HADİD SURESİ 2

1- Allah Yolunda İnfak Etmemek: 4

2- İnfak Edenler Arasındaki Fark: 4

3- Bu Buyruk Ebu Bekir'in Faziletine Delildir: 4

4- Din ve Dünya Ahkâmında Öne Geçmek ve Geride Kalmak: 5

5- İnfak Edip Savaşanlara Allah'ın Vaadi: 5

1- Ardarda Gönderilen Rasûlter ve Meryem Oğlu İsa: 17

2- Hz. İsa (a.s)'ya Tabi Olanlar ve Uydurdukları Ruhbanlık: 17

3- Dinde Sonradan Ortaya Çıkartılan Her Şey Bid'attir: 19

4- Kötü Zamanlarda İnsanlardan Uzaklaşmak: 19


HADİD SURESİ

 

Rahman ve Rahim Allah'ın Adı île

Medine'de indiği ittifakla kabul edilmiştir, Yirmidokuz âyettir.

el-İrbad b. Sâriye'den rivayete göre Peygamber (sav) uyumadan önce "el-Müsebbihât" sûrelerini okur ve: "Şüphesiz bunlarda bin âyetten daha fazilet­li bir âyet vardtr" diye buyururdu.[1]

"el-Müsebbihât" ile el-Hadid, el-Haşr, es-Saf, e!-Cumua ve et-Teğâbun Sû­relerini kastetmektedir. [2]

 

1.  Göklerle yerde olanlar Allah'ı teşbih ederler. O Azizdir, Ha­kimdir.

2. Göklerin ve yetin mülkü O'nundur. Diriltir ve öldürür. O herşe-ye gücü yetendir.

3.0 hem Evveldir, hem Ahirdir, hem Zahirdir, hem Bâtındır. O, her-şeyi en İyi bilendir.

 

"Göklerle yerde olanlar Allah'ı teşbih ederler." Allah'ın şanını yücelt­mekte ve kötülüklerden O'nu tenzih etmektedirler.

İbn Abbas dedi ki: "Göklerde" bulunan Allah'ın yaratmış olduğu melek­ler "ile yerde olanlar" canlı olsun, cansız olsun hepsi Allah'a dua etmekte­dirler.

Bunun Allah'ın varlığına delâlet anlamında bir teşbih olduğu da söylen­miştir. ez-Zeccac bunu kabul etmeyerek şöyle demektedir: Şayet bu delâlet yoluyla ve ilâhî sanatın etkilerinin ortaya çıkması yolu ile teşbih olsaydı, an­laşılır bir şey olurdu. Durum böyle ise yüce Allah'ın: "Fakat siz onların teş­bihlerini anlamazsınız." (el-İsra, 17/44) diye buyurması nedendir? Bu söz­lü bir teşbihtir. Buna delil olarak da yüce Allah'ın: "Davud'a da onunla bir­likte teşbih etsinler diye dağlan... müsahhar kıldık." (el-Enbiyâ, 21/79) buyruğunu göstermektedir. Eğer bu teşbih Allah'ın varlığına delâlet anlamıy­la bir teşbih olsaydı, o zaman Davud (a.s)'ın özelliğinin anlamı ne olurdu?

Derim ki: ez-Zeccâc'ın yaptığı bu açıklama sahili ulandır. Bunun açıkla­ması ve buna dair bilgiler yüce Allah'ın: "Onu hamd ile teşbih etmeyen hiç-bir şey yok tur" (el-İsra, 17/44) buyruğu açıklanırken geçmiş bulunmaktadır. "O Azizdir, Hakimdir."

"Göklerin ve yerin mülkü O'nundur." Bunların mülkü yalnız Ona ait­tir. Mülk ise malik olmak ve emrin geçerli olup yerine getirilmesi demektir. Şanı yüce Allah melik, Kadir ve Kahir olandır.

Bununla yağmur ve bitki hazineleri ile diğer rızık hazinelerini kastettiği tle söylenmiştir.

"Diriltir ve öldürür." Dünya hayatında canlıları öldürür, ölümden sonra diriliş için de ölüleri diriltecektir.

Ölü durumunda olan nutfeleri diriltir ve canlıları öldürür, diye de açıklan­mıştır.

"Diriltir ve öldürür" buyruğunun O diriltir ve öldürür anlamında ref ko­numundu olduğu söylenmiştir. Bununla birlikte: "O'nundur" buymğun-daki mecrûrdan (o zamirinden) hal olarak: Diriltici ve öldürücü olarak "gök­lerin ve yerin mülkü onundur" anlamında nasb konumunda olması da mümkündür. Bu durumda cer edatı da onda âmil olur.

"O, herşeye gücü yetendir." Yani hiçbir şey Allah'ı âciz bırakmaz.

"O hem Evveldir, hem Âhirdir, hem Zahirdir, hem Bâtındır." buyruğun­da geçen isimlerin anlamı hususunda farklı görüşler vardır. Bunların anlam­larını "el-Kitabu'l-Esna" adlı eserimizde açıklamış bulunuyoruz. Rasülullah (sav) da bu konuda söz söylemiş, hiçbir kimsenin görüşüne ihtiyaç bırakma­yacak şekilde açıklamış bulunmaktadır. Müslim'in, Sahih'inda Ebu Hurey-re'den gelen rivayete güre şöyle buyurmuştur: "Allah'ım, Sen ilk olansın, Sen­den önce hiçbir şey yoktur. Sen Âhirsin, Senden sonra hiçbir şey yoktur. Sen Zahirsin, Senden üstün hiçbir şey yoktur. Sen Bâtınsın, Senden öte hiçbir şey yoktur. Borcumuzu öde ve bizi fakirlikten, ihtiyattan kurtar. "[3]

Peygamber bu buyruğu ile; "Zahir" ile galib gelmesini "Bâtın" ile de âlim olmasını kastetmiş olmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"O herşeyi" olmuşu yahut olanı, olacağı "en iyi bilendir." Hiçbir şey O'na gizli kalmaz. [4]

 

4. O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da Arş üstüne istiva edendir. O, yere gireni de, ondan çıkanı da, gökten ineni de, oraya yükseleni de bilendir. Nerede olursanız, O sizinle beraber­dir. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.

5. Göklerin ve yerin mülkü yalnız O'mındur. Bütün işler Allah'a dön­dürülür.

6. Geceyi gündüze bitiştirir; gündüzü de geceye bitiştirir. O kalble-rin özünü en iyi bilendir.

 

"O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da Arş üstüne istiva eden­dir" buyruğuna dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Araf Sûresinde (7/54. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"O yere gireni" oraya giren yağmur ve başka şeyleri "de, ondan çıkanı da" bitki ve başka şeyleri "gökten ineni de" rızık, yağmur ve melekleri "ora­ya yükseleni" oraya yükselen melekleri ve kulların amellerini "de bilendir."

"Nerede olursanız O" kudreti, saltanatı (egemenliği) ve ilmiyle "sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir." Amellerinizi görür. On­lardan hiçbir şey O'na gizli kalmaz.

Yüce Allah bu âyet-i kerimede hem "Arş üstüne istiva eden" özelliğini, hem de "O sizinle beraberdir" özelliğini bir arada zikretmektedir. Bu iki ifa­denin zahirlerini almak bir çelişkidir. O halde burada bir tevilin yapılması­nın kaçınılmaz oluşuna bu delil teşkil etmektedir. Tevilden yüz çevirmek ise çelişkiyi kabul etmektir. İmam Ebu'l-Meâli de şöyle demiştir: Muhammed (sav); İsra gecesinde, balığın karnında iken Metta oğlu Yunus'tan yüce Al­lah'a daha yakın değildi. Bu daha önce geçmiş bulunmaktadır.

"Göklerin ve yerin mülkü yalnız O'nundur." Bu tekrarlama teki d için­dir. Yani gerçek manada mabud sadece O'dur.

"Bütün işler" âhirette bütün mahlukatın işleri "Allah'a döndürülür."

el-Hasen, el-A'rec, Yakub, İbn Âmir, Ebu I tay ve, İbn Muhaysın, Hu-meyd, el-A'meş, Hamza, el-Kisâî ve Halef "döndürülür" anlamındaki buy­ruğu "te" harfini üstün, "cim" harfini de kesreli olarak: "Döner" diye okumuşlardır, diğerleri ise: "Döndürülür" diye okumuşlardır.

"Geceyi gündüze bitiştirir, gündüzü de geceye bitiştirir." buyruğu(na da­ir açıklamalar) daha önceden Ât-i îmran Sûresi'nde (3/27. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"O, kalblerin özünü en iyi bilendir." Kalblerde, vicdanlarda bulunanlar O'na gizli kalmaz. Bu sıfatlara sahib olana ibadetin terkedilip başkasına iba­det edilmesi doğru olamaz. [5]

 

7. Allah'a ve Rasûlüne iman edin. Sizi başlarına halife kıldığından da infak edin. Sizden iman edip infak edenler için büyük bir mükafat vardır.

8. Peygamber sizi Rabbinize iman etmeniz için davet edip dururken ve sizden kesin bîr söz almış bulunuyorken, size ne oluyor da Al­lah'a,iman etmiyorsunuz? Eğer iman edenler iseniz (sözünüzü yerine getirin).

9. Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık âyet­ler indirmekte olandır. Muhakkak ki Allah size elbette çok Kaûf dur, Rahimdir.

 

"Allah'a ve Rasûlüne iman edin." Allah'ın bir ve tek olduğunu, Muharn-med'in O'nun Rasûlü olduğunu tasdik edin.

"Sizi baylarına halife kıldığından da infak edin." Tasadduk edin Allah yolunda infak edin. Maksat farz olan zekâttır. Maksat farz olan zekâtın dışın­da çeşitli itaat yolları ile Allah'a yakınlaştırıcı hususlardır, diye de açıklanmış­tır.

"Sizi başlarına halife kıldığı" buyruğunda mülkün asıl itibariyle yüce Al­lah'a ait olduğuna, kulun bu malda ise ancak Allah'ın razı olacağı tasarruf hak­kına sahib olduğuna delil vardır. Bu şekildeki bir tasarrufa kargılık da yüce Allah kutunu cennet ile mükâfatlandırır. Halife kılındığı bu malları, Allah'ın haklarını yerine getirmek yolunda infak edip, bu harcamayı, bir kimsenin ken­disine İzin vermesi halinde başkasının malından harcamasında olduğu gibi kolaylıkla yapabilen bir kimseye, pek çok sevab ve pek büyük bir ecir ve­rilecektir.

el-Hasen dedi ki; "Sizi başlarına halife kıldığı" sizden öncekilerden mi­ras almanız suretiyle (halife kıldığı) demektir. Bu açıklama da bu malların ger­çekte sizin mallarınız olmadığına ve sizin bu mallara karşı konumunuzun an­cak vekiller konumunda olduğuna delildir. O halde bu inallar elinizden alı­nıp sizden jsonrakilere geçmeden önce hakkı yerine getirmek suretiyle bu hu­susta fırsatı ganimet biliniz.

"Sizden iman edip" salih ameller işleyerek Allah yolunda "İnfak edenler için büyük bir mükâfat" ki o da cennettir "vardır."

"Peygamber sizi... davet edip dururken... size ne oluyor da Allah'a iman etmiyorsunuz?." buyruğu azarlamak kastı ile sorulmuş bir sorudur. Ya­ni ileri sürebileceğiniz hiçbir gerekçe bırakılmamışken, iman etmemenizi hak­lı çıkarmak için ileri sürebileceğiniz mazeret nedir?

Bununla şer'î hükümler gelmeden önce herhangi bir hükmün mükellefi­yetinin sözkonusu olmadığını açıklamaktadır.

"Ve sizden kesin söz de almış bulunuyorken" anlamındaki buyruğu Ebu Arnr "Ve sizden kesin bir söz alınmışken" şeklinde meç-

hul bir fiil olarak okumuştur, Diğerleri ise malum bir fiil olarak "sizden ke­sin bîr söz almış bulunuyorken..." diye okumuşlardır.

Mücahid dedi ki: Burada sözkonusu olan insanlar Adem'in sulbünde bu­lunuyor iken: Allah sizin Rabbinizdir, sizin O'ndan başka hiçbir ilahınız yoktur, şeklinde insanlardan alınan kesin sözdür.

Bir diğer açıklamaya göre; O size akıl vermekle Allah'ın Rasûlüne uyma­ya çağıran kesin delil ve belgeleri size karşı ortaya koymuş olmakla sizden kesin söz almış bulunmaktadır.

"Eğer iman edenler iseniz" buyruğu, çünkü siz iman edenlersiniz, demek­tir. Anlamının: Eğer sizler delillere ve belgelere iman ediyor iseniz (artık iman ediniz) demek olduğu da söylenmiştir.

Bir diğer açıklama da şöyledir: Eğer siz herhangi bir gün gerçekten iman edecek iseniz, işte şimdi imanınız için en uygun zamandır. Çünkü Muham-med (sav)'tn peygamber olarak gönderilmiş olduğunun delilleri ve alamet­leri açıkça ortadadır, bunun belgeleri doğru bir şekilde ortaya konulmuş bu­lunmaktadır.

Eğer siz yaratıcınız olan Allah'a iman edenlerseniz... anlamında olduğu da söylenmiştir. Çünkü onlar Allah'ın yaratıcılığını kabul ediyorlardı. Bir başka açıklama da şöyledir: Bu, İman eden ve Peygamber (sav)'ın kendilerinden ke­sin söz aldıktan sonra İrtİdad eden bir topluluğa hitaptır. "Eğer iman eden­ler iseniz" buyruğu eğer sizler imanın şartlarını kabul ve itiraf ediyorsanız... demektir.

"Sizi karanlıklardan" şirk ve küfürden "aydınlığa" imana, Kur'ân ile bir başka görüşe göre rasûl ile bir diğerine göre davet ile "çıkarmak için kulu­na apaçık âyetler" Kur'ân-ı Kerim'i kastetmektedir "İndirmekte olandır." Mu­cizeler diye de söylenmiştir.

Yani Muhammed (sav)'ın beraberindeki mucizeler dolayısıyla ona iman etmeniz gerekmektedir ki, bu mucizelerin en büyüğü de Kur'ân-ı Kerim'in kendisidir.

"Muhakkak ki Allah size elbette çok Raûfdur, Rahimdir." [6]

 

10. Göklerle yerin mirası Allah'ın olduğu halde ne oluyor size ki Al­lah yolunda İnfak etmiyorsunuz? Aranızda Fetihten önce infak edip savaşanlar (diğerleriyle) bir olmaz. Onların dereceleri Fetih sonrasında infak edip savaşanlardan daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine de el-Hüsnâyı vaadetmiştir. Allah yaptık­larınızdan hakkıyla haberdardır.

 

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız: [7]

 

1- Allah Yolunda İnfak Etmemek:

 

"Göklerle yerin mirası Allah'ın olduğu halde" mirasın hak sahibine dönmesi gibi göklerde ve yerde bulunanların yok olmasından sonra gök ve yer O'na geri döneceğine göre "ne oluyor size ki Allah yolunda infak et­miyorsunuz.?"

Allah yolunda ve sizi Rabbinize yakınlaştıracak hususlarda İnfak etmek­ten .sizi alıkoyan nedir? Halbuki sizler mallarınızı geride bırakarak öleceksi­niz ve bunlar Allah'a dönecektir. O halde buyruk infak etmemekten ötürü bir azar mahiyetindedir. [8]

 

2- İnfak Edenler Arasındaki Fark:

 

"Aranızdan Fetihten önce İnfak edip savaşanlar (diğerleriyle) bir ol­maz." Müfessirlerin çoğunun kanaatine göre Fetih'ten kasıt Mekke'nin fethi­dir. eş-Şa'bi' ve ez-Zühri ise Hudeybiye fethidir demişlerdir. Katade de şöy­le demiştir: Biri diğerinden daha faziletli olmak üzere iki ayrı savaş ve biri diğerinden daha faziletli olmak üzere iki ayrı infak olmuştu. Mekke'nin fet­hinden önceki savaş ve infak, bundan sonra yapılan infak ve savaştan daha faziletlidir. İfadede hazfedilmiş lafızlar vardır. "Aranızdan fetihten önce infak edip savaşanlar" ile fetihten sonra infak edip savaşanlar "bîr olmaz" de­mektir. Bu lafızlar ifadenin delaleti dolayısıyla hazfedilmiştir. Fetihten önce yapılan infakın daha büyük olmasının sebebi, müslümanlann zayıflığı sebe­biyle insanların bu infaka daha çok muhtaç oluşlarından dolayı idi. Diğer ta­raftan o dönemde infak edenlere infak daha ağır geliyordu. Mükâfat ve ecir, çekilen sıkıntıya ve zorluğa göredir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [9]

 

3- Bu Buyruk Ebu Bekir'in Faziletine Delildir:

 

Eşheb'in rivayetine göre MaÜk şöyle demiştir: Fazilet ve azimet sahibi kim­selerin Öne geçirilmesi gerekir. Çünkü yüce Allah: "Aranızdan Fetihten önce infak edip savaşanlar (diğerleriyle) bir olmaz" diye buyurmuştur.

el-Kelbi dedi kh Bu buyruk Ebu Bekr (r,a) hakkında inmiştir. Ebu Bekr (r.a)'ın faziletli olduğuna ve öne geçirilmesi gerektiğine de bu buyrukta de­lil vardır. Çünkü o, İslama giren ilk kişidir.

İbn Mesud'dan da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kılıcını kuşanarak İsla-mını açığa vuran ilk kişi, Peygamber (sav) ile Ebu Bekir'dir. Diğer taraftan Allah'ın peygamberine ilk harcamada bulunan kişi de odur.

