bedene rutubet ve­rir. Genel olarak süt, mutedilden daha soğuk, daha rutubetlidir.

"Sağıldığı sırada kuvveti, hararet ve rutubettir." de denilmiştir. "Hara­ret ve soğuklukta mutedildir." diyenler de olmuştur.

Sütün en kaliteli zamanı sağıldığı zamandır. Sonra giderek değeri azalır. Sağıldığı sırada daha az soğuk, daha çok rutubetli özellik arzeder. Ekşidiği zaman bunun aksi olur. Doğumdan kırk gün sonraki süt tercih edilir. En ka­litelisi son derece beyaz, kokusu güzel, tadı lezzetli, hafif tatlımsı, orta dere­cede yağlı olan, ne çok ince ne çok koyu olmayan, genç ve sağlıklı, orta etli, otlak ve sulağı iyi olan bir hayvandan sağılan süttür.

Süt güzel bir kan oluşturur, kuru özellikli bedeni rutubetlendirir, güzel bir gıda verir, kuruntu, keder ve sevdalı hastalıklara iyi gelir. Bal ile içildiği zaman, dahili yaraları kokuşmuş unsurlardan arındırır. Şekerle birlikte içil­diği zaman, rengi gerçekten güzelleştirir. Süt cimanın zararını telafi eder, gö­ğüs ve akciğere iyi gelir, veremli kimseler için çok elverişlidir. Baş, mide, ka­raciğer ve dalağa iyi gelmez. Fazla süt içmek dişlere ve diş etlerine zararlıdır. Bu yüzden sütten sonra ağız su ile gargara yapılmalıdır. Sahihayn'da belirtil­diği üzere: Hz. Peygamber (s.a.) süt içmiş, sonra su istemiş ve ağzını gargara ederek: "Onun yağı vardır." buyurmuştur[277]

Hummalı kimselere, başı ağrıyanlara iyi gelmez. Beyine ve zayıf başa eza verir, devamlı süt içmek göz kararması ve perdelenmesine, mafsal ağrılarına, karaciğer tıkanıklıklarına, mide ve karında şişliklere neden olabilir. Bal ve zencefil vb. ile zararı izale edilir. Bütün bunlar süte alışkın olmayan kimseler içindir.

a) Koyun sütü: Sütler içerisinde en koyu ve rutubetli olanıdır. Keçi ve inek sütünde bulunmayan ölçüde yağlı ve kötü bir kokusu vardır. Balgamlı artıklar doğurur. Devamlı alındığı zaman cildde beyazlık meydana getirir. Bu tür etkisinin az olması için içine su katılması uygun olur. Susuzluğu teskini çok süratlidir, soğukluk vermesi de bir hayli çoktur.

b) Keçi sütü: İnce ve mutedildir, karnı bırakır, kuru bedeni rutubetlen­dirir, boğaz ağrılarına, kuru öksürüğe ve kan tükürmeye karşı iyi gelir.

Mutlak anlamda süt, insan bedeni için en faydalı içecektir. Çünkü hem gıda verir, hem kan yapar; insan çocukluk döneminde ona alışkındır, aslî fitrata uygundur. Sahihayn'da miraç olayında anlatıldığına göre Hz. Peygam ber'e (s.a.) isrâ gecesinde bir kadeh şarapla, bir kâse süt sunulmuş. O her ikisine de bakmış ve süt kâsesini almıştı. Bunun üzerine Cebrail (a.s.): "Seni fıtrata uygun olana hidayet eden Allah'a hamdolsun. Eğer şarabı alsaydın ümmetin taşkınlık yapar, azardı." demiştir.[278]

Ekşi süt iyi değildir, ham bir karışım oluşturur. Sıcak özellikli mideler onu hazmeder ve ondan faydalanabilir.

c)  İnek sütü: Bedene gıda verir ve onu geliştirir, itidalli biçimde karnı tutar. İncelik ve koyulukta, yağ oranında keçi ile koyun sütü arasında en uy­gun ve en üstün sütlerden birisidir. Sünen* de merfû olarak rivayet edilen İbn Mes'ûd (r.a.) hadisinde: "İnek sütüne devam ediniz. Çünkü o her bir ottan otlar." buyrulmuştur.[279]

d) Deve sütü: Faslın başında sözü geçti. Orada faydalarından bahsedil­di. Tekrara gerek duymuyoruz. [280]                                                  

 

84— Lübân Boswellia Carterii, Akgünlük:

 

"Kündür" de tabir edilir. Hakkında Hz. Peygamberden (s.a.): "Evle­rinizi lüban ve satir otu ile buharlandırımz." şeklinde bir hadis nakledilmişse de, O'ndan böyle bir hadis sahih değildir. Ancak Hz. Ali'nin, kendisine unut­kanlıktan şikâyetçi olan birisine: "Lübân (akgünlük) kullanmalısın; çünkü o kalbi cesaretlendirir, unutkanlığı giderir." dediği rivayet edilmektedir. Zik-redildiğine göre İbn Abbas (r.a.): "Aç karnına şekerle birlikte içilmesi işe­mek ve unutkanlık için iyidir." demiştir. Yine Enes (r.a.) kendisine unutkan­lıktan şikâyetçi olan bir adama: "Lübân'a (kündür) devam et. Akşamdan ıs­la, sabaha girdiğinde, aç karnına ondan iç. Çünkü o unutkanlığa karşı çok iyidir." demiştir.

Bunun açık ve tabiî bir sebebi vardır. Şöyle ki; unutkanlık dimağa gale­be çalan soğuk ve rutubetli mizacın kötülüğünden olduğu zaman, beyin hafı­za gücünü gereği gibi çalıştıramaz ve ezberleyemez. Bu durumda lübân (ak­günlük) ona fayda verdir. Ama unutma, arızî olan bir şeyin galebesinden kay­naklanıyorsa, rutubet verici özellikli şeylerle onun derhal izalesi mümkündür.

Aralarında şu fark vardır: Kuru özellikli olanın arkasından uykusuzluk ve şimdiki olanların değil de geçmişte olan şeylerin hıfzı gelir. Rutubetli özellik­li olanın durumu ise tersinedir.                                                          r.

Unutkanlığı bazı özellikli şeyler doğurur: Ense çukurundan hacamat ol­mak, devamlı yaş küzbüre (kişnic) ve ekşi elma yemek, aşırı düşünce ve gam, durgun suya bakmak ve içine işemek, asılmış kimseye bakmak, mezar kita­belerini çokça okumak, yanyana giden iki deve arasında yürümek, havuzlara bit atmak, fare artığını yemek bunlardandır. Bunların çoğu tecrübe il^i bilin­mektedir. [281]                                                                                      

Lübân (akgünlük), ikinci derecede ısıtıcı, birinci derecede kurutucudur, birazcık tutucu özelliği vardır. Faydaları çok, zararları ise azdır. Faydaların­dan bir kısmı şunlardır: Kan fışkırmasına, kan gitmesine, mide ağrısına, ka­rın gitmesine fayda verir. Yemeği hazmettirir, yelleri çıkarır. Göz yaralarını temizler, sair yaralarda et bitirir. Zayıf mideleri güçlendirir ve onları ısıtır. Balgamı kurutur, göğüs rutubetlerini emer, göz kararmasını giderir. İnatçı yaraların yayılmasını önler. Yalnız başına veya İran sâbiri ile çiğnendiği za­man balgamı çeker. Dil tutulmasına karşı iyi gelir. Zihni açar ve arındırır. Su ile buğulandırıldığında vebaya karşı iyi gelir ve havanın' kokusumj igüzel-leştirir. [282]

 

85— Mâ , Su:

 

Su hayatın maddesi, içeceklerin efendisidir. Kâinatı oluşturan unsurlar­dan biri hatta aslî unsurudur. Çünkü gökler suyun buharından, yeryüzü kö­püğünden yaratılmış, Allah her canlıyı ondan halketmiştir.            

O gıda verir mi, yoksa sadece gıdaya etki mi eder konusunda iki görüş vardır. Daha önce hangisinin daha üstün olduğunu ve delillerini zikretmiştik.

Su soğuk ve rutubetli özellik arzeder, harareti önler, bedeni ve rutubeti­ni muhafaza eder, çözümlenenlerin yerini doldurur, gıdaları inceltir ve onla­rı damarlara gönderir.

Suyun kaliteli olması için şu on şart aranır:

1.  Rengi son derece saf olmalıdır.                      

2.  Asla kokusu olmamalıdır.

3.  Tadı Nil ve Fırat sulan gibi güzel ve hoş olmalıdır.

4.  Ağırlığı hafif ve İnce kıvamlı olmalıdır.

5.  Kaynak ve aktığı yollar temiz ve güzel olmalıdır.

6.  Kaynağı uzakta olmalıdır.

7.  Güneş ve rüzgâra açık olmalıdır. Yer altında gizli olmamalıdır.

8.  Hareketli ve hızlı akışlı olmalıdır.

9.  Suyu bol olmalı, karışan yabancı maddeleri dışarı alabilmelidir.

10.  Döküldüğü yer de suyun kalitesini bildirir. İyi su ya kuzeyden çıka­rak güneye doğru bir yol almalı, yahut da batıdan doğuya doğru bir mecra izlemelidir.

Bu on vasıf üzerinde düşünecek olursanız, bunların sadece şu dört ne­hirde tam olarak bulunduğunu göreceksiniz: Seyhan, Ceyhan, Nil ve Fırat.

Sahihayn'âa Ebu Hureyre hadisinde Hz. Peygamber (s.a.): "Seyhan, Cey­han, Nil ve Fırat; hepsi de cennet ırmaklarmdandır." buyurmuştur.[283]

Suyun hafifliği, şu üç şey ile anlaşılır: 1) Çabuk soğur, çabuk ısınır. Hi-pokrat: "Çabuk ısınıp çabuk soğuyan su en hafif sudur." demiştir. 2) Tartı ile anlaşılır. 3) Aynı ağırlıkta iki pamuk aynı miktardaki farklı iki su ile ısla­tılır ve iyice kurutulur, sonra tartılır. Hangisi daha hafif ise onu ıslatan su, diğerinden daha hafiftir.

Su, aslî konumunda her ne kadar soğuk ve rutubetli ise de, arızî sebep­lerle bu özelliği değişiklik gösterebilir. Şöyle ki; diğer yönlere kapalı olup sa­dece kuzey rüzgârına açık olan su soğuk olmakla birlikte, içinde biraz da ku­zey rüzgârından almış olduğu kuruluk özelliği gösterir. Diğer yönler için de avnı durum söz konusudur.

Madenler arasından kaynayan su, o madenin özelliğini gösterir ve bede­ne o madenin etkisi gibi etki yapar. Tatlı su, hem hasta hem de sağlıklı kim­selere faydalıdır. Soğuk olanı dalia faydalı ve tatlıdır. Aç karnına içilmesi uygun değildir. Hemen cimadan sonral, uyanır uyanmaz, hamamdan çıktıktan son­ra, meyve akabinde içilmemelidir. Daha önce geçmişti. Yemek üzerine içme­de, eğer bir zaruret varsa, bir sakınca yoktur. Hatta içmelidir, fakat az ve emerek içmelidir. Böyle yaparsa asla zarar vermez. Aksine mideyi güçlendi­rir, şehveti uyandırır, susuzluğu giderir.

Ilık su, şişkinlik yapar ve az önceki zikrettiklerimizin aksi tesirde bulu­nur. Üstünden bir gece geçen su, tazesinden daha iyidir. Daha önce geçti. Soğuk su, içende dışarıdaki faydasından daha çok fayda verir. Sıcak su ise, bunun aksinedir. Soğuk su kan kokuşmalarına, buharların başa doğru yükselmesi­ne karşı fayda verir, kokuşmaları önler; sıcak özellik gösteren mizaç, diş, za­man ve mekânlara uygun gelir; soğuk algınlığı ve şişkinlikler gibi olgunlaşma ve çözümlenmeye ihtiyaç gösteren her duruma karşı zararlıdır. Aşırı soğuk olduğunda dişleri sızlatır; devamlı soğuk su içmek, damar çatlamasına, nez­lelere, göğüs ağrılarına sebep olabilir.

Aşın derecede soğuk ve sıcak su, sinirler ve pek çok organlara karşı za­rarlıdır. Çünkü aşırı sıcak su çözümleyici, aşırı soğuk da yoğunlaştırıcıdır. Sıcak su sert karışımların verdiği yanmaları teskin eder; çözümleyici ve ol-gunlaştıncıdır, artıkları dışarı çıkarır, rutubeî ve ısı verir; içildiği zaman haz­mı bozar; yemeği midenin yüzüne çıkarır ve mideyi gevşetir. Susuzluğu he­men söndürmez, bedeni bıraktırır, kötü hastalıklara sebebiyet verir, pek çok hastalıklara karşı zararlıdır. Ancak yaşlı ve saralılara, soğuk özellikli baş ağ­rısına, göz ağrısına iyi gelir. Haricen kullanılması daha faydalıdır.

Güneş tarafından ısıtılmış su hakkında sahih ne bir hadis ne de bir ha­ber (eser) mevcut değildir. Eski tabiplerden hiç biri de onu hoş görmeyip, kö-tülememişlerdir. Aşırı sıcak su böbrek yağlarını eritir. Gayn harfind^j, yağ­mur sulan hakkında söz edilmişti. (Gays maddesi).                          

a) Kar ve dolu suyu: Sahihayn'da sabit olduğu üzere Hz. Peygamt er çe­şitli münasebetlerle yaptığı duasında: "Allah'ım! Beni hatalarımdan i:ar dolu suyu ile yıka!" buyururdu.[284]                                                  

Kar, mâhiyet itibariyle sert ve dumanlı özellik arzeder. Suyu da aynı şe­kildedir. Hataların, kalbin serinletilmesine, güçlendirilmesine ve sertleştiril-mesine duyulan ihtiyaçtan dolayı kar suyu ile yıkanması talebindeki hikme­tin izahı daha önce geçmişti. Bundan hem bedenî, hem de kalbî hastalıkların zıdları ile tedavi edilmeleri ilkesinin çıkarıldığı yine orada belirtilmişti.

Dolu suyu, kar suyundan hem daha ince hem de daha lezzetlidir. Buz suyu ise, aslı olan su özelliğini gösterir.                                            

Kar, iyilik ye kötülük bakımından üzerine yağdığı dağ ve toprakların özel­liğini kazanır. Hamamdan çıktıktan, cimadan, spordan, sıcak yemekten he­men sonra karlı su içmemek gerekir. Aynı şekilde öksürenler, göğüs ağrısı çekenler, karaciğer zayıflığı olanlar, soğuk özellikli mizaca sahip kimseler de karlı su içmemelidirler.                                                                 

b) Kuyu ve yeraltı boru suları: Kuyu sularının letafeti azdır, yer altı bo­ru suları ise ağırdır. Çünkü kuyu gömüde olup, kokuşmalardan hali değildir. Boru sulan ise hava ile temas halinde değildir, hava ile temas edip üzerinden bir gece geçmedikçe içilmemelidir. En kötüsü de kurşun borularda akıtılan, ya da kuyusu harap olan sulardır. Özellikle toprağı da kötü ise, artık o su korkunç bir veba yuvasıdır.

c) Zemzem suyu: Şerefçe suların efendisi, en büyük ve azametlisidir, ne­fislerin en çok arzuladığı, fiyatça da en yüksek ve en nefis olanıdır. O Cib­ril'in (a.s.) yere ayağım vurması neticesinde Yüce Allah tarafından ilk etapta Hz. İsmail'in su ihtiyacını gidermek için çıkarılmıştır.[285]

Sahih'tt sabit olduğu üzere Hz. Peygamber (s.a.), Kabe ve örtüsü ara­sında Zemzem'den başka azığı olmaksızın geceli gündüzlü kırk gün geçiren Ebu Zer'e: "Şüphesiz o (Zemzem), doyurucu bir yemektir." buyurmuş­tur[286] Başkaları bu ifadeye, "Ve hastalıklara şifadır." sözünü de eklemiş­lerdir[287]

İbn Mâce'de ise Câbir b. Abdillah (r.a.) hadisinde Hz. Peygamber (s.a.): "Zemzem suyu ne niyetle içilirse öyle olur," buyurmuştur[288] Bazıları bu hadisi Muhammed b. el-Münkedir'den rivayet etmekte olan râvi Abdullah b. el-Müemmel yüzünden zayıf bulmuşlardır. Biz, Abdullah b. el-Mübarek'ten rivayet etmiştik. Bu zat hacc ettiğinde Zemzem'e geldi ve: "Ey Allah'ım! İbn Ebi'l-Mevalî, Muhammed b. el-Münkedir'den, o Câbir'den (r.a.), o da Pey-gamber'inden (s.a.): 'Zemzem suyu ne niyetle içilirse öyle olur' buyurduğu­nu naklediyor. Ben onu kıyamet gününün susuzluğunu gidermesi için içiyo­rum." dedi. İbn Ebi'l-Mevâlî sikadır. Şu halde hadis hasendir. Bazıları o ha­disi sahih bulurken, bazıları da mevzu saymışlardır. Her ikisi de tahkiksiz söylenmiş sözlerdir.