İbn Ömer'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Peygamber (sav)'m yanın­da idim. Üzerinde göğsüne iliştirdiği bir abası bulunduğu halde Ebu Bekir de vardı. Cebraii inerek Ey Allah'ın peygamberi dedi. bana ne oluyor da Ebu Bekir'i üzerinde göğsünde iliklediği bir aba ile görüyorum? Bunun üzerine Peygamber: "O Fetihten önce malını bana harcadı" deyince, Cebrail şöyle de­di: Allah sana diyor ki: Ebu Bekir'e selam söyle ve ona bu fakir halinde hoş­nut musun, yoksa kızgın mısın? diye sor. Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu; "Ey Ebu Bekir yüce Allah sana selam ediyor ve sen bu fakir halinde hoşnut mu­sun, yoksa kızgın mısın? diye soruyor." Ebu Bekir: Ben Rabbime mi kızayım? Şüphesiz Rabbimden razıyım, şüphesiz Rabbimden razıyım, şüphesiz Rabbim-den razıyım dedi. Bunun üzerine Peygamber şöyle buyurdu: "Allah da sana diyor kî: Sen Benden razı olduğun gibi, Ben de senden razı oldum." Ebu Be­kir ağladı, Cebrail (a.s) da dedi ki: Ey Muhammed seni hak ile peygamber olarak gönderene yemin olsun ki, Arşı taşıyanlar da senin arkadaşın bu aba­yı giydiğinden bu yana aba giyindiler.[10] İşte bundan dolayı ashab da Ebu Be­kir'i önlerine geçirdiler ve onun önderliğinin kendilerini geride bıraktığını ik­rar ettiler.

Ali (r.a) dedi ki: Peygamber (sav) en öne geçmiştir. Ondan sonra Ebu Bekir geldi, üçüncüleri de Ömer'dir. Eğer huzuruma beni Ebu Bekir'e üstün tu­tan bir adam getirilecek olursa, mutiaka başkasına zina iftirasında bulunana uygulanan ceza olan sopa ve şahitliğinin kabul edilmemesi cezasını veririm. Çünkü önce müslüman olanlar kendilerinden sonra gelenlerden daha çok zorluk ve sıkıntılarla karşılaştılar. Aynı zamanda onların basiretleri de daha açık idi. [11]

 

4- Din ve Dünya Ahkâmında Öne Geçmek ve Geride Kalmak:

 

Öne geçmek ve geride kalmak bazen dünya hükümlerinde sözkonusu ola­bilir. Din hükümleri ile ilgili olarak Âişe (r.anhâ) şöyle demiştir: Rasûlullah (sav) bizlere insanları gerçek mevkilerine yerleştirınemizi emretmiştir.[12] Şüphesiz ki mevkilerin en büyüğü ise namaz mertebesidir. Peygamber (sav) da (vefatı ile sonuçlanan) hastalığında şöyle buyurmuştur: "Ebu Bekir'e söyleyiniz. İnsanlara namaz kıldırsın."[13] Yine Peygamber (sav): "Cemaate yü­ce Allah'ın kitabını en iyi bilen kimse imam olur."[14] diye buyurduğu gibi, "Yaşça en büyük olanınız size imam olsun"[15] diye buyurmuştur. Sözü geçen bu buyruk daha önceden de geçmiş bulunan Malik b. el-Huveyris'in rivayet ettiği hadiste zikredilmiştir. Buhâri ve daha başka ilim adamları bu hadisten "makam ve mevki itibariyle büyüklük"ü murad ettiğini anlamışlardır. Nite­kim Peygamber (sav); "Vela hakkı büyüklüğedir.""' diye buyurmuş olup bu­nunla yaşça büyüklüğü kastetmemiştir.

Malik ve başkaları da: Şüphesiz ki yaşın bir hakkı vardır, demişlerdir. Şa­fiî ve Ebu Hanife de onu gözönünde bulundurmuşlardır. Elbetteki onun gö-zönünde bulundurulması da uygun bir şeydir. Çünkü hayırlı kimseler arasın­da, ilim ve yaşça büyük olmak nitelikleri biramda bulunacak otur ise, ilme öncelik tanınır. Dünya ahkâmına gelince, onlar da din ahkamına göre düze­ne konulmuştur. Dini bakımdan öne geçirilen bir kişi, dünyayı ilgilendiren hususlarda da öne geçilir. Nitekim rivayetlerde şöyle denilmiştir: "Yaşça bü­yük olanımıza saygı göstermeyen, küçüğümüze merhamet etmeyen, aramız­da itim adamlarının hakkını tanımayan kimse bizden değildir."[16]

Fertler hakkında sabit hadisçe de şöyle denilmiştir: "Genç bir delikanlı sırf yaşı dolayısıyla bir yaşlıya ikramda bulunacak olursa, mutlaka yüce Allah da o kimseye yaşlılığı sırasında ikram edecek kimseler lakdir buyurur."[17] Şairin birinin şu beyitleri zikredilmiştir:

"Ey gençken kendisini etkileyen şımarıklık ve

Övünçten dolayı yaşlıları ayıplayan kişi.

Onları ayıplamak istersen hatırla

Dedeni ve babanı ey kardeşimin oğlu,

Ve bil ki gençlik geçip gidecektir,

Seni bırakarak fakat bırakmaz seni onun günahı,

Yaşlılara ikram etmeyip,

Saygı göstermeyen

Ve bir gün olsun yaşı da yaşlılık sınırına ulaşmamış olan kişi." [18]

 

5- İnfak Edip Savaşanlara Allah'ın Vaadi:

 

"Bununla beraber Allah hepsine de el-Hüsnâ'yı vaadetmiştir." Yani yüce Allah önceden geçen ilklere de, sonradan onlara yetişenlere de, hep­sine derecelerinin farklılıkları ile birlikte cenneti vaadetmiştir.

İbn Âmir "Hepsine" lafzını merfu olarak diye okumuştur. Bu lafız Şamlıların mushaflannda da böylece ref iledir.

Diğerleri mu sha fi arında ki şekle göre nasb ile okumuşlardır, Bu iafzı nasb ile okuyanlar fiilin amel etmesine binaen böyle okurlar.

Yani: "Allah bununla beraber onların hepsine el-Hüsnâ'yı vaadetmiştir" takdirindedir. Ref ile okuyanların kıraati de şöyle açıklanır: Me-ful eğer başa geçecek olursa, fiilin ameli zayıflar.

Diğer taraftan: "Ona vaadetmiştir" buyruğundan "he" (ona) hazfedilmiştir. [19]

 

11. Allah'a karz-ı hasenle borç verecek kimdir? O da bunu o kim­seye kat kat verecek, ayrıca o kimse için pek bol ve şerefli bir mükâfat da vardır.

12. O günde mümin erkeklerle mümin kadınları nurları önlerinde ve sağlarında koşar görürsün. "Bugün sizin müjdeniz -içlerin­de ebedi kalıcılar olmak üzere- altlarından ırmaklar akan cen­netlerdir. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir."

 

"Allah'a karz-ı hasenle borç verecek kimdir?" buyruğu ile yüce Allah, Allah yolunda infakta bulunmayı teşvik etmektedir. Bu hususa dair açıkla­malar daha ünce el-Bakara Sûresi'nde (2/245. âyetin tefsirinde) geçmiş bu­lunmaktadır. Araplar güzel bir iş yapan herkese: "Karz etti': derler. Nitekim şair şöyle demiştir:

"Sana bir karz verildiği vakit sen onun karşılığını ver, Gerçek şu ki, delikanlıdır karşılık veren deve değil."

"KarsTa bu ismin veriliş sebebi bedelin geri alınması için çıkarılıp veril­miş olmasından dolayıdır. Yani Allah, kendisine pekçok kat fazlası ile yeri­ne versin diye Allah yolunda kim malını İnfak eder? el-Kelbî dedi ki: "Karz" sadaka demektir. "Hasen" ise herhangi bir minnet (başa kakmak) ve eziyet sözkonusu olmaksızın içinden gelerek (samimiyetle) ve ecrini Allah'tan bekleyerek vermek demektir.

"O da bunu o kimseye kat kat verecek." Yedi katından yedîyüz katına, yüce Allah'ın dilediği kadar kat kat fazlasıyla...

Karz-ı hasen'in kişinin Subhanallahi velhamdıı lillahi ve lâ ilahe İllallahu vallahu ekber" demesi olduğu da söylenmiştir.[20] Bunu Süfyan, Ebu Hay-yan'dan[21] rivayet etmiştir.

Zeyd b. Eşlem: Bu aileye harcamaktır, demiştir. el-Hasen nafile İbadetler­de bulunmaktır, diye açıklamıştır. Bunun hayır işlemek olduğu da .söylenmiş­tir. Araplar: Filanın yanında benim doğruluk karzım ve kötülük karzım var­dır (amelim vardır), derler.

el-Kuşeyrî dedi ki: Karz-ı hasen, sadaka veren kimsenin niyeti samimi, gön­lü hoş olarak vermesi demektir. Verdiği ile riyakarlık ve insanların işitmesi kastını gütmeden yalnızca Allah'ın rızasını aramak ve helal kazançtan vermek­tir. Kişinin malının kötüsünü seçip, sadaka olarak vermeye kalkışmaması da karz-ı hascnin bir parçasıdır. Çünkü yüce Allah: "Göz yummaksızın alıcısı olamayacağınız aşağılık şeyleri seçerek vermeye yellenmeyin." (el-Bakara, 2/267) diye buyurmaktadır. Ayrıca hayatta kalmayı ürnid etliği durumda iken tasadduk etmelidir. Çünkü Peygamber (sav)'a sadakaların en faziletli­sinin hangisi olduğu sorulmuş, o da şöyle buyurmuştur: "Sağlıklı, inala düş­kün, hayatta kalmayı ümid ettiğin halde iken onu vermendir. Nihayet can bo­ğaza gelip, varıncaya kadar işe ara vererek o hale gelince de: Filana şu, fi­lana bu dememendir.[22]

Ayrıca sadakasını gizlemelidir. Çünkü yüce Allah: "Şayet onları gizler ve fakirlere verirseniz, işte bu sizin için daha hayırlıdır." (el-Bakara, 2/271) di­ye buyurmuştur. Verdiği sadakayı basa kakmaması da gerekir. Çünkü yüce Allah: "Sadakalarınızı başa kakmakla ve eziyet etmekle boşa çıkarmayın." (el-Bakara, 2/264) diye buyurmaktadır. Verdiği şeyleri oldukça önemsiz görmelidir. Çünkü dünyanın tamamı pek az bir şeydir. Verdiği sadakanın en çok sevdiği maldan da olması gerekir. Çünkü yüce Allah: "En sevdiğiniz şey­lerden infak edinceye kadar birre kavuşamazsınız." (Âl-i İmran, 3/92) diye buyurmaktadır. Verdiği sadakanın çok olması da gerekir. Çünkü Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "(Aza d edilen) kölelerin en faziletlisi en pahalı olan­ları ve sahiblerince en değerli kabul edilenleridir.[23]

(İşle böyle sadaka veren) "o kimseye bunu kat kat verecek"dir.

"O da bunu... kat kat verecek* anlamındaki buyruğu İbn Kesir ve İbn Âmir elif" harfini düşürerek: diye okumuşlardır. Ancak İbn Âmir ve Ya-kub °fe" harfini nasb ile okumuşlardır.

Nâfi', Kûfelüer ve Basrahlar ise bunu "elif harfi ile ve "ayrf harfini şed-desiz olarak: diye okumuşlardır, ancak Asım "fe" harfini nasb ile oku­muş, diğerleri ise: "Borç verecek" lafzına atıf ile ref olarak okumuş­lardır. Nasip ile okunması soruya cevab olmasına binaendir. Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/271. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"Ayrıca o kimse için pek bol ve şerefli bir mükâfat" yani cennet "da var­dır."

"O günde mümin erkeklerle mümin kadınları" buyruğunda yer alan "o günde" lafzında amil "ayrıca o kimse için pek bol ve şerefli bir mükafat da vardır" anlamındaki buyruktur. İfadede hazfedilmiş lafızlar vardır. Yani se­nin kendisinde "mümin erkeklerle, mümin kadınları nurları önlerinde ve sağ­larında koşar göreceğin o günde": "o kimse için pek bol ve şerefli bir mü­kafat da vardır" demektir.

"Nurları önlerinde ve sağlarında koşar görürsün." el-Hasen'in görüşü­ne göre sıratın üzerinde yürüdüğünü görürsün demektir. Bu da aydınlığın­da yürüyecekleri ışıklarıdır.

el-Ferra dedi ki: "Sağlarında" buyruğundaki "be" harfi: ",,,deT da" anlamındadır ki, bu da sağ taraflarında demek olur. Yahutta: anlamındadır ki; sağ taraflarından, demek olur.

ecl-Dahhak dedi ki: "Nurları" hidayetleri demektir. "Sağlarında" buyru­ğu ile kastedilen onların kitapları (amel defterleri)dir. Bu açıklamayı et-Ta-berî de tercih etmiştir. Yani amel defterleri sağlarında olduğu halde, iman­ları ve sal İh amelleri önlerinden koşacaktır. Buna göre burada "be" edatı anlamındadır. Bu açıklamaya göre: "Önlerinde" lafzı üzerin­de vakıf yapılabilir, fakat anlamında olursa vakıf yapılmaz.

Sehl b. Sa'd es-Sâidî ile Ebu Hayve, elifi kesreli olarak: diye oku­muşlardır. Bu okuyuşa göre "imanları" ile kastedilen, küfrün zıttı olan iman­dı ı. Bu durumda zarf olmayan bir lafzın zarfa arfodilmesine sebeb ise, zar­fın hal anlamında olup hazfedilmiş bir lafza taalluk etmesinden dolayıdır. An­lam da "Nurları önlerinde" olduğu halde ve "imanları ile" birlikte olarak "koşar" demek ulur. Bu durumda yüce Al­lah'ın "önlerinde" lafzı bizatihi "koşar" anlamındaki fiile taalluk etmez.

"Nur" ile Kur'ân'ı kastettiği söylenmiştir. îbn Abbas'tan rivayete göre: Nur­ları amellerine göre onlara verilecektir. Kimisine nuru hurma ağacı büyük­lüğünde verilecek, kimisine nuru ayakla duran bir adam gibi verilecektir. Aralarında nurları en az olan kişi, nuru ayağının baş parmağı üzerinde olacak olan kimsedir. Kimi zaman, sönecek, kimi zaman yanacaktır.

Katade dedi ki: Bize nakledildiğine göre Allah'ın Peygamberi (sav) şöy­le buyurmuştur: "Müminlerden kimisinin nuru Medine ile Aden ya da Medi­ne ile San'a arasındaki bir bölge gibi bir yeri aydınlatacaktır. Kimisi daha aşa­ğı bir bglgeyi aydınlatacak; ta ki aralarında nuru ancak ayaklarını bastığı ye­ri aydınlatacak olan kimseler de olacaktır."[24]

el-Hasen dedi ki: -Önceden de geçtiği üzere- Sırat üzerinde onunla aydın­lansınlar diye (onlara bu nur verilecektir). Mukatil dedi ki: Bu nur kendile­rine cennete bir kılavuz olsun diye verilecektir. Doğrusunu en iyi bilen Al­lah'tır.

"Bugün sizin müjdeniz altlarından ırmaklar akan cennetlerdir." İfade­nin takdiri şöyledir: Onlara: "Bugün sizin müjdeniz"... cennetlere girmek­tir, denilecektir. Muzafın hazfedildiğini takdir etmek kaçınılmazdır, çünkü müj­de bir olaydır. Cennet ise muayyen bir varlıktır. Dolayısıyla müjdenin ken­disi cennet olamaz. (Bundan dolayı müjdeniz cennete giriştir, şeklinde mu-zaf takdir edilmiştir.)

"Altlarından ırmaklar akan" yani süt, su, şarap ve bal ırmakları o cen­netin meskenlerinin altından akar.

"İçlerinde ebedi kalıcılar olmak üzere" buyruğu da hazfedilmiş bulunan "giriş"den haldir. İfadenin takdiri de şöyledir: "Bugün sizin müjdeniz altla­rından ırmaklar akan cennetler'e giriştir. Sizin orada ebedi kalışınız tak­dir edilmiştir. Hal "sizin müjdeniz" lafzından değildir, çünkü burada sıla ile mevsul arasında fasıl sözkonusudur. Bununla birlikte müjdenin delâlet etti­ği şeyden hal olması mümkündür. Ebedi kalıcılar olarak size müjde verilmek­tedir, denilmiş gibidir, "Bugün" anlamındaki zarfın "sizin müjdeniz" den ha­ber olması ve "cennetlerdir" buyruğunun -önceden geçtiği üzere- muzafın hazfedilmiş olduğu takdirine binaen "müjde"den bedel olması da mümkün­dür. "Ebedi kalıcılar" lafzı da önceden geçtiği üzere hal olur.

el-Ferra, "cennetler" anlamındaki lafzın hal olarak nasbedilebileceğini ka­bul etmiştir. Şu kadar var ki "bugün" anlamındaki lafız "sizin müjdeniz"den haber olur, ancak bu uzak bir ihtimaldir. Zira "cennetlerdir" lafzında fiil ma­nası yoktur. Ayrıca o "sizin müjdeniz" anlamındaki lafzın: "On­lara ... diye müjde verirler" anlamında nasb olabileceğini kabul etmig ve bu durumda "cennetler" anlamındaki lafız "müjde" île nasbedilmiş ulur. Böy­le bir açıklamaya göre ise sıla ile mevsul birbirinden ayrılmış olur. [25]

 

13. O günde münafık erkeklerle, münafık kadınlar müminlere: "Bizi bekleyin de nurunuzdan aydınlanalım'' diyecekler. "Arka­nıza dönün de nur arayın" denilecek. Aralarında iç tarafında rah­met, dış tarafında İse önünde azap bulunan, kapısı olan bir duvar çekilecektir.

14.  Onlara: "Biz sizinle beraber değil miydik?" diye seslenirler. "Evet ama siz -Allah'ın emri gelinceye kadar- nefislerinizi hela­ke bıraktınız, bekleyip durdunuz, şüphe ettiniz, kuruntular da sizi aldattı. O çok aldatıcı da sizi Allah Üe aldatıp durdu."

15. İşte bugün sizden de, kâfir olanlardan da hiçbir fidye alınmaz. Varacağınız yer ateştir, size lâyık olan odur. O ne kötü dönüş ye­ridir.

 

"O günde münafık erkeklerle... diyecekler" buyruğundaki: "O günde* buyruğundaki âmil: "İşte bu büyük kurtuluşun ta kendisidir" (12. âyet) buyruğudur. Bunun daha önce geçen: "o günde" tafzmdan bedel ol­duğu da söylenmiştir.

"Bizi bekleyin... aydınlanalım" buyruğu genel olarak baştaki "elif'in ötreli "zf harfine vasi ile: "Bekledi" fiilinden gelen bir emir olarak okun­muştur. Bu ise beklemek (intizar) anlamında olup, bizi bekleyiniz demektir,

el-Âmeş, Haraza ve Yahya b. Vessab ise "kat' elifi" ile ve: den gelen bir emir olarak "21" harfini esreli okumuşlardır ki, bu da bize mühlet ve­riniz, bize süre tanıyınız, demektir. "Onu erteledim, ona süre verdim" demektir. "Ondan mühlet istedim" anlamındadır, el-Ferra dedi ki: Araplar: "Bana mühlet ver, bana süre Lanı" derler deyip, Amr b. Kulsum'un şu beyitini (bu anlamdaki kullanılışa kanıt olarak) zikretmek­tedir:

"Hind'in babası bize acele etme,

Ve bize mühlet tanı da, biz sana kesin olanı haber vereceğiz."

Burada görüldüğü gibi "bize süre tanı" anlamındaki fiil: anlamın­dadır.

"Nurunuzdan aydınlanalım." Nurunuz ışığında aydınlanalım demektir. İbn Abbas ve Ebu Umame dedi ki: Kıyamet gününde insanları bir karanlık bürüyecektir. -el-Maverdi dedi ki: Zannederim bu herkes hakkında ayırde-dici hükmün verilmesinden sonra olacaktır- sonra da kendilerine aydınlığın­da yürüyecekleri bir nur verilecektir.

Müfessirler dedi ki: Yüce Allah Kıyamet gününde müminlere amellerine göre ışığında Sırat üzerinde yürüyecekleri, bir nur verecektir. Münafıklara da aynı şekilde onları aldanışa düşürmek üzere bir nur verecektir. Buna delil de yüce Allah'ın; "Halbuki o hilelerini başlarına geçirir" (en-Nisâ, 4/142) buy­ruğudur.

Bir başka açıklama da şöyledir: Onlara nur verilmesinin sebebi, kâfirler dışında hepsinin daveti kabul edenler arasında görünmesinden dolayıdır. Da­ha sonra da münafıklığından ötürü münafığın nuru alınacaktır. Bu açıklama­yı İbn Abbas yapmıştır.

Ebu Umame de şöyle demiştir: Mümine nur verilir, kâfir ile münafık ise nursuz olarak terkedilir.

el-Kelbî şöyle demektedir: Hayır, münafıklar müminlerin nuru ile aydın­lanırlar. Ayrıca onlara nur verilmez. Onlar yürümekte iken Allah onların ara­sına bir rü2gar ve bir karanlık gönderecek ve bununla münafıkların nurunu söndürmüş olacaktır. İşte yüce Allah'ın: "Rabbimiz bize nurumuzu tamam­la!" (et-Tahrim, 56/8) buyruğu bunu anlatmaktadır. Bu sözü, müminlerin nur­ları münafıklardan alıkonulduğu gibi, kendi nurları alıkonulur korkusuyla söyleyeceklerdir. Münafıklar karanlıkta kalacaklarında ayaklarını koyacakları yerleri göremeyecekler ve müminlere: "Bizi bekleyin de nurunuzdan ay­dınlanalım" diyeceklerdir.

"Arkanıza dönün de nur arayın denilecek^" Yani melekler onlara: "Ar­kanıza dönün... diyeceklerdir." Hayır, bu müminlerin kendilerine söyleye­cekleri bir sözdür diye de açıklanmıştır. Yani bizim nuru aldığımız yere "ar­kanıza dönün" nuru kendiniz adına orada arayın. Sizler bizim nurumuzdan aydınianamazsınız, diyeceklerdir. Böylece onlar geri dönüp de nur aramak için ayrılacaklarında: "Aralarına... bir duvar çekilecektir." Denildi ki: Ya­ni sizler iman etmek suretiyle ne diye dünyada nur aramadınız denilecektir.

"Bir duvar" buyruğundaki "be" sıladır (zaiddir). Bu açıklamayı el-Kisâî yapmıştır. Buradaki "Sûr: duvar" cennet ile cehennem arasındaki bir en­geldir. Rivayet olunduğuna göre bu Sûr cehennem vadisi diye bilinen Bey-tu'1-Makdîs'in yakınındaki bir yerdedir. "İç tarafında" yani müminlerin bu­lunduğu tarafta "rahmet, dış tarafında ise" yani münafıklara bakan tarafın­da "önünde azap bulunan kapısı olan bir duvar çekilecektir."

Ka'b el-Ahbar dedi ki: Bu da Beytu'l-Makdis'te Rahmet kapısı diye bilinen kapıdır.

Abdullah b. Amr dedi ki: Bu Beytu'l-Makdis'in doğu tarafındaki bir Sûr (duvar)dır. Onun iç tarafında mescid vardır, "dış tarafında ise önünde azap" ya­ni cehennem "bulunan kapısı olan. bir duvar çekilecektir." Buna yakın bir açıklama da İbn Abbas'tan yapılmıştır.

Ziyad b, Ebi Sevade dedi ki: Ubade b. es-Samit, Beytu'l-Makdis'in doğu tarafındaki duvarı üzerine dikildi ve ağlayıp dedi ki: İşte Rasûlullah (sav) bi­ze buradan cehennemi gördüğünü haber vermiştir.

Katade dedi ki: Bu cennet ile cehennem arasındaki bir duvar olup "iç ta­rafında rahmet" yani cennet "dış tarafında ise önünde azap" yani cehen­nem "bulunan, kapısı olan bir duvar çekilecektir."

Mücahid dedi ki: Bu el-A'raf Sûresi'nde geçtiği gibi bir perdedir. Bu hu­susa dair açıklamalar daha önceden el-A'raf Sûresi'nde (7/46. âyetin tefsirin­de) geçmiş bulunmaktadır.

İç tarafındaki rahmetin müminlerin nuru, dış tarafındaki azabın münafık­ların karanhğı olduğu da söylenmiştir.

Münafıklar "onlara" yani müminlere "biz" dünyada iken "sizinle beraber değil miydik derler." Yani sizin gibi namaz kılmıyor muyduk? Sizin gibi ga­zaya çıkmıyor muyduk? Sizin yaptıklarınızın (>enzerini yapmıyor muyduk? Mü­minler: "Evet" zahiren bizimle birlikte idiniz, "ama siz... nefislerinizi hela-*e öirHJtriniz.-" Fanı'enüîhizı rîtnerere fcaptırüînız,

Mücahid: Münafıklıkla onu helak ettiniz, diye açıklamıştır. Mahiyetlerle diye de açıklanmıştır ki; bu açıklamayı Ebu Sinan yapmıştır. Arzu ve istekler­le, lezzetlere dalmakla diye de açıklanmıştır. Bunu da Ebu Numeyr el-Hem-dânî rivayet etmiştir.

"Bekleyip durdunuz" yani Peygamber (sav)'ın ölmesini, müminlerin ba­şına türlü musibetlerin gelmesini beklediniz. Bir başka açıklamaya göre tevbeyi geciktirerek "bekleyip durdunuz, şüphe ettiniz" tevhid ve pey­gamberlik hususunda tereddüte kapıldınız, "kuruntular da" batıl şeyler de "sizi aldattı."

Uzun emel denildiği gibi, maksat onların müminlerin zayıf düşmeleri ve başlarına musibetlerin gelip çatmasını istemeleridir, diye de açıklanmıştır.

Katade dedi ki: Buradaki "kuruntulardan kasıt, şeytanın aldatmalarıdır. Dünya olduğu da söylenmiştir ki, bu açıklamayı Abdullah b. Abbas yapmış­tır. Ebu Sinan dedi ki: Bu onların: Bizim günahlarımız bağışlanacaktır, deme­leridir. Bilal b. Sa'd dedi ki: Senin yaptığın iyilikleri hatırlayıp kötülüklerini unutman, bir kuruntu ve aldanıştır.

"Allah'ın emri" yani ölüm "gelinceye kadar" (bu durumunuz devam edip gitti). Allah'ın emrinden kastın peygamberine yardım etmesi, onu zafere ka­vuşturması olduğu söylendiği gibi, Katade onların cehennem ateşine atılma­sıdır, demiştir.

"O çok aldatıcı" îkrime'nin açıklamasına göre şeytan" da sizi Allah ile al­datıp durdu." Buradaki "çok aldatıcı"nın dünya olduğu da söylenmiştir ki, bu da ed-Dahhak'ın açıklamasıdır.

Kimi ilim adamı da şöyle demiştir: Geri kalanlar için maziden ibret alına­cak hususlar vardır. Sonraki için birincisinden kötülükten vazgeçmeyi gerek­tirecek Örnekler vardır. Bahtiyar kişi tamahkârlığa aklanmayan, aldatıcı şey­lere meyletmeyen kimsedir. Ölümü hatırlayan kimse temennileri unutur. Eme­li uzayıp giden kimse ameli unutur ve ecelden yana gafil olur.

"el-Ğarûr: O çok aldatıcı" lafzının mübalağa kipiyle gelmesi çokluk ifa­de ettiğinden ötürüdür. Ebu Hayve, Muhammed b. es-Semeyka ve Simâk b. Harb ise "gayn" harfi ütreli olarak: "el-ğurûr" diye okumuşlardır ki, batıl şeyler demek olur, bu da mastardır.

İbn Abbas'tan şöyle dediği zikredilmiştir: Allah'ın Peygamberi bize birta­kım çizgiler .çizdi. Bunlar arasında bir kenarda da bir çizgi çizdi. Dedi ki: "Bu­nun ne olduğunu biliyor musunuz? Bu insanoğlu ile onun temennilerinin mi­salidir. Şu çizgiler emellerdir. O temenni edip dururken ölüm ansızın onu ge­lip bulur."[26]

İbn Mesud'dan da şöyle dediği rivayet edilmiştir; Rasûlullah (sav) bize dört­gen şeklinde bir çizgi çizdi. Onun ortasına da bir çizgi daha çizip, bu çizgi­yi dörtgen çizginin dışına taşırdı. Sağında ve solunda ise küçük bir takım çiz­giler çizip şöyle buyurdu: "Bu Adem oğludur, bu ise onun etrafını çeviren ecelidir. Şu ise ecelini aşıp geçmiş olan emelidir. Bu küçük çizgiler ise ona arız olan (karşısına çıkan) hususlardır. Eğer bu ona isabet etmezse, onu bu ısırır. Bu ona isabet etmezse, onu bu ısırır."[27]

"İşte bugün" ey münafıklar "sizden de, kâfir olanlardan da hiçbir fidye alınmaz" buyruğu ile kurtuluştan yana ümitlerini kesmektedir.

"Alınmaz" anlamındaki buyruk genel olarak ye ile: diye okunmuş­tur. Çünkü ^fidye" lafzının müennesliğî hakiki değildir. Ayrıca bu lafız ile fi­il arasında da fasıla (başka kelime) girmiştir,

İbn Âmir ve Yakub ise te ile: diye okumuşlardır. "FidyCnin mü-ennesliği dolayısıyla Ebu Hatim bu okuyuşu tercih etmiştir. Birincisi ise Ebu Ubeyd'in tercihidir. Yani yüce Allah sizden herhangi bir bedel, bir kar­şılık ya da bir başka canı feda etmeyi kabul etmeyecektir.

"Varacağınız yer" ikamet edeceğiniz ve kalacağınız ycr"ateştir. Size la­yık olan odur." Size daha çok o yakışır.

"Mevlâ: Layık olan" ise; insanın işlerini görmeyi üstlenen kişiye denilir. Daha sonra bir şeyin yanından ayrılmayan, onun yakasını bırakmayan şey hakkında kullanılır olmuştur. Ateş onların işlerine sahib olacaktır, demektir diye de açıklanmıştır. Yani yüce Allah ateşe hayat ve akıl verecek ve o da kâfirlere Öfkesinden Ötürü adeta birbirinden ayrılacaktır. Bundan dolayı yü­ce Allah'ın şu buyruğunda belirtildiği gibi: "O günde Biz cehenneme: Doldun mu? diye soracağız. O da: Daha var mı? diyecek" (Kaf, 50/30) buyruğunda görüldüğü gibi cehenneme hitab edilecektir. "O ne kötü dönüş yeridir!" Dö­nüş yeri ve varış yeri olarak o çok kötüdür. [28]

 

16. İman edenlerin kalplerinin, Allah'ın zikrine ve inen hakka karşı yumuşayarak saygı İle boyun eğecekleri zaman ve kendi­lerine önceden kitab verilip te üzerlerinden uzun bir zaman geç­ti diye kalpleri katılaşmış bulunanlar gibi -ki onların çoğu fâ-sık kimselerdir- olmamaları zamanı gelmedi mi?

17. Şunu bilin ki; muhakkak Allah ölümünden sonra yeri diriltir. Akü edersiniz dîye âyetleri sîze açıkladık.

 

"İman edenlerin... zamanı gelmedi mî?" Yaklaşmadı mı? Vakti gelmedi mir1 demektir. Şair şöyle demektedir:

"Ey kalb, cahilliği terketmemin samanı, Ve açıkça görülen ağarmış saçların, aklımızı başımıza getirmesinin vakti gelmedi mi?"

Bu fiilin mazisi kasr ite: "Vakti, zamanı geldi" şeklinde olup muzârii: diye gelir. Med ile: "Bu işi yapman için za­man gelmedi mi, geliyor, gelmek" denilir.

Anlam itibariyle Senin için zamanı geldi" gibidir ki, medli kulla­nılış da kasr ile kullanılışın maklubudur. (Fiilin sonundaki med harfi ilk har­fine kalbedilmiş şeklidir.) İbnu's-Sikkît şu beyiti zikretmektedir:

"Körlüğümün açılma samanı gelmedi mi Ve artık Leyla'yı anmaktan vazgeçmenin? Evet, benim için

bu zaman gelmiş bulunuyor."

Şair burada bu fiili her iki şekliyle de kullanmış oimaktadır.

"Zamanı gelmedi mi?" anlamındaki buyruğu el-Hasen: "diye okumuştur ki, bunun aslı: "..medi mi" şeklinde olup, buna fazladan ilave edilmiştir. O halde bu bir kimsenin Böyle olmuştur" di­yenin sözünü nefyederken kullanılır: de, "Böyle oldu" diyenin sözlerini nefyetmek için kullanılır.

Müslim'in, Sahîh'indtî İbn Mesud'dan göyle dediği rivayet edilmektedir; Bizim müslüman olmamız ile Allah'ın şu: "İman edenlerin kalplerinin Al­lah'ın zikrine... karşı yumuşayarak saygı İle boyun eğecekleri zaman... gel­medi mi?" âyeti ile bize sitemde bulunması arasında sadece dört yıihk bir za­man geçmiştir[29]

el-Halil(dedi ki: "Sitem nazlıca hitab etmek ve içten içe bir rahat­sızlığı hatırlatmak" demektir. Bu fiilden "Ben ona sitem ettim, si­tem etmek" denilir.

"Allah'ın zikrine ve inen hakka karşı yumuşayarak saygı île" zilletle ve yumuşaklıkla "boyun eğecekleri zaman... gelmedi mi."

Rivayet edildiğine göre Peygamber (sav)'ın ashabı Medine'de bolluk ile karşılaştıklarında çokça şakaiaşıp gülmeye başladılar. Bu âyet-i kerime na­zil olunca Peygamber (sav): "Şüphesiz ki yüce Allah sizin zillet iie ve saygı ile bovun eğiğinizin geciktiğini bildirmektedir." diye buyurdu. O vakit ashab: "Saygı ile ve zilletle artık boyun eğiyoruz" dediler.

İbn Abbas dedi ki: Allah müminlerin kalplerinin (boyun eğmekte) gecik­tiğini gördü. Bu bakımdan Kur'ân'ın nüzulünün onüçüncü yılı başında on­lara sitem etti.[30]

Bu âyetin hicretten bir yıl sonra münafıklar hakkında İndiği de söylenmiş­tir. Şöyle ki; onlar Selman'dan Tevrat'taki hayret verici hususlardan kendi­lerine «özetmesini istediler. Bu sefer: "Elif, Lam, Râ. Bunlar apaçık kitabın âyetleridir... Biz sana bu Kur'ûn'ı vahyetmekle en güzel kıssayı sana anla­tacağız." (Yusuf, 12/1-3) buyrukları indi. Böylelikle onlara anlatılan bu Kur'ân'ın başka kitaplardan daha güzel ve onlar için daha faydalı olduğunu bildirdi. Onlar da Selman'dan böyle bir şey istemekten vazgeçtiler. Daha son­ra yine birincisinin benzen bir istekte bulununca bu sefer de yüce Allah'ın: "İman edenlerin kalplerinin Allah'ın zikrine ve inen hakka karşı yumu­şayarak saygı ile boyun eğecekleri zaman... gelmedi mi" buyruğu indi.