Bizzat kendim ve daha başkaları Zemzem ile şifa bulmayı tecrübe etmiş ve şaşılacak tesirlerini görmüşüzdür. Ben çeşitli hastalıkların şifasını onda ara­dım ve Allah'ın izni ile iyileştim. Pek çok sayıda kimselerin yarım ay boyunca, daha az veya daha çok müddetle sadece onunla gıdalandıklarım, hiçbir açlık hissetmediklerini, insanlarla birlikte onlardan biri gibi tavaf ettiklerini müşahade etmişimdir. Biri bana tam kırk gün Zemzem'le idare ettiğini, bu arada eşi ile cima edebilecek, oruç tutup defalarca tavaf edebilecek gücünün bulunduğunu söylemiştir.

d) Nil suyu: Cennet nehirlerinden birisidir. Kaynağı Habeş ülkesinin en uzak noktalarında, Kamer dağlarının arkasındadır. Orada yağmur suları top­lanır, seller birbirini destekler ve böylece Allah NiFi çöl bir toprak üzerinden Kuzey'e doğru sürükler. Onunla ekin çıkarır, ondan insanlar ve hayvanlar yerler. Yüce Allah'ın Nü'i akıttığı topraklar çöl topraklarıdır, katıdır; nor­mal yağmur yağacak olsa onunla o toprağın suya kanması ve bitki bitirmesi mümkün değildir. Normalin üstünde yağacak olsa bu kez de, evler barklar, orada meskûn olanlar zarar görecek ve yaşama düzeni bozulacak, hayat yü­rümeyecekti. İşte bu yüzden Allah yağmuru tâ uzak yerlere indirdi, sonra bu yağmurları büyük bir nehirde buralara akıttı. Yüce Allah onun taşmasını belli vakitlerde ve ülke topraklarının yeterli düzeyde sulanabileceği bir miktar ve keyfiyette ayarladı. Bütün toprakları suya iyice kandırdığı zaman azalması ve yatağına çekilmesi için izin verdi. Böylece ekim yapılabilmesi imkânı doğ­du ve istifade tamamlandı.

Nil suyunda, az önce zikredilen, kaliteli bir suda bulunması gereken on vasıf da bulunmaktadır. Böylece o, en latif, en hafif, en tatlı ve en hoş sular­dan biri olmaktadır.

e) Deniz suyu: Hz. Peygamber'in (s.a.) deniz hakkında: "Onun suyu te­mizdir; ölüsü de helaldir. "[289] buyurduğunu biliyoruz. Yeryüzünde gerek in­sanların gerekse hayvanların hayatlarının düzenli ve menfaatlerinin tamam olması için Yüce Allah denizleri acı ve tuzlu kılmıştır. Çünkü denizler daimi ve durgundurlar; içerisinde pek çok canlılar yaşar. Bunlar orada çoğu kez ölürler ve gömülmezler. Eğer bu durumda deniz suyu tatlı olsaydı, devamlılı­ğı ve içerisinde hayvanların ölmesi sebebiyle bozulur ve kokuşurdu. Dünya­mızı saran hava tabakası bundan etkilenir ve o da kokuşur, fesada uğrar; ne­ticede bütün dünya fesada giderdi. Yüce Allah'ın herşeyi yerli yerinde yara­tan hikmeti, denizlerin tuzla gibi şayet dünyadaki bütün İaşeler, pis kokular, ölüler içerisine atılacak olsa bozulmayacak, değişmeyecek şekilde kalmasını gerektirdi; yaratıldığından kıyamete dek kalmasına rağmen kokuşmamasını gerektirdi ve denizler öyle yaratıldı. Bu denizlerin tuzlu olmasını gerektiren gâî sebebidir. Onun fiilî olarak tuzlu olmasını intaç eden etkin sebep de, zenininin tuzlu ve çorak olmasıdır.

Deniz suyu ile yıkanmak, deride bulunan pek çok afetlere karşı faydalı­dır. İçmek dahili ve harici zararlara sebep olur. Çünkü karnı bırakır, zayıfla­tır, kaşıntı ve uyuz doğurur, şişkinlik ve susuzluk meydana getirir. Deniz su­yunu içmek zorunda kalan kimseler için, zararını giderme amacı ile yapabile­ceği bazı yollar vardır:

Bunlardan birisi şöyledir; Deniz suyunu tencereye koyar, tencere üzeri­ne kamışlar uzatır, onların üzerine de kabartılmış yeni yün koyar. Sonra ten­cerenin altını yakar. Buharlaşıp da yün buhara doyduğu zaman alır ve bir kap içerisinde sıkar ve bunu defaatle yapar. Yünde tatlı su buharı toplanır, tencerede ise acı kısım kalır.

İkinci bir yol: Sahilde genişçe bir çukur kazar ve deniz suyu onun içerisi­ne sızar; sonra kazdığı çukura yakın ikinci bir çukur kazar ve birinci çukur­daki su oraya sızar. Sonra üçüncüsünü kazar. Su tathlaşıncaya kadar böyle yapar.

Bulanık suyu içmek zorunda kalan bir kimse şöyle bir çareye başvurma­lıdır: Bulanık su içerisine kayısı çekirdeği veya abanoz (sâc) ağacından bir parça atılır veya alevli ucu yanan bir odun, içerisine sokularak söndürülür, yahut kilermeni veya buğday kavutu atılır. Çünkü bu durumda suyun bula­nıklığı dibine çöker ve su durulur. [290]

 

86— Misk:

 

Sahih-i Müslim'de Ebu Saîd el-Hudrî'den Hz. Peygamberdin (s.a.): "En iyi güzel kökü, misktir." buyurduğu nakledilir.'[291]

Sahihayn'da Hz. Âişe şöyle der: "Ben Hz. Peygamber'i (s.a.) ihrama girmeden önce ve kurban bayramının ilk günü Kâ'be'yi tavafından önce, içinde misk bulunan bir koku ile kokulardım."[292]

Misk, kokuların kiralıdır, en üstünü, en iyisidir, onunla darbımesel geti­rilir, diğerleri hep ona benzetilir, o bir başkasına benzetilmez. Cennette sıd-dıkların makamı ondandır.

Misk ikinci derecede sıcak ve kuru özellik arzeder. Nefsi sevindirir ve onu güçlendirir. Bütün iç organları koklamak ya da içmek yoluyla güçlendirir. Üzerine sürülmek sureti ile de, dış organları takviye eder. Yaşlılar, üşü­yenler için özellikle de kış mevsiminde faydalıdır. Bayılma ve hafakanlar için iyidir. Bol harareti harekete geçireceği için zayıflığa iyi gelir. Gözün beyazını cilalar, rutubetini emer, orada ve bütün uzuvlarda bulunan yelleri indirir, ze-hirin etkisini ortadan kaldırır, yılan ısırmalarına iyi gelir. Faydalan :SerÇek-ten pek çoktur. En güçlü ferahlatıcı maddelerden birisidir. [293]

 

87— Mercencûş , Majorane Hortensis, Macuran Otıı/Mercanköşk/Merzenküş:[294]

 

Hakkında sıhhatini bilmediğimiz bir hadis vardır ve şöyle denmektedir: "Mercanköşke devam ediniz. Çünkü o, soğuk algınlığı için iyidir."[295]

Mercanköşk, üçüncü derecede sıcak, ikinci derecede kurudur. Koklan-ması soğuk özellikli baş ağrısına; balgam, kara safra, soğuk algınlığı ve yo­ğun yellerden olan baş ağrılarına iyi gelir. Başta ve burun deliklerindeki tıka­nıklıkları açar. Soğuk Özellikli çoğu şişlikleri çözümler, soğuk ve rutubetli özel­lik arzeden ağrı ve şişliklerin çoğuna fayda verir. Üzerinde taşımldığında ay­başı kanını söktürür ve hamile kalınmasına yardımcı olur. Kuru yapraklan ufalanır ve ısıtılıp sanlırsa, göz altında arız olan kan lekelerini giderir. Lapa­sı sirke ile sargı yapıldığında akrep sokmasına iyi gelir. Yağı, sırt ve dizkapa-ğı ağrılarına karşı faydalıdır. Yorgunluğu giderir. Onu sürekli koklayan kim­senin gözlerine su inmez. Acı badem yağı ile suyu buruna çekildiğinde, bu­run deliklerindeki tıkanıklıkları açar, orada ve başta arız olan yellere karşı faydalıdır.  [296]                                                        

 

88— Müh , Tuz:

 

İbn Mâce Siinen'inde Enes'ten (r.a.) merfû olarak: "Katıklarıriızm efen­disi tuzdur."[297] buyurulduğunu rivayet eder. Bir şeyin efendisi, o şeyi ıslah edip, düzene koyan demektir. Katıkların çoğunluğu ancak tuz ile kıvamını, tadını bulur. Bezzâr'ın MüsnecTinde merfû olarak şöyle buyurulduğu nakle­dilir: "Çok geçmez insanlar içerisinde yemekteki tuz gibi olursunuz.,Yemek ancak tuz ile kıvamını bulur."[298]                           :

fardır. Ger-Aisbet etmiş.

Bağavî, Tefsirinde Abdullah b. Ömer'den (r.a.) merfû olarak şöyle bu-yurulduğunu zikreder: "Allah gökten yeryüzüne dört bereket indirmiştir: De­mir, ateş, su, tuz." Hadisin mevkuf olması daha uygun gözükmektedir.

Tuz, insanların bedenlerini ve yiyeceklerini düzene sokar, karıştırıldığı herşeyi, hatta altın ve gümüşü bile ıslah eder. İçerisinde bulunan bir kuvvet sebebiyle altının sarılığını, gümüşün de beyazlığını arttırır. Cilalayın ve çö­zümleyici, yoğun rutubetleri giderici ve onları emici, bedenleri takviye edici, kokuşma ve bozulmalarını önleyici, yaralı uyuza fayda verici özellikleri vardır.

Onunla sürme çekildiğinde, gözde bulunan fazla eti söker. "Zafere" ve "enderânî" denilen, kaynağı kaplayan tabaka ile aşırı beyaz olan kısmı bu hususta daha da etkilidir. İnatçı, pis yaraların yayılmasını önler, dışkıyı indi­rir; karında su toplayan kimselerin karınları onunla oğulduğu zaman iyi fay­da verir; dişleri arındırır, kokuşmaları giderir; diş etlerini takviye eder ve güç­lendirir. Faydaları gerçekten çoktur. [299]

 

89— NahI, Phoenix Dactylifera, Hurma Ağacı:

 

Kur'an'da birçok yerde geçer. Sahihayn'da İse İbn Ömer (r.a.) şöyle an­latır: Hz. Peygamber'in (s.a.) yanında iken, bir de baktık hurma özü getiril­di, Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.):

— Gerçekten ağaçlar içerisinde bir ağaç vardır ki, yaprağı düşmez. Bu ağaç müslümanın misalidir. Şimdi bana söyleyin, bu ağaç nedir? buyurdu. Bunun üzerine cemaatin zihinleri kirlardaki ağaçlara takıldı.

Benim içimden bunun hurma olduğu geçti. O hurmadır diyecek oldum. Sonra baktım ben cemaatin içerisinde yaşça en küçük olanıyım. Bu yüzden sustum. Hz. Peygamber:

—  O hurma ağacıdır, buyurdu.

Ben bunu (babam) Ömer'e andığımda şöyle dedi:

—   Eğer  söyleseydin,  o  benim  için  şundan  şundan  daha  makbul olurdu[300]'

Bu hadisten şu neticeleri çıkarabiliriz:

Alim olan zat talebeleri için meseleleri vaz edip, onları yetiştirmek için görüşlerini alabilir ve onları deneyebilir.

Darbımesel ve teşbihler yapılabilir.

3  - Sahabe, büyüklerine karşı hayâlı ve saygılıdırlar, büyük nında konuşmaktan_]tendilerini tutarlar.

4 — Kişi, oğlunun başarısı ve doğruya ulaşmasından dolayı fe yar, sevinir.

Çocuğun babası huzurunda —baba bilmese bile— bildiği bir şeyi söy­lemesi mekruh değildir, bunda babaya karşı bir edepsizlik mânası yoktur.

Faydasının devamlı, gölgesinin her zaman olması, meyvesinin hoş ve güzelliği ve daimi olarak bulunması gibi özelliklerinden dolayı müslüman, hurma ağacına benzetilmiştir.

Meyvesi hem yaş hem kuru iken; hem koruk hem olgun iken yenilir. O hem bir gıda hem de devadır; hem yemek hem tatlıdır; hem içecek hem mey­vedir. Gövdesi bina, alet-edevat ve kap imalinde kullanılır. Yaprağından ha­sır, zenbiî, kap ve yelpazeler vb. yapılır. Lifinden ip yapılır, yastık vb. içi dol­durulur. Geriye kaldı çekirdeği, o da deve yiyeceğidir. İlaç ve sürmelikler içe­risine katılır. Sonra meyvesinin ve endamının güzelliği, manzarasının hoşlu­ğu, meyvelerinin ahenkli biçimde dizilişi, çekiciliği ve letafeti insanın içini fe­rahlatır, hoş bir neşe verir. Onun görülmesi yaratıcısının ve O'nun eşsiz sa natını, kudretinin kemalini, hikmetinin sonsuzluğunu hatırlatır. Ona mü'mir kişiden daha çok benzeyen başka bir şey yoktur. Çünkü mü'mîn mahza ha yırdır, açık, gizli mutlak faydadır.

O öyle bir ağaçtır ki, kütüğü (yeni bir minber yapılması münasebeti ile Hz. Peygamber'in kendisinden ayrılması ânında O'na olan şevki, sözünü din lemeye olan iştiyakı neticesinde âhu figân eylemiştir. Meryem validemiz Hz İsa'yı doğuracağı zaman onun altına inmiştir. İsnadında tereddütler bulunai bir hadiste onun hakkında: "Halanıza, hurma ağacı ikram ediniz. Çünkü < Âdem'in yaratıldığı topraktan halkedilmiştir." buyurulmuştur.[301]

İnsanlar asmanın mı hurmadan, yoksa hurmanın mı asmadan daha üs tün olduğunda ikiye ayrılmışlardır. Yüce Allah, Kitab'ında pek çok yerde he ikisini de yan yana zikretmiştir[302]' Her biri diğerine ne kadar da yakındır Bununla birlikte her biri kendi bitiş yerinde, toprağının uygun olduğu yerd daha üstün, daha faydalıdır. [303]

 

90— Nercis N. Tazzetta, Nergis:

 

Hakkında aslı olmayan bir hadis vardır. Güya Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuş: "Nergis koklamaya devam ediniz; çünkü kalpte delilik, cüzzam ve baras (alaca hastalığı) çekirdeği bulunur. Onu ancak nergis koklamf keser."[304]

Nergis, ikinci derecede sıcak ve kuru özelliklidir. Kökü sinirlere kada; ulaşan yaraları ıslah eder; yıkayıcı, arındırıcı, cezbedici bir gücü vardır. Pişi­rilip suyu içildiği zaman veya haşlanarak yenildiği zaman kusmayı harekete geçirir, midenin dibindeki rutubeti cezbeder. Kara burçak ve bal ile pişirildiği zaman, yaraların kirlerini arındırır ve zor olgunlaşan çıbanları parçalar.

Çiçeği mutedil bir hararette ve hoştur; soğuk özellikli soğuk algınlığına iyi gelir. Kuvvetli bir çözümleyici gücü vardır, dimağ ve burun deliklerindeki tıkanıklıkları açar; rutubetli ve kara safralı beş ağrılarına fayda verir, sıcak özellikli başları ağrıtır.

Soğanı, sert olarak bölünüp dikildiğinde iki katı olur. Onu kışın sürekli koklayan kimse, yazın "birsam" denilen bir nevi delilikten emin olur. Bal­gam ve kara safra safradan hasıl olan baş ağrılarına karşı fayda verir. Kalbi ve beyni güçlendirici, pek çok hastalıkları giderici bir koku özelliği vardır. Teysîr sahibi: "Onu koklamak, çocuklardaki sarayı giderir." demiştir. [305]

 

91— Nevre , Har/eme:

 

İbn Mâce ümmü Seleme'den nakleder: "Hz. Peygamber (s.a.) temizlik yapmak istediği zaman avret yerinden başlar ve harzeme (nevre) sürer, bede­ninin diğer yerlerine de ailesi sürerdi."[306] Harzeme hakkında birçok hadis varid olmuştur. En iyisi bu naklettiğimizdir.