Bu tevile göre sözü edilen "müminler" sadece dil ile iman ettiklerini açıklayan kimselerdir.

es-Süddî ve başkaları ise şöyle demiştir: İçlerinde küfrü gizlemekle bir­likte zahiren "iman edenlerin kalplerinin Allah'ın zikrine... yumuşayarak, saygı ile boyun eğecekleri zaman gelmedi mi" demektir.

Âyet müminler- hakkında inmiştir; diye de söylenmiştir. Sa'd dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü bize kıssa anlatsan, diye söylenince yüce Allah'ın: "Biz sa­na en güzel kıssayı anlatıyoruz" (Yunus, 12/3) buyruğu nazil oldu. Aradan bir süre geçtikten sonra bu sefer: Bize bir şeylerden sözetsen, deyince de bu sefer "Allah sözün en güzelini... indirmiştir " (ez-Zümer, 39/23) buyruğu nâ-zil oldu. Aradan bir süre geçtikten sonra; Keşke bize hatırlatmada bulunsan, öğüt versen, dediler. Bunun üzerine de yüce Allah: "İman edenlerin kalp­lerinin Allah'ın zikrine ve inen hakka karşı yumuşayarak saygı ile boyun eğecekleri zaman... gelmedi mi" buyruğu indi,[31]

Buna yakın bir rivayet te İbn Mesud'dan gelmiştir. O dedi ki: Bizim müs-lüman olmamız ile bu âyet-İ kerime ile bize sitem edilmesi arasında sadece dört yıllık bir süre geçmiştir. Birbirimize bakmaya ve biz acaba ne yaptık, de­meye koyulduk.

el-Hasen dedi ki: Onlar yarattıkları arasında en çok sevdiği kimseler ol­makla birlikte onların geciktiklerini ifade buyurdu.

Bir diğer görüşe göre bu hitab Muhamrned (sav)'a inanmayıp Musa ve İsa'ya iman eden kimseleredir. Çünkü bunun akabinde: "Allah'a ve peygam­berlerine iman edenler..." (el-Hadİd, 57/19) diye buyurmaktadır. Yani Tev­rat'a ve İncil'e iman eden kimselerin kalplerinin Kur'ân'a karşı yumuşama­ları ve Musa ve İsa kavminin erken dönemlerinde gelmiş bulunanlar gibi ol­mamaları zamanı gelmedi mi? Çünkü bunlar ile kendileri arasındaki zaman ile peygamberleri arasındaki zaman uzayıp gitmiş, bundan dolayı da kalp­leri katılaşmıştı.

"Olmamaları" buyruğu:anlamındadır. O halde bu buyruk: "Saygı ile boyun eğecekleri" anlamındaki fiile atfedile­rek nasb olmuştur.

Nehy olarak cezm olduğu ve: “Olmasınlar" takdirinde olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamanın delili, Ruveys'in Yakub'dan rivayet ettiği "te" harfi ile: "Olmayınız" şeklindeki kıraatidir. Bu aynı zamanda İsa ve İbn İshak'ın da kıraatidir. Yahudilerle, hristiyanların yolundan gitmeyiniz. On­lara Tevrat ve İncil verildi ve aradan uzun zaman geçti... demektir.

İbn Mesud dedi ki: İsrailoğullarının üzerinden uzun zaman geçince kalp­leri katılaştı. Bunun neticesinde kendiliklerinden bir kitab uydurdular ve bu hoşlarına gitti. Çünkü hak kendileri ile arzularının çoğunu gerçekleştirmesi arasına engel teşkil ediyordu. Sonunda Allah'ın kitabını sanki hiçbir şey bil-miyormuşcasına arkalarına atıverdiler ve şöyle dediler: Şu kitabı İsrailoğul-iarına teklif ediniz. Eğer size uyarlarsa, onlara ilişmeyiniz. Aksi takdirde on­ları öldürünüz. Daha sonra bu kitabı ilim adamlarından birisine göndermek kanaati etrafında birleştiler ve şöyle dediler: Çünkü eğer bu hususta o bize uyarsa, kimse bize muhalefet etmeyecektir. Kabul etmezse onu öldürürüz.

Ondan sonra da kimse bize muhalefet etmeyecektir. Bu ilim adamına haber gönderdiler. O da Allah'ın kicabını bir yaprağa yazıp, onu bir boynuzun içe­risine sokup, boynuna astı, üzerine de elbiselerini giyindi. Yanlarına geldi­ğinde yazdıkları kitabı ona sundular ve: Buna iman ediyor musun dediler. O da elini göğsüne vurarak -göğsünde asılı bulunan kitabı kastederek-: Bu­na iman ettim, dedi. Bunun sonucunda da İsrailoğulları yetmiş küsur fırka­ya ayrıldı. O fırkaların en hayırlıları ise bu boynuz sahibi kimsenin etrafın­da toplananlardır. Abdullah (b. Mesud devamla) dedi ki: Sizlerden ömrü ve­fa edenler pek yakında münker şeyler görecektir. Değiştirme imkânını bu­lamayacağı bir münkeri herhangi biriniz görecek olursa, Allah'ın o kimsenin bu münkeri kalpten hoş karşılamadığını bilmesi ona yeter. [32]

Mukatil b. Hayyan dedi ki: Yani Kitab ehlinin müminleri üzerinden uzun bir zaman geçti ve onlar yeni bir peygamberin gönderiliş zamanının çok ge­ciktiğini düşünmeye başladılar. Bunun üzerine "kalpleri katılaşmış" oldu. "Ki onların çoğu fâsık kimselerdir." Bununla da ruhbanlığı ortaya koyan ve manastırlarda ibadete çekilen kimseleri kastetmektedir.

Bir diğer görüşe göre ise dinine nasıl uyacağını bilemeyecek kadar fıkhı bilgisi bulunmayan, bununla birlikte bilenlere de muhalefet eden kimseleri kastetmektedir. Bunların yüce Allah'ın bilgisine göre iman etmeyen kimse­ler oldukları da söylenmiştir. Onlardan bir kesim Muhammed (sav) peygam­ber olarak gönderilinceye kadar İsa'nın dini üzere sebat ettiler. Peygamber gelince ona iman ettiler. Bir kesim de İsa (a.s)'in dininden döndüler. Yüce Allah'ın fâsık olduklarını belirttiği kişiler de bunlardır.

Muhammed b. Ka'b dedi ki: Ashab Mekke'de kıtlık içerisinde idi. Medi­ne'ye hicret edince bolluk ve nimet ile tanıştılar. Daha önce içlerinde bulun­dukları halden uzaklaştılar, bunun sonucunda da kalpleri katılastı. Yüce Al­lah onlara öğüt verince de ayıktılar.

Îbnu'l-Mübarek şunu zikretmektedir: Bize Malik b. Enes haber verdi de­di ki: Bana ulaştığına göre İsa (a.s), kavmine şöyle demiştir: Yüce Allah'ı an-maksızın çokça konuşmayın, çünkü o vakit kalpleriniz katılaşır. Şüphesiz ka­tı kalb Allah'tan uzaktır, fakat siz bilmezsiniz. Başkalarının günahlarına siz­ler rab imişeesine bakmayınız. O günahlara -ya da kendi günahlarınıza de­di- kendiniz kul imişeesine bakınız. Çünkü insanlar iki türlüdür. Kimisi afi­yet içerisindedir, kimisi belalara maruzdur. Belalara maruz olanlara merha­met ediniz, esenlikte afiyette olduğunuz için de Allah'a hamdediniz.

Şu: "İman edenlerin kalplerinin Allah'ın zikrine... karşı yumuşayarak saygı İle boyun eğecekleri zaman... gelmedi mi" âyeti el-Fudayl b. Iyad ile İbnu'l-Mübarek'in -Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun- tevbe etmelerine sebeb teşkil etmiştir. Ebu'l-Mutarrif Abdu'r-Rahman b. Mervan el-Kalanîsî dedi ki: Bize Ebu Muhammed el-Hasen b. Ruşeyk anlattı, dedi ki: Bize Ali b. Yakub ez-Zeyyad anlattı, dedi ki: Bize İbrahim b. Hişam anlattı, dedi ki: Bize Ze-keriya b. Ebİ Eban anlattı, dedi ki; Bize el-Leys b. el-Haris anlattı, dedi ki: Bi­ze el-Haşen b. Daher anlattı, dedi ki: Abdullah b. el-Mübarek'e zühde baş­laması ile İlgili soru soruldu da şöyle dedi: Bir gün dostlarımla birlikte bir bah­çemizde idik. Bu da ağaçların türlü meyvelerle yüklü olduğu bir zamana rast­lamıştı. Geceye kadar yedik içtik, sonra da uyuduk. Ben ud ve tambur çal­maya çok düşkün birisi idim, Geceleyin kalktım ve "râşîn es-sehar" diye bi­linen bir makam ile çalmaya başladım. Sinan da şarkı söylemek istedi. Ba­sımın üstündeki bir ağaçta da öten bir kuş vardı. Elimde bulunan ud ise is­lediğim gibi çalınıyordu. Ansızın onun -elindeki udu kastediyor- insan gjbj konuşmaya koyulduğunu ve: "İman edenlerin kalplerinin Allah'ın zikri­ne ve inen hakka karşı yumuşayarak saygı ile boyun eğecekleri zaman... gelmedi mi" dediğini duydum, ben de: Evet, Allah'a yemin ederim ki zama­nı geldi dedim, udu kırdım, yanımda bulunan arkadaşları gönderdim. İşte bu benim zühde ilk olarak başlayışım ve gayretle ibadete yönelişimin başlangı­cı olmuştu. Bize ulaştığına göre Îbnu'l-Mübarek'in udun eşliğinde çalmak ve söylemek istediği şiir şudur;

"Gelmedi rai bana merhamet edeceğin zaman? Ve sitem edip ktnayıcılara karşı geleceğin zaman Size çok düşkün ve şevk duyana mersiye okumak Sizden ayrılıktan ötürü, mateme boğulmuş olan Gece karanlığı onu örtünce geceyi geçirir Yıldızlara ve gezegenlere akarak, gözetleyerek Ne olur ki o ceylan eğer Daha önce yasak kıldığı vuslatı helal kılsa!"

el-Fudayl b. Iyad'a gelince onun tevbe etmesinin sebebi de şudur: O bir kıza aşık olmuştu. Onunla geceleyin sözleşti. Ona ulaşmak üzere duvarlara tırmanırken, Kur'ân okuyan birisinin yüce Allah'ın: "İman edenlerin kalplerinin Allah'ın zikrine... karşı yumuş ayarak saygı ile boyun eğecekleri zaman gelmedi mi" buyruğunu okumakta olduğunu duydu. Hemen Allah'a yemin ederim ki vakti geldi, diyerek gerisin geri döndü. Gece karanlığında bir harabeye sığındı, Orada bir yolcu topluluğu bulunuyordu. Biri diğerine: Fudayl yol kesiciltk yapıyor, dediler. Fudayl de: Eyvah geceleyin Allah'a is­yan için kokuşurken, müslümanlardan bir kesimin de benden korktuklarını görüyorum* Allah'ım, Sana tevbe ettim ve Sana tevbem de Beyt-i Haramına mücavirlik yapmak olarak tesbit ettim, dedi,

"Şunu bilin ki muhakkak Allah Ölümünden sonra yeri diriltir." Yani "Al­lah ölümünden sonra* kurumuş iken "yeri" yağmur ile "diriltir."

Salih el-Merrî dedi ki: Kalplerin katılaşmasından sonra kalpleri yumuşa­tır, demektir. Cafer b. Muhammed dedi ki: Zulümden sonra o kalpleri ada­letle diriltir, Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Kâfirin kalbi küfür ve da­lalet ile ölmüşken, imana iletmek suretiyle diriltir. Bir diğer açıklama: İşte yü­ce Allah böylelikle ölmüş ümmetleri diriltir ve kalbi saygı ile yumuşayıp bo­yun eğenler ile kalpleri katı olanları birbirinden ayırdeder.

"Akıl edersiniz diye âyetleri size açıkladık." Yani ölümünden sonra Al­lah'ın yeryüzünü canlandırması O'nun kudretine ve ölüleri diriltici olduğu­na bir delildir. [33]

 

18. Şüphesiz ki sadaka veren erkeklerle, sadaka veren kadınların ve Allah'a karz-ı hasenle borç verenlerin (ecirleri) kendilerine kat kat arttırılır ve onlar için pek bol ve şerefli bir mükâfat var­dır.

19. Allah'a ve peygamberlerine iman edenler işte onlar Rabblerinin nezdinde dosdoğru olanlar ve şehitlerdir. Onlara ecirleri ve nur­ları verilecektir. Kâfir olup âyetlerimizi yalanlayanlara gelince; İşte onlar cehennemlik olanlardır.

 

"Şüphesiz ki sadaka veren erkeklerle, sadaka veren kadınlar" buyruğu­nu İbn Kesir, Âsım'dan rivayetle Ebu Bekir her ikisinde de "sad" harfini şed-ctesiz olarak "tasdik"den gelen bir lafız olarak okumuşlardır. Allah'ın indir­diklerini doğrulayanlar, demek olur.

Diğerleri ise şeddeli okumuşlardır ki bu da: "Sadaka veren erkeklede, sadaka veren kadınlar" demek olup "te" harfi "sad"a idgam edilmiştir. Ubeyy'in mushafında da böyledir. O halde bu buyruk sadakalar vermeye bir teşviktir. Bundan dolayı da; "ve Allah'a" yani sadaka vermek­le Allah yolunda infak ile "karz-ı hasenle borç verenler" diye buyurulrnak-tadır. el-Hasen dedi ki: Kur'ân-ı Kerîm'de sözü geçen "karz-ı hasen" tabirle­rinin tamamı nafile (sadaka) hakkındadır. Bunun Allah'tan ecrini bekleyerek ve samimiyetle verilen sadaka ve bunun dışındaki her türlü salih amel de­mek olduğu da söylenmiştir.

Buyrukta fiilin isme atfediimesinin sebebi zikredilen ismin fiil takdirinde olmasıdır. Yani tasdik edenler (ya da sadaka verenler) ve karz-ı hasen ile borç verenler anlamındadır.

"Kendilerine" ecirleri "kat kat verilir" benzeri kadarıyla verilir.

"( Jüuiu); Kat kat verilir" buyruğu genel olarak meçhul bir fiil şeklinde "ayn" harfi üstün okunmuştur. el-A'meş ise bunu "ayn" harfi kesreli ve "he" fazlasıyla: "Onu kat kat arttırır1' diye okumuştur. İbn Kesir, İhn Amir ve Yakub ise "ayn" harfim üstün ve şeddeli olarak: kat kat arttırı­lır" diye okumuşlardır.

"Ve onlar için pek bol ve şerefli bir mükâfat" yani cennet "vardır."

"Allah'a ve peygamberlerine İman edenler, işte onlar Rabblerinin nezdinde dosdoğru olanlar ve şehitlerdir. Onlara ecirleri ve nurları ve­rilecektir" buyruğunda geçen: "şehitler" lafzının kendisinden ön­ceki buyruklardan ayrı (maktu) yeni bir cümle mi olduğu, yoksa onlarla mut-tasLİ mı olduğu hususunda farklı görüşler vardır.

Mücahid ve Zeyd b. Eşlem şöyle demişlerdir: Şehidler ve dosdoğru olan­lar (es-sıddîkûn) müminlerin kendileridir ve bu buyruk önceki buyruklarla ilişkilidir. Bu anlamdaki bir açıklama Peygamber (sav)'dan rivayet edilmiş bu­lunmaktadır. Bu açıklamaya göre yüce Allah'ın: "Dosdoğru olanlar" anlamın­daki: buyruğu üzerinde vakıf yapılmaz. Âyetin tevili ile ilgili İbn Me-sud'un görüşü de budur.

el-Kuşeyrî dedi ki: Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "İşte onlar Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, stddîklar (dosdoğru olanlar), şehid-ler ve sâlihlerle birliktedirler." (en-Nisa, 4/69) O halde sıddîklar peygamber­lerden sonra gelenler, şehidler de sıddîklardan sonra gelenlerdir. Salihler ise şehidlerden sonra gelirler. Buna göre bu âyet-i kerimenin rasûlleri tasdik edenlerin tamamı hakkında olması mümkündür. Kastettiğim bu âyet ise: "Al­lah'a ve peygamberlerine iman edenler, işte onlar Rabblerinin nezdinde dosdoğru olanlar ve şehidlerdir" buyruğudur. Buna göre "şehidler"in an­lamı Allah'ın vahdaniyetine şahitlik edenler olur. Böylece derece itibariyle kimi sıddîk (dosdoğru olan, tasdik eden) kiminden daha yüksekte olur. Ni­tekim Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz yüksek cennetlerde bulunan kimseleri onlardan daha aşağı derecelerde bulunanlar, sizden her­hangi birinizin semanın ufkundaki bir yıldızı gördüğü gibi görür ve elbette-ki Ebu Bekir ve Ömer onlardandır. Onlar çok büyük nimetlere ulaşmış ola­caklardır. "[34]

İbn Abbas ve Mesruk'tan gelen rivayete göre "şehidler" sıddîklardan farklıdır. Bu açıklamaya göre buyruktaki "şehitler" anlamındaki lafız, kendi­sinden önceki buyruklardan ayrıdır. Yüce Allah'ın: "Dosdoğru olanlar" buyruğu üzerinde vakıf da güzel olur. Yani: "Şehidlere gelince, on­lar da Rabblerinin nezdindedirler. Onlara ecirleri ve nurları verilecektir." Yani kendi ecirleri ve kendi nurları onlarındır.