Rivayete göre ilk kez hamama giren *ve kendisine harzeme yapılan kimse Sü­leyman b. Davud (a.s.)'dır. Aslı: İki birim kireç ile bir birim zırnık alınır ve su ile karıştırılır. Olgun laşıncaya ve iyice mavileşinceye kadar güneşte veya hamam­da bekletilir. Sonra vücuda sürülür ve etkisini gösterecek kadar oturulur, su do­kundurulmaz, sonra yıkanır; yakıcı etkisinin giderilmesi için de yerine kına sürülür. [307]

 

92— Nebik Flacourtia Cataphracte, Sidr veya Nebik Ağacı:

 

Ebu Nuaym, et-Tıbbu'n-Nebevî'de merfû olarak şu hadisi zikreder: "Adem (a.s.) yeryüzüne indirildiğinde, dünya meyvelerinden yediği ilk şey nebik idi." Hz. Peygamber (s.a.), sıhhatinde ittifak edilen hadislerinde "ne-bik"ten söz etmiş ve İsrâ gecesinde sidre-i müntehayı gördüğünü ve onun ye­mişlerinin (nebik) Hecer destileri gibi olduğunu ifade buyurmuşlardır.[308] Ne­bik, sidr ağacının (nebik ağacı) meyvesidir. Tabiatı tutar, ishale iyi gelir, mi­deyi tabaklar, safrayı teskin eder, bedene gıda verir, iştahı açar, balgam do­ğurur, safralı mide fesadına iyi gelir. Hazmı yavaştır. Kavutu iç organları güç­lendirir; safralı mizaçları ıslah eder. Zararı petekli bal ile giderilir.

Rutubetli mi, yoksa kuru mu olduğu hakkında iki görüş varsa da, doğru­su şöyledir: Onun rutubetli olanı soğuk ve rutubetli; kurusu ise soğuk ve kurudur.  [309]                                                              

 

93— Hindiba Cichorium Endivia, Yaban Marulu:

 

Hakkında Hz. Peygamber'den (s.a.) aslı olmayan aksine mevzu bulu­nan üç hadis bulunmaktadır: 1) "Hindiba yiyiniz ve onu silkelemeyiniz. Çünkü Allah'ın hiçbir günü yoktur ki, cennet katrelerinden onun üzerine damlalar inmiş olmasın." 2) "Kim hindiba yer ve üzerine uyursa, ona ne zehir doku­nur, ne de sihir." 3) "Hiçbir hindiba yaprağı yoktur ki, üzerinde cennetten bir damla bulunmasın."[310]

Hindibanın istihale ve mevsimlerin değişmesi ile değişiklik gösterici bir özelliği vardır: Kış mevsiminde soğuk ye rutubetlidir, yazın sıcak ve kuru­dur; ilkbahar ve sonbaharda ise mutedildir. Çoğu kez soğukluk ve kuruluğa meyillidir. Tutucu ve soğutucu özelliği vardır; mideye iyi gelir. Pişirilip sirke ile yenildiği zaman, özellikle de kara hindibası karnı tutar, mide için bu dahg da iyidir, daha da tutucudur; mide zayıflığına fayda verir.

Lapası, midede arız olan iltihapları izale eder ve nikrise (gut) ve sıcal< özellikli göz şişliklerine iyi gelir. Yapraklan ve saplan lapa yapılıp sarıldığ zaman akrep sokmasına karşı fayda verir, mideyi güçlendirir, karaciğerde ân; olan tıkanıklıkları açar, soğuk ve sıcak özellikli karaciğer ağrılarına iyi gelir

Dalak, damar ve iç organlarda meydana gelen tıkanıklıkları açar, böbrek da­marlarını arıtır. Karaciğer için en faydalısı en acı olanıdır. Damıtılan suyu, özellikle yaş raziyane suyu ile katıldığı zaman tıkanıklık doğuran sarılığa karşı fayda verir. Yaprakları inceltilip sıcak özellikli şişlikler üzerine konulduğu zaman, onları serinletir ve çözümler. Midede olan şeyleri temizler, kan ve saf­ranın hararetini söndürür. En uygunu yıkanmadan ve silkinmeden yenilme-sidir. Çünkü yıkanıldığı veya silkinildiği zaman, özelliğini kaybeder. Bunun­la birlikte onda bütün zehirlere karşı fayda veren panzehir (tiryak) özelliği de vardır.

Suyu ile sürme çekildiğinde, göz zaafına iyi gelir. Yapraklan panzehir içerisine katılır; akrep sokmasına karşı iyi gelir ve çoğu zehirlere mukavemet eder. Suyu damıtılıp üzerine zeytinyağı döküldüğü zaman, öldürücü ilaçlar­dan kurtarır. Kökü damıtılıp suyu içildiği zaman yılan, akrep ve eşek arısı sokmalarına iyi gelir. Kökünün salgıladığı sütü, gözün beyazını cilalar. [311]

 

94— Vers C. Lonca, Kurkum/Zcrdeçöp/Hind Zafranı:[312]

 

Tirmizî, Cami'inde Zeyd b. Erkam'dan naklettiğine göre Hz. Peygam­ber (s.a.), zâtülcenbe karşı zeytinyağı ve versi tavsiye buyururdu. Katâde: "Şi­kâyetçi olduğu taraftan boğazına akıtılır.." demiştir.[313]

İbn Mâce, Zeyd b. Erkam'dan (r.a.) şöyle nakleder: "Hz. Peygamber (s.a.), zâtülcenbe karşı boğaza akıtılmak suretiyle vers, kust (ûd-i hindî) ve zeytinyağı önerirdi."

Ümmü Seleme validemizden şöyle dediği sahih olarak bilinmektedir: "Lo-husa kadın, doğumundan sonra kırk gün otururdu. Bizden birisi lohusalığı sırasında yüzündeki allıklardan dolayı vers (Hind zafranı) sürerdi."[314]

Lügatçi Ebu Hanife şöyle der: "Vers ekilir, kendiliğinden bitmez. Arap topraklarından başka yerde, Arap topraklarından da Yemen ülkesinden baş­ka yerlerde yetiştiğini bilmiyorum."           

Birinci derecenin ilk haddinde sıcak ve kuru özellik arzeder. En kalitelisi kırmızı ve ele yumuşak geleni ve kepeği az olanıdır. Cilddeki lekeler, kaşınt yerlerine, deri yüzünde bulunan sivilce ve kabarcıklara sürüldüğünde iyi ne­tice verir. Tutucu ve boyayıcı özelliği vardır. İçildiği zaman barasa (alacalık iyi gelir.'İçilecek miktarı bir dirhem kadardır.

Özellik ve faydaları bakımından deniz kustuna (kust-ı bahri) yakındır! Cilddeki beyazlıklar, kaşıntı, sivilce ve kabarcıklar ile kızıla çalan siyah leke ler üzerine sürüldüğü zaman fayda verir. Vers ile boyanmış elbise cima lezze tini arttırır. [315]                                                                                        

 

95— Vesme, Isatis Tinctoria, Yabani Civid Otu:

 

Arapça'da de denilir. Saçı siyahlaştırır. Saçı siyaha boyJfn; nın caiz olup olmaması sırasında sözü geçmiştdi. [316]           

 

96— Yaktîn C. Pepo, Kabak:

 

"Yaktin"den maksat ve, yani kabaktır. Ancak "Yaktîn" kelimesi daha geneldir. Çünkü sözlükte, karpuz, acur, hıyar gibi sapı (sakı) üzere durmayan her bitkiye "yaktîn" tabir edilir. Kur'an'da "...Ve üzerinde (gölge yapması için) kabak türünden bir ağaç bitirdik. "[317] âyetinde zikri geçer.

Soru: Arapça'da sapı üzere durmayan bitkilere değil de tabir edilir. ise sapı (sakı, bedeni, gövdesi) olan bitkilerdir. Lügat âlim­leri böyle söylemişlerdir. Bu durumda âyette "kabak türün­den bir ağaç" ifadesi nasıl kullanılmıştır? •

Cevap:  kelimesi kayıtsız kullanıldığı zaman, üzerinde durduğu bir sapı, gövdesi olan bitkiler manasına gelir. Kayıtlandığı zaman ise durum değişir ve kayıtlandığı manaya gelir. İsimler bahsinde mutlak ve mukayyed arasındaki fark, anlayış ve lügatin mertebeleri konusunda pek büyük faydası olan önemli bir konudur.                                                             

 )|yani kabaktır Sahihayn'ûa şöyle bir hadis vardır: Enes b. Mâlik ahlatın Bir ters

Kur'an'da zikri geçen den maksat ( nüne de veya adı verilir.

tığı bir yemeğe Hz. Peygamber'i (s.a.) davet etmişti. Bu yemeğe Rasûlullah (s.a.) ile birlikte ben de gitmiştim. Ev sahibi Rasûlullah'a (s.a.) arpa ekmeği ile içinde kabak ve kurutulmuş et bulunan bir çorba takdim etti. Ben Rasû-lullah'm (s.a.) tabağın etrafındaki kabakları araştırdığını gördüm. Artık o günden sonra kabağı sevmekteyim.[318]

Ebu Tâlût şöyle der: Enes b. Mâlik'in yanına girdim. O kabak yiyor ve şöyle diyordu: "Ey kabak! Hz. Peygamber'in sana olan sevgisinden dolayı sen, bana ne kadar sevimlisin!"

et-Gaylâniyyâfâa. Hişâm b. Urve hadisinin ilk râvisi Hz. Âişe şöyle de­mektedir: Hz. Peygamber (s.a.) bana: "Ey Âişe! Ocağa bir tencere koydu­ğunuz zaman, içine bolca kabak koyun. Çünkü o hüzünlü kimsenin kalbini güçlendirir." buyurdu.

Kabak (yaktın) soğuk ve rutubetli özellik arzeder, hafif bir gıda verir, mideden inmesi süratlidir. Eğer hazmolmadan önce bozulmamışsa güzel bir karışım oluşturur. Özelliklerinden birisi de beraber bulunduğu diğer gıdalar­la uyumlu ve güzel bir karışım oluşturmasıdır. Hardal ile birlikte yenildiğin­de sert, tuzla yenildiğinde tuzlu, tutucu bir nesne ile alındığında tutucu karışımlar oluşturur. Ayva ile yenildiği zaman bedene güzel bir gıda verir.

Kabak hafif ve sulu özellik arzeder; rutubetli ve balgamlı bir gıda verir, hararetli kimselere fayda verir, soğukluk hissedenlere ve balgamlı tarafı ağır basan mizaçlara iyi gelmez. Suyu susuzluğu keser. İçildiği veya onunla baş yıkandığı zaman zaman sıcak özellikli baş ağrılarını giderir. Nasıl kullanılır­sa kullanılsın, karnı yumuşatır. Hararetli kimseler hakkında tedavi için onun gibisi ve çabuk faydasını gösteren başka bir şey yoktur.

Bazı faydaları: Hamura bulanıp fırın ya da tandırda kızartılır, suyu çı­karılır ve latif meşrubatlardan biri ile birlikte içilirse ateşli hummaların hara­retini dindirir, susuzluğu keser, güzel bir gıda verir. Terencebîn (kudret hel­vası) ve terbiye edilmiş ayva ile içildiği zaman sırf safra ishal eder

Kabak kaynatılır ve suyu birazcık bal, birazcık da natron (sodyum kar­bonat) ile birlikte içilirse hem balgam hem de safra indirir. Ezilir ve bıngıl­dak üzerine sargı yapılırsa, dimağdaki sıcak özellikli şişliklere fayda verir.

Kabuğu sıkılır ve suyu gül yağı ile karıştırılarak kulağa damlatılırsa sı­cak özellikli şişliklere iyi gelir. Kabuğu yine sıcak özellikli göz şişliklerine, "sıcak özellikli nikrise (gut hastalığına) karşı fayda verir. Kabak sıcak mizaçlı ve hummah kimselere karşı çok faydalıdır. Midede kötü bir karışım ile karşı­laştığında onun tabiatına dönüşür ve bozulur ve bedende kötü bir karışım oluşturur. Bu zararı sirke ve tarhana ile giderilir.

Kısacası kabak, en hafif ve en süratli etkilenen bir gıdadır. Enes'ten (r.a.) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) efendimiz onu çok yerlermiş. [319]

 

BAZI TIBBI TAVSİYE VE İKAZLAR

 

Bu konuyu, kitaptan beklenen faydaların tam olması için genel mahi­yetteki bazı tıbbî tavsiye ve uyanlarla bitirmeyi uygun gördüm.

îbn Mâsiveyh'in el-Mehâzir adlı kitabında konu ile ilgili bir fasıl gör­düm ve onu aynen nakletmeyi uygun buluyorum. O şöyle diyor:

Kim kırk gün soğan yer de yüzü çil çil olursa ancak kendisini kınasın.

Kim midesinde yumurta ve balığı bir araya toplar da, felç ya da yüz felci geçirirse kendisinden başka kimseyi kınamasın.

Tok karına hamama girip de felç geçiren ancak kendisini kınasın.

Sütle balığı bir arada yiyen kimseye baras (alaca hastalığı), cüzzam veya nikris (gut hastalığı) isabet ederse kusuru sadece kendisinde arasın.

Midesinde sütle nebizi (şıra) bir araya getiren kimseye eğer baras veya nikris (gut) isabet ederse kusuru başkasında aramasın.

Kim ihtilam olur ve yıkanmadan karısı ile ilişkide bulunursa, neticede de karısı mecnun veya manyak bir çocuk doğurursa kendisinden başka kim­seyi kınamasın.

Kim haşlanmış soğuk yumurta yer ve karnını onunla doldurursa, sonra da astıma yakalanırsa kusuru sadece kendisinde bulsun.

Kim cinsel ilişkide bulunur ve boşalmcaya kadar sabretmezse ona taş isabet eder, neticede başkasını kınamasın.

Kim geceleyin aynaya bakar da, kendisine yüz felci veya başka bir dert isabet ederse ancak kendisini kınasın.

İbn Bahtayşû şöyle der: Yumurta ile balığı aynı anda yemekten sakın. Çünkü onlar kulunç, basur ve diş ağrılarına sebebiyet verirler.

Devamlı yumurta yemek yüzde çillikler doğurur. Mülûha[320] ve tuzlu balık yemek, hamamdan sonra hacamat olmak, behak (yüzde lekeler) ve uyuza se­bebiyet verir.

Devamlı koyun böbreği yemek, mesaneyi dumura uğratır. Taze balık ye­dikten sonra yıkanmak, felce sebebiyet verir.

Hayız olan kadınla cima etmek cüzzama sebep olur. Akabinde suyu dök­meden (boşalmadan) cimada bulunmak, taş oluşturur. Çıkış yolunda (mah­reç) uzun süre beklemek, şiddetli dertlere sebep olur.

Hipokrat: "Zararlı şeyden azıcık almak, faydalı şeyden gereğinden faz­la almaktan daha hayırlıdır." demiştir.

Yine o: "Aşın yorgunluktan, yiyecek ve içeceklerden tıka basa mideyi doldurmaktan kaçınmak suretiyle sıhhatinizi korumaya çalışınız." demiştir.

Bilge kişilerden biri de şöyle demiştir: "Kim sıhhatli olmak istiyorsa ka­liteli gıdalar alsın, acıkınca yesin, susayınca içsin, suyu az içsin, günün ilk yemeğinden (öğle) sonra uzansın, akşam yemeğinden sonra şöyle bir yürü­sün, helaya gitmeden uyumasın, tok karma hamama gitmesin. Yazın bir ke­re hamama gitmek, kışın on defa gitmekten daha hayırlıdır. Geceleyin kuru­tulmuş et yemek tükenmeye yardımcı olur. Yaşlı kadınlarla ilişkide bulun­mak gençleri ihtiyarlatır, sağlam bedenleri hasta eder." Bu Hz. Ali'den riva­yet edilirse de doğru değildir. Bunlardan bir kısmı Arap tabibi Haris b. Kele­de ve daha başkalarının sözlerindendir.

Haris şöyle der: "Kim uzun süre yaşamak istiyorsa -ki ölümsüzlük yoktur-günün ilk yemeğini (öğle) erken yesin, akşam yemeğini de[321] öne alsın. Hafif elbise giysin, cinsî münasebette az bulunsun."

Yine Haris şöyle der: "Dört şey bedeni yıkar: Aşın dolu mide ile cima etmek, tok karına hamama gitmek, kurutulmuş et yemek, yaşlı kadınla cima etmek."

Hâris'in ölümü yaklaştığında insanlar basma toplandılar ve:

— Bize senden sonra yapacağımız bir tavsiyede bulun, dediler. O şöyle .dedi:

"— Kadınlarla genç olmadıkça evlenmeyin, meyveleri tam olgunlaşma zamanında yeyin, başka zaman yemeyin, sizden biriniz bedenine dert getire­cek bir şeyle uğraşmasın. Her ay bir kere mutlaka midenizi temizlemelisiniz. Çünkü bu balgamı eritir, safrayı yok eder, et bitirir. Sizden biri öğle yemeği­ni yediği zaman akabinde bir müddet uyusun. Akşam yemeğini yediğinde de kırk adım yürüsün."

Krallardan birisi saray doktoruna:

— Belki de fazla yaşamayacaksın. Bana sağlıklı yaşamak için tlitadağım Öğütte bulun! demiş, o da şöyle nasihatta bulunmuştur:

"— Genç kadından başkası ile evlenme, sadece genç hayvan eti ye, has­ta olmadan ilaç içme, olgun olmadıkça meyve yeme, yemeği iyi çiğne. Gün­düz yemek yediğinde, akabinde biraz uyumanda bir sakınca yoktur. Gecele­yin yediğinde ise elli adım da olsa, şöyle bir yürümeden uyuma. Acıkmadık-ça yeme, isteksiz cinsel ilişkiye girişme, geldiği zaman sidiğini tutma, hamam senden nasibini almadan, sen ondan nasiplen, midende yemek yarken üzeri­ne asla yemek yeme, dişlerinin çiğnemekten aciz kaldığı şeyleri yemekten zin­har sakın, zira miden onu hazmetmekten aciz kalacaktır. Her hafta bir kus-malı ve bedenini temizlemelisin. Cesedindeki kan ne güzel bir hazinedir, do­layısıyla onu ancak ihtiyaç sırasında çıkar, hamama gitmeye devam et; zira o ilaçların nüfuz edemediği tabakalara ulaşır ve zararlı unsurları dışari atar."

îmam Şafiî şöyle der:[322]

Dört şey bedeni güçlendirir: Et yemek, güzel koku koklamaK, ki olmaksızın yıkanmak, keten elbise giymek.

Dört şey de bedeni zayıflatır: Aşırı cinsel ilişki, aşın üzüntü, fazla su içmek, fazla ekşi yemek.

Dört şey görmeyi güçlendirir: Kâbe^nin karşısına oturmak, uyuyacağı za­man göze sürme çekmek, yeşilliğe bakmak, oturulacak yeri temiz tutmak.

Dön şey de görmeyi zayıflatır: Kazurata bakmak, asılmış kimseye bak' mak, kadının fercine bakmak, kıbleye sırt dönerek oturmak.

Dört şey de cinsel ilişki gücünü arttırır: Serçe, su yoncası men yanthes trifoliata), fıstık ve keçiboynuzu yemek.

Dört şey aklı arttırır: Lüzumsuz sözleri terketmek, misvak kulfenmak salih kimselerle beraber olmak, âlimler ile beraber olmak.

Eflatun şöyle demiştir: "Beş şey vardır ki, bedeni eritir, insarji kahreder: Varlıklı kimselerin pintiliği, sevgililerden ayrı düşme, öfke ve kini yut­ma, öğüde kulak asmama, cahillerin akıllı kimselere gülmeleri."

Me'mun'un saray doktoru şöyle demiştir: "Şu hasletlere iyi kulak ver­melisin. Çünkü onları iyice belleyip de uygulayana ölümden başka illet mu­sallat olmaz. Midende yemek varken yemek yeme, çiğnemekten dişini yora­cak yiyecekleri sakın yeme, zira miden onu hazmetmekten aciz kalacaktır. Fazla cinsel ilişkiden sakın. Çünkü o hayatın nurunu söndürür. Yaşlı kadın­la asla cinsel ilişkiye girme, zira o füc'eten ölüme sebep olabilir. Zaruret ol­madıkça asla kan aldırma. Yazın arasıra kusmaya çalış."

Hipokrat'a ait vecizelerden birisi şöyledir: "Her çok, tabiî olanı bozar."

Galinos'a: "Niçin hasta olmuyorsun?" diye sormuşlar. "Çünkü ben bir­birine uyumu olmayan iki kötü yiyeceği bir araya getirmedim, hiçbir zaman yemek üstüne yemek almadım, kendisinden eza göreceğim hiçbir yemeği mi­deme indirmedim." diye cevap vermiş.

Dört şey bedeni hasta eder: Çok konuşma, çok uyuma, çok yeme, çok cinsel ilişkide bulunma.

Çok konuşma, beynin Özünü azaltır ve onu zayıflatır, saçları çabuk ağartır.

Çok uyku, yüzün rengini sarartır, kalbi kör eder, gözü tahrik eder, tem-belleştirir, bedende rutubetler oluşturur.

Çok yeme, midenin ağzını bozar, bedeni zayıflatır, yoğun yeller ve güç dertler doğurur.

Çok cinsel ilişki bedeni çökertir, kuvvetleri zaafa uğratır, bedenin rutu­betlerini kurutur, sinirleri gevşetir, tıkanıklıklara sebebiyet verir, zararı bü­tün bedeni kaplar, özellikle de dimağa zaranbüyüktür. Çünkü onunla insa­nın hayat iksiri unsurundan pek çok çözülmeler olur. Onun beyni zayıflat­ması, ne var ne yok hep istifra etmenin zayıflatmasından daha çoktur. Onun dışarı atılmasıyla ruh cevherinden de çok şey atılmış olur.

Cinsel ilişkiler içerisinde en faydalısı gerçek şehvetin bulunduğu bir za­manda genç, güzel ve helâl olan eş ile yapılanıdır. Ayrıca şu unsurlar bulun­malıdır: Hararetli ve rutubetli bir mizaca sahip olmak, aradan zaman geç­mek, her türlü zihni meşgul edecek şeylerden uzak olmak, ifrata düşmemek, cima sırasında terki uygun olan şeylerden uzak olmak; bunları aşırı tokluk, aşırı açlık, istifra, tam riyazat, aşırı sıcaklık veya aşırı soğukluk şeklinde sı­ralayabiliriz. Eğer cinsel ilişki sırasında bu on şeye riayet edilirse, ilişkiden gerçekten fayda görülür. Bu şartlardan hangisi bulunmazsa, o orandaıCinsel ilişki zararlı hal alır. Bu şartların hepsi veya çoğunluğu bulunmadan ilişkiye girişiliyorsa, o artık bir ilişki değil, âcil bir helak halini ahr.       

Sağlıklı halde aşın diyet (perhiz), hastalık sırasında karışık veiazİa ye­mek gibidir. Mutedil bir diyet ise faydalıdır

Galinos, adamlarına şöyle dermiş: Üç şeyden sakınır, dört şeye de sıkıca sarılırsamz doktora ihtiyacınız kalmaz: Tozdan, dumandan ve pis kokudan sakınınız. Yağlı ete (iç yağı), güzel kokuya, tatlıya devam ediniz ve sık sık hamama gidiniz. Doyduktan sonra daha fazla yemeyiniz. Badruc ve reyhan ile dişlerinizi kurcalamayınız. Akşam vakti ceviz yemeyiniz. Soğuk algınlığı­na yakalanmış bir kimse ensesi üzerine uyumasın. Kederli bir kimse ekşi ye­mesin, kan aldıran kimse hızlı yürümesin, çünkü bunda ölüm tehlikesi var­dır. Gözü ağrıyan kimse kusmasın. Yazın fazla et yemeyiniz. Soğuk özellikli humma sahibi güneşte uyumasın. Baharatlanmış eski patlıcana yaklaşmayı­nız. Kış mevsiminde her gün bir bardak sıcak su içen kimse hastalıktan emin olur. Hamamda bedenini nar kabuğu ile ovan kimse uyuz ve kaşıntıdan emin olur. Beş susamı birazcık sakız, ham öd ve misk ile yiyen kimsenin ömrü bil-lah midesi güçlü kalır ve bozulmaz. Kim karpuz (veya kavun) çekirdeğini şe­kerle yerse, midesindeki taşları temizler ve kendisinden idrar yanmasını izale eder.

Dört şey bedeni yıkar: Düşünce, üzüntü, açlık, uykusuzluk.

Dört şey insanı ferahlatır: Yeşil manzaraya, akar suya, sevgili^ veye bakmak.

Dört şey gözü karartır: Yalın ayak yürümek, sabah akşam kiı kimseye, (hareketleri) ağır kimseye ve düşmana bakmak* çok ağla: yazıya çok bakmak.

Dört şey cismi güçlendirir: Yumuşak elbiseler giymek, mutedil sıcaklık­taki hamama girmek, tatlı ve yağlı yemek yemek, güzel kokular koklamak.

Dört şey yüzün suyunu kurutur, güzelliğini, revnakhğmı alır götürür: Ya­lan, hayâsızlık, cahilane aşırı sorular ve aşırı günaha dalmak.

Dört şey yüzün suyunu ve güzelliğini arttırır: Mürüvvet, vefa, takva.

Dört şey başkalarının kin ve nefretini kazandırır: Kibir, hased laf götürüp getirme (nemîme).

Dört şey rızkı celbeder: Gece ibadet etmek, seher vakti çokça kerem ve ,yalan ve istiğfar etmek sadaka vermek, gündüzün başında ve sonunda zikretmek.

Dört şey rızkı azaltır; Sabah uykusu, az namaz, tembellik, hıyanet.

Dört şey anlama melekesine ve zihne zarar verir: Devamlı ekşi ve meyve yemek, ense üstüne yatıp uyumak, düşünce ve keder.

Dört şey anlayışı arttırır: Kalbin başka şeylerle meşgul olmaması, yiye­cek ve içecekle karnın iyice dolu olmaması, tatlı ve yağlı yiyeceklerin seçilme­si sureti ile gıda tanziminin iyi yapılmış olması, bedeni ağırlaştıran artıkların dışarı atılması.

Akla zarar veren şeylerden bazıları: Ejevamlı soğan, bakla, zeytin ve pat­lıcan yemek, fazla cinsel ilişkide bulunmak, yalnızlık, efkâr, sarhoşluk, çok gülmek ve gam.

Meşhur münazaracılardan birisi şöyle demiştir: "Hayatımda üç meclis­te yenildim. Buna hiçbir sebep bulamadım. Ancak birinde o günlerde ben çokça patlıcan, diğerinde zeytin, öbüründe de bakla yemiştim.*1

Böylece ilmî ve amelî tıpla ilgili faydaların sonuna gelmiş olduk. Sanı­yoruz okuyucu, bunların birçoğunu sadece bu kitapta bulabilecektir. Bu tıb­bın verileri ile şeriat arasındaki yakınlığı, peygamber tıbbına nisbetle tabiple­rin tıbbının, kocakarı tıbbının tabiplerin tıbbına olan nisbetinden daha geri­de olduğunu ortaya koymuş olduk.

Aslında durum bizim zikrettiklerimizin daha fevkinde ve tavsif ettikleri­mizden daha da büyüktür. Şu kadar ki bizim bu zikrettiklerimizde, işin öte­sinde nelerin bulunabileceğine dair bir işaret bulunmaktadır. İşin tafsilatını görmek basiretinden mahrum olan kimseler, hiç olmazsa, Allah Teâlâ tara­fından vahiyle teyid edilen kuvvet ile Yüce Allah'ın Hz. Peygamber'e nasib ettiği ilimler, O'na lütfettiği akıl ve basiretler ile başkalarında olan ilim, akıl ve basiretler arasındaki farkı bilmelidirler."

Belki biri çıkar ve: "Hz. Peygamber'in rehberliği ile bu bölümün, ilaç­ların etkilerinden, tedavi kanunlarından, hıfzıssıhha ile ilgili tedbirlerden söz etmenin ne ilgisi vardır?" diyebilir.

Böyle bir itiraz, o kişinin Hz. Peygamber'in (s.a.) getirdiği şeyleri anla­mama konusundaki yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Çünkü bu anlattık­larımız ve daha onların kat kat fazlası olan bilgiler, Hz. Peygamber'in getir­diği ve irşadda bulunduğu bazı şeyleri anlamış olmanın tabiî neticelerinden-dir. Allah ve Peygamberini, onlardan gelen şeyleri iyi anlamak, Allah'ın her­kese nasib olmayan bir lütfudur. Onu Allah dilediği kimselere bahşeder.

Biz Kur'an'da tıbbın üç esasını ortaya koymuş bulunuyoruz. Dünya ve ahiret saadetini temin için gönderilmiş bulunan Hz. Peygamber'in şeriatinin, kalplerin selâmetine kefil olduğu gibi, bedenlerin sıhhati, selâmeti için de ge­rekli unsurları içermiş olması ve koruyucu hekimliğe irşadda bulunması nasıl inkâr edilebilir? Şu kadar var ki, Kur'an bunlar üzerinde genel olarak dur­muş ve teferruatını kıyas, işaret ve îma yolları ile elde edip ortaya koyması için sağlam akla ve sağduyuya bırakmıştır. Durum aynen furu-ı fıkıh mesele­lerinde olduğu gibidir. Bilmediği şeye düşmanlık eden kimselerden olmayınız.

Şayet kul Kur'an ve sünnet hususunda iyice derinleşse ve nasslar ve on­lardan çıkarılabilecek mânâları tam anlamıyla kavrasa, bunlar ona yeter ve başka hiçbir kelâma ihtiyaç hissetmeden bütün sahih İlimleri onlardan çıka­rabilir.

Bütün ilimler, Allah'ı bilmek, O'nun yaratış {halk) ve kâinatı idare (emr) keyfiyetini anlamak esası üzerinde döner dolaşır. Bu ise Peygamberlere (s.a.) bahşedilmiştir. Onlar, insanlar içerisinde, Allah'ı ve O'nun yaratış ve tedbir kanunlarım en iyi tanıyan kimselerdir.

Peygamberlerin tıbbı gibi, onlara tâbi olanların tıbbı da diğerlerinden daha doğru ve faydalıdır. Peygamberlerin sonuncusu, onların seyyidi ve imam­ları olan Hz. Muhammed b. Abdullah'ın —Allah'ın salât ve selâmı O'na ve diğer bütün peygamberlere olsun— tâbilerinin tıbbı ise en mükemmel, en doğru ve en faydalı tiptir. Bunu ancak hem onların, hem de diğerlerinin tıplarını bilen ve aralarında mukayese yapabilenler anlayabilir. Zira mukayese netice­sinde aralarındaki fark ortaya çıkacaktır. Hz. Peygamber'in ümmeti, ümmetler içerisinde hem akılca hem de sağduyu bakımından en sağlam, ilimleri en yüksek olanlardır. Onlar her konuda doğruya en yatkın ve yakın olan kimselerdir. Çünkü onlar Yüce Allah'ın ümmetler arasından seçmiş bulunduğu bir üm­mettir. Nitekim onların peygamberleri de diğer peygamberler içerisinden se­çilmiş, mümtaz bir peygamberdir. Yüce Allah'ın onlara bahşettiği ilim, ha­yal gücü (tasavvur) ve hikmet konusunda hiç kimse onlara yaklaşamaz. Nite­kim İmam Ahmed Müsned'mdz, Behz b. Hakîm hadisinde Hz. Peygamber'­in (s.a.) şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Sizden önce yetmiş ümmet geç­miştir. Siz Allah katında onlar içerisinde daha hayırlı ve şereflisiniz."[323]İs­lâm ümmetinin Allah katında böylesine değerli olmasının eseri, onların ilim­lerinde, akıllarında, düşlerinde, sağduyularında kendini göstermiştir. Ayrıca onlar kendilerinden önce geçmiş ümmetlerin ilim akıl, amel ve derecelerine de vâkıf olmuşlar ve böylece ilimce, akılca ve hayal gücü açısından yükselmisler ve Yüce Allah'ın kendi iliminden bahşettiği noktaya kadar ulaşmışlardır.