Bunların kim oldukları hususunda da iki görüş vardır, Birincisine göre bun­lar ümmetleri hakkında tasdik ve yalanlamaya dair şahitlik edecek olan ra-sûllerdir. Bu açıklama el-Kelbî'ye aittir. Buna delil de yüce Allah'ın: "Bun­lara karşı da seni şahit getireceğimiz zaman." (en-Nısa, 4/41) buyruğudur.

İkinci görüşe göre bunlar, rasûllerin, Kıyamet gününde şahidlik edecek olan ümmetleridir.

Neye dair şahitlik edecekleri hususunda da iki görüş vardır. Birinci gö­rüşe göre onlar kendileri hakkında işlemiş oldukları itaat ve masiyetlere da­ir şahitlik edeceklerdir. Mücahid'in açıklamasının anlamı budur. İkinci görü­şe göre ise bunlar peygamberlerinin lehine, risaleti ümmetlerine tebliğ ettik­lerine dair şahitlik edeceklerdir. Bu açıklamayı da el-Kelbî yapmıştır.

Mukatil üçüncü bir görüş olarak şöyle demektedir: Bunlar Allah yolunda öldürülenlerdir. Yine buna benzer bir açıklama İbn Abbas'tan gelmiştir: Yüce Atlah, bununla müminler arasından şehid düşenleri kastetmiştir. Buna göre başındaki "vav" harfi, ibtidâ (başlangıç) "vav'ıdır. Bu görüşe göre ise "sıddıklar (dosdoğru olanlar)" daha sonra gelen "şehidler" ile alakalı değil­dir (maktudur).

Muayyen olarak bunların kimlikleri hususunda da farklı görüşler vardır. ed-Dahhak: Bunlar sekiz kişidir demiştir: Ebu Bekir, Ali, Zeyd, Osman, Talha, ez-Zübeyr, Sad ve Hamza'dır. Ömer b. el-Hattab (r.a) da onların arkasın­dan gitmiştir. Yüce Allah Peygamberini tasdik edince, onu da onlara katmış­tır. Mukatil b. Hayyân da şöyle demiştir: Sıddîklar (dosdoğru olanlar) pey­gamberlere iman edip bir göz açıp kırpacak bir süre dahi onları yalanlama-yanlardır. Firavun hanedanından iman eden şahıs, Âl-i Yasin'den olan şahıs (Habibu'n-Neccâr diye anılan mümin şahıs) Ebu Bekir es-Sıddîk ve Uhdud ashabıdırlar.

"Kâfir olup âyetlerimizi" rasûlleri ve mucizeleri "yalanlayanlara gelin­ce, işte onlar cehennemlik olanlardır." Onların ecirleri de yoktur, nurları da yoktur. [35]

 

20. Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyundur, bir eğlencedir. Bir süs­tür, aranızda bir öğünüştür. Mallarda ve evlatta -çokluklanyla bir yarıştır. (Bunlar) ekini ekincilerin hoşuna giden yağmur gi­bidir. Sonra o ekin gürleşir de arkasından sen onu sararmış gö­rürsün. Sonra da o ufak corçöp olur. Ahirette şiddetli bir azap da vardır. Allah'tan bir mağfiret ve rıza da vardır. Dünya haya­tı aldatıcı bir yararlanmadan başka bir şey değildir.

21.  Kabbİnizden bir mağfiret, Allah'a ve peygamberlerine İman edenler için hazırlanmış, eni yerle göğün eni gibi olan bir cen­net için birbiriniıle yarışın. Bu, Allah'ın lütfiıdur, onu dilediği­ne verir. Allah büyük lütuf sahibidir.

 

"Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyundur, bir eğlencedir* buyruğunun önceki buyruklarla ilişkisi şudur: İnsan bazan öldürülme korkusu ve ölüm­den kurtulamamak endişesi ile cihadı terkedebilir. Yüce Allah dünya haya­tının geçici olduğunu ve kahcıhğı olmayan şeyi elde tutmak amacıyla Allah'ın emrini terkelmemek gerektiğini açıklamaktadır.

"Ancak" buyruğundaki: sıla olup, ifade:

takdirindedir, anlamı da şöyle olur: Bilin ki dünya hayatı boş bir oyun ve şımarıkça bir oyalanmadır, sonra ge­çip gider."

Katade dedi ki: Oyun ve eğlence: Yemek ve içmek demektir. Bunun is­minden anlaşılan şey olduğu da söylenmiştir. Mücahid dedi ki: Her bir oyun bir eğlence (yani oyalanma)dır. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-En'âm Sûresi'nde (6/32. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"Oyunun" dünyaya arzuyu, şevki arttıran, "eğlencenin" ise âhiretten alıkoyan yani meşgul etmek suretiyle âhirete yönelmekten alıkoyan şey de­mek olduğu da söylenmiştir. Oyunun mai mülk biriktirmek, eğlencenin ka­dınlar olduğu da söylenmiştir.

"Bir süstür" buyruğundaki "süs: ziynet" kendisi ile süslenilen şeylere de­nilir. Kâfir dünyalık ile süslenirken, ahiret için amel etmez. Allah'a itaat dı­şındaki şeylerle süslenen kimsenin durumu da böyledir.

"Aranızda bir övünüştür." Yani dünya ile kiminiz kiminize karşı övünür. Yaratılış ve güç ile denildiği gibi, Arapların atalarla öğünmek şeklindeki adet­leri üzere neseblerie öğünüştür, diye de açıklanmıştır. Müslim'in Sahih'in-de Peygamber (sav)'ın şöyle buyurduğu zikredilmektedir: "Şüphesiz Allah ba­na bir kimse diğerine haksızlık etmeyecek, bir kimse diğerine karşı öğünme-yecek noktaya varıncaya kadar alçak gönüllülük gösteriniz, diye vahyetmiş[36]

Yine Peygamber (sav)'ın şöyle buyurduğu sahih rivayetle sabittir: "Üm­metim arasında dört şey cahiliye işindendir. Makam ve mevki itibariyle öğünmek..."[37] Bütün bu hususlara dair açıklamalar daha önceden geçmiş bu­lunmaktadır.

"Mallarda ve evlâtta -ç okluklar ıy la- bir yarıştır." Çünkü cahiliye âdet­lerinden birisi de evlatların, malların çokluğu ile öğünmektir. Müminlerin çok­luğuyla öğünecekleri şey ise iman ve itaattir.

Müteahhir alimlerden birisi şöyle demiştir: "Bir oyundur" çocukların oyunu gibi. "Bir eğlencedir" gençlerin eğlenmesi gibi. "Bir süstür" kadın­ların süsü gibi. "Bir öğünüştür" birbirine denk şahısların karşılıklı öğünüş-leri gibi. "Çoklııklarıyla bir yarıştır" tacirlerin mallarının çokluklanyla Öğü-nüşleri gibi.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Dünya, sonunun gelmesi ve yok oluşu iti Kariyle bu şeylere benzer. Ali (r.a)'cbn rivayete göre Ammar'a şöy­le demiştir: Dünyaya üzülme! Çünkü dünya altı şeyden ibarettir: Yiyecek, içe­cek, giyecek, kokla nacak şeyler, binecek ve evlenilecekler. En güzel yiye­ceği baldır, o ise bir tür sineğin tükürüğüdür. En bol içeceği sudur, bütün can­lılar bu hususta birbirine eşittir. En üstün giyeceği ipektir, bu ise bir kurtçu­ğun dokumasıdır. En üstün kokusu misktir, bu da bir farenin kanıdır. En üs­tün bineği attır, yiğitler onun sırtında öldürülür. Nikâhlanacaklara gelince, on­lar da kadınlardır. Bu ise bir sidik yolunun, bir sidik yolunda olması demek­tir, Allah'a yemin ederim, Kadın en güzeli yerini süslemekle birlikte, onun en çirkin yeri arzu edilir.

Daha sonra yüce Allah dünyaya yağmur ve ekini misal vererek şöyle bu­yurmaktadır: "Ekini ekincilerin hoşuna giden yağmur gibidir" buyruğun­da geçen: "(jÜ&O; Küffar" burada "ekinciler" demektir. Çünkü onlar tohu­mun üstünü örterler. Buyruğun anlamı şudur: Dünya hayatı çokça yağmur­dan ötürü yeşil görünen, bakanların hoşuna giden bir ekine benzer. Daha son­ra bu ekin üzerinden fazla bir zaman geçmeden hiç yokmuş gibi sararıp çör-çöp olur. Ekincilerin hoşuna gittiğine göre o güzel görülen şeylerin en ile­risi demektir. Bu misalin anlamına dair açıklamalar daha önce Yunus Süre­si (10/24. âyetin tefsirinde) ve el-Kehf Sûresi'nde (18/45. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır,

Denildiğine göre buradaki "küffâr" Allah'ı inkâr eden kâfirler demektir. Çünkü onlar müminlere göre dünya süslerine daha çok düşkün ve onları da­ha çok beğenirler. Bu da güzel bir açıklamadır, çünkü asıl hoşlananlar, be­ğenenler onlardır ve onlar bu şeylerden hoşlanırlar. Bu durumlarını açığa vu­ranları da vardır. Bu da dünyayı ve dünyada kileri tazim etmektir. Muvahhid-lerde de bu yaklaşımlardan kendi arzularından meydana gelen birtakım kü­çük çapta etkilenmeler sözkonusudur. Fakat onlar âhireti hatırladıkları va­kit, bu eğilimleri azalır ve incelir.

"Gibidir" anlamındaki buyrukta yer alan "kef' sıfat olarak ref konumun-dacfır.

"Sonra da o ekin gürleşir." Yeşilken kurumağa başlar "de arkasından sen onu sararmış görürsün." Daha önceki parlak rengi değişmiş olur. "Sonra da o ufakçörçöp olur." Kırıntı haline gelir, saman olur. Daha önceleri sa­hih oldueu güzelliği gider, İşle kâfirin dünyası da böyledir.

"Âhirette" kâfirler için "şiddetli bir azab da vardır." Burada vakıf yap­mak güzeldir. Daha sonra "Allah'tan" müminler için "bir mağfiret ve rıza davardır" buyruğu ile okumaya devam edilir.

el-Ferrâ dedi ki: "Âhirettc şiddetli bir azab da vardır... bir mağfiret... da

vardır" buyruğunun takdiri şudur; Ahirette ya çetin bir azab vardır yahut bir mağfiret vardır. Buna göre: "(İJiî ): Şiddetti" anlamındaki buyruk üzerinde vakıf yapılmaz.

"Dünya hayatı aldatıcı bir yararlanmadan başka bir şey değildir." Bu

buyruk daha önceki ifadeleri pekiştirmektedir. Yani kâfirleri aldatır. Mümi­ne gelince; dünya onun için cennete ulaştıracak bir metadır.

Şöyle de açıklanmıştır: Dünya hayatı için çalışmak aldanış metaıdır. Bu ise dünya için çalışmak hususundaki arzuyu azaltmak, âhiret için çalışma şev­kini arttırmak içindir.

"Rabbinizden bir mağfiret... için birbirinizle yarışın." Rabbiniz tarafın­dan size mağfiret edilmenizi gerektirecek salih ameller işlemek için birbiri­nizle yarışın, demektir. Tevbe etmekte elinizi çabuk tutun anlamında oldu­ğu da söylenmiştir. Çünkü tevbe etmek sonunda mağfirete götürür. Bu açık­lamayı el-Keibî yapmıştır.

Bunun ilk tekbiri imamla birlikte almak için elinizi çabuk tutun, anfamın-da olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı Mekhûl yapmıştır. Birinci saf(ta na­maz kılmakta elinizi çabuk tutun) demek olduğu da söylenmiştir.

"Ve... eni" birbirine eklendiği takdirde "yerle göğün eni gibi olan bir cen­net için birbirinizle yarışın." el-Hasen dedi ki: Bütün gökler ve yerler se­rilmiş hali ile biri diğerine eklenecek olursa... demektir. Bir diğer açıklama­ya göre; bu sadece bir kişiye verilecek olan cenneti ifade eder. Yani herbir kimse için bu genişlikte bir cennet vardır.

İbn Keysan da: Bununla cennetlerden tek bir cenneti kastetmiştir, demek­tedir. En de boydan daha azdır. Bir şeyin genişliğini anlatmak için boyunu de­ğil de, enini sözkonusu etmek Arapların adetlerindendir. Şair şöyle demiştir:

"Bütün genişliğiyle Allah'ın ülkesi aanki

Takip edilen ve korku içerisinde bulunan kimse için bir avcının ağı gibidir."

Bütün bu açıklamalar daha önce ÂI-i İmran Sûresi'nde (3/133- âyetin tef­sirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Tank b. Şihâb dedi ki; Harelilerden bir grub kimse Ömer (r.a)'a şöyle sor­du: Yüce Allah: "Eni yerle göğün eni gibi olan bir cennet" diye buyurdu­ğuna göre; acaba cehennem ateşi nerede (olacaktır)? Bunun üzerine Ömer onlara şöyle dedi: Gece geçip gittiğinde ve gündüzün geldiğinde acaba si­ze göre gece nerede kalır? Onlar: Sen Tevrat'taki ifadenin benzeri ile cevap verdin, dediler.

"Allah'a ve Peygamberine İman edenler için hazırlanmış" buyruğunda yüce Allah, sadece imanı şart koşmuş, başka bir şart sözkonusu etmemiştir. Bununla ümit güçlendirilmektedir. Bir diğer açıklamaya göre burada imanı şart koşmuş olmakla birlikte, Âl-i İmran'da buna ek şartlar ilave ederek şöyle buyurmaktadır: "Takva sahipleri için hazırlanmış eni göklerle yer kadar olan cennete koşuşun. Onlar bolluk ve darlıkta infak edenler, öfkele­rini yutanlar ve insanları affedenlerdir." (Al-i İmntn, 3/134)

"Bu Allah'ın lutfudur, onu dilediğine verir." Yani cennete nail olmak ve oraya girmek ancak Allah'ın rahmeti ve lütfü ile gerçekleşir. Bu hususa da­ir açıklamalar daha önce el-Araf Sûresi'nde (7/43- âyetin tefsirinde) ve baş­ka yerlerde geçmiş bulunmaktadır. "Allah büyük bir lütuf sahibidir." [38]

 

22. İster yeryüzünde, ister nefislerinizde meydana gelen her bir mu­sibet, mutlaka Bizim onu yaratmamızdan önce o bir kitapta (yazıkmş)dır. Şüphesiz ki bu, Allah'a çok kolaydır.

23. Elinize geçiremediğinize tasalanmayasımz ve sîze verdiğine sevinmeyesiniz diye, Allah böbürlenip, kibirlenen kimseleri sev­mez.

24. Onlar cimrilik edenler ve insanlara cimriliği emredenlerdir. Kim yüz çevirirse muhakkak Allah ihtiyacı olmayan (ganin)in bütün hamdlere layık olanın ta kendisidir.

 

"İster yeryüzünde, ister nefislerinizde meydana gelen herbir musibet mutlaka Bizim onu yaratmamızdan önce o bir kitapta" yani Levlı-i Mah­fuzda Mir."

Mukacil'in dediğine göre "yerdeki musibet" kıtlık, bitki ve meyvelerin az­lığıdır. Ekinlerdeki musibetler diye de açıklanmıştır. Nefislerdcki musibetler Katade'ye göre ağrılar ve hastalıklardır. Hadlerin uygulanması diye de açık­lanmıştır. Bu açıklamayı İbn Havyan yapmıştır. Bir başka açıklamaya göre ge­çim darlığı demektir. İbn Cüreyc'în rivayetinin anlamı budur.

Onu yaratmamız" lafzında zamir nefislere yahut yeryüzüne ya­hut musibetlere ya da hepsine aittir. İbn Abbas: Musibet yaratılmadan önce diye açıklarken, Said b, Cübeyr, Allah yeri ve nefsi yaratmadan önce... diye açıklamıştır.

"Şüphesiz ki bu Allah'a çok kolaydır." Yani gerek bunların yaratılması ve gerekse bütün bunların yazılıp tesbit edilmiş olması Allah'a çok kolaydır.

er-Rabî b. Salih dedi ki; Said b. Cübeyr (r.a) yakalandığında ağladım. Ba­na: Ne diye ağlıyorsun? dedi. Ben: Sende gördüğüm bu durumdan ve senin kendisine doğru gitmekte olduğun sonuçtan dolayı ağlıyorum, dedim. Bana Ağlama dedi, çünkü Allah'ın ilminde bunun olacağı tesbit edilmişti. Sen yü­ce Allah'ın: "İster yeryüzünde, ister nefislerinizde meydana gelen herbir musibet..." âyetini duymamış mısın?

İbn Abbas dedi ki: Yüce Allah, Kalemi yaratınca ona yaz diye buyurdu. O da kıyamet gününe kadar olacak şeylerin hepsini yazdı.

Sırf bu âyet-i kerime dolayısıyla fazilet sahibi birtakım kimseler hastalan­dıklarında tedaviye yanaşmamışlar, Rabblerine güvenip O'na tevekkül ede­rek ilaç almamışlardır. Bunlar: Yüce Allah hastalık günlerimizi de, sağlık gün­lerimizi de bilir. Eğer bütün insanlar bunu azaltmaya gayrel edecek yahut art-ıırmaya çalışacak olurlarsa buna güç yetiremezler. Çünkü yüce Allah: "İster yeryüzünde, ister nefislerinizde meydana gelen herbir musibet mutlaka Bizim onu yaratmamızdan önce o bir kitaptadır" diye buyurmaktadır.