Böylece demevî tabiat onlara, safra özellikli tabiat yahudilere, balgam özellikli tabiat da hıristiyanlara hâs olmuştur. Bu yüzdendir ki, hıristiyaniar üzerine ahmaklık, anlayış ve zekâ kıtlığı hâkimdir; yahudiler üzerinde ise hü­zün, düşünce, gam ve zül egemendir. Müslümanlarda ise akıl, şecaat, anlayış gücü, yiğitlik, neşe ve sürür hâkimdir[324]

Bunlar ince sırlar ve gerçeklerdir; onun miktarını ancak ve ancak anla­yışı güzel, zihni berrak, ilmi derin olanlar, insanlarda mevcut özellikleri kav­ramış olan kimseler bilebilir. Tevfik yalnızca Allah'tandır. [325]

 

A) HAD VE KISAS CEZALARI HAKKINDA VERDİĞİ HÜKÜMLER

 

Bu bölümden amacımız genel teşrîden bahsetmek değildir. Her ne kadar Hz. Peygamber'in (s.a.) verdiği özel hükümler genel teşrî oluyorsa da ası! mak­sadımız, Peygamberimizin taraflar arasım neticeye bağladığı cüz'i kararla­rındaki tutumunu, insanlar arasında hüküm verirken takındığı tavrı ortaya koymak olacaktır. Bu arada genel teşrîî hükümlerinden de bahsedeceğiz. [326]

 

HAPİS CEZASI HAKKINDA VERDİĞİ HÜKÜMLER:

 

a) Hapis Cezası Hakkındaki Hükmü:

 

Behz b. Hakîm hadisinden anlaşıldığı üzere Hz. Peygamber (s.a.), töh­metten (suç isnadı) dolayı bir adamı hapsetmiştir. Ahmed ve Ali b. el-Medînî hadisin isnadının sahih olduğunu söylemişlerdir[327]

İbn Ziyâd ise Ahkâmında: Hz. Peygamber'in (s.a.) bir kölede bulunan kendi payını azad eden bir adamı hapsettiği, kölenin geri kalan kısmım da azad etmesinin ona vacip olduğu ve sonunda kendisine ait bir ganimeti (veya az bir koyunu) sattığı rivayetine yer vermiştir.[328]

 

b) Kölesini Öldüren Kimse Hakkındaki Hükmü:           

 

Evzaî, Amr b. Şuayb'tan, o babasından, o da dedesinden rivayet edi­yor: "Bir adam, kölesini taammüden (kasıtlı) öldürmüştü. Hz. Peygamber (s.a.) ona yüz değnek (sopa) vurdu ve bir sene sürgün cezası verdi. Ayrıca bir köle azad etmesini de emretti. Kısas yolu ile kendisini öldürmedi."[329]

îmam Ahmed ise Hasan'ın Semüre'den, onun da Hz. Peygamber'den (s.a.): "Kim kölesini öldürürse biz de onu öldürürüz."[330] buyurduğunu ri­vayet etmiştir. Hadis her ne kadar müteberse (mahfuz) de —çünkü Hasan bu hadisi Semüre'den duymuştur— köle karşılığında efendinin öldürülmesi, görülecek maslahat (yarar) gereği devlet başkanına bırakılmış bir ta'zir ceza­sı olmaktadır. [331]

 

c) Borçlunun Hapsedilmesi:

 

Hz. Peygamber; bir adama, borçlusunu yakalamasını ve bırakmamasını emretmiştir. Nitekim Ebu Davud, Nadr b. Şümeyl—Hirmâs b. Habîb— babası—dedesi kanalıyla rivayet etmiştir: (Sahabî râvi şöyle anlatır): Bana borcu olan birisini Hz. Peygamber'e (s.a.) getirdim. Bana: "Onu tut, bırakma" dedi. Sonra bana: "Ey Sehmoğullarından olan kardeş! Esirine ne yapmak istiyorsun?" .buyurdu.[332]

 

2— Yaralama, Cinayet, Kısas ve Diyet Cezalan Hakkında Verdiği Hükümler:

 

a) Katile Yardımcı Olan Kimse Hakkındaki Hükmü:

 

Ebu Ubeyd'in rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.), öldürenin öldürül­mesini, tutanın da tutulmasını'[333]' emretmiştir. Ebu Ubeyd; "Yani, ölmesi için hapsedilir." demiştir.                                                            

Abdürrezzak ise Musannef'inde Hz. Ali'nin: "Maktulü tutarak katile yardımcı olan kimse, ölünceye dek hapishanede tutuklanır." dediğini zikreder.[334]

 

b) Yol Kesme Cezası Hakkındaki Hükmü:

 

(Hz. Peygamber, zekât develerini güden çobanların gözlerini oyan ve de­veleri de sürüp götüren Ureynelileri yakalatmış) yaptıklarına misilleme ola­rak ellerinin ve ayaklarının kesilmesine, gözlerine mil çekilmesine hükmet­miş ve ölünceye dek aç susuz o vaziyette bırakmıştır.[335]

 

c) Katil ve Maktulün Velîleri Arasındaki Hükmü:

 

Sahih-i Müslim'de vârid olduğu üzere, bir adam diğer birisi aleyhinde, "Kardeşimi öldürdü." d;ye davada bulunur, o da itiraf eder. Hz. Peygam­ber (s.a.): "(Kısas yapmak üzere) al adamını." buyurur. Adam gittikten sonra Rasûlullah: "Onu öldürürse, o da onun gibi olur." buyurur. Derken adam döner ve: "(Ya Rasûlallah) Ben onu senin emrinle aldım." der. Hz. Peygam­ber (s.a.): "Onun; seninle kardeşinin günahlarını üzerine almasını istemez mi­sin?" buyurur. Adam: "Evet, isterim." der ve katili serbest bırakır.[336]

Hadisteki, "O da onun gibi olur." ifadesini iki türlü anlamak müm­kündür:

1) Eğer katil kısas yolu ile öldürülürse üzerinden (günah) düşer ve boyler­ce onunla, kısası uygulayan aynı mertebece olur. Hadiste öldürmeden önce denmiyor, "Eğer öldürürse, o da onun gibi olur." buyuruluyor. Bu da öl­dürdükten sonra aralarında benzerliği gerektirir. Bu mânada hadiste bir prob­lem de yoktur. Aksine böyle bir ifadede, hak sahibine kısastan vazgeçmesi ve affetmesi için bir tariz bulunmaktadır.

2) Eğer katil, taammüden öldürmemiş ve veli de onu kısas yolu ile öl-dürmüşse, her ikisinin durumu da birbirine müsavi olur. Zira katil cinayet­ten, kısası uygulayan da öldürmede kasdı bulunmayan birini öldürmekten do­layı, her ikisi de mütecaviz durumda olmaktadır. İmam Ahmed'in MüsnecT-indeki rivayeti de bu te'vili delillendirmektedir: Ebu Hureyre'nin rivayetine göre, Hz. Peygamber (s.a.) döneminde bir adam öldürülür. Dava sonunda Hz. Peygamber (s.a.) katili, maktulün velisine teslim eder. Katil: "Ya Rasû-lullah! Ben öldürmek istememiştim, (kastım yoktu)." demiş, Hz. Peygam­ber (s.a.) de veliye: "Eğer o sözünde doğru ise ve sen de onu öldürürsen, ce­henneme girersin." buyurmuş, bunun üzerine veli adamın yakasını bırak­mıştır.[337]

İbn Habîb'in kitabında bu hadiste bir fazlalık vardır ki, şöyledir: "Hz. Peygamber şöyle buyurdu: Elde kasıt, kalpte hata (böyle bir cinayet)." [338]

 

d)  Bîr Cariyeyi Öldürene Kısas Uygulaması:

 

Sahîhayn'da sabit olduğu üzere, bir yahudi zinetleri için bir cariyenin kafasını iki taş arasında ezerek öldürmüştü. Yakalandı ve suçunu itiraf etti. Hz. Peygamber (s.a.), başının iki taş arasında ezilerek öldürülmesini emretti.[339]

Bu hadiste kadına karşılık erkeğin kısas yoluyla öldürüleceğine, caniye yaptığının aynısının yapılacağına, öldürmenin suikast olduğu ve bu yüzden kısas için velinin izni aranmayacağına delil vardır. Zira Hz. Peygamber (s.a.), katili cariyenin velilerine teslim edip: "İsterseniz öldürün, isterseniz affedin." dememiş, mutlak surette öldürmüştür. Bu, Maliki mezhebinin görüşüdür. Şey­hülislâm îbn Teymiye'nin tercihi de budur.

Bu hususta, "Hz. Peygamber (s.a.), katil yahudiyi ahdi bozduğu için öl­dürmüştür." diyenlerin görüşü doğru değildir. Çünkü ahdi bozmanın (hiyâ-net) cezası kılıçla öldürmektir, başını taşla ezmek değildir. [340]

 

e) Hamile Kadına Vurup Çocuğunu Düşüren Kimse Hakkındaki Hükmü:

 

Sahîhayn 'daki bir hadiste şöyle anlatılır: Huzeyl kabilesinden iki kadın

birbirlerine taş atmışlar, biri diğerini karnındaki çocuğu ile öldürmüş. Hz. Peygamber (s.a.), cenin için gurre yani bir köle veya cariye âzâdı ile hüküm buyurmuş, ölen kadının diyetini de katilin asabesine yüklemiştir. Sahîhayn'-daki ifade böyle.[341] Nesâî'de ise şöyledir: "Karnındaki çocuk hakkında gurre ile hükmetti, kendisinin de kısas yoluyla öldürülmesine karar verdi."[342] Baş­kaları da: "Katili ona karşı öldürdüğünü" ifade etmişlerdir. Doğrusu Hz. Peygamber (s.a.), yukardaki hadisten anlaşıldığı üzere, katil kadını öldürme­miştir.[343] Buharı, Sahih'inde Ebu Hureyre'den şu rivayette bulunur: "Hz. Peygamber, Lihyanoğullanndan bir kadının cenini hakkında gurre ile yani bir köle ya da cariye ile hükmetti. Sonra hakkında gurre ile hükmolunan ka­dın öldü de, Rasûlullah (s.a.) mirasını çocukları ile kocasına, diyeti de asabe­sine ödetmeye hükmetti. "[344]

Bu uygulamadan şu neticeler çıkar:

Kasıt benzeriyle katil (şibhu'l-amd)> kısası gerektirmez.

Âkile, diyete tâbi olarak gurreyi de öder.

  Âkile, asabeden ibarettir.

Katilin kocası, âkileye dahil değildir.

5—(Katil kadının çocukları da âkileye dahil değildir. [345]

 

f) Katili Bilinmeyen Öldürme Olaylarında Kasâme İle Hükmü:

 

Sahîhayn'da Hz. Peygamber'in (s.a.) Ensar'a yahudiler arasında me[346] ile hükmettiği sabittir.

(Huveyyısa, Muhayyısa ve Abdurrahrnan, Hayber'de ölü olarak bulduk­ları yakınları Abdullah b. Sehl b. Zeyd için Hz. Peygamber'e davacı olduk­larında) Hz. Peygamber (s.a.) bunlara: "Yemin edebilir misiniz ki, adamını­zın kanına hak sahibi olasınız?" buyurmuştur. Buharî'nin ifadesi: "Katilini­ze ya da adamınıza" şeklindedir. Bunlar da: "Şahid olmadığımız, görmediğimiz bir iş (nasıl yemin ederiz?)" demişler. Hz. Peygamber: "Öyle ise yahu-diler elli kişinin yemini ile sizi aklar." buyurunca onlar: "Kâfir bir kavmin yeminlerini nasıl kabul edebiliriz?" demişler. Bunun üzerine onun diyetim Hz. Peygamber kendisi vermiştir.

Bir rivayette: "Sizden elli erkek, onlardan bir adam aleyhine yemin eder ve adam tamamı ile size verilir."[347] ifadesi vardır.

Sahih hadislerin ifadelerinde diyetin nereden ödendiği hakkında ihtilâf vardır. Bazısında, Hz. Peygamber'in kendisinden ödediği, bazısında da ze­kât develerinden ödediği belirtilir.

Ebu Davud'un Sünen'mde ise; maktul, yahudilerin içerisinde bulundu-ğu için, Hz. Peygamber'in (s.a.) diyeti onlara yüklediği ifade olunur.'[348]

Abdürrezzâk'ın Musannef'mâc: "Hz. Peygamber'in (s.a.), önce yahu-dilere yemin verdirdiği ve onların yeminden kaçındıkları, sonra Ensar'dan ka~ sâmede (yemin) bulunmalarını istediği, onların da yemin etmemeleri üzerine diyeti yahudiler üzerine yüklediği1' zikredilir[349]

Nesâî'de de: "Diyeti, yahudiler üzerine koyduğu ve bir kısmını ödeye­rek onlara yardımcı olduğu" kaydı vardır.[350]

Bu uygulama aşağıdaki hükümleri içerir:

  Kasâme ile hükmetmek, Allah'ın dininden ve şeriatındandır.

  Kasâme yolu ile kısasın meşruiyeti: Hadislerde geçen: "Adam ta­mamı ile size teslim edilir.", "Adamınızın kanına hak sahibi olursunuz" gi­bi ifadeler buna delildir. Kur'an ve sünnet'in zahiri, mülâanede bulunan ko­canın ve kasâmede kan sahiplerinin yeminleri ile öldürme hükmünü getiri­yor. Bu, Medine âlimlerinin görüşüdür. İrak âlimleri ise, her iki durumda da öldürme olmayacağı görüşündedir. İmam Ahmcd'in mezhebi; kasâmede öldürüleceği, Hânda öldürülmeyeceği şeklindedir. Şafiî ise aksi kanaattedir.

  Diğer davaların aksine, kasâmede yemin, önce davacılara {müddet) verdirilir.

  Zimmîler, üzerlerine düşen görevi yapmazlarsa, ahdi bozmuş sayı­lırlar. Hz. Peygamber'in; "Ya diyeti ödersiniz ya da harp ilan etmjiş sayılırsı­nız." ifadesinden bu anlaşılır.

Davalı {müddea aleyh) hüküm meclisinden uzakta ise, hâkim k sine yazar, hasmın mahkemeye gelişini aramaz.

  Kadi'nın yazısına istinaden —onun yazısı olduğuna dair üzer» hit tutulmasa bile— amel ve hükümde bulunmanın cevazı.

  Gıyabî hükmün cevazı.

  Kasâmede —eğer varsa— elliden daha az kişinin yemini ile yenil­meyeceği.

Eğer dava, müslüman ve zimmîler arasında ise, bize baş vurmasalar bile onlara (zimmîlere) İslâm ahkâmının tatbik edileceği.

10— Diyetin zekât develerinden ödenmesi ki, bu durum bir çokları için izahı zor bir problem arzetmektedir. Bazılarınca, gârimîn (borçlular) faslın­dan ödemiştir ki doğru değildir. Zira, zimrrîîlerin borçluların? zekât verilmez. Bazılarınca, ödenen bu diyet, zekât mallarından yerlerine harcandıktan son­ra arta kalan kısımdır ve devlet başkanının bu fazlayı maslahat (yarar) gör­düğü yerlere harcama yetkisi vardır. Bu izah birincisinden daha uygundur. Daha makulü; Hz. Peygamber'in (s.a.), diyeti kendisinden ödemesi ve zekât develerinden ödünç alması şeklindeki yorumdur. Buna hadisteki: "Hz. Pey­gamber (s.a.) diyeti kendi yanından verdi." ifadesi delil olur. Bütün bu yo­rumlardan en uygunu şu olacaktır: Hz. Peygamber, iki unsur arasındaki an­laşmazlığı gidermek için diyeti yüklenince, verdiği hüküm, ara bulmak için borçlanan kimse (ğârim) üzerine verilmiş bir hüküm oldu. "Hz. Peygamber diyeti gârimîn faslından ödedi" diyenler de belki bunu kasdediyorlar. Hz. Peygamber (s.a.), kendisi için zekâttan asla bir şey almamıştır. Çünkü sada­ka kendisine helâl değildir. Şu kadar var ki, bu fasıldan diyeti ödemiş olma­sı, ara bulmak için borçlanan bir kimseye vermesi kabilinden olmuştur. En doğrusunu Allah bilir.

Bir itiraz olarak, hadisteki: "Diyetini yahudiler üzerine kıldı." sözüne ne dersiniz denebilir. Bu ifade mücmeldir ve râvi, diyetin yahudiler üzerine kılınış keyfiyetini zabtedememiştir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.), yahudilere yazıp: "Maktulun diyetini verin ya da harp ilan etmiş sayılırsınız." diye bil­dirince bu tutumuyla Hz. Peygamber, diyetin ödenmesi için onları ilzam et­miş olur. Ancak bilinen şudur ki, onlar öldürdüklerini kabul etmemişler ve buna dair yemin etmişlerdir. Bu durumda da Hz. Peygamber diyeti kendisi ödemiştir. İşte diğer râvilerin zabtettikleri bu fazlalık, bir öncekinden daha tercih edilir durumdadır.