Bu âyetin daha önceki buyruklarla ilişkili olduğu da söylenmiştir. Şöyle ki; yüce Allah cihadda kendilerine isabet eden öldürülmek ve yaralanmak mu­sibetlerini hafifletmekte ve cihad sebebiyle (orada yitirdiklerinin yerine) kendilerine ihsan ettiği mallarını muhafaza etmek ve bu mallarda meydana gelen zararların hepsinin yazılı, takdir edilmiş ve önlenmesi imkânsız şeyler olduğunu açıklamakta, kişiye düşenin sadece emre uymaktan ibaret olduğu­nu belirtmekte, sonra da onlara bir edeb öğreterek şöyle buyurmaktadır:

"Elinize geçiremediğinize tasalanmayasınız" yani elinize geçiremediği-niz nzık sebebiyle üzülmeyesiniz... Çünkü onlar, rızkın tesbit edildiğini ve bu hususta herşeyin olup bitmiş olduğunu bildikleri takdirde o azıktan ele getiremedikleri için üzülmezler.

İbn Mesud'dan rivayete göre yüce Allah'ın Peygamberi şöyle buyurmuş­tur; "Sİ2den herhangi bir kimse kendisine isabet eden bir şeyin isabet etme­mesinin imkânsız olduğunu, isabet etmeyen bir şeyin de isabet etmesinin im-kansız olduğunu bilmedikçe imanın tadını alamaz."[39]

Daha sonra da yüce Allah'ın: "Elinize getiremediğinize tasalanmaydı­nız..." buyruğunu okudu. Yani dünyalıktan ele geçiremediğinize üzülmeye-siniz diye. Çünkü ele getiremediğiniz şeyler sizin için takdir edilmemiş de­mektir. Eğer sizin için takdir edilmiş olsaydı ele geçi rem em eniz sözkonusu olmazdı.

*"Ve sie verdiğine sevlnmcycsiniz diye." İbn Abbas'ın açıklamasına gö­re dünyalıktan, Said b. Cübeyr de afiyet ve bolluk türünden... diye açıklamış­lardır. İkrime de İbn Abbas'tan şöyle dediğini rivayet etmiştir; Üzülmeyen ve sevinmeyen hiçbir kimse yoktur. Fakat mümin musibetini sabıra, elde etti­ği ganimeti de şükre dönüştürür. Yasak kılınan hüzün ve sevinç ise bunla­rı ağarak caiz olmayan şeylerin işlenmesine sebeb teşkil edenleridir. Nitekim yüce Allah: "Allah böbürlenip kibirlenen kimseleri sevmez." Yani sahib ol­duğu dünyalık sebebiyle büyüklük taslayan, insanlara karşı bunlarla böbür­lenen kimseleri sevmez diye buyurmaktadır.

"Size verdiğine" anlamındaki buyrukta, genel olarak "elif'1 med ile; diye okunmuştur ki, dünyadan size verdikleri... demektir. Ebu Hatim de bu okuyuşu tercih etmiştir. Ebu'l-Âliyt;, Nasr b. Âsim ve Ebu Arar ise eli­fi kasr ile; diye okumuşlardır ki, Ebu Ubeyd de bunu tercih etmiştir, size gelen demektir. Bu da; "Elinize g e giremediğiniz "e muâdildir (ay­nı vezindedir). Bundan dolayı bu lafız diye gelmemiştir.

Cafer b. Muhanımed es-Sadık dedi ki; Ey Âdem oğlu, sana ne oluyor ki geçtikten sonra sana geri gelmesi imkânsız olan elinden çıkan şeye üzülü­yorsun, veya ölümün elinde bırakmayacağı varlığın dolayısıyla seviniyorsun?

Berze Cemher'e: Ey hakîm kişi, niçin ele gegiremediğine üzülmüyor ve el­de ettiğine sevinmiyorsun, diye soruldu, o da şu cevabı verdi: Çünkü ele geç­meyenin gözyaşı dökmekle telafi edilmesi mümkün değildir, ele geçenin de sevinçle devam ettirilmesine imkân yoktur.

Bu hususta el-Fudayl b. Iyad da şöyle demiştir; Dünya yok edici ve fayda sağlayıcıdır. Yok ettiği şeylerin geri dönüşü yoktur, faydalandırdığı şey de yoia koyulmayı haber verir.

"Böbürlenen" kendisine öğünmek nazarıyla bakan kimse; "Kibirlenen* ise başkalarına küçümseyici güzle bakan kimse demek­tir, her ikisi de gizli şirktir. "Kibirlenen" kimse sütü toplansın diye meme­leri bağlanan koyun gibidir. Böylelikle onu satın alacak kişi bu koyunun bu kadar süt topladığının normal hali olduğunu zanneder, oysa gerçekte durum böyle değildir. İşte insanlara kendisinin belirli bir hal ve süsünün bulundu­ğunu gösterip bununla birlikte birtakım (asılsız) iddialar da ileri sürüyorsa, o kimse kibirlenen bir kimse demektir.

"Onlar cimrilik edenler.-dir." Yani Allah böbürlenip, kibirlenen -ve "cimrilikedenleri" sevmez demektir. Buna göre "...enler" buyruğu "kibirlenen kimselerdin sıfatı olarak cer konumundadır.

Bunun mübtedâ olarak ref konumunda olduğu da söylenmiştir. Yani cim­rilik edenlere Allah'ın bir ihtiyacı yoktur.

Denildiğine göre, bununla yüce Allah Muhammed (s.a.v)'ın, Kitapların­da bulunan niteliklerini açıklamak hususunda cimrilik gösteren yahudilerin ileri gelenlerini kastetmişcir. Onların böyle davranmaktan maksatları ise, insanların Muhammed'e iman ederek sonunda kendilerinin sağladığı men­faatlerin ellerinden gitmemesidir. Bu açıklamayı es-Süddî ve el-Kelbî yapmış­tır.

Said b. Cübeyr dedi ki: "Onlar" ilimi öğretmekte "cimrilik edenler ve" insanlara bir şey öğretmemek suretiyle "insanlara cimriliği emredenlerdir."

Zeyd b. Eşlem dedi ki; Bu yüce Allah'ın hakkını eda etmekteki cimrilik­tir. Şöyle de açıklanmıştır; Kastedilen cimrilik, sadaka ve hakların yerine ge­tirilmesi hususundaki cimriliktir. Bu açıklamayı Amirb. Abdullah el-Eşa'rî yap­mıştır. Tâvûs dedi ki: Sözü edilen elinde bulunanlarla cimrilik etmektir.

Bu üç görüş de anlam itibariyle birbirine yakındır.

Havatır ehli, (kalbi düşüncelere önem veren) kimseler cimrilik ile cömert­lik arasında iki açıdan fark gözetmişlerdir. Birincisine göre cimri, eli sıkılık­tan zevk alan kimsedir, cömert ise vermekten zevk alan kimsedir. İkinci far­ka gelince, cimri istenildiği zaman veren kişidir, cömert ise istenmeksizin ve­rendir. "Kim" imandan "yüz çevirirse, muhakkak Allah" o kimseye "ihti­yacı olmayanın... ta kendisidir."

Onlara sadaka vermeyi teşvik ettikten sonra, bu hususta cimrilik edip in­sanlara tasaddukta bulunmak noktasında cimrilik etmeyi emredenlere, Allah'ın hiçbir ihtiyacının olmadığını bildirmesi için bu buyrukları zikretmiş olması da mümkündür.

"Cimrilik" anlamındaki lafız genel olarak "be" harfi ötreli, "hı" harfi sa­kin olarak: diye okunmuştur. Enes. Ubeyd b. Umeyr, Yahya h. Ya'mer, Mücahid, Humeyd, İbn Muhaysın, Mamza ve el-Kisâî ise "be" ve "hı" harfleri üstün olarak diye okumuşlardır ki ensarın söyleyişi böyledir. Ebu'l-Âliye ve İbn es-Semeyka' ise "be" harfi üstün, "hı" harfi sakin olarak; diye okumuşlardır. Nasr b. Âsım'dan iki ötreli olarak: diye oku­duğu rivayet edilmiştir. Bütün bunlar meşhur söyleyişlerdir. Âli İmran Sûre-si'nin sonlarında (3/180. âyet 4. başlıkta) cimrilik ile eli sıkılık arasındaki farka dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Nâfi' ve İbn Âmir: "Ta kendisi" lafzı olmaksızın: "Muhakkak Allah ihtiyacı olmayandır, bütün hamdlere layık olandır" diye oku­muşlarken, diğerleri ise fasıl zamiri olmak üzere: "İhtiyatı olmaya­nın... ta kendisidir" diye okumuşlardır. Bununla birlikte bu zamirin mübte-da olması ve "ihtiyacı olmayanın" anlamındaki buyruğun onun haberi ol­ması, cümlenin' bütünü ile: "Muhakkak" lafzının haberi olması da mümkündür.

"O" anlamındaki (mealde: ta kendisi) lafzını hazfedenlerin kıraatine gö­re bu zamirin fasi zamiri olması daha uygundur. Çünkü fasıl zamirinin haz-fcdilmesi mübtedânın hazfedilmesinden kolaydır. [40]

 

25. Andolsun ki Biz peygamberlerimizi apaçık delillerle gönderdik. Onlarla birlikte insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye Kitabı ve Mizanı indirdik. Ayrıca kendisinde hem çetin bir güç, hem de İnsanlar için faydalar bulunan demiri de indirdik ki, Allah

kendisine ve peygamberlerine gaybda kimin yardım edeceğini ortaya çıkarsın. Muhakkak Allah güçlüdür, hükmüne karşı ko-nulamayandır.

26. Andolsun ki Nuh'u ve İbrahim'i gönderdik. Peygamberliği ve ki­tabı soylarından gelenlere verdik. Onlar arasından kimisi hida­yet bulmuştu; ama onlardan çoğu ise asıklardı.

 

"Andolsun ki Biz peygamberlerimizi apaçık delillerle" açık seçik mu­cizelerle, açık seçik şeriatlerle "gönderdik."

İbadette yüce Allah'a ihlâsı, namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermeyi emretmekle, diye de açıklanmıştır. Nuh'tan itibaren Muhammed (sav)'a ka­dar bütün rasûller bu daveti yapmışlardır.

"Onlarla birlikte insanlar" karşılıklı ilişkilerinde "adaleti ayakta tut­sunlar diye kitabı" yani onlara kendilerinden önce olanların haberlerini vah-yettiğimiz kitabların tümünü "ve Mizanı" İbn Zeyd'in açıklamasına göre kendisi ile tartıların yapılıp karşılıklı ilişkilerde bulunulan aracı "İndirdik."

Yüce Allah'ın; "adaleti ayakta tutsunlar diye" buyruğu yüce Allah'ın bi­linen Mizanı (teraziyi) kastettiğine delil teşkil etmektedir. Bir takım kimse­ler de bununla adaleti murad etmiştir, demişlerdir. el-Kuşeyrî dedi ki: Eğer bizler mizanı bilinen terazi diye yorumlayacak olursak, o vakit anlam: Kita­bı indirdik, mizanı da koyduk demek olup, bu da şairin:

"Ben ona yem olarak saman ve soğuk su verdim."

sözü kabilindendir. Buna da yüce Allah'ın: "Göğe gelince onu da yükselt­ti ve mizanı koydu." (er-Rahnıan, 55/7) buyruğu delil teşkil etmektedir. Bundan sonra da: "Tartıda haksızlık etmeyin; tartıyı adaletle dosdoğru yapın." (er-Rahman, 55/9) diye buyurmaktadır ki; buna dair açıklamalar (be­lirtilen âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"Ayrıca kendisinde hem çetin bir güç... bulunan demiri de indirdik."

buyruğu ile ilgili olarak Ömer (r.a), Rasûlullah (sav)'dan şöyle buyurduğu­nu rivayet etmektedir: "Şüphesiz Allah semadan yeryüzüne dört bereket in­dirmiştir: Demir, ateş, su ve tuz."[41]

İkrime de İbn Abbas'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Üç şey Âdem  (a.s) ile birlikte indi: Hacer-i esved, bu kardan daha beyaz idi. Musa'nın asa­sı, bu da cennetin abanoz ağacındandı. Boyu Musa'nın boyu kadar on zira idi. Bir de demir ile birlikte indirilen üç şey: Örs, kelpeten ve çekiç. Bunu el-Maverdî zikretmiştir.

es-Salebî dedi ki: İbn Abbas dedi ki: Âdem cennetten indiğinde berabe­rinde demirden yapılmış, demirci aletlerinden beş şey de vardı: Örs, kelpe­ten, bileyi (mîkaa), çekiç ve iğne. Bunu el-Kuşeyri nakledip, şöyle demiştir: "Mîkaa" kendisi ile keskini eştirilen şey demektir. "Demi­ri keskin (eştirdim, keskini eştiriyorum" denilir.

es-Sıhah 'ta da şöyle denilmektedir: "Mîkaa" doğan kuşunun alıştığı ve kon­duğu yerdir. Ayrıca Kassar'ın çamaşırı üzerinde doğduğu tahta, çekiç ve uzun­ca masatdır.

Rivayete göre demir salı günü indirilmiştir. "Kendisinde hem çetin bir güç... bulunan" kanları akıtmak için... demektir. Bundan dolayı sah günü kan aldırmak ve hacamat yasaklanmıştır. Çünkü o gün, kanın aktığı bir gündür. Rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sav): "Sah gününde kendisinde kanın ke­silmediği bir an vardır" diye buyurmuştur[42]

Bir diğer açıklamaya güre: "Demiri indirdik" onu yarattık, var ettik de­mektir. Yüce Allah'ın: "Sizin için davarlardan sekiz çift indirdik." (ez-Zü-mer, 39/6) buyruğuna benzemektedir. Bu güzel bir açıklamadır. Bu durum­da demir yerden var olan bir şey olur, semadan indirilmiş bir şey olmaz.

Meânî alimleri şöyle demişlerdir: Yani o demiri madenlerden çıkartıp vah­yi ile onun nasıl işleneceğini onlara öğretmiştir.

"Kendisinde çetin bir güç" bulunması da silah, savaş araçları ve kalkan anlamındadır. Bir diğer açıklamaya göre de bu demirde öldürülmek endişe­sinden ötürü çetin ve pek ileri derecede bir korku vardır, demektir.

"Hem de İnsanlar için faydalar bulunan" buyruğu hakkında Mücahid dedi ki: Kalkanı kastediyor. Bir diğer görüşe göre, insanlar, bıçak, balta, iğne ve buna benzer birtakım demirden aletler iie faydalandıklarını kastetmektedir.

"Ki Allah kendisine ve peygamberlerine gaybda kimin yardım edece­ğini ortaya çıkarsın." Yani yüce Allah kendisine kimin yardım edeceğini or­taya çıkarmak için demiri indirmiştir. Bu buyruğun daha önce geçen yüce Al­lah'ın: "İnsanlar adaleti ayakta tutsunlar diye" buyruğuna atfedildiği de söy­lenmiştir. Yani Biz rasııllerimizi gönderdik, onlarla birlikte Kitabı ve bu eş­yayı indirdik ki, insanlar hak ve adalet ile birbirleriyle ilişkiye geçsinler ve "Allah kendisine... kimin yardım edeceğini ortaya çıkarsın" Yani Allah, di­nine kimin yardım edeceğini ve "peygamberlerine gaybda kimin yardım edeceğini ortaya çıkarsın." İbn Abbas dedi ki: Peygamberlerine yardım et­mek, onlara yardımcı olup, onları yalanlamamak; "gaybda" yani onları gör­meseler dahi onlara iman etmeleri demektir.

"Muhakkak Allah" yakalayışında "güçlüdür, hükmüne karşı konula-mayandır." Yanı O karşı konulamayan ve galib gelendir. Bu açıklamalar da­ha önceden geçmiş bulunmaktadır.

"Gaybda" buyruğu ihlâs ile diye de açıklanmıştır.

"Andolsun ki Nuh'u ve İbrahim'i gönderdik." buyruğu üe yüce Allah da­ha önce genel İfade ile kitaplarla rasûlleri gönderdiğini belirttikten sonra, taf­silatını sözkonusu ederek Nuh ve İbrahim'i peygamber olarak gönderdiğini ve onların soyundan gelecekler arasındanda peygamberler gönderdiğini haber vermektedir:

"Peygamberliği ve kitabı soylarından gelenlere verdik." Yani Biz onla­rın ziirriyetlerinin bir kısmını peygamber kıldık. Bazılarını da semadan indi­rilmiş kitaplar olan Tevrat, İncil, Zebur ve Furkan'ı okuyan ümmetler hali­ne getirdik.

İbn Abbas dedi ki: "Kitab* kalemle yazı yazmak demektir.

"Onlar arasından" yani İbrahim ve Nuh'a uyup arkalarından gidenlerden "kimisi hidayet bulmuştur."

"Onlar arasından kimisi hidayet bulmuştur" buyruğu, onların soyların­dan gelenlerden hidayet bulanlar vardır diye de açıklanmıştır.

"Ama onlardan çoğu ise fâsıklardı." İtaatin sınırının dışına çıkmış kâfir­lerdi. [43]

 

27. Sonra rasûlierimiii onların İzleri üzerine ardarda gönderdik. Meryem oğlu İsa'yı da izlerinden gönderdik ve ona İncil'i ver­dik. Ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet koyduk. Kendiliklerinden ortaya koydukları ruhbanlığa gelince, Biz onu üzerlerine farz kılmadık. Ancak Allah'ın rızasını aramak için... Sonra gereği gibi ona riayet etmediler. Onlardan iman edenlere ecirlerini verdik. Onlardan birçoğu ise fâsıklardı.

 

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız: [44]

 

1- Ardarda Gönderilen Rasûlter ve Meryem Oğlu İsa:

 

"Sonra rasûllerimizi" Musa, İlyas, Davud, Süleyman, Yunus ve daha başkalarını "onların" zürriyelinin -Nuh ve İbrahim'in diye de görüş belirtil­miştir- "izleri üzerine ardarda" arka arkaya "gönderdik."

"Meryem oğlu İsa'yı da izlerinden gönderdik." O anne tarafından İbra­him'in soyundandır.

"Ve ona İncil'i verdik." İncil ona indirilen kitabın adıdır, Âl-i İaıran Sû­resinin baş taraflarında (3/3- âyetin tefsirinde) bunun hangi kökten türedi-ğine dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. [45]

 

2- Hz. İsa (a.s)'ya Tabi Olanlar ve Uydurdukları Ruhbanlık:

 

"Ona" dini üzere "uyanların kalplerine" Havarilerle onların peşinden gi­denlerin kalplerine "şefkat ve merhamet koyduk." Samimi bir sevgi yerleş­tirdik. Biri diğerini candan seviyordu.

Bu İncil'de sulh yapmak, insanlara eziyeti terketmek ile emrolundukları-na ve kalpleri katılaşan ve ilâhî sözleri yerlerinden değiştirip tahrif eden ya-hudilerin aksine bu maksatla Allah'ın kalplerini yumuşattığına bir işaret ol­duğu söylenmiştir.

"Şefkat (ra'fet)" yumuşaklık "merhamet (rahmet)" de şefkat demektir.

Rafet'in hiçbir şeye gücü yetmeyenin yükünü hafifletmek, merhamet'in başkasının ağır yükünü yüklenmek olduğu söylendiği gibi, raf etin rahmet­ten daha ileri olduğu da söylenmiştir.

İfade burada tamamlandıktan sonra yüce Allah: "Kendiliklerinden orta­ya koydukları" uydurdukları "ruhbanlığa gelince" diye buyurmaktadır.

Burada en güzeli "ruhbanlık" anlamındaki lafzın bir fiil takdiri ile man-sub olmasıdır Ebu Ali dedi ki: Bunun takdiri: "Onu bir ruhbanlık olarak uydurdular ve kendiliklerinden ortaya koydular" şeklinde­dir. ez-Zeccac dedi ki: Bu: "Onu bir ruhbanlık olarak uydur­dular" demektir. Tıpkı: "Zeyd'i gördüm, Amr'la konuştum" demeye benzer.

Buyruğun "şefkat ve merhamet"e atfedilmiş olduğu da söylenmiştir. Bu­na göre ararn şöyle olur: Yüce Allah, bunu onlara verdiği halde değiştirdi­ler ve bu hususta birtakım bid'atler uydurdular.

el-Maverdi dedi ki: Burada iki tane kıraat vardır. Birincisi "re" harfini üs­tün okumaktır. Bu da: den gelen ve "korku" demek olan okuyuş, ikin­cisi ise "re" harfi üstün okunması, bu da "ruhban" a mensub olan demek olur. Tıpkı "rudvan"dan, "rudvaniye" yapmak gibidir. Çünkü onlar yiyecek, içe­cek, evlenmekten kaçınmak ile mağara ve manastırlara bağlanmak hususla­rında kendilerine zorlu ve ağır yükler yüklediler. Buna sebeb, krallarının bir­takım değişiklikler yapmaları ve değiştirmeleridir. Geriye (hak yolda) çok az kimse kalınca, onlar da ruhbanlığa yöneldiler ve dünya ile ilişkilerini kesti­ler.

ed-Dahhak dedi ki; İsa (a.s)'dan sonra bir takım krallar üçyüz yıllık bir sü­re haram işler işlediler. İsa (a.s)'ın yolu üzere kalmaya devam edenler on­ların bu yaptıklarına tepki gösterdiler. Krailar da bunları öldürünce, onlar­dan sonra hayatta kalan bir takım kimseler: Biz bunlara bu yaptıkları işler­den vazgeçmelerini söyledik mi bizi öldürüyorlar. O halde bizim bunlarla bir­likte kalmaya İmkanımız yoktur, diyerek insanlardan uzaklaştılar ve manas­tırlar edindiler.

Katade dedi ki: Onların uydurdukları ruhbanlık kadınları terketmek ve ma­kastırlar edinmektir. Merfu (Peygamber efendimize atfedilen) bir haberde: "Oruhbanlık) ovalara ve dağlara çekilmeleridir." Denilmektedir.[46]

"Biz onu üzerlerine farz kılmadık." Bu ruhbanlığı onlara farz kılmadığı­mız gibi, emretmemiştik de. Bu açıklamayı İbn Zevci yapmıştır.

Yüce Allah'ın: "Ancak Allah'ın rızasını aramak için" buyruğuna gelin­ce. Biz onlara ancak Allah'ı razı edecek şeyleri emrettik, demektir. Bu açık­lamayı İbn Müslim yapmıştır! ez-Zeccac da şöyle demiştir; "Bİ2 onu üzerle­rine farz kılmadık" buyruğu, Biz onlara kesinlikle hiçbir şeyi farz kılmadık, anlamındadır. Bu durumda "ancak Allah'ın rızasını aramak için" buyruğu "onu... farz kılmadık" buyruğundaki "he" ve "elif (onu anlamındaki zamir)den bedel olur: Biz onu (ruhbanlığı) kendilerine ancak Allah'ın rızasını aramak için farz kıldık, demek olur.

Bir açıklamaya göre: "Ancak Allah'ın rızasını aramak için" buyruğu, mun-katı' bir istisnadır. İfadenin takdiri de şu anlamda olur: Biz o ruhbanlığı ken­dilerine farz kılmadık, fakat onlar Aliah'ın rızasını aramak maksadıyla ken­diliklerinden uydurdular.

"Sonra gereği gibi ona riayet etmediler." Onun gereklerini hakkıyla yerine getirmediler. Ancak bu özel birtakım kimseler hakkındadır. Çünkü onun gereğini yerine getirmeyenler onların bir bölümüdür. Bunlar ruhban­lık yoluyla insanların başına geçmeye, onların mallarını yemeye kalkıştılar. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler! Doğrusu haham ve rakiblerin birçoğu insanların mallarını batıl yollarla yerler ve Allah yo­lundan alıkoyurlar." (et-Tevbe, 9/34)

Bu, ruhbanlığın kendilerini işin sonunda başkanlık elde etmeye götürdü­ğü birtakım kimseler hakkındadır.

Süfyan es-Sevri, Ata b. es-Sâib'den, o Said b. Cübeyr'den, o tbn Ab-bas'tan yüce Allah'ın: "Kendiliklerinden ortaya koydukları ruhbanlığa gelince" buyruğu hakkında söyie dediğini rivayet etmektedir: İsa'dan son­ra birtakım krallar Tevrat ve İncil'i değiştirdiler. Fakat onlar arasında Tevrat'ı ve İncil'i okuyan, yüce Allah'ın dinine davet eden müminler de vardı. Bazı­ları onların krallarına: Sen bu kesimi öldürsen (iyi ulur), dediler. Müminler ise: Biz kendi adımıza size böyle bir şeyi yapmak zorunda bırakmayacak tek­liflerde bulunuyoruz, dediler.

Bir kesim: Bize yüksekçe bir kule yapıp bizi araya yerleştiriniz ve ken­disiyle yiyeceğimizi, içeceğimizi yukarı doğru kaldıracağımız bir şey veriniz, biz de size karşı herhangi bir şeyi reddetmeyelim dedi.

Bir başka kesim şöyle dedi: Bizi bırakın da yeryüzünde tek başımıza ras­gele dolaşıp gezelim. ÇÖllerdeki vahşi hayvanların içtiği gibi içelim. Bizi ele geçirecek olursanız, o zaman bizi öldürünüz, Bir başka kesim şöyle dedi: Bi­ze çöllerde evler yapınız, orada kuyu kazalım, sebze ekelim, siz de bizi gör­mezsiniz.

Bütün bunların her birisinin de mutlaka onlardan bir yakın doslu vardı. Bu tekliflerini yerine getirdiler. İşte bunlar İsa (a.s)'in yolu üzere devanı et­tiler, Kitabı değiştirmiş bulunanlardan ve onlardan sonra gelen bir topluluk şöyle dediler; Biz de yeryüzünde dolaşalım ve bunların kendilerini ibadete verdikleri gibi, kendimizi ibadete verelim. Halbuki bu görüş sahibleri şirk­lerini devanı ettiriyorlar ve kendilerinden önce geçen uydukları bu kimse­lerin imanlarını bilmiyorlardı. İşte yüce Allah'ın: "Kendiliklerinden ortaya koydukları ruhbanlığa gelince, Biz onu üzerlerine farz kılmadık. Ancak Allah'ın rızasını aramak için..." buyruğu bunu anlatmaktadır. Yüce Allah şunu buyurmaktadır: Bu salih kimseler ruhbanlığı uydurdular, fakat sonradan gelenler "gereği gibi ona riayet etmediler."

"Onlardan iman edenlere" yani bu ruhbanlığı ilk olarak ortaya koyup, gereklerini yerine getirenlere "ecirlerini verdik. Onlardan birçoğu" sonra­dan gelenleri kastetmektedir "ise fâsıklardı."

Yüce AHlah Muhammed (sav)'ı peygamber olarak gönderdiğinde bu kim­selerden ancak pek az kişi kalmıştı. Bunlar da mağaralardan, manastırlardan, dağlardaki oyuklardan gelip Muhammed (sav)'a iman ettiler. [47]

 

3- Dinde Sonradan Ortaya Çıkartılan Her Şey Bid'attir:

 

Bu âyet-i kerime sonradan çıkartılan herbir iğin bid'at olduğuna delâlet et­mektedir. O bakımdan bir hayrı sonradan ortaya koyan kimsenin onu devam ettirmesi ve onu bırakıp zıttına yönelmemesi gerekir ki, bu âyetin kapsamı­na girmesin.

Ebu Umame el-Bâhiiî -ki adı Suday b. Aclan'dır- dedi ki: Sizler üzerinize farz olarak yazılmadığı halde Ramazanda namaz kılmayı (teravihi) ortaya çı­kardınız. Halbuki size farz kılınan sadece oruçtur, Madem böyle bir işi yap­tınız, artık bu namazı kılmaya devam ediniz ve onu terketmeyiniz. Çünkü İs-railoğullarından birtakım kimseler Allah'ın kendilerine yazmadığı yeni bir­takım şeyleri bu yolla yüce Allah'ın rızasını arayarak ortaya koydular, fakat bunlara hakkıyla riayet etmediler. Yüce Allah da bunları terkettikleri için on­lara sitemde bulunarak: "Kendiliklerinden ortaya koydukları ruhbanlığa gelince, Biz onu üzerlerine farz kılmadık. Ancak Allah'ın rızasını aramak için... Sonra gereği gibi ona riayet etmediler" diye buyurmaktadır.[48]

 

4- Kötü Zamanlarda İnsanlardan Uzaklaşmak:

 

Âyet-i kerimede manastırlarda ve evlerde insanlardan uzaklaşıp bir kena­ra çekilmeye delil vardır. Bu ise zamanın bozulması, arkadaşların ve kardeş­lerin değişmesi halinde mendubdur. Buna dair açıklamalar el-Kehf Sûresi'n-de (18/10. âyet, 2. başlıkta) yeteri kadar geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah'a hamdolsun.

Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde Ebu Umame el-Bâhilî (r.a)'ın rivayet et­tiği hadiste şöyle demektedir: Yaptığı seriyyelerden birisinde Rasûluüah (s.a.v)ile birlikte çıktık. (Ebu Umame devamla) dedi ki: Bir adam içinde bir miktar su bulunan bir mağaranın yanından geçti. İçinden bu mağarada kalmayı geçirdi. Bu mağaradaki suyu içecek, etraftaki yeşil bitkilerden bir şey­ler yiyecek ve dünyadan el etek çekecekti. (Kendi kendisine) dedi ki: Pey­gamber (sav)'a gitsem de bunu ona söylesem, bana izin verirse yaparım, ak­si takdirde yapmam. Bunun üzerine Peygamberin yanına vararak, ey Allah'ın Peygamberi dedi. Ben, beni güçlü tutacak kadar suyu ve etrafında yeşillik bu­lunan hir mağaraya rastladım. İçimden burada kalıp dünyadan el etek çek­meyi geçirdim. Peygamber (s.a.v)şöyle buyurdu: "Ben ne yahudilik, ne de hristiyanlık dini ile gönderildim. Ben müsamahakâr hanif dini ile gönderil­dim. Muhammed'in canı elinde bulunana yemin ederim ki, Allah yolunda sa­bahleyin yahut öğleden sonra (cihad için) bir çıkış, dünyadan ve dünyada­ki herşeyden daha hayırlıdır. Sizden herhangi birinizin birinci safta durma­sı altmış yıl namaz kılmasından hayırlıdır. "[49]

Kûfeliier de İbn Mesud'dan söyle dediğini rivayet ederler; Rasûlullah (s.a.v)bana: "Hangi tip insan daha bilgilidir bilir inisin?" Ben, Allah ve Rasû-lü daha iyi bilir dedim. Şöyle buyurdu: "İnsanların en bilgilisi hakkında ih­tilâfa düştükleri vakit hakkı en çok gören kimsedir. İsterse amel bakımından kusurlu olsun, isterse kıçı üzerinde sürünen bir kimse oksun, İsrailoğulları-nın ruhbanlığı nereden çıkardıklarını bilir misin? İsa (a.s)'dan sonra zorba­lar Allah'a isyanı gerektiren hususları işleyerek, onlara üstünlük sağladılar. İman ehli (bu işe) gazablandılar, onlarla savaştılar. İman ehli üç defa yenil­giye uğradı, onlardan ancak çok az kimse kalmıştı. Bu sefer: Eğer onlar bi­zi yok edecek olurlarsa, dine davet edecek hiçbir kimse kalmayacaktır. Ge­lin Allah İsa'nın vaadettiği ümmi peygamberi -Muhammed (sav)'ı kastediyor­lar- gönderinceye kadar yeryüzünde dağılalım. Bunun üzerine dağlardaki ma­ğaralara dağıldılar ve ruhbanlığı ortaya koydular. Kimisi dinine sımsıkı sarıl­dı, kimisi de küfre saptı -ve: "kendiliklerinden ortaya koydukları ruhban­lığa..." âyetini okudu- Sen ümmetimin ruhbanlığının ne olduğunu bilir mi­sin? Hicret, cihad, oruç, namaz, hac, umre ve tepeler üzerinde tekbir getir­mektir. Ey İbni Mesud, sizden önceki yahudiler yetmişbir fırkaya ayrıldılar. Onlardan bir fırka kurtuldu, diğerleri helak oldu. Sizden önceki hristiyanlar da yetmişiki fırkaya ayrıldılar. Onlardan üç tanesi kurtuldu, diğerleri ise he­lak oldu. Bir fırka hükümdarlara karşı çıktı, Allah'ın dini ile İsa -selam ona-'nın dini uğrunda onlarla savaştılar. (Ve bunu) ölünceye kadar sürdürdüler. Bir fırkanın hükümdarlara karşı çıkmak takati yoktu. Bunlar kavimleri ara­sında kalmaya devam ettiler. Allah'ın ve Meryem oğlu İsa'nın dinine onları davet ettiler. Hükümdarlar onları yakaladılar, öldürdüler, testerelerle param­parça ettiler. Bir fırkanın ise ne hükümdarlara karşı çıkmak takati, ne de kavimleri arasında kalarak onları Allah'ın ve Meryem oğlu İsa'nın dinine davet etmek takati vardı. Bundan dolayı dağlara çıktılar ve orada ruhbanlığa baş­ladılar. İşte yüce Allah'ın haklarında: "Kendiliklerinden ortaya koydukla­rı ruhbanlığa gelince..." diye buyurduğu kimseler bunlardır. Artık kim ba­na iman eder, bana uyar, beni tasdik ederse, ona gereği gibi riayet etmiş ulur. Kim de bana iman etmezse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.[50]

Peygamber bununla (İslam geldikten sonra) yahudi ve hristiyan olanları kastetmektedir.

Bir diğer görüşe göre bunlar, Muhammed (sav)'a yetişmekle birlikte, ona iman etmeyen kimselerdir. İşte fâsıklarm la kendileri olanlar onlardır,

Âyet-i kerimede Peygamber (s.a.v)'a bir teselli vardır. Yani öncekiler de aynı şekilde küfür üzere ısrar etmişlerdir. O halde senin çağdaşların küfür üze­re ısrar edecek olurlarsa, buna hayret etme, şaşırma. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [51]

 

28. Ey iman edenler! Allah'tan korkun, Rasûlüne de İman edin ki, rahmetinden size iki pay versin. Sizin için aydınlığıyla yürüye­ceğiniz bir nur versin ve stee mağfiret etsin. Allah Gafurdur, Ra­himdir.

29. Ta ki kîtab ehli Allah'ın lütfundan hiçbir şeye nail olmayacak­larını, muhakkak lütfün Allah'ın elinde olduğunu, onu diledi­ğine verdiğini bilsinler. Allah çok büyük lütuf sahibidir.