Peki, Nesâî'nin rivayetinde yer alan: "Diyeti yahudiler üzerine dağıttığı ve bir kısmını da ödeyerek onlara yardımcı olduğu" şeklindeki ifadeye ne dersiniz? Bu soruya şöyle cevap verilir: Bu ifade kesinlikle muteber (mahfuz) değildir. Zira diyet, sırf maktulun velilerinin iddia etmiş olmaları ile davalı­lar üzerine gerekmez. Mutlaka ikrar, beyyine (delil), ya da davacıların yemi­ni gibi bir mesned bulunması gerekir. Burada bunlardan hiçbiri yoktur. Hz. Peygamber (s.a.), davacılara kasame yemini teklif etmiş, onlar yeminden ka­çınmışlardır. Bu durumda mücerred dava ile yahudileri diyet ödemeğe nasıl icbar edebilir? [351]

 

g) Birbirlerine Sarılarak Kuyuya Düşüp Ölen Dört Kişi Hakkındaki Hükmü:

 

İmam Ahmed, Bezzâr ve diğerlerinin zikrettiklerine göre, bir grup insan Yemen'de bir kuyu kazmışlardı. Bu kuyuya birisi Hüştü. Bu kimse düşerken yanındakine sarıldı, o da düştü. İkinci üçüncüye, üçüncü dördüncüye, der­ken hepsi de düştü ve öldüler. Akrabaları (orada kadı olan) Hz. Ali'ye duru­mu ilettiler. Hz. Ali: "Kuyuyu kazan insanları toplayın." dedi ve ilk düşen için, diyetin dörtte birine hükmetti. Çünkü üzerinde üç kişi helak olmuştu. İkinci için diyetin üçte bîrine karar verdi. Onun üzerinde de iki kişi helak ol­muştu. Üçüncü için diyetin yarısına hükmetti, çünkü üzerinde bir kişi ölmüş­tü. Dördüncü için de tam diyet ödenmesini kararlaştırdı. Bunlar, ertesi yıl Hz. Peygamber'e gelmişler ve durumu kendisine anlatmışlardı. Hz. Peygam­ber onlara: "Durum aranızdaki hükmü gibidir." demiş ve tasvip etmişti. Bez-zâr'ın hadisi nakli bu şekildedir.

İmam Ahmed'in hadisi de aşağı yukarı aynıdır. Şöyle diyor: "Onlar, Hz. Ali'nin hükmüne razı olmaktan kaçındılar ve Hz. Peygamber'e (s.a.) geldi­ler. Peygamberimiz Makâm-ı İbrahim'in yanında idi. Durumu O'na anlattı­lar. Hz. Peygamber (s.a.), Hz. Ali'nin verdiği hükmü onayladı ve diyeti, ku­yunun kazılması sırasında orada bulunanların kabilelerine yükledi."[352]

 

h) Analığı İle Evlenen Kimse Hakkındaki Hükmü:

 

İmam Ahmed, Nesâî ve diğerleri rivayet ederler: Berâ (r.a.) şöyle anla­tır: Dayım Ebu Bürde ile karşılaştım, beraberinde bir sancak vardı. Bana: "Rasûlullah (s.a.) beni, babasının karısı (analığı) ile evlenen birisini öldür-mem ve malına el koymam için gönderdi." dedi.[353]                    

İbn Ebî Hayseme, Tan/Tinde, Muâviye b. Kurre'den, o babasından, c da dedesinden rivayet ediyor. Râvi şahabı şöyle anlatıyor: "Hz. Peygambeı beni babasının karısı ile gerdeğe giren bir adama gönderdi. Boynunu yurdun: ve malına (el koyup) beşte birini ayırdım."

Yahya b. Maîn: "Bu, sahih bir hadistir." demiştir.

İbn Mâce'nin Sünen 'indeki İbn Abbas hadisinde ise Hz. Peygamber*(ş.a.) "Kim, nikâh düşmeyen bir yakını ile ilişkide bulunursa, onu öldürünü yurmuştur.[354]

Cüzcânî şunu nakleder: Kendisi için kız kardeşini zorla alan bir adamıi durumu Haccâc'a iletildi. Haccâc: "Onu hapsedin ve Hz. Peygamber'in (r.a. ashabından burada bulunanlara durumu sorun." dedi. Abdullah b. Ebî Mu tarrif'e (s.a.) sordular. O, Hz. Peygamber'in: "Kim mü'minlerin harîm-i is metini çiğnerse, onu kılıçla ortadan biçin! "[355] buyurduğunu işittim, demiştir

İmam Ahmed, İsmail b. Saîd rivayetinde söz edilen, babasının karısıyl; ya da mahremiyle evlenen bir kimse hakkında; onun öldürüleceğini iye malı

nın da beytülmâl'e konulacağını ifade etmiştir.                           

Sahih olan bu görüştür. Bu Hz. Peygamber'in (s.a.) verdiği hüKmûn d gereğidir.                                                                                                  

İmâm Şafiî, Mâlik ve Ebu Hanife ise, böyle birinin cezasının ziria ceza: olduğunu söylemişlerdir. Sonra Ebu Hanife: "Eğer bir akitle cinsî ilişkid bulunmuşsa, ta'zir cezası uygulanır, had cezası verilmez." demiştir ki, bizzs Hz. Peygamber'in (s.a.) hükmü ve uygulaması daha doğru ve uyulmaya di ha lâyıktır. [356]

 

i) Zina Töhmetine Maruz Kalanın Öldürülmesine Hükmetmesi, Suçsuzluğu Ortaya Çıktığında Öldürmekten Vazgeçmesi:

 

İbn Ebî Hayseme, İbnü's-Seken ve diğerlerinin Enes'ten (r.a.) sabit olar rivayetlerinde şöyle anlatılır: Mâriye ile amcası oğlu arasında dedikodu var­dı. Bunun üzerine Rasülullah (s.a.) Hz. Ali'ye: "Git, eğer onu Mâriye'nin yanında bulursan boynunu vur." buyurmuştu. Hz. Ali ona geldi ve bir ku­yunun içinde onu serinliyor buldu. Hz. Ali: "Çık!" dedi ve elinden tutarak dışarı çıkardı. Bir de ne görsün adam mecbûbdu, cinsel organı yoktu. Hz. Ali hemen ondan el çekmiş ve Hz. Peygamber'e (s.a.) gelerek: "Ya Rasûlal-lah! Adam mecbûb, cinsel organı yok." demişti.[357] Başka bir rivayette: "Hz. Ali onu ağaçta hurma toplarken bulmuş, bir kumaş parçasına bürünmüştü. Adam kılıcı görünce irkildi ve üzerinden kumaş parçası duşiü. Bir de ne gör­sün adam mecbubdu, cinsel organı yoktu." ifadeleri vardır.

Bu uygulama birçok âlim için bir problem teşkil etmiştir. Bazıları hadisi eleştirmek istemişlerdir. Ancak hadisin senedinde tenkid edilebilecek kimse yoktur. Bazıları ise şöyle bîr yorum yapmışlardır: Hz. Peygamber (s.a.) ver­diği emirde, gerçekten onu öldürmesini istememiş; bir daha Mâriye'nin yanı­na gelmemesi için ona gözdağı vermek istemişti. Nitekim Hz. Süleyman, bir çocuk hakkında çekişen iki kadına: "Bana bir bıçak getirin. Çocuğu ortadan ikiye biçeyim." demişti ve bununla gerçekten öyle yapmayı kasdetmemiş, ak­sine bu yolla işin gerçeğine ulaşmak istemişti. Bu yüzdendir ki hadis imamla­rından bazıları bu hadise, "Doğruyu elde edebilmek için hâkim, hilâf-ı haki­kat bir tavır gösterebilir babı" şeklinde başlık atmışlardır. İşte bunun gibi Hz. Peygamber (s.a.) de ashabın, dedikodusu çıkan adamın suçsuzluğunu, Mâriye'nin iffetini öğrenmelerini istemiş; kılıcı ensesinde görünce adamın ger­çek durumunun görüleceğini düşünmüştü. Nitekim durum Hz. Peygamber'-in (s.a.) tasarladığı gibi ortaya çıkmıştı.

Bundan daha güzel bir izah tarzı şudur: Hz. Peygamber (s.a.) Ali'ye, o adamın Hz. Peygamber'in ümmü veledi ile halvete yeltenmesi ve cür'eti se­bebiyle ta'zir yoluyla öldürmesini emretmişti. Hz. Ali, işin iç yüzünü öğrenip onun şüpheden uzak olduğunu görünce öldürmekten vazgeçti. Durumun açık­lanması adamın öldürülmesine ihtiyaç bırakmamıştı. Ta'zir yoluyla ölüm ce­zası, had gibi zorunlu da değildir. Maslahata tâbidir. Eğer öldürmede yarar varsa öldürülür, yoksa öldürülmez. [358]

 

J- iki Köy arasında Bulunan Maktul Hakkındaki Hükmü:

 

imam Ahrned ve îbn Ebî Şeybe, Ebu Saîd el-Hudrî'nin şöyle anlattığını rivayet ederler: "İki köy arasında bir maktul bulunmuştu. Hz. Peygamber (s.a.), (maktulün bulunduğu noktadan) her iki köy arasının ölçülmesini em­retti. Köylerden birine daha yakın bulundu. Hz. Peygamber'in (s.a.) karışı, hâlâ gözümün önündedir. Ölüyü daha yakın olan köyün üzerine atti."[359]

Abdürrezzak'ın Musannef'mût şu bilgiler vardır: Ömer b. Abdülaziz şöyle der: Bize ulaştığı kadarıyla bir kavmin yurdu civarında Öldürülmüş olarak bulunan kişi hakkında Hz. Peygamber (s.a.): "Yemin davalılar {müddea aleyh) üzerinedir. Eğer yeminden kaçınılırsa (nükûl), davacılara yemin verdirilir, eder­lerse (kana) hak kazanırlar, Eğer iki taraf da yemin etmezlerse, diyetin yarısı davalılar üzerine gerekir. Diğer yarısı ise düşer."[360] şeklinde hükmetmiştir.

İmam Ahmed, Mervezî'nin rivayetinde Ebu Saîd'in rivayet ettiği hadis­le hüküm verme üzerinde durmuş ve şöyle demiştir: Ebu Abdullah'a sordum: "Söz konusu insanlar üzerlerine konulan şeyi verseler ve sonra bu işte bazı insanlara zulmedildiği ortaya çıksa ne olur?" "Eğer biliniyorlarsa kendileri­ne iade olunur." dedi. Ben: "Ya bilinmiyorlarsa?" diye sordum. O: "Söz-konusu yerin yoksullarına dağıtılır." dedi. Ben: "O yerin yoksullarına dağı­tılacağına dair delil nedir?" diye sordum. O şöyle cevap verdi: "Hz. Ömer, diyeti, maktulün bulunduğu köyün ahalisi üzerine koymuştur. Sanıyorum şöyle dedi: Nasıl ki diyet oranın ahalisi üzerine konuluyorsa, zulme uğrayan insan­lar belli değillerse yine onlara dağıtılır."                                       :

İşte Hz. Ömer, hadisin gereği ile hükmetmiş ve diyeti maktulün bulun­duğu yerin ahalisi üzerine koymuştur. Aynı hadisi İmam Ahmed delil olarak kullanmış ve bunu, zulme uğrayan insanlar belli değillerse haksızlıkla alınar şeyin oranın ahalisine dağıtılması konusuna da asıl yapmıştır.

Diğer eser (haber) ise mürseldir, delil olacak güçte değildir. Eğer sahir olsaydı, onunla amel etmek gerekirdi ve muhalefet caiz olmazdı; "deâvâ' ve "kasâme" bablanna da muhalif değildir. Çünkü içlerinde önce davacıla rın yemin etmesini gerektirecek açık bir levs (yani maktulün ölmeden önct 'beni falan öldürdü' dediğine şehadet eden bir kişinin, ya da aralarında düş manlık, tehdid vb. olduğuna tanıklık edecek iki şahidin bulunması durumu olmadığı için, yemin etme hususunda davalılar tarafının önceliği vardır. Ba zen yeminden kaçınırlarsa davacılar tarafı iki yönden kuvvet kazanır: Birincisi: Maktulün kendi muhitlerinde bulunması. İkincisi: Kendi mıntıkalarının berâetine dair yeminden kaçınmaları. Bu durum açık bir levs yerine geçer, davacılar yemin eder ve (kana) hak kazanırlar. Her iki taraf da yeminden ka­çınırlarsa, bu her iki taraf için de katmerli şüphe uyandırır ve bu durum —davacılar yemin etmedikçe— diyetin tam olarak ödetilmesi için yeterli bir sebep olamaz. Kendileri yemin etmedikleri için de diyetin tamamen düşmesi­ni gerektirmez; böylece diyet ikiye bölünmüş olur, yarısı yemin etmemeleri sebebiyle mevcut şüpheden Ötürü davalılar üzerine gerekir. Diyet tam olarak gerekmez. Çünkü hasım taraf da yemin etmemiştir. Levs, davacıların yemini ile davalıların yeminden kaçınmalarından oluşmuş iken, bir tarafın bulun­mamasıyla tamam olmayınca davacıların yeminlerine tekabül eden kısım dü­şer, ki bu diyetin yarısıdır. Davalıların yeminden kaçınmalarına tekabül eden diğer yarı ise vacip olur. Bu, en güzel ve en adilâne bir hükümdür. Başarı Allah'tandır. [361]           

 

k) Yaralama Olaylarında Yaranın İyileşmesine Kadar Kısası Ertelemesi:

 

Abdürrezzak Musannef'inde, —daha başkaları da— İbn Cüreyc hadi­sinde Amr b. Şuayb'dan naklediyorlar: Hz. Peygamber (s.a.), boynuzla bir başkasının ayağını yaralayan kimse hakkında hükümde bulundu. Yaralanan: "Ya Rasûlallah! Bana kısas İmkânı ver!" dedi. Hz. Peygamber (s.a.): "Ya­ran iyileşinceye kadar dur." buyurdu. Adam inad etti ve kısas istedi. Hz. Pey­gamber (s.a.) de kısasa izin verdi. Sonunda kısas cezası tatbik edilen iyi oldu, kısası yapan ise topal oldu. Adam: "Ya Rasûlallah! Ben topal oldum, adam-sa iyi oldu." deyince Peygamberimiz: "Ben sana yaran iyileşinceye kadar kı­sas işini ertelemeni emretmemiş miydim? Sen ise inad ettin. Allah da sana müstehakım verdi. (İkinci bir kısas hakkından) uzaklaştırdı. Topallığın ha­vada kaldı." buyurdu.

Bu topal olan adamın durumundan sonra Hz. Peygamber (s.a.), yarala­nan kimselerin, yaralan iyileşmedikçe kısas talebinde bulunmamalarını em­retti. Yaralama iyileşinceye kadar neyse o. Eğer bir topallık veya çolaklık varsa bu durumda kısas yoktur, diyet vardır. Kim bir yaradan dolayı kısas yapar ve kısas yapılan kimseye fazla bir zarar verilirse, o bu fazla zararın diyetine (aradaki farka) hak kazanır.[362]

Derim ki:  Hadis İmam Ahmed'in Müsned'inde, Amr b.  Şuayb—sure-babası—dedesi tarikiyle muttasıldır ve şöyledir: Bir adam boynuzla birisini dizkapağından yaralamıştı. Yaralı, Hz. Peygamber'e (s.a.) geldi ve: "Ya Ra­sûlallah, bana kısas imkânı ver!" dedi. Peygamberimiz de: "İyileşinceye dek (bekle)!" buyurdu. Adam yine geldi ve kısas istedi. Peygamberimiz de kısas yaptırdı. Sonra adam geldi ve: "Ya Rasûlallah! Topal oldum." dedi. Hz. Pey­gamber (s.a.): "Sana, yapma dedim, beni dinlemedin. Allah da seni uzaklaş­tırdı ve topallığını (ikinci bir defa) kale almadı." buyurdu.

Sonra Hz. Peygamber (s.a.), yaralananın durumu iyileşmeden, yarala­ma olaylarında kısas yapılmasını yasakladı[363]                                  

Dârakutnfnin Sünen'ındz ise Câbir'den şöyle rivayet edilmiştir:]**Bir adam yaralanmış ve kısas talep etmişti. Hz. Peygamber (s.a.), yaralananın durumu iyileşmedikçe yaralayan üzerine kısas uygulamasını yasaklad[364]

Bu uygulama (hüküm), şu hususları içermektedir:

Yaralananın durumu iyileşme ya da yaranın son şeklini almasi tiyle istikrar kazanmadıkça kısas caiz değildir.                                   '

  Cinayetin sirayeti de kısas kapsamındadır.