 

"Ey iman edenler" Musa'ya ve İsa'ya inananlar "Allah'tan korkun, Ra­sûlüne" Muhammed (sav)'a "iman edin ki, rahmetinden size iki pay versin." İsa ve Muhammed (sav)'a iman etmenize karşılık size iki kat ecir ver­sin. Bu da yüce Allah'ın: "İşte bunlara sabrettikleri için ecirleri iki kere ve­rilir." (e\-Kasas, 28/54) buyruğuna benzemektedir. Buna dair açıklamalar da­ha önceden (el-Kasas, 28/54-55. âyetler, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır,

"Pay ve nasib" demektir. Bu da daha önce en-Nisâ Sûrest'nde (4/85. âyet, 1.,başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Bunun asıl anlamı ise binek üzerin­de olanı düşmekten koruyan ve binicinin kendisine sarındığı bir örtüdür. Bu açıklamayı İbn Güreye yapmıştır. et-Ezher'i de buna yakın bir açıklamada bu­lunarak şöyle demiştir: Bu kelimenin türediği kök, deveye binen kimsenin düşmesin diye devenin hörgütü üzerine koyduğu bir örtüdür. Duna göre buy­ruğun tevili şöyle olur: Size, devenin üzerine konan bu örtünün biniciyi ko­ruduğu gibi, sizi masiyetlerle helak olmaktan koruyacak iki pay verir.

Ebu Musa el-Eş'ârî dedi ki: Habeşçede İki kat" demektir, tbn Zeyd'den: "İki pay" dünya ve âhiret mükâfatı demektir.

Denildiğine göre yüce Allah'ın: "İşte bunlara sabrettikleri için ecirleri iki kere verilir." (el-Kasas, 28/54) buyruğu nazil olunca, kitab ehlinden olup iman edenler Peygamber (sav)'ın ashabına kargı öğünmeye koyuldular. Bunun üze­rine bu âyet-i kerime nazil oldu.

Kimi ilim adamı bu âyet-i kerimeyi herbir haseneye ancak onun misli bir ecir olduğuna delil göstermiş ve şöyle demişlerdir: Hasene imandan olan her­bir tür hakkında kullanılan umumi bir isimdir ve bu mutlak olarak kullanıl­dığı vakit umumi anlamında kullanılır. Eğer hasene belli bir tür hakkında kul­lanılacak olursa, onu işleyen kimseye ancak bir tek misli ile mükâfat verilir. Eğer iki türü kapsayan bir hasene hakkında kullanılırsa, o vakit bu hasene­ye iki katıyla sevab verilir. Âyet-i kerime bu hususa delildir. Çünkü yüce Al­lah: "Rahmetinden... iki pay" dîye buyurmuştur. "Pay" ise "misil" ile aynı an­lamdadır. Böylelikle Allah'tan korkan, Rasûlüne iman eden kimseye iki pay tayin etmiş olmaktadır. Birisi Allah'tan korkması, diğeri ise Rasûlüne iman et­mesi dolayısıyla. İşte bu, on katı mükâfatı bulunan hasenenin, on tür hase-neyi toplayan hasene için sözkonusu olduğuna delil teşkil etmektedir. Bu ise yüce Allah'ın sıfatlarından on çeşidi bir arada toplayan imandır. Çünkü yü­ce Allah: "Doğrusu müslüman erkeklerle, müslüman kadınlar..." (el-Ahzâb, 33/35) âyetinin tamamında bu hususları saymaktadır. Böylelikle karşılığın­da onların misli mükâfat gören on çeşit hasene zikredilmiş bulunmaktadır. Bunların herbir türüne karşılık onun misli ile bir mükafat verilecektir.

Ancak bu fâsid bir tevildir, çünkü yüce Allah'ın: "İyilikle gelene bunun on misli vardır" (el-En'âm, 6/160) buyruğundaki zahir ifadenin umum çerçeve­sinin dışına -umumu tahsis etme ihtimali bulunmayan iddialarla- çıkmak sözkonusudur. Zira on haseneyi birarada bulunduran bir amelin herbir hasene-sine ancak misli İle mükafat verilir, diye bir şey sözkonusu değildir. Bu id­dia ile hasenenin mükâfatının on misli ile görüleceği reddedilmektedir. Hal­buki haberler buna delâlet etmektedir. Biz de bunları daha önceden (el-En'âm, 6/151. âyetin tefsiri ile en-Neml, 27/89. âyetin tefsirinde) zikretmiş bulunmak­tayız. Eğer durum bu iddia sahibinin dediği gibi olsaydı (karşılık görmesi açı­sından) hasene ile seyyie (iyilik ile kötülük) arasında bir fark olmazdı.

"Sizin için" âhirette Sırat üzerinde, kıyamette cennete gitmek üzere "ay­dınlığıyla yürüyeceğiniz bir nur" Mücahid'den gelen rivayete göre; bir açıktama ve bir hidayet "versin."

tbn Abbas bunu Kur'ân-ı Kerim, diye açıklamıştır. Bunun bir aydınlık, bir ışık olduğu da söylenmiştir.

Bir başka açıklama da şöyledir: Aydınlığında insanlar arasında yürüyece­ğiniz, kendilerini İslama davet edeceğiniz, böylelikle İslâm dininde ileri ge­lenler araşma katılacağınız ve sahih olduğunuz bu ileri gelme özelliğinizin asla sona ermeyeceği bir önderlik versin. Çünkü onlar Muhammed (sav)'a iman etseler, başkanlıklarının sona ereceğinden korkmuşlardı. Oysa kaybe­decekleri sadece Allah'ın hükümierini tahrif etmek sebebiyle güçsüz kimse­lerden aldıkları basit rüşvetlerden ibaretti. Dindeki gerçek önderlikleri de­ğildi.

"Ve size" günahlarınızı "mağfiret etsin. Allah Gafurdur, Rahimdir."

"Ta ki kitab ehli... bilsinler" buyruğundaki: buyruğu; "Ta ki bilsinler" demektir. Buna göre: fazladan tekid edici olarak gelmiş bir sıladır. Bu açıklamayı el-Ahfeş yapmıştır.

el-Ferrâ da şöyle demektedir: Buyruk: "Bilsinler diye7' anlamın­da olup red ve inkârm bulunduğu bütün ifadelerde zâid bir sıladır.

Katade dedi ki: Kitab ehli müslümanları kıskandılar. Bunun üzerine "Ta ki kitab ehli... bilsinler" buyruğu nâziİ oldu ki; şu demektir: Kitab ehlinin kendilerinin "Allah'ın lütfundan hiçbir şeye nail olamayacaklarını, muhak­kak lütfün Allah'ın elinde olduğunu... bilsinler" demektir.

Mücahİd dedi ki: Yahudiler şöyle dediler: Elleri ve ayakları kesecek bir peygamberin aramızdan çıkması zamanı yaklaşmış bulunmaktadır. Ancak bu peygamber Araplar arasından çıkınca bunu inkâr ettiler, bu sefer "Ta kî ki­tab ehil.., hiçbir şeye nail olamayacaklarını" yani kendilerinin hiçbir şeye güc yetiremeyecekierini "... bilsinler" buyruğu nazil oldu. Bu da yüce Allah'ın:Onun hiçbir sözlerine karşılık veremediğini..."'(Ta-IIa, 20/89) buyruğuna benzemektedir.

el-Hasen'den: "Ta ki kitab ehli... bilsinler" anlamındaki buyruğu; okuduğu nvayet edilmiştir. Bu İbn Mücahid'den de ri­vayet edilmiştir. Kutrub ise bunun "lam" harfi kesitli, "ye" harfi de sakin ola­rak okunduğunu (yine el-Ha.sen'den) rivayet etmektedir.

Cer harfi olan "lâm'ın üstün olarak okunması bilinen bir söyleyiştir. "Ye" harfînirr sakin okunuşuna gelince, şöyle açıklanır: in hemzesi hazfedi­lince, bu sefer olur. Daha sonra "nun", "lam" harfine idgam edilince: olur, "Lam'lar bir araya gelince, onlardan ortada olanlarının yerine "ye"

harfi getirilir. Nitekim Arapların: lafzını diye kullanmaları da buna benzemektedir. İşte  diye "lam" harfini kesreli olarak okuyanla­rın kıraati ile ilgili açıklama da bunun gibidir. Şu kadar var ki o, bu husus­ta meşhur olan söyleyişe uygun olarak "lâm"ı hazfetmemiştir. Bu bakımdan bu okuyuş bu cihetiyle daha kuvvetli görülmektedir.

İbn Mesud'dan "Ta ki ... bilsinler" diye okuduğu, Hittan b. Ab-dillah'tan; İlla ki bilmeleri için" diye, İkrime'den de: "Bil­mesi için, bilsin diye" diye okudukları da rivayet edilmiştir. Ancak bunlar mus-hafta yazdı olan şekle muhaliftir.

"Allah'ın lütfundan" buyruğu İslam diye açıklandığı gibi mükafat diye de açıklanmıştır. el-Kelbî Allah'ın rızkından, diye açıklamıştır. Sayılıp dökülme­si imkânsız olan Allah'ın nimetleridir, diye de açıklanmıştır.

"Muhakkak lütfün Allah'ın elinde olduğunu" onların elinde olmadığını dolayısıyla peygamberliği Muhammed (sav)'dan başka sevdikleri kimseye yön­lendirmek imkânına sahib olmadıklarım... bilsinler diye "muhakkak lütfün Allah'ın elinde olduğunu" buyruğu lütuf yalnız O'nundur diye de açıklan­mıştır. "Onu dilediğine verdiğini bilsinler."

Buhari'de şöyle denilmektedir: Bize el-Hakem b. Nafi aniattı, dedi ki; Bize Şuayb, ez-Zührîden nakletti, dedi ki: Bana Salim b. Abdillah haber verdi. Ab­dullah b. Ömer dedi kî; Rasûlullalı (sav)'ı -minber üzerinde ayakta duruyor-ken- şöyle buyururken dinledim: "Sizin, sizden önceki ümmetlere göre kal­dığınız süre ikindi namazından güneşin batışına kadar olan süre gibidir. Tev­rat ehline Tevrat verildi, onlar da günün ortasına kadar bu Tevrat gereğin­ce amel ettiler. Sonra acze düştüler, onlara birer kırat, birer kırat verildi. Da­ha sonra İncil sahiplerine İncil verildi, onlar da ikindi namazına kadar onun­la amel ettiler, Sonra acze düştüler, onlara birer kırat, birer kırat verildi. Son­ra size Kur'ân verildi, siz de güneş (batıncaya) kadar onunla amel ettiniz. O bakımdan size ikişer kırat, ikişer kırat verildi, Tevrat ehli şöyle dedi: Rabbimiz bunların amelleri daha az, fakat mükafatları daha çok. Yüce Allah şöyle buyur­du: "Ben sizi herhangi bir şeyin ecrinden mahrum ederek size zulmettim mi, dedi. Onlar: Hayır dediler. Bunun üzerine şöyle buyurdu: İşte bu Benim lütfumdur, Ben onu dilediğim kimseye veririm." Bir rivayette de şöyle demek­tedir: "Yahudiler ve hristiyanlar öfkelendiler ve: Rabbimiz ... dediler."[52]

"Allah çok büyük lütuf sahibidir."

el-Hadid Sûresi'nin tefsiri (burada) sona ermektedir. Yüce Allah'a hamdolsun. [53]



[1] Tirmizi, V, 181; Eb& Dâvûd, IV, 313; Dâritni, II, 550; Nesaî, es-Sünenu'l-Kübrâ, V, 16.

[2] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/71.

[3] Müslim, IV, 2OK4; Tirmizi, V, 472, 51H; Ebû D&vûd, IV, 312; tbn Afâce, II, \2V), 1274; Miisned, I], 3H1, 536.

[4] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/71-73.

[5] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/7374.

[6] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/74-76.

[7] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/77.

[8] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/77.

[9] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/77-78.

[10] İbn Kesir, IV, 508 -senedinin zayıf olduğu kaydıyla- Abdun-ahman b. Ali EhıTl-Ferac, Safvetu's-Safve, I, 249*250; İbn Hazm el-Muhallâ, IX, 139da hadisi kaydertikten son­ra, IX, İ41'de hadisin asla sahih olmadığını belirtmektedir.

[11] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/78-79.

[12] ) Müslim, I, 6; Ebû Dâvûd, IV, 261; Beylıaki, Şııahıı l-itran. VII, 462.

[13] Buhâri, I, 236, 24], 241 III, 123B, VI, 2663; Müslim, I, 333, 516; Tirmizi, V, 613; Ebû Dâvûd, I, 248; Nesâî, II, 99, 100; Îbn Mâce, 1, 339, 390, 391; Müsned, VI, 34, 96, 159, 210, 224, 229, 391;

[14] Müslim, 1, 465; Tirmizi, 1, 459; Ebû Dâvûd, I, 159; Nesa'i, II, 77; Îbn Mâce, 1, 313; Müs­ned, III, 163, IV, 11H, 121, V, 272.

[15] Buhâri, III, 1047; Müslim, I, 466 Tirmizi, I, 399; Dârakutni, 1, 346; Nesai, 11, 88, 77;

Îbn Mâce, I, 313; Müsned, V, 53-

[16] Dârimi, II, 470, 471, 480. (Hepsinde Ömer, Ali ve Zeyd'in sözil olarak) (6) Heysemi, Mecmâ', VIII, 14 -ravilerin arasında zayıf, metruk ve müdetlis ravilcr bulun­duğu kaydıyla ve ilim «lamları ile ilgili bölümü zikre mı eksiz in-

[17] Tîrmizi, IV, 372; Deylemi, Firdevs, IV, 61. Mııhamıned Ahdurrahman el-Mubarekfûri, Tukfetu'l-Ahvezi, VI, 141'de zayıf olduğunu açıklamakladır.

[18] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/79-80.

[19] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/80.

[20] ibn Ehr Şeyhe, Musanaef.-VU. 191 {İbn Ebj Şeyhe hu rivayetin senedini- 'Kabisa-Sııf-yân- Ehû Havyan- Babası - ve onların hir hocası' diye kaydetmektedir Dolayısıyla bir sonraki notta işaret etliğimiz Arapça baskıya hazırlayanın ihtimal belirten notu işaıet-ii değildir. Beyhaki, Şuabu'l-İman, 1, 436 ela da ;ıym senedi vermektedir.

[21] Arapça baskıyı hazırlayım m belirttiğine jjtiıs doğrusu İbn Hihban olmalıdır.

[22] Buhâri, II, 515; Müslim, II. 716; Nesai'68. VI, 237; İbn Mâce, II, 903: Müsned, II, 231, 250, 415.

[23] Buhârî, II, S91; Müsned, II, 3HS, V, 171 2fi5.

[24] İbn Kesir, Tkfsir, IT 56, ve IV, 309da Katâde'den miirsel bir rivayet olarak zikretmek­tedir

[25] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/81-84.

[26] Îbn Mâce, II, 1414.

[27] Buhâri, V, 2359; Miinziri, Tergib, IV, 122'de belirttiğine göre hadisi ayrıca Tirmizi, Ne-sat ve İbn Mâce'de rivayet etmiştir.

[28] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/85-89.

[29] Müslim, IV, 2319.

[30] Suyûti, ed-Durru'l-Mensûr, VIII, 5H.

[31] Yakın bir rivayet Suyûtî, ed-Durru'l-Mensûr, VIII, 5H.

[32] Sııyiifî, ed-Durru'l-Mensûr, VIII, 59

[33] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/89-95.

[34] Musned, III, 26, 50, 61, 72; Heysemî, Mecmâ', IX, 54: Tatıerânî, Evsat, III  370,    VII 225.

[35] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/95-98.

[36] Müslim, IV, 2198; Ebû Dâvdd, IV, 274; İbn Mâce, 11, 1399.

[37] Daha önce el-Vâkıa, 56/82 âyetin tefsirinin .sonlarında tam oiarak kaydedilen bu hadi­sin kaynakları da orada gösterilmiştir.

[38] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/98-102.

[39] Heysemî, Mecmâ', I, 55, -ravi Katâde'nin Abdullah h. Mes'ud'dan hadis dinlememiş ol­duğu kaydıyla-, VII, 197 -de Ebıı'd-Derdâ yoluyla gelen rivayetin râvilerintn sika (gü­venilir) kimseler olduğu belirtilmektedir-, VII, 199 -Sdmândan-; Müsned, VI, 441, -Ebu'd-Derdâ'dan-.

[40] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/102-106.

[41] Deylemî, Firdevs, I, 175;

[42] Ebü Dâvûd, IV, 5; Azimâbâdî, Avnu'l-Ma'bûd, X, 244, -bir ravisinin hadi.si kaydedile­bilecek zayıf raviterinden olduğunu belirtmektedir-; lieyhakî, es-Sünenu'l-Kübrâ, IX, 340 -senedinin pek kuvvetli olmadığı kaydıyla-

[43] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/106-109.

[44] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/09-110.

[45] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/110.

[46] Bk. Taherânî, Kebîr, X, 1719.

[47] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/110-113.

[48] Taberânî, Evsat, VII, 262; Heysemî, Mecmâ', III, 139 -râvilerinden Zekeıiyya b Ebi Mer­yem'in Nesaî tarafından zayıf görü ki ttğ il kaydıyla-;

İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/133.

[49] Müsned, V, 266; Heysemî, Mecmâ', V, 279, -râv i [erinci en Ali b. Yezid el-Elhâni'nin za­yıf olduğu kaydıyla-

[50] Hâkim, Müstedrsk, II. 522.

[51] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/13-115.

[52] Buhâri, I, 204, VI, 2716, 2740; Müsned, II, 121, 129.

[53] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/115-119.