  Değnek, boynuz vb. ile döğme olaylarında kısas caizdir. |

  Bu hükmü nesheden bir delil yoktur, muarız bir hüküm de bulun­mamaktadır. Neshedilen husus, iyileşmeden önce kısasın uygulanmasıdır, yok­sa bizzat kısas neshedilmiş değildir. Bunu akıldan çıkarmamak lâzımdır.

  Mağdur, derhal cani üzerinde kısas icra eder ve sonra yara başka bir uzvuna sirayet eder veya ölümüne sebep olursa, (kısas sonrası) sirayet he­derdir.

Sadece kısasla yetinilir, caninin ayrıca tazir ve hapsine gidilmez. {Ta­biîn müctehidi) Atâ şöyle diyor: "Yaralama olaylarında kısas vardır. Devlet başkanının caniyi döğme ve hapis hakkı yoktur. Ceza, sadece kısastır. Rab-bin unutucu değildir. Eğer dileseydi ayrıca döğülmesini, hapsini de emreder­di." İmam Mâlik ise: "Kul hakkı dolayısıyla kısas yapılır, cüretkârlığından dolayı da cezalandırılır." demiştir.                                           '

Çoğunluk âlimler (cumhur); kısas, ek bir cezaya ihtiyaç bırakmaz. Had cezası gibi uygulanınca başka bir cezaya ihtiyaç duyulmaz, demişlerdir.

Günahlar üç nevidir:

a) Belirli bir had cezası olan günahlar. Hadle birlikte ta'zir cezası uygu­lanmaz.                                                                                      

b) Ne had ne de keffâret belirlenmeyen günahlar. Bunların ta'zir cezası ile önüne geçilmeye çalışılır.

c) Keffâreti olan haddi olmayan günahlar. İhram halinde ve oruçlu iken cinsî ilişkide bulunmak gibi. Bu gibi günahlar için keffâret ve ta'zir birden uygulanır mı? Âlimler bu konuda iki görüş benimsemişlerdir. Hanbelî mez­hebi âlimlerince de bu iki görüş sözkonusudur. Kısas, had cezası yerine ge­çer. Hem kısas hem de ta'zir bir anda uygulanmaz. [365]

 

I) Diş Kırılması Hakkında Kısasla Hükmü:

 

Sahîhayn 'da Enes hadisinde şöyle anlatılır: Rübeyyi'in kızkardeşi Nadr'ın kızı bir cariyeyi tokatlamış ve dişini kırmıştı. Hz. Peygamber'e (s.a.) şikâyet­çi oldular. O da kısas yapılmasını emretti. Ümmü'r-Rübeyyi': "Ya Rasûlal-lah! Falancadan dolayı kısas mı yapacaksın? Hayır! Vallahi ona karşılık kı­sas olamaz." dedi. Hz. Peygamber (s.a.): "Fesübhanallah! Ey Ümmü'r-Rübeyyi', Allah'ın hükmü kısastır!" buyurdu. Kadın: "Hayır, Allah'a ye­min ederim, asla ona karşılık kısas yapılmayacak." dedi. Neyse ki mağdu­run tarafları kısastan vazgeçtiler ve diyeti kabul ettiler. Hz. Peygamber (s.a.) de: "Öyle kullar var ki, Allah'a karşı yemin etseler, Allah onların yeminleri­ni doğruya çıkarır." buyurdu.[366]

 

m) İşınlan Adam Elini Çektiğinde Dişleri Dökülen kimsenin Heder Olduğuna Hükmetmesi:

 

Sahîhayn'da bulunmaktadır: Bir adam diğer birinin elini ısırmış, adam da elini kuvvetle çekince ön dişlen düşmüştü. Hz. Peygamber'e davacı oldu­lar. Hz. Peygamber (s.a.): "Sizden biriniz aygır gibi kardeşinin elini ısırıyor. Sana diyet yok." buyurmuştur.[367]

Bu uygulamadan şu netice çıkar: Zâlimin elinden bir kimse kendisini kurtarırsa ve bu arada zâlim ölse veya bir organı ya da malı telef ols hederdir, tazmin sorumluluğu yoktur. [368]

 

n) Başkasının Evini İzinsiz Gözetlevenin Gözü Çıkarnsa Bir Şey Lâzım Gelmeyeceğine Hükmetmesi:

 

Yine Sahîhayn'da- vârid olduğu üzere Ebu Hureyre Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Birisi senden izinsiz evini gözet-lese, sen de bir taş atsan da gözünü çıkarsan sana hiçbir vebal yoktur."[369]'

Sahîhayn'daki başka bir rivayette ise: "Bir kimse başka birilerinin evini izinleri olmadan gözetlese, onlar da onun gözünü çıkarsalar, ne diyet lâzım gelir ne de kısas."[370] buyurmuştur.

Yine Sahîhayn'da bir adamın Hz. Peygamber'in (s.a.) hücre-i saadetle­rinden birinde, bir delikten içeriyi gözetlediği ve Hz. Peygamber'in eline bir ok demiri alarak (gözüne) dürtmek için durumu kolladığı belirtilmiştir.[371]

Ehl-i hadis, bu ve bundan Önceki hükümle amel edileceği görüşündedir­ler. İmam Ahmed ile Şafiî de bunlara dahildir. Ebu Hanife ve Mâlik ise bu görüşte değildir. [372]

 

o) Kısasla İigilİ Çeşitli Hükümleri:                           

 

Rasûlullah (s.a.), hamile bir kadının taammüden birini öldürmesi duru­munda çocuğunu doğurmadıkça ve çocuğu kendisini kurtaracak duruma gel­medikçe kısas yolu ile öldürülmeyeceğine hükmetmiştir. Bunu İbn Mâce Sü­nen'inde rivayet etmiştir.[373]                                                   -            ,    .

Babanın, oğluna karşı kısas yoluyla öldürülemeyeceğine hükmetmiştir, Nesâî ve Ahmed rivayet etmişlerdir.[374]

Mü'minlerin kanlarının eşit olduğuna ve kâfire karşılık mü'minin öldü­rülemeyeceğine hükmetmiştir.[375]

Maktulün taraflarının iki şeyi seçebileceklerine; ya kısas yolu ile öldüre­bileceklerine veya diyet alabileceklerine hükmetmiştir.[376]

 

p) Diyet ve Miktarları Konusundaki Hükümleri;

 

El ve ayak parmaklarından her birinin diyetinin on deve, her biri dişin —ayırım yapmaksızın— diyetinin beş deve olduğuna, mûzıha[377]için ise be­şer deveye hükmetmiştir.'[378]

Görmeyen bir göz izale edilmişse, çolak el kesilmişse, çürük diş sökül-müşse, bunların diyetlerinin, normal diyetlerinin üçte biri olacağına hükmet-miştir.[379]

Burun tümden kesilmişse tam diyete, ucu (yumuşak kısmı) kesilmişse ya­rım diyete hükmetmiştir.[380]

*Me'mûme ve câife hakkında üçte bir diyete, munakkıle[381] için ise on beş deveye hükmetmiştir. Dilin, iki dudağın, taşakların, cinsel organın, belin, iki gözün diyetlerinin tam olduğuna; tek gözün, tek ayağın, tek elin diyetlerinin de yarım olduğuna hükmetmiştir. Kadına karşılık erkeğin kısas yoluyla öl­dürüleceğine de hükmetmiştir.'[382]

Hata yolu ile işlenen öldürme cinayetinde diyetin yüz deve olduğuna ve diyeti akilenin ödeyeceğine hükmetmiştir. Bu develerin yaşı hakkında riva-. yetler farklıdır: Dört Sünen'dç Amr b. Şuayb hadisinde: "30 binti mahâd, 30 binti lebûn, 30 hıkka ve 10 ibn lebûn (erkek)'den ibarettir." denilmiştir.[383] Hattabî, bu görüşte olan bir fakih bulunduğunu bilmediğini söylemiştir. Yine Sünen kitaplarında İbn Mes'ûd hadisinde ise diyetin beşli taksim­den ibaret olduğu belirtilir: "20 binti mahâd, 20 binti lebûn, 20 ibn mahâd, 20 hıkka ve 20 cezea."[384]

Taammüden katilde —eğer kan sahipleri razı olmuşlarsa— diyetin; 30 hıkka, 30 cezea, 40 halife olduğuna hükmetmiştir. (Eğer sulh olmuşlarsa) ne üzerine sulh oldularsa, o onlarındır.[385]                                            

İmam Ahmed ve Ebu Hanife, İbn Mes'ûd hadisi ile amel etmişlerdir. İmam Şafiî ve Mâlik ise ibn mahad yerine ibn lebûnu koymuşlardır ki her iki hadiste de bu yoktur.

Hz. Peygamber (s.a.) diyeti; devecilik ile uğraşanlar için yüz deve, sığır­la iştigal edenlere 200 sığır, koyunculuk yapanlara 2000 koyun, elbise işi ile uğraşanlara da 200 hülle (takım elbise) olarak belirlemiştir[386]

Amr b. Şuayb, babasından, o da dedesinden olmak üzere Hz. Peygam-ber'in (s.a.) diyeti; 800 dinar veya 8000 dirhem olarak belirlediğini rivayet etmiştir ,[387]

Dört Sünen sahipleri İkrime hadisinde İbn Abbas'tan şöyle dediğini nak­lederler: "Bir adam öldürüldü. Hz. Peygamber (s.a.) onun diyetim 12.000 (dirhem) kıldi."[388]

Hz. Ömer'in, "Develer pahalandı" dediğini ve diyet miktarını altından 1000 dinar, gümüşten 12000 dirhem, sığırdan 200, koyundan 2000, elbiseden 200 hülle olarak belirlediğini, ehl-i zimmetin diyetine ise dokunmadığını ve onu yükseltmediğini biliyoruz.'[389]

Dört Sünen 'in sahipleri, "Muâhidin (zimmî) diyeti hür müslümamn di­yetinin yarısıdır." hadisini rivayet etmişlerdir.[390]

İbn Mâce'nin lafzı şöyledir; "Ehl-i kitabın diyeti müslümanların diyet­lerinin yarısıdır. Ehl-i kitap, yahudi ve hıristiyanlardır."[391]

Fukaha bu konuda ihtilâf etmişlerdir: İmam Mâlik: "Onların diyetleri hata yollu öldürmede de, taammüden öldürmede de müslümanların diyetle­rinin yarısıdır." demiştir. İmam Şafiî: "Her ikisinde de üçte biridir." demiş­tir. Ebu Hanife ise: "Her iki türlü öldürmede de müslümamn diyeti ile aynı­dır." demiştir. İmam Ahmed ise: "Taammüden öldürmede müslümamn di­yeti gibidir." der. Hata yollu öldürmede ise kendisinden iki rivayet vardır. Birincisi: Diyetin yarısıdır, şeklindedir ki zahir mezhebi budur. İkincisi: üçte biridir.

İmam Mâlik, Amr b. Şuayb hadisinin zahiri ile amel etmiştir. İmam Şa­fiî ise, Hz. Ömer'in zimmîlerin diyetini 4000 dirhem olarak belirlemesi —ki müslümamn diyetinin üçte biridir— şeklindeki uygulamasına dayanır. İmam Ahmed de Amr hadisini almıştır. Şu kadar var ki, taammüden öldürmede kısas düşmüş olduğu için diyeti ceza olarak ikiye katlamıştır. Ona göre ken­disinden kısas düşen kimsenin üzerine ceza olarak diyet ikiye katlanır. İmam Ahmed, bu prensiple hadisin arasını böylece bulmak istemiştir. İmam Ebu Hanife'nin dayanağı ise, zimmî ile müslümamn arasında kısasın cereyan edeceği ilkesidir. Tabii bu eşitlik, diyetlerinin de eşit olmasını gerektirecektir.

Hz. Peygamber (s.a.), kadının diyetinin, tam diyetin üçte bir miktarına ulaşıncaya kadar erkeğin diyeti ile aynı olduğuna hükmetmiştir. Bunu Nesâî zikrediyor.[392] Sonra erkeğin diyetinin yarısı olur. Diyeti âkileye yüklemiştir ve koca ile katil kadının oğlunu diyetden muaf tutmuştur.[393]

Öldürülen bir mükâteb (âzâd konusunda anlaşmalı köle) hakkında ise şöyle hükmetmiştir: Mükâtebe borcundan ne kadarını ödemişse o oranda hür diyeti, geri kalan kısmı için ise köle diyeti, yani kıymeti ödenir. Aynı hüküm­le Hz. Ali, İbrahim en-Nehaî de hükmetmişlerdir. İmam ahmed'den de bir rivayet zikredilir. Hz. Ömer şöyle demiştir: "Mükâteb köle, borcunun yan­sını ödemişse o ğârim (borçlu) olur, bir daha köleliğe dönmez." Abdülmelik b. Mervan da böyle hükmetmiştir. îbn Mes'ûd, üçte birini; Atâ ise, dörtte üçüncü öderse ğârim sayılır demişlerdir. Bundan çıkan sonuç şudur: Hz. Pey-gamber'in (s.a.) bu hükmünün terkinde, ümmetin icmâı yoktur ve bu hük­mü nesheden bir delil de bilinmemektedir.

"Mükâteb, üzerinde tek bir dirhem kaldığı sürece köledir."[394] hadisi ile bu hüküm arasında bir çelişki yoktur. Çünkü mükâteb henüz köledir ve tam hürriyetine ancak (son kuruşuna kadar) ödemekle kavuşur. [395]

 

3— Zina, Lûtîlik ve Kazif Cezaları Hakkında Verdiği Hükümü

 

a) Zina İtirafında Bulunan Kimse Hakkındaki Hükmü:

 

Sahih-i Buharive Müslim'de rivayet edilir: Eslemlilerden bir adamjHz. Peygamber'e (s.a.) geldi ve zina itirafında bulundu. Hz. Peygamber, kendi aleyhine dört defa şehadette bulununcaya dek kulak asmadı, sonra ona: "Sende

delilik var mı?" diye sordu. Adam: "Hayır!" dedi. Hz. Peygamber (s.a.): "Evlendin mi?" diye sordu. Adam; "Evet" deyince, Hz. Peygamber emretti ve namazgahta (musalla) recmedildi. İlk taşa tutulduğunda adam kaçtı, ya­kalandı ve ölünceye kadar taşlandı. Hz. Peygamber (s.a.), onu hayırla andı ve cenaze namazını.kıldı.

Hadisin diğer bir rivayetinde Hz. Peygamber (s.a.): "Hakkında bana ula­şanlar doğru mu?" diye sormuş. Adam: "Ne duydunuz?" deyince Hz. Pey­gamber "Bana ulaştığına göre sen falanca oğullarının cariyesi ile ilişkide bu­lunmuşsun." dedi. Adam: "Evet." cevabım verdi ve kendi aleyhine dört de­fa şehadette (ikrarda) bulundu. Hz. Peygamber (s.a.), sonra onu çağırarak aklından zoru olup olmadığını sordu. Adam: "Hayır." dedi. Evlenip evlen­mediğini sordu. "Evet." deyince, emretti ve recmedildi.

Yine her ikisindeki diğer rivayette ise: "Kendi aleyhine dört defa şeha­dette bulununca, Hz. Peygamber (s.a.) onu çağırdı ve: "Sende delilik falan var mı?" diye sordu. Adam: "Hayır." dedi. Hz. Peygamber (s.a.): "Evlen­din mi?" dedi. Adam: "Evet" diye cevap verdi. Hz. Peygamber de: "Götü­rün ve recmedin." buyurdu.

Buharî'deki bir metinde de şöyledir: Hz. Peygamber (s.a.): "Belki de sen onu öptün veya kadına yeltendin yahut da ona baktın?" diye buyurunca adam: "Hayır ya Rasûlallah!" dedi. Hz. Peygamber (s.a.), kinayeli ifade kul-lanmaksızın: "Onu (şey) ettin mi?" diye sordu. Adam: "Evet." diye cevap verince, o zaman recmedilmesini emretti.

Ebu Davud'un rivayet ettiği bir hadis ise şöyledir: Adam kendi aleyhine dört defa şahitlik etti. Her defasında Hz. Peygamber (s.a.) ona kulak asma­dı. Beşincisinde ona döndü ve açıkça: "Onu (şey) ettin mi?" diye sordu. Adam: "Evet." dedi. Hz. Peygamber (s.a.): "Senin şeyin onun şeyi içine girdi mi?" diye sordu. Adam: "Evet." dedi. Hz. Peygamber: "Milin sürmedanlığa, ipin kuyuya girdiği gibi mi?" diye sordu. Adam: "Evet." diye cevapladı. Hz. Pey­gamber (s.a.): "Zina ne demektir biliyor musun?" diye sordu. Adam: "Evet, bir kişinin karısıyla helâl olarak yaptığım, ben onunla haram olarak yaptım." dedi. Hz. Peygamber (s.a.): "Peki, şimdi bu sözle ne demek istiyorsun?" di­ye sordu. Adam: "Beni temizlemeni istiyorum." dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.) emretti ve adam recmedildi.[396]

Ebu Davud'un Sünen'inde: "Taşlar değince adam bağırdı ve şöyle dedi:

"Ey insanlar! Beni Allah'ın Rasûlü'ne geri çevirin. Kavmim, beni öldürdü ve beni aldattılar. Rasûlullah'ın beni öldürmeyeceğini söylediler." dediği ri­vayeti bulunmaktadır.[397]

Sahih-iMüslim'de şöyle anlatılır: Gâmidli kadın gelerek:!"Ya Rasûlal­lah! Ben zina ettim. Beni temizle!" demiş, Hz. Peygamber (s.a.) de onu geri çevirmişti. Ertesi gün olunca kadın: "Ya Rasûlallah! Beni niye geri çeviri­yorsun? Belki beni, Mâiz'i çevirdiğin gibi geri çevireceksin. Allah'a yemin ederim ki, ben gerçekten gebeyim." dedi. Efendimiz: "Olmazsa haydi doğu-runcaya kadar git (buradan)!" buyurdu. Kadın doğurduğunda çocuğu bir bez parçası içinde Hz. Peygamber'e (s.a.) getirdi ve: "İşte! Onu doğurdum." de­di. Hz. Peygamber (s.a.): "Git, bu çocuğu sütten kesilinceye kadar emzir!" buyurdu. Kadın onu memeden ayırdıktan sonra çocuğun elinde bir ekmek parçası olduğu halde Hz. Peygamber'e (s.a.) getirdi ve: "İşte ya Rasûlallah! Onu sütten kestim, yemek yemeğe de başladı." dedi. Bunun üzerine Hz. Pey­gamber (s.a.) çocuğu müslümanlardan birine verdi, sonra emretti. Kadın, göğ­süne kadar kazılan bir çukura gömüldü ve recmettiler. Halid b. Velid bir taş­la kadına yönelmiş ve başına atmıştı da yüzüne kan sıçramıştı. Halid de ona söğmüştü. Hz. Peygamber (s.a.) işitince: "Yavaş ol ey Halid! İrade ve kud­reti ile yaşadığım Allah'a yemin ederim; bu kadın öyle bir tevbe etti ki, onu bir baççı (sâhibu meks) yapsaydı mutlaka affolunurdu." buyurmuştur. Son­ra kadının (getirilmesini) emrederek cenazesini kılmış ve kadın defnedil-miştir.[398]

Sahih-i Buharî'âe ise Hz. Peygamber'in (s.a.), evlenmemiş (gayr-ı muh-san) zinakâr hakkında bir yıl sürgün ile had cezası uyguladığı belirtilir.[399]

Sahîhayn'âa. rivayet ediliyor: Bir adam Hz. Peygamber'e (s.a.) gelerek: "Ya Rasûlallah! Senden Allah aşkına aramızda ancak Allah'ın kitabı ile hü­küm vermeni dilerim." dedi. Öteki hasım —ki ondan daha anlayışlı idi—: "Evet, aramızda Allah'ın kitabıyla hükmet. Bana da müsaade buyur (anla­tayım)." dedi. Rasûluliah (s.a.): "Anlat." buyurdu. Adam şöyle anlattı: "Be­nim oğlum bu adamın yanında çıraktı. Derken karısıyla zina etmiş. (Oğluma recm lâzım geleceğini duydum) ve hemen onun namına yüz koyunla bir hiz­metçi fidye verdim. Bir de ulemaya sordum. Bana oğluma ancak yüz dayak­la bir yıl sürgün cezası lâzım geldiğini, bunun karısına da recm gerektiğini bildirdiler." Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.): "İrade ve kudretiyle yasadığım Allah'a yemin ederim ki, aranızda mutlaka Allah'ın kitabıyla hük­medeceğim. Yüz koyun ve hizmetçi sana geri iade edilecek. Oğluna yüz değ­nekle bir yıl sürgün gerek. Haydi ya Üneys! Git bunun karışma. Şayet itiraf ederse onu recmediver." buyurdu. Kadın itiraf etti, Üneys de onu recrnetti.[400]

Sahih-i Müslim'de Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle dediği rivayet edilir: "Bekârla bekâr (zina ederse) yüz değnekle bir yıl sürgün, evli ile evli (zina ederse) yüz değenkle recim vardır. "[401]

Bu uygulamalar şu hükümleri içerir:

  Evli zinakâr recmedilir,

  Dört defa ikrar olmadıkça recmedilmez.

  Dörtten az sayıda ikrarda bulunursa ikrar nisabına (dört defa) ta-mamlatılması gerekli değildir, bilâkis devlet başkanının kulak asmaması ve ona ikrarın tamamlatılmamasını tariz (dolaylı anlatma) yetkisi vardır.

Delilik, sarhoşluk gibi bir sebeple aklı başında bulunmayan bir kim­senin ikrarı boştur, dikkate alınmaz. Talâkı, azadı, yemini, vasiyyeti de böyledir.

Hadlerin namazgahta ikâmesi caizdir. Bu, Hz. Peygamber'in (s.a.) mescidlerde had cezalarının tatbikini yasaklaması ile çelişmez.

Hür ve muhsan (evli) olan bir kimsenin carîye ile zina etmesi halinde cezası, aynen hür kadınla zina etmiş gibi recmdir.

Yetkilinin, ikrar eden kimseye ikrar etmemesini çıtlatması müstahap-tır. Keyfiyetin iyice ortaya çıkması için ikrarda bulunana sorular sorması va­ciptir. Kadından elle, dudakla, gözle istifade etmek de (hadislerde) zina sa­yıldığından ötürü, ihtimali bertaraf için sorması gerekmektedir.

Yetkilinin, gereği halinde cinsel ilişki için kullanılan sarih ifadeyi kul­lanması caizdir.

Zinanın haram olduğunu bilmeyen kimseye had uygulanmaz. Çün­kü Hz. Peygamber (s.a.), zina eden sahabîye zinanın hükmünü sormuş, o da: "Kişinin karısıyla helâl olarak yaptığını ben onunla haram olarak işledim." diye cevap vermiştir.

10— Gebe kadına had uygulanmaz. Çocuğunu doğurup onu s sinceye kadar emzirmesi için mühlet verilir.

11—  Kadın recm ânında çukura gömülür.

12—  Devlet başkanının, recmi başlatması vacip değildir.

13— Eğer tevbe etmişlerse günahkârlara sövmek (hakaret) cais

14—  Zina cezasından dolayı öldürülenin cenazesi kılınır.

15— İkrarla cezaya çarptırılan kimse, cezasının tatbiki sırasında bağış­lanmasını ister ve kaçarsa, kendi haline bırakılır had cezası tamamlanmaz. Çünkü bu hali ikrarından rücû mânasına gelir, denilmiştir. Bazıları ise, bu haddin tamamlanmasından önce yapılmış bir tevbedir. Nasıl ki, hadde baş­lamadan önce tevbe ettiğinde hadde başlanmazsa bu durumda da had tamam­lanmaz, şeklinde yorum getirmişlerdir. Bu üstedımızın (İbn Teymiye) tercihidir.

16—Bir kimse, ben falan kadınla zina ettim deyince zina cezası yanında kazf (iftira) cezası uygulanmaz.

17—  Bâtıl sulhle elde edilen mal helâl olmaz, geri iadesi gerekir.

18— Devlet başkanı haddin uygulanması için başkasını görevlendirebi­lir (tevkil).

19— Evli zinakâra hem celd (değnek), hem de recm uygulanmaz. Çün­kü ne Mâiz'e, ne de Gâmidli kadına celd (değnek) cezası uygulanmamıştır. Üneys'e de, gönderdiği kadına celd cezasını emretmemiştir. Bu cumhurun gö­rüşüdür. Ubâde'den rivayet edilen: "Hükmü benden alınız. Allah kadınlar için bir yol (hüküm) kıldı: Evli evli ile (zina ederse) yüz değnek ve recm var­dır." şeklindeki hadis mensuhtur. Bu hüküm, zina cezasının ilk nüzulü sıra­sında idi. Sonra Mâiz'i ve Gâmidli kadırîı recmetmiş, celd cezası tatbik etme­miştir. Bunun Ubâde hadisinden sonra olduğunda şüphe yoktur. Sünen'deki Câbir hadisi ise farklıdır: "Adamın birisi zina etmiş, Hz. Peygamber (s.a.) de had cezası uygulanmasını emretmişti. Adam, daha sonra muhsan (evli) ol­duğunu ikrar edince, Hz. Peygamber (s.a.) emretmiş ve adam recmedilmiş-ti." Bizzat râvi olan Câbir, hadis hakkında: "Hz. Peygamber (s.a.), adamın muhsan (evli) olduğunu bilmiyordu. Bu yüzden had (celd) cezası uyguladı. Sonra adamın muhsan olduğu öğrenilmiş ve recmedilmiştir."[402] der.

20— Yapılan işin haram olduğu biliniyorsa, cezanın ne olduğunu bilme­mek' haddi düşürmez. Çünkü Mâiz, cezasının ölüm (recm) olduğunu bilmi­yordu. Bu cehaleti kendisinden haddi düşürmemişti.

21—  Hâkimin, kendi huzurunda yapılan ikrarla hükmetmesi caiz ohı-yor ve ayrıca ikrarın iki şahitçe de işitilmesi gerekmiyor. Bunu İmam Ahmed belirtmiştir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.) Üneys'e: "Eğer kadın iki şahit hu­zurunda ikrar ederse onu recmet." dememiştir.

22— Dava konusu, halis Allah hakkı ise, hüküm için haKim huzurunda dava edilmiş olması şartı yoktur.

23— Bir kadına had cezası gerekiyorsa, d evle^ başkanının (yetkili) kadı­nı huzura getirtmeden, haddi ikâme edecek birisini ona göndermesi caizdir. Nitekim Nesâî, hadise böyle başlık atmıştır. Böylece kadınlar, hüküm mecli­sine getirilmekten korunmuş olurlar.

24— Devlet başkanı, hâkim ve müftü gibi kimselerin, verdikleri hüküm­de herhangi bir kuşkuları yoksa ve kesin inanıyorlarsa; o hükmün, Allah'ın hükmü olduğunu dair yemin etmeleri caiz olur.

25— Hadlerin ikâmesinde tevkil (görevlendirme) caizdir. Bu hususta dü­şünmek lâzım. Çünkü Hz. Peygamber'in (s.a.) yaptığı istinabe (nâib kil-mak)dir.

26— Uygulama ve hükümler, erkek gibi kadının da sürüleceği hükmünü içermektedir. Ancak, eğer beraberinde mahremi de varsa gönderilir; yoksa kadın sürülmez. İmam Mâlik: "Kadınlar için sürgün cezası yoktur. Çünkü onlar avrettirler." demiştir. [403]

 

b) Ehl-i Kitaba Hadler Konusunda İslâm Ahkâmı İle Hükmetmesi:

 

Sahıhayn ve Müspetlerde rivayet edilmektedir: Yahudiler Hz. Peygam-ber'e (s.a.) gelerek kendilerinden bir erkekle kadının zina ettiklerini söyledi­ler. Hz. Peygamber (s.a.) onlara: "Recm hakkında Tevrat'ta ne buluyorsu­nuz?" diye sordu. Onlar: "Biz onları rüsvay (teşhir) ederiz ve sopa ile (celd) dövülürler." dediler. Abdullah b. Selâm hemen: "Yalan söylediniz! Tevrat'­ta recm hükmü vardır." dedi. Tevrat'ı getirdiler ve açtılar. Birisi recm âyeti­nin üzerini eli ile kapattıktan sonra üst ve alt tarafım okudu. Abdullah b. Selâm: "Elini kaldır!" dedi, adam elini kaldırdı. Bir de baktık orada recm âyeti var. Sonunda yahudiler: "Ya Muhammedi (Abdullah) doğru söyledi. Tevrat'ta recm hükmü vardır." dediler. Hz. Peygamber (s.a.) de emretti ve her ikisi de recmedildi.[404]

Bu uygulama şu hükümleri içerir:

Zina cezasının tatbikinde aranan muhsan olma şartı için kişinin müs-lüman olması aranmamaktadır.

Evli zimmîler de birbirlerini muhsan yaparlar. İmam Ahmed ve Şa­fiî de bu görüşü benimsemişlerdir. Bu görüşte.olmayanlar, hadisin izahında ihtilâf etmişlerdir: İmam Mâlik, Muvatta 'dan başka bir yerde şöyle demiştir: "Yahudiler zimmî değillerdi." Sahih-i Buhari'dzki ifade ise, onların zimmet ehlinden oldukları şeklindedir. Şüphesiz bu olay Hz. Peygamber (s.a.) ile ara­larında geçen muahededen sonra olmuştur ve o sırada harp halinde değiller­di. Yoksa nasıl Hz. Peygamber'e (s.a.) muhakeme olmak için başurur ve hük­müne razı olurlar? Hadisin başka bir yoldan rivayetinde: "Bizi şu peygam­bere götürün. Çünkü O hafifletme (prensibi) ile gönderilmiştir." demiş-lerdir.[405]

Diğer bazı rivayetlerinde ise şöyledir: "Yahudiler O'nu (s.a.) ders ve oku­ma odalarına (midrâs) davet ettiier."[406] Hz. Peygamber (s.a.) gelmiş ve ara­larında hükmetmiştir. Şüphesiz onlar (bu haliyle) muâhade ve sulh ehli idiler

Bir başka grup ise şöyle te'vil yapmışlardır: Hz. Peygamber (s.a.) onlar Tevrat'ın hükmüne göre recmetti. Hâdisenin akışından bu açıkça anlaşıl maktadır.

Bu yorum onlara asla bir fayda sağlamaz. Çünkü Hz. Peygamber (s.a. onların arasında mutlak adaletle (hakla) hükmetmiştir ve her halükarda uyul ması gerekir. Hak varken başka yol aramak sadece sapıklık değil midir?

Bir başka grup da; Hz. Peygamberin (s.a.) onları siyaseten recmettiğin söylemişlerdir. Bu, en olmayacak görüştür. Aksine Hz. Peygamber (s.a.) on lan kendisinden başka hükme yer olmayan Allah'ın hükmüyle recmetmiştir

Hz. Peygamber'in (s.a.) bu uygulamasından şu neticeler de çıkar:

Zimmîler davalarını bize getirdiler mi, aralarında ancak İslâm ah kâmı ile hükmedebiliriz.

Zimmîlerin, birbirleri hakkındaki şahitliklerinin kabulü gerekir. Çün kü bu uygulamada zinakârlar ikrarda bulunmamışlardır. Aleyhlerine müslü manlar da şahitlik yapmamışlardır. Çünkü onların zinalarını görmemişler dir. Nasıl olur ki, Sünen'&z bu hâdiseyle ilgili olarak Hz. Peygamber'in (s.a. şahitleri istediği, dört kişinin geldiği ve erkeğin âletini, milin sürmedanhğ girdiği gibi kadının uzvu içerisinde gördüklerine dair şehadette bulundukları yazılıdır.[407]

Bu hadisin bazı rivayetlerinde: "Onlardan dört kişi geldi." ifadesi, di­ğer bazılarında da: "Bana sizden dört kişi getirin." buyurduğu belirtilir.

Bu uygulama, recm ile iktifa edilip hem celd hem de recmin bir ara­da uygulanmayacağını gösterir. Ibn Abbas şöyle der: Recm Allah'ın kitabın­da vardır. Onu ancak inceliklere dalan kimse çıkarabilir. O da Allah'ın: "Ey ehl-i kitab! Rasûlümüz size kitaptan gizlemekte olduğunuz birçok şeyi açık­lamak üzere geldi." Âyetidir [408]Başkaları ise recm hükmünü: "Biz, içinde doğruya rehberlik ve nur olduğu halde Tevrat'ı indirdik. Kendilerini (Allah'a) vermiş peygamberler onunla yahudilere hükmederlerdi."[409] âyetinden istin-bat etmişlerdir.                                                              

Zührî, hadisinde şöyle diyor: Bize ulaştığına göre, "Biz, içinde doğruya rehberlik ve nur olduğu halde Tevrat'ı indirdik. Kendilerini (Allah'a) vermiş peygamberler onunla yahudilere hükmederlerdi." âyeti onlar (yahudiler) hak­kında inmiştir. Nebî (s.a.) da onlardandı. (Âyette zikri geçen nebilerden.)[410]

 

c) Karısının Cariyesiyle Zina Eden Kimse Hakkındaki Hükmü: